Bir şehrin en kalıcı serveti, yetiştirdiği insanlardır ve bu ölçüyle bakıldığında Amasya, Osmanlı tarihinin en verimli ilim merkezlerinden biridir. Şehrin medreseleri yalnızca yerel bir öğrenim ocağı olarak kalmamış, imparatorluğun kadılık, kazaskerlik ve müftülük makamlarına âlim yetiştiren bir okul gibi işlemiştir. Şehir tarihçisi Abdizâde Hüseyin Hüsameddin (Yasar) Amasya'yı ilim ve fenlerle âlimler madeni, medrese ve mektepleriyle seçkin âlimlerin merkezi diye anar. Eski kitaplarda şehre verilen "Kubbetü'l-Ulemâ", yani âlimlerin toplandığı yer adı da aynı yargıyı taşır.
İlim Şehri Olmanın Zemini
Amasya'nın ilmî kimliği Osmanlılardan önceye gider. İlkçağda Strabon gibi bir coğrafyacıyı yetiştiren şehir, Selçuklu ve Danişmendli dönemlerinde de ilim ve sanat erbabını barındırmaya devam etti. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Amasya maddesine göre Osmanlı döneminde şehir, özellikle şehzadelerin bulunduğu yıllarda pek çok âlimin, sanatkârın ve şairin toplandığı büyük bir kültür merkezi hâline geldi ve on altıncı yüzyıl ortalarına kadar şehzade sarayı canlı bir kültür faaliyetine sahne oldu. Aynı maddede bu çevrede yetişen kişiler arasında tarihçi Şükrullah, hattat Şeyh Hamdullah, Tâcî Bey ile oğulları Câfer ve Sâdî çelebiler, tabip Sabuncuoğlu Şerefeddin, Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve Zenbilli Ali Efendi sayılır. Bu dizilişte hat, tıp, tarih ve fıkhın yan yana durması, medresenin bir saray muhitiyle birlikte işlediğini gösterir.
Şehrin fiziki donanımı da bu birikimi taşıyacak büyüklükteydi. Aynı ansiklopedi maddesi, on altıncı yüzyılın başlarında Amasya'da dokuz cami, on medrese, dört zâviye, altı imaret ve on beş hamam bulunduğunu kaydeder. Bunların bir bölümü doğrudan ilim hayatıyla ilgilidir: II. Bayezid Camii ve Külliyesi (1486), Şehzade Ahmed'in lalası Vezir Mehmed Paşa Camii (1486), Kapı Ağası Hüseyin Ağa Medresesi (1488) ve Dârülhadis olarak anılan Sofular ya da Abdullah Paşa Camii (1502) aynı onyıllara aittir. Şehzadelerin eğitimine önem veren padişahlar çocuklarının yanına devrin bilgili hocalarını gönderir, bu hocalar şehrin bütün talebelerine de ders verirdi. Sancakbeyi sarayı, medreseler ve vakıf kütüphaneleri birbirini besleyen bir ağ kurmuştu.
Ankara Savaşı'ndan sonraki dönemde de şehir ilmiyle anılır. Anlatıya göre Timur, Amasya'nın teslim olmaması üzerine halkı cezalandırmak istemiş, şehrin âlimlerine sorduğu on soruya İlyas Çelebi'nin cevap vermesi halkın bağışlanmasını sağlamıştır. Bu hikâye kaynaklarda rivayet olarak geçer, ancak bir ilim şehrinin başına gelen tehlikenin yine ilimle savuşturulduğu yolundaki hafıza, şehrin kendini nasıl gördüğünü yansıtır. Daha sonraki yüzyıllarda da bu itibar sürdü. 1861'de şehre gelen Fransız seyyah Georges Perrot, Amasya'yı "Anadolu'nun Oxford'u" diye tarif eder ve medreselerde ikibine yakın talebenin okuduğunu yazar. On dokuzuncu yüzyıl başında şehir hakkında eser yazan Mustafa Vâzıh Efendi buraya bir talebeler şehri der. Kaynaklar şehir için ayrıca "Bağdâdü'r-Rûm", "medînetü'l-hükemâ" ve "medreseler şehri" gibi adlar kullanır.
Cemâleddin Aksarâyî ve Molla Fenârî
Amasya'yla bağlantılı ulema silsilesinde erken halkalardan biri Cemâleddin Aksarâyî'dir. Asıl adı Mehmed olan bu âlim I. Murad devrinde dinî, edebî ve aklî ilimler alanında ün yapmış, tefsir, hadis, fıkıh, ahlâk, edebiyat ve tıp konularında eser vermiş ve Cemâlî nisbesiyle tanınmıştır. TDV'nin Aksarâyî maddesi onun Aksaray'da yaşadığını ve Zincirli Medresesi'nde ders verdiğini yazar. Aynı ansiklopedide Molla Fenârî maddesi ise Fenârî'nin İznik'ten ayrıldıktan sonra Amasya'ya gittiğini, Aksarâyî'nin öğrencisi olduğunu ve 1376'da ondan icâzet aldığını bildirir. İki madde bu noktada birbirini tam tutmaz. Hocanın hangi şehirde ders verdiği tartışmalı kalsa da öğrencinin yetişmesinde Amasya'nın yeri kaynaklarda açıkça anılır.
Aksarâyî'nin ders yöntemi hakkındaki rivayet dikkat çekicidir. Talebelerini üç gruba ayırdığı, birinci grubu medreseye giderken yol boyunca yürüyerek, ikinci grubu medresenin revaklarında, üçüncü grubu ise medresenin içinde okuttuğu anlatılır. Yürüyerek ders verenlere "meşşâiyyûn", revaklarda toplananlara "revâkıyyûn" denmiştir. Madde yazarı, yürüyerek ders vermenin aslında Aristo'nun Lykeion'da uyguladığı bir yöntem, revâkıyyûn adının da Stoa mensuplarına verilen isim olduğunu hatırlatarak rivayetin eski Yunan ekollerinin İslâm literatüründeki yankısına işaret eder. Seyyid Şerîf el-Cürcânî'nin onun ününü duyup talebesi olmak üzere yola çıktığı, ancak Aksaray'a vardığında hocanın ölmüş olduğunu öğrendiği de aynı kaynakta geçer. Ölüm tarihi Bursalı Mehmed Tâhir'e göre 1388-89, Brockelmann'a göre 1377, Adnan Adıvar'a göre 1388'dir.
Molla Fenârî (1350-1431), Aksarâyî'nin yetiştirdiği en tanınmış öğrencidir. Amasya'dan sonra Cürcânî ile birlikte Kahire'ye gitti, dönüşte Bursa'da Yıldırım Bayezid'in tayiniyle Manastır Medresesi müderrisi ve kadı oldu. II. Murad 1425'te onu müftülüğe getirdi. Bazı kaynaklar Fenârî'den "ilk şeyhülislâm" diye söz eder, ancak TDV bu unvanın on altıncı yüzyıl ortasında olgunlaşan kurumsal anlamıyla düşünülmemesi gerektiğini belirtir. Öğrencileri arasında İbn Hacer el-Askalânî, Şehâbeddin İbn Arabşah ve oğlu Mehmed Şah Fenârî de vardır. Amasya'nın bu zincirdeki payı, Osmanlı ulemasının ilk kuşağının yetişmesine uzanır.
Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi
Amasyalı âlimlerin en parlak simalarından biri, Ocak 1456'da şehirde doğan Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi'dir. Babası Alâeddin Ali Çelebi, Kâzerûniyye şeyhlerinden Şemseddin Müeyyed Çelebi'nin oğlu olup Yâkut Paşa Zâviyesi şeyhliği yapıyordu. Müeyyedzâde lakabını dedesinden alır. Kaynaklar ailenin soyunu İran'daki Kâzerûniyye tarikatının kurucusu Ebû İshak Kâzerûnî'ye kadar götürür. Babası Amasya valiliğine gönderilen Şehzade Bayezid'in nişancısı olunca (1461) genç Abdurrahman şehzadeyle tanıştı ve onun yakın çevresine girdi. Hat sanatını da bu sırada Bayezid'in nedimlerinden Şeyh Hamdullah'tan öğrendiği Müstakimzâde'nin kaydına dayanılarak aktarılır.
Gençlik yılları bir kriz ile kesildi. Şehzade Bayezid'in içki ve eğlenceye alışmasında Müeyyedzâde'nin etkili olduğu yolunda kendisini çekemeyenler Fâtih Sultan Mehmed'e şikâyette bulundular ve padişah onun ile şehzadenin hasekisi Hızırpaşazâde Hacı Mahmud'un idamı için ferman çıkardı. Ferman Amasya'ya ulaşmadan haberi alan Şehzade Bayezid'in yardımıyla Müeyyedzâde o sırada Memlükler'in elinde bulunan Halep'e kaçtı (1479). Oradan Şîraz'a geçerek Celâleddin ed-Devvânî'den icâzet aldı, orada Hâfız-ı Acem ile de dostluk kurdu. Şîraz'da, Nasîrüddîn-i Tûsî'nin Öklidis'e dair eserinin bir nüshasını kendi eliyle istinsah etmiştir ve bu kayıt Beyazıt Devlet Kütüphanesi'ndeki yazmanın başında bulunur. Kaynaklar aynı yıllarda Amasyalı şair Mihrî Hatun'la bir gönül ilişkisi olduğunu da anar, ancak çoğu kaynak bunun temiz bir sevgiye dayandığını, Mihrî Hatun'un daha çok Sinanpaşazâde İskender Çelebi'ye ilgi duyduğunu belirtir.
Fâtih'in ölümü üzerine Bayezid tahta çıkınca Müeyyedzâde önce Amasya'ya döndü (Ekim 1483), kısa süre sonra İstanbul'a geldi. Kalenderhâne Medresesi'nde ders vermeye başladı; 23 Mart 1486'da, Kestelî'nin kızıyla evlendiği gün Sahn-ı Semân Medresesi müderrisliğine tayin edildi. 1494'te Edirne kadılığına gönderildi, Eylül 1501'de Anadolu, dört yıl sonra da Rumeli kazaskeri oldu. Şehzade Selim taraftarı yeniçerilerin Sultan Ahmed yanlısı devlet adamlarına karşı giriştiği hareket sırasında konağı yağmalandı ve 1511'de Rumeli kazaskerliğinden azledildi. Yavuz Sultan Selim tahta geçince Karaferye kadılığına, 1513'te yeniden Rumeli kazaskerliğine getirildi; bir yıl sonra padişahın isteğiyle Çaldıran Seferi'ne katıldı. Dönüşte ikinci kez azledildi ve kısa süre sonra, 13 Eylül 1516'da vefat etti. Eyüp Sultan Türbesi hazîresine gömüldü. Yavuz'un onun faziletinden söz ettikten sonra "Ne yazık ki son zamanına yetiştik" dediği nakledilir.
Müeyyedzâde'nin asıl etkisi yetiştirdiği ya da himayesine aldığı kişilerde görülür. TDV'ye göre Kemalpaşazâde, Ebüssuûd Efendi, Hâfız-ı Acem, Zâtî ve Necâtî Bey onun himayesinde yetişen âlim ve şairler arasındadır. Kemalpaşazâde Osmanlı tarihini onun etkisiyle ve II. Bayezid'in emriyle yazmış, Necâtî Bey ise divanını onun adına tertip edip mukaddimesinde övmüştür. Müeyyedzâde, Hâtemî mahlasıyla Arapça, Farsça ve Türkçe şiir yazdığı söylenen biridir; tezkirelerde şiirlerine yer verilmiş olsa da bir divanına rastlanmamıştır. Kaynaklarda 7000 ciltlik bir kütüphanesi olduğu yazılır; TDV bu rakamı mübalağalı bulur. Ölümünden sonra dağılan kitapları Yavuz'un isteğiyle toplatılıp sayıldığında Topkapı Sarayı arşivindeki bir deftere göre 2112 cilt çıkmıştır.
Eserleri çoğunlukla müsvedde ve risâleler hâlindedir. En bilinen eseri, farklı adlarla çok sayıda nüshası bulunan fetva mecmuasıdır (Mecmaʿu'l-fetâvâ ya da Müeyyedzâde Cöngü). Bunun yanında kelâm, mantık ve felsefe konularına dair risâleleri, Hz. Peygamber'e saygı üzerine bir risâlesi, Molla Lutfi'nin hac âyeti hakkındaki risâlesine reddiyesi ve farâiz (miras hukuku) meselelerine dair bir risâlesi vardır. Hidâye şerhi olan Terġībü'l-lebîb'in kendisine aidiyeti TDV'ce şüpheli görülür. Müeyyedzâde, hocası Devvânî'nin eser ve görüşlerinin Osmanlı sahasında yayılmasında etkili oldu; Şîraz bağlantısı Amasya'yı İslâm dünyasının daha geniş bir ilim ağına bağlayan en güçlü örneklerden biridir.
Zenbilli Ali Efendi
Amasya ile bağı en çok konuşulan bir diğer isim Zenbilli Ali Cemâlî Efendi'dir. Cemâleddin Aksarâyî'nin soyundan gelmesi nedeniyle Cemâlî nisbesini taşır, babasının dedesi Aksarâyî'dir ve ailenin Fahreddin er-Râzî'ye uzandığı söylenir. Doğum tarihi ve yeri kesin değildir. Hüseyin Hüsameddin onun Amasya'da Eslem Hatun (İslâm) mahallesinde doğduğunu yazar, ancak TDV bu görüşe, yazarın birçok kişiyi Amasyalı gösterme eğilimi dolayısıyla şüpheyle bakılması gerektiğini söyler. Kimi kaynaklar onu Karamanlı sayar, Cemâlî ailesinin Aksaray'da oturduğu bilindiği için Aksaray'da doğduğu da ileri sürülür. Amasya'nın onun hayatında önemli bir durak olduğu ise kaynaklarda açıktır: müftülük ve müderrislik yaptığı yıllar bu şehirdedir.
İlk eğitimini Pîrî Mehmed Paşa'nın anne tarafından dedesi Lârendeli Mevlânâ Hamza'dan aldı, ardından İstanbul'da Molla Hüsrev'in derslerine devam etti. Molla Hüsrev müftü olunca Bursa'ya gitti ve Sultâniye müderrisi Hüsâmzâde Mustafa Efendi'den okudu; hocası onu muîd edindi ve kızıyla evlendirdi. Fâtih döneminde Edirne'de bir medresede müderrisliğe getirildi, padişah ona 5000 akçe ile elbiseler gönderdi. Vezir Karamânî Mehmed Paşa'nın siyasî rakibi Sinan Paşa ile yakınlığı yüzünden daha düşük dereceli medreselere sürülüp ücreti düşürülünce istifa etti ve bir süre Halvetî şeyhi Mes'ûd-i Edirnevî'nin hizmetine girdi. İstanbul'da Konyalı Şeyh Muslihuddin Mustafa'nın tekkesine devam etti.
II. Bayezid döneminde yeniden müderrisliğe döndü. Mecdî'ye göre padişah bir gece rüyasında onu görüp görüşmek istemiş, Ali Cemâlî "Selâtîn ile mülâkat ebgaz-ı mubâhâttır" diyerek reddetmiş, buna rağmen kendisine Bursa'da Hudâvendigâr Medresesi verilmiştir. Hoca Sâdeddin ve Atâî ise önce Amasya müftülüğüne gönderildiğini yazar ve TDV bu ikinci bilgiyi daha doğru bulur. Bayezid'in onu, saltanata gelmesinde etkili olan Cemâlî ailesinden Çelebi Halife'nin (Cemâl-i Halvetî) oturduğu Amasya'ya göndererek şeyhine bağlılığını göstermek istemiş olması muhtemel görülür. Ardından Bursa'da Hudâvendigâr ve Sultâniye (Yeşilcami) medreselerinde ders verdi; Mecdî o sırada kendi isteği dışında şehrin müftülüğünün de ona verildiğini yazar.
1486'da Amasya'da Beyazıt Medresesi'nin inşası tamamlanınca müderrislik görevi ile birlikte Amasya müftülüğünü üstlenmek üzere şehre döndü. Beş yıl sonra, 1491'de, Şehzade Ahmed oğulları Murad ile Alâeddin'in sünnet düğününde hocası Birgivîzâde Mustafa Efendi'yi oradaki ulemânın önüne geçirince Cemâlî Efendi görevini bırakıp İstanbul'a döndü. TDV bu olayda, Acem asıllı ulemâya yakınlık duyduğu söylenen Şehzade Ahmed'e karşı Amasya'daki Sünnî mutasavvıf ve âlimlerin gösterdiği tavrın da etkili olduğunu ekler. Mecdî'ye göre Bayezid izinsiz ayrılmasına öfkelenip onu azletti; altı ay sonra İstanbul'da kendisi için açtırdığı Sultan (Beyazıt) Medresesi'ne tayin etti. Efendi, ilmî seviyesine uygun bulmadığı bu medreseyi kabulde tereddüt gösterince Sahn-ı Semân'a nakledildi.
Çelebi Halife ile birlikte çıktığı hac yolculuğunda Mekke'deki karışıklıklar yüzünden bir yıl Mısır'da beklemek zorunda kaldı. Bu sırada İstanbul müftüsü Efdalzâde Hamîdüddin Efendi 1503'te vefat etmiş, müftülük kendisine verilmişti. 1504'ün ortalarında İstanbul'a gelip fetva makamına oturdu. Bayezid ona ayrıca 1505-1506'da yaptırdığı, bugün Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi olan medresede haftada bir gün ders okutma görevini 50 akçeyle verdi ve 1506-1507'de ülkenin çeşitli yerlerindeki hayratın vakıflarına nâzır tayin etti. Bundan sonra Beyazıt Medresesi müderrisliğiyle Bayezid vakıflarının nezâretinin İstanbul müftülerine verilmesi bir âdet hâline geldi. Yavuz Sultan Selim saltanatı boyunca, Kanûnî Sultan Süleyman da ölümüne kadar onu görevinde bıraktı. Kanûnî devrinde Rodos'un fethine katıldı ve camiye çevrilen Saint Jean Katedrali'nde ilk cuma namazını kıldırdı. 1523'te iş göremeyecek kadar hastalanınca Şeyh Bahâeddinzâde Muhyiddin Mehmed'i nâib tayin etti. Müftülük süresi böylece yirmi dört yıla ulaştı. Vefatı 1526 öncesine, Mayıs-Haziran aylarına denk düşer, mezarı Zeyrek'te kendi yaptırdığı mescid ve mektebin hazîresindedir.
Adının kaynağı olan hikâye şöyle anlatılır. Fetva almaya gelenlerin işlerini çabuk bitirmek için evinin penceresinden bir zenbil sarkıtır, soruları bu zenbille alır, cevapları yine zenbile koyup verirmiş, halk da ona "Zenbilli müftü" demiş. Kaynaklarda mütevazı, fıkıh, usul, edebiyat, lugat, nahiv, tefsir ve hadis alanlarında otorite sahibi vakur bir âlim olarak resmedilir. Risâle-i Hırzü'l-mülûk'teki ifadeye göre insanların işlerini kolaylaştırmaktan hoşlanırdı. Şeyh Muslihuddin Mustafa'ya bağlı bir mutasavvıf olduğu için bazı eserlerde "Sûfî" diye de anılır. Devran, yani sûfî raksı hakkında yazdığı risâle, zikir niyetiyle yapıldığında bu uygulamanın haram sayılmayacağını savunur.
Yavuz Sultan Selim'e karşı tavrına dair rivayetler de bilinir. Anlatıldığına göre görevlilerin padişahın emriyle öldürülemeyeceğini, idamın ancak mahkeme kararından sonra müftünün fetvasıyla mümkün olduğunu padişaha söylemiş, şer'e aykırı bir infaz yapılırsa hal'ine fetva vereceğini açıkça belirtmiştir. Yavuz, yönetimle ilgili kararlarına karışmamasını sert bir dille bildirince Efendi izin almadan padişahın yanından ayrılmış, sonradan hatasını anlayan Yavuz ona iltifat edip Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerini teklif etmiştir. TDV bu rivayetlerin, yeni bir resmî kurum hâlinde şekillenmekte olan şeyhülislâmlık makamının önemini vurgulamaya yönelik olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu söyler. İstanbul müftülüğünün sadrazamlık gibi bir kurum hâline gelmesinin ilk önemli adımlarının onun görev yıllarında atıldığı da aynı yerde not edilir.
Hayırseverliğiyle de bilinir. İstanbul'da cami, mescid ve mektep yaptırmıştır. Galata'da Alaca Mescid 1957'de Azapkapı Caddesi açılırken yıktırılmıştır. Küçük Mustafa Paşa semtindeki Müftü Ali (Zenbilli Ali Efendi) Camii mescid olarak yaptırılmış, 1525-1526'da cami hâline getirilmiştir. Zeyrek Yokuşu'ndaki tek kubbeli, kare planlı Ali Cemâlî Efendi Mektebi 1523-1525 arasında inşa edilmiştir. Gelirini bu yapılara vakfeden Müftü Hamamı 1960'ta ortadan kalkmıştır. Oğulları da ilim hayatına katıldı: Muhyiddin Mehmed Şah (Molla Çelebi) bir Osmanlı tarihi, Rûhî Çelebi bir başka Osmanlı tarihi yazmış, Fudayl Çelebi manzum ve mensur eserler vermiş, Cemâleddin Mehmed (Cemal Çelebi) kadılık ve valiliklerde bulunmuştur. Başlıca eserleri arasında Hanefî fıkhına dair Fetâvâ-yı Ali Efendi (Muhtârât mine'l-Fetâvâ) ve Hidâye'nin muhtasarı sayılır. Âdâbü'l-evsiyâ'nın ona nisbet edilse de oğlu Fudayl Çelebi'ye ait olduğu tespit edilmiştir.
Amasya'da Ders Verenler ve Amasya'da Yetişenler
İlmî ağın genişliği, kütüphanelerde eseri bulunan Amasyalı âlimlerin listesine bakınca daha net anlaşılır. 2017'de Amasya'da toplanan Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu'nda sunulan bildiride Recep Dikici, Türkiye kütüphanelerinde yazma ve basılı eseri bulunan ellialtı kişiyi tek tek tanıtır. Listede tefsir, hadis, fıkıh, kelâm, tasavvuf, tarih, mantık, tıp, dilbilim ve belâgat alanında yazanlar vardır, Merzifon ve Lâdik gibi çevre kazalardan gelenler de kapsama dahildir. Bu kişilerin hepsi şehzade sarayına yakın olmayıp kimi medresenin tek odasında hâşiye yazan bir müderris, kimi köyünden çıkıp devletin yüksek mevkilerine yükselen bir hukukçu, kimi de tarikat çevresinde yetişmiş bir şeyhti.
Bunlardan Muhaşşî Sinân diye bilinen Sinâneddin Yûsuf Amâsî, şehrin medreselerinden Osmanlı ilmiyesinin en üst basamaklarına çıkan örneklerden biridir. Amasya'da Küçük Ağa Medresesi'nde Emir Kulu Şemseddin Efendi'den ve Hüseyniyye Medresesi'nde Taşköprülü Muslihuddin Efendi'den okudu; Taşköprülü Bursa'ya nakledilince onunla gitti. Sahn-ı Semân müderrislerinden Muhyiddin Fenârî'nin derslerini yedi yıl dinledi, 1518'de şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi'den ders aldı. 1521'de mülâzim oldu; Gelibolu, Edirne ve İstanbul'da medreselerde görev yaptıktan sonra Halep, Bursa, Edirne ve İstanbul kadılıklarında bulundu, 1547'de Anadolu kazaskeri oldu. 1561'de Süleymaniye Dârülhadisi müderrisliğine geçti. Kâdî Beyzâvî tefsirine hâşiye yazdığı için "Muhaşşî" denildi. Ebüssuûd Efendi vefat edince kendisine şeyhülislâmlık teklif edildiği, kabul etmediği ve 1578'de İstanbul'da öldüğü kaydedilir.
Dede Cöngî'nin hayatı bu çizgiden farklıdır. On altıncı yüzyıl başında Amasya'nın Sonusa (Uluköy) köyünde doğan Dede Cöngî, 1514'e kadar deri tabaklayarak geçindi, bu sırada Ahî teşkilâtı çevrelerine yakın olduğu da kaydedilir. Sonra ilim tahsiline başladı, Hanefî fıkhı, tefsir ve Arap edebiyatı alanlarında uzmanlaştı ve Bursa'da, Tire'de, Merzifon'da, Diyarbekir ve Halep'te müderrislik ve müftülük yaptı. 1558'de Kefe müftülüğüne atandı, 1565'te yaşlılığını gerekçe göstererek istifa edip Bursa'da inzivaya çekildi. Eserlerini cönk denilen defterlere yazdığı için bu adla anılır. Arapça Siyâsetü'ş-şerʿiyye'si, birçok kez Türkçeye çevrilmiş olup Arapça aslından daha tanınmıştır. Devlet bütçesine dair şer'î hükümleri anlatan beytülmâl risâlesini ise Kanûnî'nin oğlu Şehzade Mustafa'ya ithaf etmiştir. Sarf ilmine dair hâşiyesi uzun süre medrese talebelerinin başvuru kitabı olmuştur.
Dikici'nin listesindeki diğer isimler şehrin farklı yüzlerini gösterir. Tâcîzâde Câfer Çelebi hattı Şeyh Hamdullah'tan meşk etmiş, 1514'te ölmüş, Fetihnâme-i İstanbul adlı eser bırakmıştır; kardeşi Sâdî Çelebi (ö. 1516) Seyyid Şerîf'in Miftâh şerhine ve Sadrüşşerîa'nın Vikâye şerhine hâşiyeler yazmıştır. Muhyiddin Muhammed b. Kâsım (Hatip Kasımoğlu, ö. 1533) Amasya'da Sultan Bayezid Medresesi'nde, sonra İstanbul'da müderrislik yapmıştır. Musa b. Musa, Bayezid Camii kitaplarının emini olarak çalışmış, 1531'de ölmüştür. Hayreddin Hızır Efendi, kaynaklarda Merzifonlu da Kastamonulu da gösterilen, II. Bayezid'in hümâyun muallimi olarak tefsir okutan bir âlimdir ve 1541'de vefat etmiştir. Şükrullah Amasyavî ise II. Murad ve Fâtih'in müşaviri olmuş, tıp ve musikiyle de uğraşmış, 1488'de ölmüş, Şeyh Vefa Türbesi'ne gömülmüştür.
Daha sonraki yüzyıllarda da şehir ulema yetiştirmeye devam etti. Yûsufzâde Abdullah Hilmi Efendi (1674-1754) kıraat, tefsir ve hadis alanında ders okuttu, Sultan I. Mahmud'un Saray-ı Hümâyun Kütüphanesi'nde hâfız-ı kütüplük yaptı ve Buhârî şerhini yirmi sekiz yılda otuz cilt olarak tamamladı. Akif Mustafa Efendi (1687-1759) müftülüğü bırakıp II. Bayezid Medresesi müderrisi olarak Amasya'da öldü. Hoca Kerîm diye anılan Abdülkerim b. Hüseyin el-Amasî (ö. 1885) kaza ve kader, ruh ve zamanın hareketi gibi konulara dair risâleler yazdı. Nûh b. Muhammed Amâsî (ö. 1569) ise zâhirî ilimleri öğrendikten sonra zühd yolunu seçmiş, rivayete göre Kanûnî Nahcivan seferine çıkarken kendisine bin altın gönderip görüşmek istediğinde bunu kabul etmeyerek altınların ihtiyaç sahiplerine verilmesini söylemiştir. Bu kayıtlar, Amasya'nın ilim yetiştirme işini medrese çatısıyla sınırlı bırakmadığını gösterir.
İlmin Yolu ve Halkla Teması
Amasyalı âlimlerin dikkat çeken ortak özelliklerinden biri seyahati ilmin bir parçası saymalarıdır. Müeyyedzâde Şîraz'a, Molla Fenârî Kahire'ye gitti, Zenbilli Ali Efendi Bursa, Edirne, İstanbul ve Mısır arasında dolaştı. Dönüşlerinde hocalarının eserlerini ve yeni metinleri Anadolu'ya taşıdılar; Devvânî'nin eserleri Müeyyedzâde aracılığıyla Osmanlı sahasında yayıldı. Yolculuklarla birlikte kitaplar da taşındı. Müeyyedzâde'nin istinsah ettiği Tûsî ve İbn Sînâ nüshaları bugün Beyazıt Devlet ve Topkapı Sarayı kütüphanelerinde bulunur.
Zenbil hikâyesi ise ilmin halka ulaşma biçimine işaret eder. Pencereden sarkıtılan sepet, şeyhülislâmın sıradan insanların sorularını geri çevirmeden, kısa yoldan cevaplayabildiğini anlatan bir imgedir. TDV bu tür hikâyelerin kurumsal bir makamın itibarını vurgulamak için de anlatılmış olabileceğini hatırlatır. Yine de zenbilin halkın hafızasında şeyhülislâmın kendi adı yerine geçmesi, fetvanın gündelik hayatla ne kadar iç içe olduğuna dair bir ipucudur. Müeyyedzâde'nin fetva mecmuası ve Zenbilli'nin Fetâvâ-yı Ali Efendi'si, aynı gündelik ihtiyaca verilen yazılı cevaplardır.
Amasyalı âlimler okulu tek bir kurumun adı olarak düşünülmemelidir. Medreseler, şehzade sarayı, vakıf kütüphaneleri, zâviyeler ve Şeyh Hamdullah çevresindeki hat meşkhaneleri birbirinden kopuk yapılar olmayıp aynı insanların dolaştığı mekânlardı. Bir âlim sabah medresede ders verir, öğleden sonra şehzadenin divanında bulunur, akşam zâviyede sohbete katılabilirdi. Şehzadelik sancağının on altıncı yüzyıl ortalarında sona ermesiyle şehrin siyasi ağırlığı azaldı, ancak medrese geleneği sürdü ve 1861'de Perrot'nun gördüğü ikibin talebe bunun işaretidir.
Kronoloji
1350: Molla Fenârî doğar (Nisan).
1376: Fenârî, Amasya'da Cemâleddin Aksarâyî'den icâzet alır.
1425: II. Murad, Molla Fenârî'yi müftülüğe tayin eder; Fenârî 1431'de Bursa'da vefat eder.
1456: Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi Amasya'da doğar (Ocak).
1461: Müeyyedzâde'nin babası Şehzade Bayezid'in nişancısı olur.
1479: Müeyyedzâde, idam fermanından kurtulmak için Halep'e, oradan Şîraz'a gider.
1483: Bayezid tahta çıkar, Müeyyedzâde Amasya'ya, ardından İstanbul'a döner.
1486: Amasya Beyazıt Medresesi tamamlanır; Zenbilli Ali Efendi müderris ve müftü olarak görev alır. Müeyyedzâde Sahn-ı Semân müderrisliğine atanır.
1491: Şehzade Ahmed'in oğullarının sünnet düğünündeki sıralama olayı üzerine Zenbilli Ali Efendi Amasya'dan ayrılır.
1501: Müeyyedzâde Anadolu kazaskeri olur; 1505'te Rumeli kazaskerliğine geçer.
1504: Zenbilli Ali Efendi İstanbul'da fetva makamına oturur.
1514: Müeyyedzâde, Yavuz Sultan Selim'in isteğiyle Çaldıran Seferi'ne katılır.
1516: Müeyyedzâde vefat eder (13 Eylül).
1523: Zenbilli Ali Efendi hastalanır, nâib tayin eder; yaklaşık 1526'da vefat eder.
1861: Georges Perrot Amasya'yı ziyaret eder ve şehri "Anadolu'nun Oxford'u" diye anar.
2017: Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu Amasya'da toplanır (21-23 Nisan).
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Hasan Aksoy, "Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/mueyyedzade-abdurrahman-efendi
- Yusuf Küçükdağ, "Zenbilli Ali Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/zenbilli-ali-efendi
- "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- "Cemâleddin Aksarâyî", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/cemaleddin-aksarayi
- "Molla Fenârî", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/molla-fenari
- "Dede Cöngî", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/dede-congi
- Recep Dikici, "Türkiye Kütüphânelerinde Yazma ve Matbû Eserleri Olan Amasyalı Âlimler", Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu Bildiriler Kitabı II, Amasya 2017, https://isamveri.org/pdfdrg/G00226/2017/2017_DIKICIR.pdf
Çevrimiçi kaynaklar
- https://islamansiklopedisi.org.tr/mueyyedzade-abdurrahman-efendi
- https://islamansiklopedisi.org.tr/zenbilli-ali-efendi
- https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- https://islamansiklopedisi.org.tr/cemaleddin-aksarayi
- https://islamansiklopedisi.org.tr/molla-fenari
- https://isamveri.org/pdfdrg/G00226/2017/2017_DIKICIR.pdf









