Hubbî Hatun, XVI. yüzyılın en çok anılan kadın divan şairidir. Asıl adı Ayşe'dir; şiirlerinde Arapça "çok sevilen, çok beğenilen, güzel" anlamındaki hubbâ kelimesinden gelen Hubbî mahlasını kullandığı için Hubbî Hatun, Hubbî Kadın ya da Ayşe Hubbî Hanım diye anılır. Kâtib Çelebi onun Amasyalı olduğunu kaydeder; bu bilgi Bursalı Mehmed Tâhir'de ve Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde de tekrarlanır. Hayatının büyük kısmını İstanbul'da, sarayın yakınında geçirmiş, II. Selim'in hem şehzadeliğinde hem padişahlığında onun yakın çevresinde bulunmuş, nüfuzlu bir kadın olarak tanınmıştır.

Tezkireciler Hubbî'yi bir şair olarak da yüksek bir yere koyar. Âşık Çelebi onu İran ve Rum'un bütün kadın şairlerinden üstün tutar; Kınalızâde Hasan Çelebi de sözlerinin "kız nakşı değil hayli merdâne" olduğunu söyler. Bir divan oluşturacak kadar şiiri olduğu, üç bin beyitten uzun bir mesnevi yazdığı bildirilir; ancak bu eserlerin hiçbiri bugüne tam olarak ulaşmamıştır. Elimizde, tezkirelerin sakladığı mesnevi parçaları, son yıllarda tanıtılan İmâdü'l-cihâd adlı eserdeki gazâ şiirleri ve birkaç beyit vardır. Hayatının ayrıntıları sitemizin Tarihî Şahsiyetler bölümündeki biyografisinde anlatılmıştır; burada ağırlık şiirine verilmiştir.

Hayatı ve Amasya ile Bağı

Hubbî, Beşiktaşlı Şeyh Yahyâ Efendi'nin torunudur. Mustafa İsmet Uzun'un TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesine göre, şehzadeliğinde II. Selim'e hocalık yapan ve Tabakāt-ı Hanefiyye'nin yazarı olan Akşemseddinzâde Şemseddin Çelebi (Şems Çelebi, ö. 957/1550) ile evlenmiş, bu evlilikten iki oğlu ve bir kızı olmuştur. Kocasının ölümünden sonra şehzadeyle ilişkisini sürdürmüş, bir rivayete göre onun haremine girmiş, II. Selim'in padişahlığı sırasında (1566-1574) nedimesi olmuş ve saraydaki nüfuzlu kişilerden biri haline gelmiştir. Kınalızâde, Selim padişah olunca Hubbî'nin kapısının gençli yaşlı herkesin başvurduğu bir yer olduğunu ve sözünün "şefî'-i ‘uryân gibi" reddedilmediğini yazar. Gelibolulu Âlî de onun zevcinin ölümünden sonra şehzadenin haremine kaldığını, Selim padişah olunca nedimesi ve musahibesi olduğunu kaydeder.

Hubbî'nin nüfuzunu gösteren bir örnek, damadı Vusûlî Mehmed Efendi'dir. Kınalızâde, Sultan Selim'in kapıcıbaşısının oğlu olan Vusûlî'nin, padişahın musahibesi Hubbî Kadın'ın kızıyla evlenerek ayrıcalıklarını pekiştirdiğini anlatır; Vusûlî İstanbul kadılığına kadar yükselmiş ve "Hubbî Mollası" diye anılmıştır. Padişaha yakınlığı ve güzelliğiyle dikkat çeken Hubbî hakkında çeşitli dedikodular da çıkmıştır. Âlî bunları "ba‘żılar ḳavlince" diye kaydeder; TDV maddesi de Hubbî'nin "Râsttır reftârımız mânend-i mîl-i tûtiyâ" beytini bu dedikodulara karşı söylediğini belirtir. Ölüm tarihi kaynaklarda farklıdır: Sicill-i Osmânî III. Murad'ın saltanatının ortalarını, Osmanlı Müellifleri 998 (1590) yılını verir. Türbesi İstanbul Eyüp'te, Feshane Caddesi ile Kızıldeğirmen Sokağı'nın birleştiği yerdedir; kesme taştan, sekizgen planlı ve kurşun kaplı kubbeli bir yapıdır.

Hubbî'nin Amasya ile bağı soyuna dayanır. Kâtib Çelebi Keşfü'z-zunûn'da onun Amasyalı olduğunu söyler. Hüseyin Hüsameddin ise Amasya Tarihi'nde onu, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'nin damadı olan amcazadelerinden Amasyalı Yahyâ Efendi bin Abdurrahman Çelebi'nin kızı, annesini de Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'nin kızı Râbia Hatun olarak tanıtır. Hüsameddin'in anlatımı tezkirelerle bazı noktalarda çelişir. O, Hubbî'nin eşini Abdullah Ağa'nın oğlu Şemseddin Mehmed Efendi olarak gösterir ve İstanbul kadılığı ile Anadolu kazaskerliğine kadar yükseldiğini söyler; oysa tezkirelerde ve TDV'de bu yükseliş Hubbî'nin damadı Vusûlî Mehmed Efendi'ye aittir. Hüsameddin ayrıca Hubbî'nin II. Selim ile birlikte sarayda büyüdüğünü, onun süt kardeşi gibi olduğunu, II. Selim'in annesinin onu "kızım" diye sevdiğini ve "sâye-i ikbâlinde pek çok Amasyalılar devlet ü sa'âdete erdi", yani onun gölgesinde pek çok Amasyalının mevki ve mutluluk bulduğunu yazar. Ölüm tarihini 999 (1590-91) olarak verir. Mücahit Kaçar, Hüsameddin'in henüz yayımlanmamış olan bu metnini 2018'de aktarırken yer yer tezkirelerle çeliştiğine dikkat çekmiştir. Hüsameddin'in başka bir maddesinde de Amasyalı Bâlî bin Mehmed'in "Amasyalı Ayşe Hubbî Kadın sâyesinde" Galatasarayı'na girip orada yetiştiği kaydedilir.

Mahlasın okunuşu da tartışma konusu olmuştur. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddeye göre Mehmed Zihni, kelimenin Arap kadınlarının adı olduğu için "Hubbâ" diye okunması gerektiğini ileri sürmüş, Ferid Kam da aynı görüşü paylaşmış, bu konuda Hüseyin Hüsameddin ile aralarında tartışma olmuştur. Hüsameddin, "Hubbî" okuyuşunu savunur.

Eserleri

Tezkireler Hubbî'nin bir divan oluşturacak kadar şiiri olduğunu söyler. Kınalızâde onun "gazeliyyât u kasâ'id ü mesneviyyâtı", yani gazelleri, kasideleri ve mesnevileri bulunduğunu, Âşık Çelebi de "aḳsâm-ı şi‘rüñ her nev‘ine", şiirin her türüne emek verdiğini, gazel, muamma, kaside ve mesnevisi olduğunu kaydeder. Ancak bir divan nüshası bilinmiyor.

Hubbî'nin en çok anılan eseri Cemşîd ü Hurşîd adlı mesnevisidir. Âşık Çelebi bu eserin üç bin beyitten uzun olduğunu ve içinde pek çok güzel ve ince söz bulunduğunu söyler; mesnevinin bugüne kadar bir nüshası bulunamamıştır. Eserden, Âşık Çelebi'nin naklettiği yirmi yedi beyit ile Kınalızâde'nin zikrettiği bir beyit bilinmektedir. Hasan Aksoy'un TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Cemşîd ü Hurşîd maddesine göre Kâtib Çelebi, tezkirelerde Amasyalı Hubbî Hatun'a nispet edilen bu eserin Ahmedî'ye ait olabileceğini kaydetmiştir. Âşık Çelebi'nin aktardığı beyitlerde konuşanın kendini dişil sıfatlarla anması ve Gelibolulu Âlî'nin metninde "Ḥubbiyā" mahlasının geçmesi, eserin Hubbî'ye ait olduğunu destekler.

Hubbî'nin ikinci eseri İmâdü'l-cihâd'dır. Bu eser tezkirelerde anılmaz; Müjgân Cunbur 1981'de Ankara Millî Kütüphanesi'ndeki 19 yapraklık bir nüshasını (Yazma Eserler A 3987) tanıtmış, eserin ve sonundaki şiirlerin Hubbî'ye ait olabileceğini söylemiştir. Cihan Okuyucu 2017'de Paris Millî Kütüphanesi'nde ikinci bir nüshasını tespit etmiştir; bu nüsha 1080 (1669-70) yılında Derviş Mustafa Mevlevî es-Sarâyî tarafından istinsah edilmiştir. Mücahit Kaçar 2018'de iki nüshayı karşılaştırmış, iki nüshada da şiirlerin sonunda Hubbî mahlasının bulunduğunu göstererek eserin ona ait olduğunun kesin olduğunu ileri sürmüştür. Kaçar'a göre Millî Kütüphane nüshası eserin bir taslağı, Paris nüshası ise on iki bölümden oluşan genişletilmiş halidir. Eser cihadın faziletine dair âyet, hadis ve hikâyeleri derler; her bölümün sonunda konu manzum olarak toparlanır ve bir gazel ya da mesnevi gelir. Kaçar, Paris nüshasındaki "Hân Selîm devri" ifadesine dayanarak eserin II. Selim'in saltanatında yazıldığını düşünür.

Bunlardan başka, Hubbî'nin III. Murad'ın bir şiirine nazire olarak yazdığı Arapça-Türkçe mülemma bir gazeli Mehmed Zihni'nin Meşâhîrü'n-nisâ'sında yer alır. Müjgân Cunbur'un 1988'de İmâdü'l-cihâd'dan yayımladığı beş gazel ile mesnevi parçaları da bilinmektedir; Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki maddede örnek olarak verilen gazâ gazelinin de bu metinlerden alınmış olması muhtemeldir. Sitemizde Hubbî'nin bugün erişilebilen şiirleri, Cemşîd ü Hurşîd parçaları ve İmâdü'l-cihâd'daki gazâ şiirleri dahil, ayrı yazılarda özgün metinleri, günümüz Türkçesi ve yorumlarıyla birlikte yayımlanmıştır.

Edebî Kişiliği

Âşık Çelebi'nin Hubbî maddesi, kadın şairler hakkında yazılmış en uzun değerlendirmelerden biridir. Tezkireci, gerek erkek gerek kadın olsun, insanî kemalleri kendinde toplayanın kendi cinsi arasında üstün olacağını söyler; kadınlar arasında şiir söyleyen çoktur, ama vezin, nazım güzelliği ve söyleyiş inceliğinde Hubbî'nin eşi yoktur. İran'ın kadın şairlerinden Cilâyî, Âfâkî, Cihan Hatun ve Dilşad Hatun'u, Rum'un kadın şairlerinden de Mihrî ile Zeyneb'i sayar ve hepsinin Hubbî karşısında geride kalacağını süslü bir dille anlatır. Mihrî Hatun Amasyalıdır; Zeyneb Hatun da Amasya şiir çevresiyle ilişkilendirilir. Kınalızâde ise Hubbî'yi şiirle uğraşan kadınların ilki ve en üstünü, "ol zümrenin fi'l-hakîka eş‘ar ü efsahı", yani o zümrenin gerçekten en iyi şiir yazanı ve en güzel söyleyeni sayar.

Tezkirecilerin "merdâne" sıfatı, Hubbî'nin şiirinin en belirgin özelliğine işaret eder. İmâdü'l-cihâd'daki gazellerde Hubbî, divan şiirinde pek az görülen bir konuyu, gazayı işler. Aşk şiirinin bilinen imgelerini, yani gül bahçesini, nuru, sürmeyi, Kevser'in sakisini ve Cem'in kadehini, gazilerin ve şehitlerin övgüsüne taşır. Gazilerin yolunun toprağı onun şiirinde can gözünün sürmesi olur; gazinin merhemi kendi kanıdır. Bu şiirler, bir kadın şairin kendine biçilen alanın dışına çıkarak kahramanlık ve savaş üzerine yazdığını gösterir.

Cemşîd ü Hurşîd'den kalan parçalar ise başka bir yönü ortaya koyar. Mesnevinin girişinde Hubbî, ölümden sonra adını yaşatacak hayır işleri, malı ya da kitap yazacak bir âlimliği olmadığını söyleyerek alçakgönüllülük kalıbını bir kadın sesiyle kurar: kendini "‘ācize, ḥaḳīre, ża‘īfe, ġarībe, faḳīre" diye anar. Hemen ardından gelen beyitlerde ise kadınların "aklı eksik" sayıldığı yaygın düşünceyi alıp kendi lehine çevirir: kendisiyle tartışmaya girişen bir âlim ona şeref, kendine utanç kazandırır. Dua temsilinde kendini Yusuf'a birkaç çile iplikle alıcı çıkan kadına benzetir. Tasvir beyitlerinde suyun rahmet ayeti yazdığını, rüzgârın onu tefsir ettiğini, denizin zırh giyip öfkeyle köpürdüğünü anlatan ince buluşlar vardır. Bu parçalar, tezkirecilerin Hubbî'yi neden en usta kadın şair saydığını anlamaya yeter.

Şiirlerinden Örnekler

Mesnevi: Olur her yılda zinde mürde ‘ālem

Olur her yılda zinde mürde ‘ālem
Gidince līk artuḳ gelmez ādem
Benem bir ‘ācize ḫār u ḥaḳīre
Ża‘īfe vü ġarībe vü faḳīre

Dünya her yıl ölüp dirilir, ama insan gidince bir daha gelmez; şair, adını yaşatacak bir eseri olmadığını söyledikten sonra kendini aciz, hor ve hakir, zayıf, garip ve fakir bir kadın olarak tanıtır. Cemşîd ü Hurşîd'in giriş bölümünden on beyitlik parçanın ilk ve son beyitleri (Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 495).

Mesnevi: Bu lāzım mı ki sen monlā olasın

Bu lāzım mı ki sen monlā olasın
Cihānda cümleden dānā olasın
Saña daḫl itse bir ‘aḳl ile fā’iḳ
Saña faḫr u aña ‘ār ola lāḥıḳ

Şair kendine, büyük bir âlim olmasının gerekli olmadığını söyler; aklı üstün biri onun sözüne karışırsa bundan ona övünç, karışana utanç kalır. Âşık Çelebi bu beyitleri, şairin "kendini teselli ettiği" yer olarak tanıtır (Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 495-496).

Mesnevi: Du‘ā temsīli Yūsuf gibidür hem

Du‘ā temsīli Yūsuf gibidür hem
Ki aña müşterīdür ḫalḳ-ı ‘ālem
Getürüp niçe rişte aña bir zen
Ḫarīdār oldı ol da cān u dilden

Dua Yusuf'a benzer, bütün dünya ona alıcıdır; şair kendini, Yusuf satışa çıkarıldığında elinde birkaç çile iplikle gelip candan alıcı olan kadına benzetir. Beyitler Âşık Çelebi, Kınalızâde ve Âlî'de geçer; Âlî'nin metninde üçüncü beyit "Sen olduñ Ḥubbiyā" diye başlar (Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 496).

Mesnevi: Ṣular şūrīde-ḥāl olmışdı ġāyet

Ṣular şūrīde-ḥāl olmışdı ġāyet
Geçen aḥvāli eylerdi şikāyet
Ṣu raḥmet āyetin eylerdi taḥrīr
Nesīm ol āyeti eylerdi tefsīr

Akan sular coşkun ve perişandır, şırıltıları geçmişi şikâyet eder; su rahmet ayetini yazar, seher yeli de o ayeti tefsir eder. Âşık Çelebi bu beyitleri "akarsuyun tasviri" başlığıyla verir (Âşık Çelebi, Meşâ'ir, s. 496).

Gazel: Dâr-ı İslâmı münevver kıldı envâr-ı gazâ

Dâr-ı İslâmı münevver kıldı envâr-ı gazâ
Âlemi kılmış mu’attar bûy-i gülzâr-ı gazâ
San’atüm dedi gazâya Fahr-i âlem Hubbiyâ
Dâimâ meftûh ola gâzîlere kâr-ı gazâ

Gazanın nurları İslâm yurdunu aydınlatmış, gaza gül bahçesinin kokusu âlemi doldurmuştur; Peygamber gazaya "benim sanatım" demiştir. İmâdü'l-cihâd'ın Millî Kütüphane nüshasındaki gazelin matlaı ve maktaı (Kaçar 2018, s. 173).

Beyit: Kuhl-i cândur Hubbiyâ hâk-i rehi gâzîlerün

Kuhl-i cândur Hubbiyâ hâk-i rehi gâzîlerün
Buldılar hakdan atâ bî-hadd ü pâyân gâzîler

Gazilerin yolunun toprağı can gözünün sürmesidir; gaziler Hak'tan sınırsız bir bağış bulmuştur. Divan şiirinde sevgilinin ayağının toprağına verilen değer burada gazilere verilir. İmâdü'l-cihâd'daki bir gazelin maktaı (Kaçar 2018, s. 172).

Gazel: Iyd-ı ekberdür dem-â-dem her demi gâzîlerün

Gel nazar kıl sufiyâ âşık geçersin sen dahi
Kendü kanı Hak yolunda merhemi gâzîlerün

Şair sofuya seslenir: sen de kendini âşık sayarsın, ama gazilere bak; Hak yolunda onların merhemi kendi kanlarıdır. Gazel Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'nde, büyük ihtimalle Cunbur'un yayımladığı metinlerden alınarak verilmiştir (TEİS, Hubbî maddesi).

Beyit: Râsttır reftârımız mânend-i mîl-i tûtiyâ

Râsttır reftârımız mânend-i mîl-i tûtiyâ
Biz hezâran dîde-i mahmûra girmiş çıkmışız

Gidişimiz sürme mili gibi dosdoğrudur; biz binlerce mahmur gözün içine girip çıkmışız. TDV maddesine göre Hubbî bu beyti hakkındaki dedikodulara karşı söylemiştir; beytin geçtiği eski kaynak belirlenememiştir (TDV, Hubbî Hatun).

Kronoloji

957 (1550): Eşi Şems Çelebi'nin (Akşemseddinzâde Şemseddin Çelebi) ölümü.

974 (1566): II. Selim'in tahta çıkışı; Hubbî padişahın nedimesi ve musahibesi oldu.

1566-1574: Kaçar'a göre İmâdü'l-cihâd'ın yazıldığı dönem.

982 (1574): III. Murad'ın tahta çıkışı.

998 (1590): Osmanlı Müellifleri'ne göre ölümü; Hüsameddin 999 (1590-91) yılını verir. Türbesi Eyüp'tedir.

1981: Müjgân Cunbur, İmâdü'l-cihâd'ı IX. Türk Tarih Kongresi'nde tanıttı (bildiri 1988'de yayımlandı).

2017-2018: Cihan Okuyucu, İmâdü'l-cihâd'ın Paris nüshasını tespit etti; Mücahit Kaçar iki nüshayı karşılaştırarak tanıttı.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, hzl. Filiz Kılıç, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 494-496, ‘Â'işe Hâtûn maddesi.
  • Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 287-288, Hubbî maddesi; Vusûlî maddesi.
  • Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-ahbâr'ın Tezkire Kısmı, hzl. Mustafa İsen, Ankara: Atatürk Kültür Merkezi, 1994, s. 301-302, Hubbî Hatun maddesi.
  • Abdizâde Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi 6-8. Cilt, ed. Songül Keçeci Kurt - Recep Orhan Özel - Metin Hakverdioğlu, Amasya: Amasya Belediyesi, 2022, s. 562-564 (Hubbî Âişe Hatun maddesi).

Akademik çalışmalar

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar