Cezerî Kasım Paşa, Fâtih Sultan Mehmed ve II. Bayezid dönemlerinin hem devlet adamı hem şairidir. Şiirlerinde Sâfî mahlasını kullanmıştır. Amasya ile bağı, Fâtih'in onu Amasya'da sancakbeyi olan Şehzade Bayezid'in defterdarlığına atamasından gelir; şehzade tahta çıkınca nişancı, sonra vezir olmuştur. Tezkireciler onu Rum şairleri arasında atasözü ve meselleri şiire ilk taşıyanlardan biri olarak anar; Latîfî'ye göre bu tarz onunla başlamış, Necâtî Bey'de olgunluğa ermiştir. Divanı uzun süre kayıp sanılmış, bilinen tek nüshası İsmail E. Erünsal'ın özel kütüphanesinde bulunmuş ve 2016'da yayımlanmıştır.

Kasım Paşa'nın şiiri, Bayezid'in Amasya'daki şehzadelik sarayının edebî çevresiyle de ilişkilidir. Şehzadenin kendisi Adlî mahlasıyla şiir yazıyor, defterdarları ve musahipleri arasında şairler bulunuyordu. Kasım Paşa'nın bu çevredeki yeri, onun hem devlet işlerinde hem şiirde Bayezid'in yanında durduğunu gösterir. Hayatının ayrıntıları sitemizin Tarihî Şahsiyetler bölümündeki biyografisinde anlatılmıştır; burada ağırlık eserine ve şiirine verilmiştir.

Hayatı ve Amasya Yılları

Kasım Paşa'nın kökeni hakkında kaynaklar farklı bilgiler verir. Bazı kaynaklarda kıraat âlimi Cezerî'nin torunu ve Fâtih'in nişancılarından Cezerîzâde Şemseddin Mehmed Bey'in oğlu olduğu, Cezerî nisbesini bu yüzden taşıdığı söylenir. İsmail E. Erünsal ise 907 (1502) tarihli vakfiyesinde adının "Kāsım Paşa b. Abdullah" diye geçtiğine dikkat çeker; bu kayıt, onun Şeyh Mehmed Cezerî'nin ya da bu ailenin kölesi olduğu yolundaki rivayeti güçlendirir. Latîfî onu Cezerî'nin "ġulâm-ı ḫâne-ẕâdı", yani evde doğmuş kölesi, "ṣûretâ bende ve maʿnîde âzâd", yani görünüşte kul, gerçekte hür diye anar. Kınalızâde Hasan Çelebi de onun Mevlânâ Cezerî'nin parayla alınmış kulu ve elinde yetişmiş hizmetkârı olduğunu yazar. Sehî Bey'in anlatımı ise başkadır: ona göre Kasım Paşa Edirneli yaşlı bir kadının kuluydu ve kadın onu oğlu gibi büyütüp okutmuştu. Erünsal, annesinin Fenârîzâde Ali Efendi'nin kızı olduğunu da kaydeder.

Kaynakların birleştiği nokta, Kasım Paşa'nın Dîvân-ı Hümâyun'da görev yaptıktan sonra Mahmud Paşa'nın teveccühünü kazandığı ve Fâtih tarafından Amasya sancağında bulunan Şehzade Bayezid'in defterdarlığına atandığıdır. Sehî bu görevi "Sulṭān Bāyezīd Amasiyye'de Çelebi Sulṭān iken defterdārı olup" diye kaydeder. Bir süre Rumeli beylerbeyliği defterdarlığında da bulunmuştur. Hüseyin Hüsameddin ise Nişancılar Durağı adlı eserinde, kaynak göstermeden, Kasım Paşa'nın Uzun Hasan üzerine gönderilen orduda defterdar olduğunu, kısa süre sonra Hazîne-i Âmire defterdarlığına getirildiğini, 878 (1473-74) yılında Şehzade Bayezid'e lala olup Amasya'ya gittiğini ve 884'te (1479) Vezir Mustafa Paşa'nın Bayezid'in lalalığına getirilmesi üzerine İstanbul'a dönüp nişancı olduğunu yazar. Latîfî ise onu "Sultan Korkut'a lala olan Kasım Paşa" diye tanıtır; bu bilgi başka kaynaklarda doğrulanmaz.

II. Bayezid 886'da (1481) tahta çıkınca Kasım Paşa nişancılığa, 887'de (1482) vezirliğe getirildi; ancak bir yıl dolmadan azledildi ve yerine Mesih Paşa geçti. İbn Kemal onun vezirlikten ayrıldıktan sonra Kefe'ye gönderildiğini belirtir. Gelibolulu Âlî, emekli olarak Selanik sancağının verildiğini ve ölümüne kadar orada kaldığını yazar; Sehî de onun Selanik'te sancakbeyi iken öldüğünü söyler. Celâlzâde'nin Yavuz döneminde Şehzade Süleyman'ın lalası olarak andığı Kasım Paşa'nın Cezerî Kasım Paşa olup olmadığı ise kesin değildir; Erünsal birkaç Kasım Paşa'nın birbirine karıştırıldığına dikkat çeker. Ölüm tarihi de kesin bilinmiyor. İstanbul Cağaloğlu'ndaki mescidinin vakfiyesi Ramazan 907 (Mart 1502) tarihini taşır; Bursa şer'iyye sicillerindeki 939 (1532-33) tarihli bir kayıtta ise ondan "merhum" diye söz edilir. Kasım Paşa bu iki tarih arasında ölmüş olmalıdır.

Kasım Paşa tezkirelerde cömertliği ve hayır eserleriyle de anılır. Sehî, Osmanlı beyleri arasında bu kadar hayır sahibi başka birinin bilinmediğini söyler. Bursa'da bir medrese, hamam ve imaret, İstanbul'da Cağaloğlu'nda bir mescit, Eyüp'te bir cami, medrese ve mektep, Selanik'te Kâsımiye Camii diye anılan bir cami ile imaret yaptırmıştır. Bursalı Belîğ'e göre mezarı, Bursa'da Emir Sultan türbesinin karşısında yaptırdığı medresenin batı tarafındadır.

Eserleri

Kasım Paşa'nın bilinen tek eseri Türkçe divanıdır. Sehî, divanının halk arasında meşhur olduğunu söyler. Uzun süre bu divanın nüshası bilinmiyordu; bugün bilinen tek nüshası İsmail E. Erünsal'ın özel kütüphanesindedir. Erünsal'a göre şairin sağlığında derlendiği sanılan bu nüsha onun bütün şiirlerini içermez. Divanda tevhid ve na't bölümlerinin bulunmaması ve yalnız üç kaside yer alması dikkat çekicidir. Kasidelerin ilki Hz. Hüseyin'e, diğerleri Fâtih Sultan Mehmed ile II. Bayezid'e yazılmıştır. Erünsal bu özelliklere bakarak nüshanın şairin hayatının erken bir döneminde derlenmiş olabileceğini düşünür. Divan, Ahmet Sevgi ile Hakan Sevindik tarafından Cezerî Kasım Paşa Sâfî Dîvânı adıyla 2016'da yayımlanmıştır.

Sâfî'nin şiirleri nazire mecmualarında da yer alır. Ömer Zülfe'nin tanıttığı Pervâne Bey Mecmuası'nda şairlerin şiirlerine konan başlıklardan biri "Nazîre-i Cezerî Kasım Paşa ki merhum Necâtî'nin üstadıdır derler" biçimindedir; yani mecmuayı derleyen kişi, Kasım Paşa'nın Necâtî'nin hocası sayıldığını kaydetmiştir. Sitemizde, divanın neşrinden Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde aktarılan bir kaside ile iki gazel ve tezkirelerin sakladığı gazel, matla, beyit ve kıt'alar ayrı yazılarda özgün metinleri, günümüz Türkçesi ve yorumlarıyla birlikte yayımlanmıştır. Divanın geri kalan şiirleri, neşrin çevrimiçi bir metni bulunmadığı için bu derlemeye alınamamıştır.

Edebî Kişiliği

Tezkirecilerin Sâfî hakkındaki hükümleri, onun özellikle atasözü ve mesel kullanmadaki öncülüğünde birleşir. Sehî onu "Vilāyet-i Rūmuñ mu‘teber şā‘irlerinden" sayar; "ṭarz-ı ḫāṣ ḳullanur", yani kendine özgü bir tarzı vardır, der ve şiirini "ḫoş-ṭab‘ mes̱el-gūy ḫayāl-engīz ve ems̱āl-āmīz", yani hoş tabiatlı, mesel söyleyen, hayal uyandıran ve atasözleriyle karışık diye niteler. Latîfî daha açık konuşur: Rum şairleri arasında meselgûylık ilk ondan ortaya çıkmış ve merhum Necâtî Bey'de kemalini bulmuştur. Latîfî, Sâfî'nin beyitlerinin "kemâl-i metânetde muḥkem ü metîn", yani sağlam ve iyi kurulmuş olduğunu da ekler. Dönemin şairlerinden İshak Çelebi'nin bir beyti de bu yönü anar: "Şi‘rin dilersen okuna makbûl-ı halk ola / Sâfî, Necâtî şi‘ri gibi pürmesel gerek", yani şiirinin halk arasında okunup beğenilmesini istersen, onun da Sâfî ile Necâtî'nin şiirleri gibi meselle dolu olması gerekir.

Âşık Çelebi ve Kınalızâde ise Sâfî'nin Ahmed Paşa'yı örnek aldığını vurgular. Âşık Çelebi onun Ahmed Paşa'nın gazellerine nazireler söyleyerek gücünü sınadığını, Kınalızâde de şiirinde çoğunlukla Ahmed Paşa'yı izlediğini, şiirlerinin latif ve yakıcı, beyitlerinin edasının saf ve temiz olduğunu yazar. Kınalızâde, Molla İdrîs'in Tevârîh-i Âl-i Osmân'ında onu II. Bayezid'in vezirleri arasında övgüyle andığını da kaydeder.

Bugün elde olan şiirleri bu hükümlerin her ikisini de doğrular. Sâfî'nin beyitlerinde "yerin kulağı var", "it misin adam mısın", "yüz karası", "bir başı bin dili var" gibi deyişler ve atasözleri, divan şiirinin yerleşik imgeleriyle kaynaşır. Bir beyitte gökteki güneşle ayın sevgiliye benzetilmemesini ister, çünkü "yerin kulağı var"; başka bir beyitte ayın lekelerini, benli sevgiliye öykünmenin getirdiği bir "yüz karası" sayar. Gönül ülkesine sevgilinin cefası ile gamının birlikte hükmetmesini, "harap bir yere iki hükümdar ne gerek" sorusuyla anlatır. Söz oyunlarına da düşkündür: "Ṣubḥ-ı vaṣl" gazelinde "dil" kelimesini hem gönül hem dil anlamında kullanır, "Sünbülüñ her dem" gazelinin maktaında "ḫaṭ" ve "ġubār" kelimeleriyle yazı, ayva tüyü ve toz arasında bağ kurar. At dileği için yazdığı kıt'a ise baştan sona satranç terimleriyle örülmüş bir tevriye denemesidir.

Sâfî'nin şiirinde dinî duyarlılık da dikkat çeker. Divanı, Hz. Hüseyin'e yazılmış otuz bir beyitlik bir kasideyle açılır. Bu kasidede Kerbelâ olayı için bütün tabiatın yas tuttuğu anlatılır; şafak kan ağlar, bulutlar matem elbisesi giyer, gonca yakasını yırtar. Şair kendini Hz. Hüseyin'in eşiğine yüz süren bir derviş olarak tanıtır ve mahşerde onun şefaatini diler. Bir gazelinin maktaında da Peygamber hürmetine sevgiliye kavuşmayı umar.

Şiirlerinden Örnekler

Kaside: Ey nûr-ı çeşm-i Ahmed-i Muhtâr yâ Hüseyn

Ey nûr-ı çeşm-i Ahmed-i Muhtâr yâ Hüseyn
Ey yâdigâr-ı Hayder-i Kerrâr yâ Hüseyn
Kan agladı şafak da şehâ şefkatünden âh
Ol dem ki itdiler seni kurbân yâ Hüseyn
Kandur şarâb-ı Kevsere Sâfî kulunı sen
Geydür libâs-ı hulle-i rıdvân yâ Hüseyn

Ey seçilmiş Peygamber'in gözünün nuru, ey Hz. Ali'nin yadigârı Hüseyin; seni kurban ettikleri an şafak bile şefkatinden kan ağladı; kulun Sâfî'yi Kevser şarabına kandır, ona cennet elbisesini giydir. Kaside divanın başındadır ve "yâ Hüseyn" redifiyle otuz bir beyit sürer (Sevgi - Sevindik 2016, s. 110-113; TEİS'teki aktarımla).

Gazel: Nice bir feryâda vara nâle vü âhum sana

Nice bir feryâda vara nâle vü âhum sana
Gün gibi rûşen degül mi hâlüm ey mâhum sana
Serverâ hüsn-i cihân-efrûzunı bir kez gören
Pâdişâh-ı dehr olursa kul ola şâhum sana

Âşığın iniltisi daha ne zamana kadar sevgiliye ulaşmaya çalışacaktır; hali güneş gibi apaçıktır. Sevgilinin cihanı aydınlatan güzelliğini bir kez gören, zamanın padişahı da olsa ona kul olur. Bir vezirin kaleminden çıkan bu beyit, divan şiirinin sevgiliyi hükümdar, âşığı kul gösteren ortak dilinin bir örneğidir (Sevgi - Sevindik 2016, s. 117-118).

Gazel: Subh-ı vasl irdi kanı câm-ı sabûh

Subh-ı vasl irdi kanı câm-ı sabûh
Sun berü sâkî ki oldur kût-ı rûh
Mısr-ı hüsnün Yûsuf’ısın lîkin âh
Sabr-ı Eyyûb andurursın ömr-i Nûh

Kavuşma sabahı gelmiştir; şair saki'den ruhun gıdası olan sabah şarabını ister. Sevgili güzellik ülkesinin Yusuf'udur, ama onu beklemek Eyyûb'un sabrını ve Nûh'un ömrünü gerektirir (Sevgi - Sevindik 2016, s. 129).

Gazel: Sünbülüñ her dem gül üzre tārmār olmaḳ neden

Geh cefāsı ḥükm ider mülk-i dile gāhī ġamı
Bir ḫarāb-ābāda iki şehryār olmaḳ neden
Ḫaṭṭ-ı dil-ber gibi āḫir çün gelürmiş yazılan
Ṣāfiyā āyīne-i dilde ġubār olmaḳ neden

Gönül ülkesine kimi zaman sevgilinin cefası, kimi zaman gamı hükmeder; harap bir yere iki hükümdar ne gerek. Alına yazılan, sevgilinin ayva tüyü gibi sonunda mutlaka gelecektir; o halde gönül aynasında keder tozu bulunmasına ne gerek. Gazel Âşık Çelebi'de beş beyit, Kınalızâde ve Beyânî'de üç beyit olarak geçer (Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 553).

Gazel: Boyuñ bir serv-i ra‘nādur güli var

İnanma zülfinüñ ‘ahdine Ṣāfī
Kim anuñ bir başı vü biñ dili var

Sâfî, sevgilinin zülfünün verdiği söze inanmamak gerektiğini söyler, çünkü zülfün bir başı ve bin dili vardır. Beyitte "dil" hem saç teli hem söz söyleyen dil anlamındadır; halk arasındaki bir deyiş, saçın görünüşüne uygulanır (Sehî, Heşt-Bihişt, s. 31-32).

Matla: Gül germ oluben yoluña ṣaçılmasun ey dost

Gül germ oluben yoluña ṣaçılmasun ey dost
Ṣovuḳ geçer iken daḫî açılmasun ey dost

Gül hevese gelip sevgilinin yoluna saçılmamalı, soğuklar geçerken açılmamalıdır. Beyit sıcak ile soğuk, saçılmak ile açılmak arasında kurulan bir karşıtlığa dayanır; Latîfî, Kınalızâde ve Beyânî aktarır (Latîfî, Tezkire, s. 322).

Müfred: Beñzetme mihr ü mâhı felekde cemâline

Beñzetme mihr ü mâhı felekde cemâline
Tâ ki kimesne işide yirüñ ḳulaġı var

Gökteki güneşle ayı sevgilinin güzelliğine benzetmemek gerekir, çünkü yerin kulağı vardır ve bu benzetme duyulursa ayıp olur. Gök ile yer arasındaki karşıtlık atasözüne yeni bir anlam kazandırır (Latîfî, Tezkire, s. 322).

Kıt'a: Ey şehsuvâr-ı server-i iḳbâl ü fażl u cûd

Ferzâne iken itdi piyâde felek beni
Rûḥum ʿinâyet eyle baña fil-veş bir at
Bir ḫâne yoḳ ki varam kiş diseñ baña
Şâhum recâmı red ḳılup itme ḳuluñı mât

Felek, ferzâne iken şairi piyade etmiştir; şair hamisinden fil gibi bir at ister ve sığınacak bir hanesi kalmadığını, ricası reddedilirse mat olacağını söyler. Latîfî'ye göre Sâfî seferde atı ölünce bu kıt'ayı yazmış ve serdar ona atlarından birini bağışlamıştır (Latîfî, Tezkire, s. 322-323).

Kronoloji

878 (1473-74): Hüsameddin'e göre Şehzade Bayezid'e lala olup Amasya'ya gitti. Fâtih tarafından Amasya'daki şehzadenin defterdarlığına atanması da bu yıllara aittir; kesin tarih kaynaklarda verilmez.

884 (1479): Hüsameddin'e göre İstanbul'a dönüp nişancı oldu.

886 (1481): II. Bayezid'in tahta çıkışıyla nişancılığa getirildi.

887 (1482): Vezir oldu; bir yıl dolmadan azledildi.

907 (Mart 1502): İstanbul Cağaloğlu'ndaki mescidinin vakfiyesi düzenlendi; bu tarihte hayattadır.

939 (1532-33): Bursa şer'iyye sicillerindeki bir kayıtta "merhum" diye anılır.

2016: Divanı Ahmet Sevgi ve Hakan Sevindik tarafından yayımlandı.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Ahmet Sevgi - Hakan Sevindik (hzl.), Cezerî Kasım Paşa Sâfî Dîvânı, Konya: Palet Yay., 2016.
  • Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ, hzl. Rıdvan Canım, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 321-323, Sâfî maddesi.
  • Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, hzl. Filiz Kılıç, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 553, Sâfî maddesi.
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 494-495, Sâfî maddesi.
  • Beyânî, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 107, Sâfî maddesi.

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

  • Sehî Beg, Heşt-Bihişt, hzl. Günay Kut, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay. (e-kitap), s. 31-32, Kâsım Paşa maddesi.

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar