Hubbî Ayşe Hatun, XVI. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı sarayının en nüfuzlu kadınlarından biri olmuş, şiiriyle de devrin tezkirecilerinden kadın şairlerin önde geleni unvanını almış bir hanımdır. Asıl adı Ayşe'dir; şiirlerinde kullandığı "Hubbî" mahlası zamanla adının önüne geçmiştir. Kanuni Sultan Süleyman'ın sütkardeşi Beşiktaşlı Şeyh Yahyâ Efendi'nin torunu olarak bilinir, Şehzade Selim'in çevresinde yetişmiş, Selim padişah olunca onun musahibesi, yani sohbet arkadaşı ve sırdaşı olmuştur. Kapısının, iş arayanların ve himaye bekleyenlerin uğrak yeri hâline geldiği yıllarda pek çok hemşehrisinin devlet kademelerinde yükselmesine aracılık ettiği kaydedilir.
Amasya ile bağı, hayatının büyük kısmını İstanbul'da geçirmiş olmasına rağmen kaynaklarda açıkça yer alır. Kâtib Çelebi onu Amasyalı olarak anar, Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar da Amasya Tarihi'nin sekizinci cildinde ona "Şeyhzâde" lakabıyla ayrı bir madde ayırır ve ailesini Amasyalı bir ulemâ soyuna bağlar. Aynı eserin başka ciltlerinde, Ayşe Hubbî'nin "sâyesinde" ya da "himmetiyle" yükselen Amasyalı kâtiplerin, defterdarların ve ağaların adları tek tek geçer. Bu kayıtlar, sarayın iç dünyasında yaşayan bir kadının memleketiyle bağını hangi yollarla sürdürdüğünü gösteren ender belgelerdir.
Hayatına dair bilgilerin önemli bir kısmı XVI. yüzyıl şair tezkirelerinden, özellikle Âşık Çelebi'nin Meşâirü'ş-şuarâ'sı ile Kınalızâde Hasan Çelebi'nin Tezkire'sinden gelir. Hüsâmeddîn'in anlattığı aile ve evlilik bilgileri ise yer yer bu tezkirelerle çelişir. Doğum yılını ve yerini kesin olarak veren bir belge bulunamamıştır; ölüm tarihi de kaynaklarda 1590 ile 1591 arasında değişir. Eserlerinin büyük bölümü kaybolmuş, adı geçen uzun mesnevisinin hiçbir nüshası bugüne ulaşmamıştır. Elde kalanlar, tezkirelere alınmış birkaç gazel, beyit ve mesnevi parçasıyla son yıllarda ortaya çıkarılan gazâ konulu bir risâledir.
Adı ve Mahlası
Kaynakların ortak kaydına göre şairenin adı Ayşe'dir. Kınalızâde, tezkiresindeki maddesine "Hubbî: Adı Âişe'dir" diye başlar. "Hubbî" mahlası, "çok sevilen, çok beğenilen, güzel" anlamına gelen Arapça hubbâ kelimesiyle ilişkilendirilir ve şaire genellikle bu yüzden Hubbî Hatun ya da Hubbî Kadın diye anılır. Mahlasın okunuşu da tartışma konusu olmuştur. Arap kadın adlarında bu kalıbın yaygın olmasından hareketle "Hubbâ" okunması gerektiğini savunanlar bulunmuş, bazı eski başvuru kitaplarında da ad "Ayşe Hubbâ Hatun" biçiminde geçmiştir.
Hüsâmeddîn bu okunuşa karşı çıkar. Ona göre ad, ilk harfin ötreli ve "b"nin şeddeli okunmasıyla "hubbe mensup" anlamında "Hubbî"dir; kendi asrının bazı edebiyatçılarının ileri sürdüğü gibi "zübbâ" vezninde değildir. Bu görüşüne delil olarak Nev'îzâde Atâyî'nin, şairenin ailesinden "Hubbî Mollası" diye tanınan Mehmed Efendi'nin biyografisine yerleştirdiği Arapça bir beyti gösterir; beytin sonunda geçen "hubbî" kelimesi, adın bu biçimde söylendiğini ima eder. Şairenin kendi beyitlerinde mahlası "Hubbiyâ" hitabıyla kullanması da bu okunuşu destekler.
Hüsâmeddîn'in maddesinde ad, "Hubbî Âişe Hâtun (Şeyhzâde)" şeklinde verilir. "Şeyhzâde" lakabı, onun Şeyh Yahyâ Efendi'nin soyundan geldiğine işaret eder. Yahyâ Efendi'nin kendisi de çağdaşları arasında "Molla Şeyhzade" olarak tanınıyordu.
Ailesi ve Amasya ile Bağı
Ayşe Hubbî'nin Beşiktaşlı Şeyh Yahyâ Efendi'nin torunu olduğu, Kınalızâde'den başlayarak kaynakların çoğunda tekrarlanır. Kınalızâde onu "Şeyh Yahyâ merhûmun nebîre-i celîlesi", yani şeyhin değerli torunu olarak tanıtır. Yahyâ Efendi'nin hayatını inceleyen yakın tarihli araştırmalar ise bu akrabalığı ihtiyatla, "rivayet edilir" kaydıyla aktarır; şeyhin aile çevresine dair belgeler oldukça sınırlıdır.
Hüsâmeddîn akrabalığı daha ayrıntılı kurar. Anlatısına göre Ayşe'nin babası, Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'nin amcazadelerinden ve aynı zamanda damadı olan Amasyalı Yahyâ Efendi bin Abdurrahman Çelebi'dir. Babası kadılık yapmış, övgüye değer kadılardan biri olarak anılmıştır. Annesi ise Beşiktaşlı Yahyâ Efendi'nin kızı Râbia Hatun'dur. Bu kurguda Ayşe, hem baba hem anne tarafından aynı ailenin içinde yer alır.
Ailenin Amasya ile ilişkisi Yahyâ Efendi'nin kökeni üzerinden de tartışılmıştır. Yahyâ Efendi 1495'te Trabzon'da doğmuş, babası Şâmî Ömer Efendi o sırada Trabzon kadısı olarak bulunuyordu. Annesi Afîfe Hatun, şehrin sancakbeyi Şehzade Selim'in, yani geleceğin Yavuz Sultan Selim'inin oğlu Süleyman'ı da emzirmiş, böylece Yahyâ Efendi ile Kanuni Sultan Süleyman sütkardeşi olmuştur. Bununla birlikte Gelibolulu Mustafa Âlî, Künhü'l-ahbâr'da Yahyâ Efendi'nin babasının Amasyalı olduğunu kaydeder. Hüsâmeddîn de Yahyâ Efendi'nin Amasyalı olduğunu, bunun el-Ikdü'l-Manzûm'da açıkça yazıldığını belirtir. Ayşe Hubbî'nin Amasyalı kabul edilmesinin bir dayanağı bu aile geleneğidir; Kâtib Çelebi'nin Keşfü'z-zunûn'daki "Amasyalı" kaydı ise ikinci ve daha eski dayanağı oluşturur.
Bu bağ Ayşe'nin saraydaki yerini de açıklar. Hüsâmeddîn'e göre annesi Râbia Hatun, Kanuni'nin sütkardeşinin kızı olduğu için padişahın "süt yoluyla yeğeni" sayılıyordu ve sarayda sözü geçen bir hanımdı. Kanuni'nin Yahyâ Efendi'ye "ağabey" diye hitap ettiği, zaman zaman Beşiktaş'taki dergâhına gidip onu ziyaret ettiği bilinir. Böyle bir ailenin kızının saraya alınması, devrin ölçülerinde yadırganacak bir durum değildi.
Ayşe'nin doğum yeri meselesi açık kalmaktadır. Kâtib Çelebi'nin ve Hüsâmeddîn'in "Amasyalı" kaydı, onun şehirde doğduğu anlamına gelebileceği gibi Amasyalı bir aileye mensubiyetini de ifade edebilir. Çocukluğunun bir kısmını Amasya'da geçirdiğini yazan yabancı dilde derlemeler bulunsa da bunu doğrulayan çağdaş bir belgeye rastlanmamıştır. Doğum yılı hakkında da kaynaklarda bir kayıt yoktur.
Sarayda Yetişmesi
Hüsâmeddîn'in anlatısına göre Ayşe, annesinin saraydaki itibarı sayesinde gençliğinde saraya alınıp orada eğitildi. Daha sonra Şehzade Selim'in annesi Hürrem Sultan'ın yanında kaldı ve bu sayede Selim ile birlikte büyüdü. İkisi birlikte okuyup yazdı; Hüsâmeddîn'in ifadesiyle Ayşe, "âdeta Sultan Selim'in süt kız kardeşi gibi" idi. Aynı müellif, Selim'in annesinin onun güzelliğini ve terbiyesini çok sevdiğini, ona "kızım" deyip kendi kızı gibi davrandığını yazar ve bu konuda Nev'îzâde Atâyî'nin ifadelerine dayanır.
Aldığı eğitimin genişliği şiirinden ve hakkındaki övgülerden anlaşılır. Hüsâmeddîn onu "âlime, fâzıla, şâire, edîbe" diye niteler, Arapça, Farsça ve Türkçe edebiyatlarına vâkıf olduğunu, tarih ve muhadarat, yani sohbet kültürü sayılan nükte ve hikâye birikimiyle de yakından tanış olduğunu söyler. Arapça şiir yazacak kadar bu dile hâkim olduğu, III. Murad'ın bir şiirine Arapça ve Türkçe mısraları karıştırarak yazdığı mülemma bir gazelle nazire söylemesinden bellidir. Bu gazelin metni, XIX. yüzyılda Mehmed Zihni'nin Meşâhîrü'n-nisâ adlı ünlü kadınlar ansiklopedisine alınmıştır.
Hüsâmeddîn'in bu anlatısı, kronoloji bakımından bazı güçlükler taşır. Yahyâ Efendi 1495'te, Şehzade Selim 1524'te doğmuştur. Yahyâ Efendi'nin torunu olan bir kızın Selim'le yaşıt olması zor göründüğünden, "birlikte büyüme" ifadesinin geniş anlamda, Selim'in gençlik ve sancak yıllarındaki yakınlığı anlatmak için kullanılmış olması ihtimali göz ardı edilmemelidir.
Evliliği ve Kaynakların Ayrıldığı Nokta
Ayşe Hubbî'nin evliliği, kaynakların en belirgin biçimde birbirinden ayrıldığı konudur. Âşık Çelebi'nin ve Kınalızâde'nin kayıtlarına göre şaire, Şehzade Selim'in hocası Şemsî Çelebi ile evlenmişti. Kınalızâde onu "Sultan Selim Han bin Sultan Süleyman'ın şehzade iken hâcesi olan Şemsî Çelebi'nin halîlesi", yani eşi diye tanıtır ve Selim'le kurduğu yakınlığın bu evlilik vesilesiyle doğduğunu belirtir. Bu kişi modern araştırmalarda Tabakât-ı Hanefiyye müellifi Akşemseddinzâde Şemseddin Çelebi olarak tanımlanır ve 957 (1550) yılında öldüğü kabul edilir. Âşık Çelebi'ye göre bu evlilikten iki oğul ve bir kız dünyaya gelmiştir.
Aynı kaynaklara göre bu kızla evlenen kişi, devrin âlim ve şairlerinden Vüsûlî Mehmed Efendi'dir. Vüsûlî, 930 (1523-24) yılında İstanbul'da doğmuş, babası Abdullah Ağa Şehzade Selim'in kapıcıbaşısıydı. Hubbî Hatun'un damadı olduğu için çağdaşları ona "Hubbî Mollası" adını vermişti. Bir kadının adının bir kadıya lakap olarak verilmesi, onun nüfuzunu gösteren önemli bir delil olarak kabul edilir.
Hüsâmeddîn ise farklı bir tablo çizer. Ona göre Ayşe, Selim'in sancaklardaki kapıcıbaşısı ve gözdesi Abdullah Ağa'nın oğlu Şemseddin Mehmed Efendi ile evlenmiştir. Abdullah Ağa'nın oğlunun da şehzadenin gözdeleri arasında bulunduğunu, evliliğin Abdullah Ağa'nın Selim'in annesine yaptığı rica üzerine gerçekleştiğini yazar. Aynı adamın "Hubbî Mollası" diye ün kazandığını, dört kez İstanbul kadılığı ve bir kez Anadolu kazaskerliği yaptığını söyler. Bu bilgiler, Vüsûlî Mehmed Efendi'nin hayatıyla birebir örtüşür: babası Abdullah Ağa'dır, dört defa İstanbul kadısı ve bir defa Anadolu kazaskeri olmuştur. Hüsâmeddîn'in kocası olarak tanıttığı kişi, tezkirelere göre şairenin damadıdır.
Hüsâmeddîn'in kendi maddesi içinde bu çelişki açıkça görülür; aynı sayfada Kınalızâde'den yaptığı alıntıda şairenin eşi olarak Şemsî Çelebi'nin adı geçer. Bu durum, Hüsâmeddîn'in anlatısını yayımlayan Mücahit Kaçar tarafından da kaydedilmiştir. Kaçar, Hüsâmeddîn'in Ayşe Hubbî için eşinin Şemsî Çelebi değil Mehmed Efendi olduğunu söylediğini ve bu noktada tezkirelerle çeliştiğini belirtir. Çağdaş tezkirelerin tanıklığı ve Vüsûlî'nin biyografisindeki tarihler, tezkirelerin kaydını daha güvenilir kılar.
Hüsâmeddîn'in bu evlilikle ilgili aktardığı bir ayrıntı yine de dikkate değer. Ona göre II. Selim'in ölümünden sonra şaire ile "Hubbî Mollası" arasında ciddi bir soğukluk doğmuş, araları neredeyse ayrılık derecesine varmıştı. Hüsâmeddîn bunu Nev'îzâde Atâyî'nin Vüsûlî biyografisindeki bir cümleye dayandırır: dünya kadını gibi gaddar olan talih, başlangıçta ona hoş bir hayat sunmuş, sonunda ise geçim sıkıntısı ve can düşmanı olmuştu. Hüsâmeddîn'e göre Mehmed Efendi'nin kariyerinin şeyhülislamlığa ve Rumeli kazaskerliğine ulaşamadan kalması bu soğuklukla ilgilidir. Bu ilişkinin bir karı koca arasında mı, yoksa kayınvalide ile damat arasında mı yaşandığı, yukarıdaki kimlik sorunu yüzünden belirsiz kalmaktadır.
Şehzade Selim'in Çevresinde
Kocasının 1550'deki ölümünden sonra Ayşe Hubbî, Şehzade Selim ile bağını sürdürdü. Bir rivayete göre bir süre onun hareminde bulunmuştur. Selim, babasının sağlığında Konya, Manisa ve Kütahya gibi şehzade sancaklarında görev yaptı; Hüsâmeddîn'in Abdullah Ağa'yı "sancaklarda kapıcıbaşı" diye tanıtması, şairenin çevresindeki ailelerin de bu sancak saraylarında bulunduğunu düşündürür. Ayşe Hubbî'nin Selim'in meclisinde musahip ve nedim olarak yer aldığını Kınalızâde açıkça yazar: Selim'le "musâhib ü münâdim" idi ve onun saadetli sarayına devam ederdi.
Padişaha yakınlığı ve güzelliğiyle dikkat çeken bir kadın olarak hakkında çeşitli dedikoduların çıkması kaçınılmazdı. Bazı yabancı araştırmalar bu dedikoduların, onu Selim'in bazı yakınlarıyla ilişkilendiren söylentiler olduğunu aktarır. Şairenin bu söylentilere karşılık olarak şu beyti söylediği rivayet edilir:
Râsttır reftârımız mânend-i mîl-i tûtiyâ
Biz hezâran dîde-i mahmûra girmiş çıkmışız
Beyit, sürme mili benzetmesiyle kurulmuştur. Sürme mili binlerce mahmur gözün içine girip çıkar, ama yolu daima doğrudur ve hiçbir göze zarar vermez. Şaire, adının dillere düşmesine rağmen yolunun dürüstlüğünü bu ince imajla savunur. Tezkirelerin genel eğilimi de onun iffetini övmek yönündedir.
II. Selim'in Musahibesi
II. Selim 974 (1566) yılında tahta çıkınca Ayşe Hubbî "musâhibe-i şehriyârî", yani padişahın musahibesi oldu. Hüsâmeddîn bu dönemi şairenin hayatının en parlak yılları olarak anlatır: âdeta bir hanım sultan gibi nüfuz ve ikbale erişmiş, kapısı ihtiyaç sahipleri ve başvuranlar için yüksek makamlara açılan bir kaynak olmuştur. Selim'in saltanatının bütün dönemi onun için de bir saadet devri sayılır.
Kınalızâde bu nüfuzu daha edebi bir dille anlatır. Ona göre Selim padişah olduğunda şairenin kapısı "genç ve yaşlı herkesin sığınağı" hâline gelmiş, şefaatçi olarak sözü geri çevrilmediği için büyük bir itibar kazanmıştı. Kınalızâde burada onu "şefî'-i üryân" tabiriyle anar. Hüsâmeddîn'in açıklamasına göre bu tabir, şefaatçinin bir kadın olması hâlinde kullanılır ve kökü Arap şairi Ferazdak'ın bir beytine dayanır: Sana süslenip giyinik gelen şefaatçi, sana çıplak, yani hiçbir kalkan olmadan gelen şefaatçi gibi değildir. Hüsâmeddîn, Nev'îzâde'nin zeylinde bu durumun tersini gösteren bir kayıt bulunduğunu da not etmeyi ihmal etmez.
Şairenin nüfuzunun en somut göstergesi damadının kariyeridir. Vüsûlî Mehmed Efendi, Selim'in tahta çıkışıyla 974 (1566) yılında Bursa kadısı, altı ay sonra da Haziran 1567'de İstanbul kadısı oldu. 1568 Aralığında Anadolu kazaskerliğine yükseldi. Hakkındaki bir şikâyet yüzünden azledilmiş, ancak suçsuzluğu anlaşılınca Haziran 1571'de ikinci defa İstanbul kadılığına getirilmiştir. Kaynaklar onun bu hızlı yükselişini, Hubbî Hatun'un damadı oluşuna bağlar. Vüsûlî, II. Selim adına kaleme aldığı Selimnâme ile de tanınır.
Amasyalıların Hamisi
Hüsâmeddîn, şairenin saraydaki ikbalinin memleketlilerine de yansıdığını özellikle vurgular: "Sâye-i ikbâlinde pek çok Amasyalılar devlet ü saadete erdi." Amasya Tarihi'nin biyografi ciltlerinde bu cümleyi somutlaştıran kayıtlar dağınık hâlde bulunur. Bunlar, Ayşe Hubbî'nin İstanbul'a gelen Amasyalı gençlerin saray ve maliye kalemlerine girmesinde nasıl bir köprü olduğunu gösterir.
Sünbül Hâcezâde Ali Efendi, Amasya'nın Hızır Paşa Mahallesi'nde doğmuş, babası Hâce Sünbül Ahmed Efendi'dir. İstanbul'a gidip maliye kalemine girmiş, burada yetiştikten sonra "musahibe-i şehriyârî Amasyalı Ayşe Hubbî Hatun sayesinde" muhasebeci olmuş ve 982 (1574) yılında ikinci defterdarlığa getirilmiştir. Hüsâmeddîn, aynı yıllarda başdefterdarın Lâlezâr Mehmed Çelebi, Anadolu defterdarının da Oğlan Memi Çelebi olmasının devrin şairlerine "lâle, sünbül ve oğlan" üzerine nükteli şiirler yazdırdığını ekler.
Hacı Beyzâde Hamza Paşa, Amasya'nın köklü ailelerinden birine mensuptu; ağabeyi Defterdar Edâî Bey'di. Gençliğinde İstanbul'a gelip "Amasyalı Ayşe Hubbî Kadın'a intisap ederek" Divân-ı Hümâyûn kalemine girdi. Enderun'da yetişti, III. Murad'ın teveccühünü kazandı; önce matbah-ı âmire kâtibi, ardından Divân-ı Hümâyûn kâtibi oldu. 988 (1580) yılının başında reisülküttap, aynı yılın şabanında ise nişancı olarak devletin en yüksek kalem makamlarından birine ulaştı.
Hacı Hamza Beyzâde Bâlî Paşa da Hacı Hamza Bey Camii ve vakfının mütevellisi Mehmed Çelebi'nin oğluydu. "Sultan Selim-i Sânî musahibesi Amasyalı Ayşe Hubbî Kadın sayesinde" Galatasarayı'na girip orada eğitim gördü. Güzel yazısıyla tanınan Bâlî, 989 (1581) yılında Galata Sarayı'nda Amasyalı Hızır Bey'in Âb-ı Hayât adlı edebî risalesini istinsah etmiş, sonuna "Bâlî bin Mehmed Amasyavî" diye imza koymuştur.
Çakalzâde Sinâneddin Yûsuf Paşa'nın hikâyesi, şairenin himayesinin Amasya'nın talihsiz bir hatırasıyla nasıl kesiştiğini gösterir. Sinâneddin gençliğinde Amasya sancakbeyi Şehzade Mustafa'nın maiyetine katılmış, divan kâtipleri arasında yer almıştı. 960 (1553) yılının şevvalinde Şehzade Mustafa'nın öldürülmesi üzerine İstanbul'a gidip maliye kâtipleri arasına girdi. Cizye kâtibi iken "musahibe-i şehriyârî Ayşe Hubbî Hatun'un himmetiyle" muhasebeci ve Anadolu defterdarı oldu. 994 (1586) yılında Halep defterdarlığına geçti, ardından Adana defterdarlığı, 997 (1588-89) yılında Maraş beylerbeyiliği, sonra Konya ve 1001 (1593) yılında Sivas beylerbeyiliği gelmiştir.
Amasyalı Ramazan oğlu Çoban Çavuş Süleyman Ağa, birkaç kez Amasya muhassılı ve mütesellimi olduktan sonra "musahibe-i şehriyârî Amasyalı Hubbî Ayşe Hatun'un sâye-i ikbâlinde" 996 (1587-88) yılında çavuşbaşı, 997'de ulûfeciyân-ı yesar ağası, 998 (1589-90) yılında cebecibaşı olmuştur. Bahşîzâde Abdurrezzâk Efendi ise İstanbul'a gittikten sonra "Sultan Murad'ın musahibi Amasyalı Ayşe Hubbî Kadın vasıtasıyla" Darüssaade Ağası Habeşî Mehmed Ağa'ya ve Bâbüssaade Ağası Gazanfer Ağa'ya ulaşmış, onların himmetiyle padişah imamı Abdülkerim Efendi'den mülazım olup müderrisliğe başlamıştır.
Bu son kayıtların bir kısmı, III. Murad döneminin sonlarına düşer. Hüsâmeddîn bir yerde Ayşe Hubbî'nin Selim'in ölümünden sonra eski nüfuzunu kaybettiğini yazarken başka yerlerde onu "Sultan Murad'ın musahibi" diye anar ve 1580'lerin sonundaki atamalarda aracılığından söz eder. Bu durum, şairenin saraydaki etkisinin Selim döneminin parlaklığını yitirmekle birlikte tamamen sona ermediğini gösterir. Bazı araştırmalar da onu III. Murad'ın sarayında etkili olan musahibeler arasında sayar.
Râziye Hatun ve Şehzade Mustafa'nın Ailesi
Ayşe Hubbî'nin şefaatçiliğinin Amasya tarihi açısından en dokunaklı örneği, Hüsâmeddîn'in Râziye Hatun maddesinde anlatılır. Hüsâmeddîn'e göre Râziye Hatun, Amasya sancakbeyi Şehzade Mustafa'nın kızıdır ve 947 (1540-41) yılında Amasya'da doğmuştur. 960 (1553) şevvalinde babası Ereğli yakınlarında öldürülünce annesiyle birlikte İstanbul'a götürülmüş ve bir süre Beşiktaşlı Şeyh Yahyâ Efendi'nin evinde kalıp orada büyümüştür.
Nev'îzâde Atâyî'den aktarıldığına göre Kanuni Sultan Süleyman, Şehzade Mustafa'nın annesi Mâhidevran Sultan'ı saraydan çıkardığı gibi şehzadenin eşini ve bu kızını da harem-i hümâyuna kabul etmemiş, onların kabulü için sütkardeşi Yahyâ Efendi'nin yaptığı şefaati reddetmiş, hatta Yahyâ Efendi'yi müderrislikten azletmişti. Yahyâ Efendi'nin Mâhidevran Sultan'ın yeniden saraya alınması için Kanuni'ye bir arîza yazdığı ve bu yüzden görevinden uzaklaştırıldığı, şeyhin hayatını anlatan diğer kaynaklarda da yer alır.
Râziye 964 (1556-57) yılında şeyhin yakın müritlerinden Amasyalı Kaya Bey ile evlendirildi. Hüsâmeddîn'e göre 974 (1566) yılında II. Selim tahta çıkınca, musahibesi Amasyalı Ayşe Hubbî Hatun'un arz ve şefaatiyle Râziye annesiyle birlikte harem-i hümâyuna kabul edildi, eşi Kaya Bey de beylerbeyi oldu. Yahyâ Efendi'nin sonuç alamadığı şefaati, on üç yıl sonra torununun gerçekleştirdiği anlaşılır. Râziye Hatun daha sonra Yahyâ Efendi zaviyesinin yakınında bir konak yaptırıp orada yaşamış, 1005 (1597) yılının zilkadesinde ölerek zaviyenin bitişiğine gömülmüştür. Hüsâmeddîn, Râziye'nin de III. Murad'ın musahibesi olup devrin ileri gelenlerinin başvurduğu nüfuzlu bir kadın olduğunu ekler.
III. Murad Döneminde
II. Selim 982 yılının şabanında, Aralık 1574'te öldü ve yerine oğlu III. Murad geçti. Hüsâmeddîn'e göre Ayşe Hubbî, yeni dönemde Vâlide Nurbânû Sultan'ın himayesiyle saadetini korudu, fakat eski nüfuzunu kaybetti. Bununla birlikte vâlide sultanın nüfuz ve ikbali, ömrünün sonuna kadar onun için bir dayanak olmaya devam etti.
Damadı Vüsûlî'nin kariyeri de bu değişimi yansıtır. Selim'in ölümünden iki ay sonra, Şubat 1575'te emekliye sevk edilen Vüsûlî, beş yıl sonra Temmuz-Ağustos 1580'de üçüncü defa İstanbul kadılığına getirildi. Nisan 1587'de dördüncü defa aynı göreve atandı ve Mart 1589'da azledildi. Kısa bir süre sonra, 998 yılının recebinde (Mayıs 1590) öldü. Türbesi Eyüpsultan'dadır. Vüsûlî, Tophane'de bugün Fındıklı Camii olarak bilinen, Mimar Sinan'ın eseri olan camiyi ve bir hamamı, Parmakkapı'da da bir mescit ve mektep yaptırmıştır.
Şairliği
Ayşe Hubbî, devrinin tezkirecilerinden kadın şairler arasında açıkça en yüksek değerlendirmeyi alan isimdir. Âşık Çelebi, Meşâirü'ş-şuarâ'da İran ve Osmanlı kadın şairlerini adlarıyla saydıktan sonra Hubbî'yi hepsinin üstünde tutar ve onun her türde şiir yazdığını belirtir. Kınalızâde Hasan Çelebi ise onu kadınlar arasında şiirle uğraşanların "evveli ve ercahı", yani ilki ve en üstünü, o zümrenin "eş'ar ve efsahı", yani en iyi şiir söyleyeni ve en fasih konuşanı diye anar. Kınalızâde'nin en çok alıntılanan ifadesine göre onun sözleri "kız nakşı" taşımaz, "hayli merdâne"dir; kendi türünün içinde tektir.
"Merdâne" nitelemesi, Hubbî'nin sonraki bütün değerlendirmelerinde öne çıkan bir özellik olmuştur. Tezkireciler bununla, onun şiirinin kadın şaire özgü sayılan duygusal ve süslü bir dilden çok, erkek şairlerin kullandığı güçlü ve gelenekli söyleyişle yazıldığını kastederler. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'ı ve Nev'îzâde Atâyî'nin Zeyl-i Şakâik'i de şairden söz eden XVI. ve XVII. yüzyıl kaynakları arasındadır.
Kınalızâde, şairenin gazelleri, kasideleri ve mesnevileri bulunduğunu yazar. Tezkirelerde bir divan oluşturacak kadar şiiri olduğu söylenir; ancak böyle bir divanın nüshası bilinmemektedir ve kaynaklarda kayıtlı manzumeleri sınırlıdır. Kınalızâde'nin "rağbet-i duâ" başlığıyla aktardığı beyitler, duayı Yûsuf'un satışı hikâyesine benzeten bir temsille açılır: "Duâ temsîli Yûsuf gibidir hem / Kim ana müşterîdir halk-ı âlem".
Cemşîd ü Hurşîd
Kaynaklarda Hubbî'nin en büyük eseri olarak anılan mesnevi, Hurşîd ü Cemşîd ya da Cemşîd ü Hurşîd adını taşır. Kınalızâde onun üç bin beyitten fazla olduğunu ve içinde "hayli nefâis ü letâif", yani pek çok güzel ve ince söz bulunduğunu yazar. Aynı konu Türk edebiyatında Ahmedî, Cem Sultan ve II. Selim döneminde yaşamış Abdî gibi şairler tarafından da işlenmişti; hikâyenin ilk örneği İranlı şair Selmân-ı Sâvecî'nindir.
Bugüne kadar Hubbî'nin mesnevisinin hiçbir nüshasına rastlanmamıştır. Eserden yalnızca Âşık Çelebi'nin naklettiği yirmi yedi beyitle Kınalızâde'nin aktardığı bir beyit bilinmektedir. Kâtib Çelebi ise tezkirelerin Amasyalı Hubbî Hatun'a nispet ettiği bu Cemşîd ü Hurşîd'in aslında Ahmedî'ye ait olabileceğini kaydetmiştir. Bu not, eserin bulunamamasıyla birleşince, Hubbî'nin mesnevisi meselesini edebiyat tarihinin açık sorularından biri yapar.
İmâdü'l-Cihâd
Ayşe Hubbî'ye ait olduğu bugün kesin kabul edilen tek müstakil eser, tezkirelerde hiç adı geçmeyen İmâdü'l-Cihâd adlı risaledir. Esere ilk dikkat çeken, Türkiye Yazmaları Toplu Kataloğu çalışmaları sırasında Millî Kütüphane'deki yazmaları fişleyen Müjgân Cunbur olmuştur. Cunbur, Millî Kütüphane Yazma Eserler A 3987 numarada kayıtlı, istinsah kaydı bulunmayan bu küçük nüshayı 21-25 Eylül 1981'de Ankara'da toplanan IX. Türk Tarih Kongresi'nde tanıtmış, bildirisi 1988'de yayımlanmıştır. Cunbur nüshanın sonundaki şiirlerden beş gazeli ve birkaç mesnevi parçasını neşretmiş, risalenin ve içindeki şiirlerin Hubbî'ye ait olabileceği ihtimali üzerinde durmuştur.
Risalenin Millî Kütüphane nüshası dokuz fasıldan oluşur. Sonundaki bir notta mütercim, eseri bir sefer üzerindeyken bazı gazilerin hayır duasını almak için, İmâm Dımışkî'nin cihat kitabından üç günde Arapçadan Türkçeye çevirdiğini söyler ve okurdan, ifadesindeki kusurları seferin yorgunluğuna bağlayıp hoş görmesini ister. Bu notun ardından "Der medh-i gazâ" başlığı altında Hubbî mahlaslı gazeller gelir. Gazâ ve cihat konusunda yazılmış gazellere divan edebiyatında çok az rastlanır.
2017'de Cihan Okuyucu, Paris'teki Fransa Millî Kütüphanesi'nin katalogsuz Türkçe yazmaları arasında eserin Fezâil-i Cihâd adıyla kayıtlı daha geniş bir nüshasını tespit etti. Altmış bir yapraktan oluşan bu nüsha, sonundaki kayda göre 1080 (1669-70) yılında Derviş Mustafa Mevlevî es-Sarâyî tarafından istinsah edilmiştir. Amasya Üniversitesi'nden Mücahit Kaçar, 2018'de Amasya'da düzenlenen Uluslararası Amasya Şairleri Bilim Şöleni'nde iki nüshayı karşılaştırmış ve Ankara nüshasının eserin ilk taslağı, Paris nüshasının ise on iki babda genişletilmiş son hâli olduğu sonucuna varmıştır. Paris nüshasındaki "Hân Selîm devrinde" ifadesini içeren bir beyit, eserin II. Selim döneminde (1566-1574) yazıldığını gösterir.
Kaçar, eserin İmâm Dımışkî'nin Meşâriu'l-eşvâk adlı kitabının doğrudan tercümesi olmadığını, bu kitabın yanı sıra başka muteber eserlerden derlenmiş bir telif-tercüme olduğunu belirtir. Aynı Arapça kaynağı Bâkî de Fezâil-i Cihâd adıyla Türkçeye çevirmişti. Kaçar'ın iki çeviriden aynı hikâyeyi karşılaştırdığı örnekte Hubbî'nin dili daha süslü ve ağır, Bâkî'ninki daha sade görünür. Risalenin içine yerleştirilmiş şiirlerde Hubbî, tezkirelerin "merdâne" diye nitelediği söyleyişe uygun olarak cesaret ve yiğitliği öven bir eda kullanır ve mahlasını açıkça zikreder.
Ölümü ve Türbesi
Ayşe Hubbî'nin ölüm tarihi kaynaklarda farklı verilir. Mehmed Süreyya'nın Sicill-i Osmânî'si onun III. Murad'ın saltanatının ortalarında öldüğünü söyler. Bursalı Mehmed Tâhir'in Osmanlı Müellifleri'nde ölüm yılı 998 (1589-90) olarak geçer; modern araştırmaların çoğu da bu tarihi esas alır. Hüsâmeddîn ise 999 (1590-91) yılını verir ve şairenin "zevcinden bir yıl sonra" öldüğünü yazar. Hüsâmeddîn'in "zevc" dediği Vüsûlî Mehmed Efendi'nin 998 recebinde öldüğü düşünülürse, bu tarih kendi anlatısı içinde tutarlıdır.
Defin yeri konusunda da iki farklı kayıt vardır. Hüsâmeddîn bir cümlede şairenin dedesi Yahyâ Efendi'nin Beşiktaş'taki türbesine gömüldüğünü yazar, hemen ardından ise "Zevci Eyüp'te kendisine yaptırdığı türbesinde medfundur" der. Yaygın kabul, şairenin Eyüp'teki kendi türbesinde yattığı yönündedir.
Hubbî Hatun Türbesi, Eyüp'te Feshane Caddesi ile Kızıldeğirmen Sokağı'nın birleştiği yerde, cadde üzerinde bulunur. Kesme taştan yapılmış, sekizgen planlı, kurşun kaplı bir kubbeyle örtülü bir yapıdır. Kapı cephesi dışındaki cephelerde altta sivri kemerli birer pencere vardır, üst sırada ise yalnızca iki cephede birer pencere açılmıştır. Ahşap kapının üstünde bulunması gereken kitabenin yeri boştur. İçinde tek bir ahşap sanduka bulunan türbe 1942'de onarılmıştır. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi arşivinde de hem türbe hem de şaire hakkında hazırlanmış metinler bulunmaktadır.
Amasya Hafızasındaki Yeri
Ayşe Hubbî, Amasya ile ilişkilendirilen kadın şairler arasında, kendisinden önce yaşamış Zeyneb Hatun ve Mihrî Hatun ile birlikte anılır. Zeyneb ve Mihrî'nin şiir hayatı doğrudan Amasya'daki şehzade meclisleriyle bağlantılıyken Hubbî'nin şairliği İstanbul sarayında gelişmiştir. Onu Amasya'ya bağlayan, ailesinin kökeni ve kendi döneminde yetiştirdiği hemşehrileridir.
Hüsâmeddîn'in şaire hakkındaki maddesi, Amasya Tarihi'nin uzun süre yayımlanmadan kalan sekizinci cildinde yer aldığı için edebiyat araştırmalarına geç girmiştir. Bu madde ilk kez Mücahit Kaçar'ın 2018'deki bildirisinde tam metin olarak aktarılmıştır. Böylece Hubbî'nin Amasyalı aile çevresine ve memleketlilerine yaptığı yardımlara dair yerel bilgi, tezkirelerden gelen edebî bilgiyle bir araya gelmiştir.
Amasya'da şairenin adını taşıyan ya da onun yaptırdığı bilinen bir yapıya kaynaklarda rastlanmamıştır. Şehirdeki izleri, onun himayesiyle İstanbul'da yükselen Amasyalıların hayat hikâyelerinde ve bu hikâyeleri derleyen Hüsâmeddîn'in sayfalarında kalmıştır.
Kronoloji
1495: Dedesi olarak bilinen Şeyh Yahyâ Efendi, Trabzon'da doğdu.
1524: Ayşe Hubbî'nin çevresinde yetiştiği Şehzade Selim (II. Selim) doğdu.
957 (1550): Tezkirelere göre eşi Akşemseddinzâde Şemseddin (Şemsî) Çelebi öldü.
960 (1553): Şehzade Mustafa öldürüldü; kızı Râziye Hatun, Hüsâmeddîn'e göre İstanbul'da Yahyâ Efendi'nin evine yerleşti.
974 (1566): II. Selim tahta çıktı; Ayşe Hubbî padişahın musahibesi oldu. Hüsâmeddîn'e göre aynı yıl onun şefaatiyle Râziye Hatun harem-i hümâyuna kabul edildi. Damadı Vüsûlî Mehmed Efendi Bursa kadısı oldu.
1567: Vüsûlî Mehmed Efendi İstanbul kadılığına getirildi (Haziran).
1566-1574: Paris nüshasındaki bir beyte göre İmâdü'l-Cihâd bu yıllarda yazıldı.
1571: Şeyh Yahyâ Efendi Beşiktaş'ta öldü (4 Mayıs).
982 (1574): II. Selim öldü, III. Murad tahta çıktı (Aralık); Ayşe Hubbî eski nüfuzunu kaybetti. Aynı yıl Amasyalı Sünbül Ali Efendi onun sayesinde ikinci defterdar oldu.
988 (1580): Onun himayesiyle yetişen Amasyalı Hamza Paşa reisülküttap ve nişancı oldu.
989 (1581): Onun sayesinde Galatasarayı'na giren Amasyalı Bâlî, Hızır Bey'in Âb-ı Hayât'ını istinsah etti.
996-998 (1587-1590): Amasyalı Çoban Çavuş Süleyman Ağa onun desteğiyle çavuşbaşı, ulûfeciyân-ı yesar ağası ve cebecibaşı oldu.
998 (1590): Vüsûlî Mehmed Efendi öldü (Mayıs). Çoğu kaynağa göre Ayşe Hubbî de bu yıl öldü.
999 (1590-91): Hüsâmeddîn'in verdiği ölüm tarihi.
1080 (1669-70): İmâdü'l-Cihâd'ın Paris nüshası Derviş Mustafa Mevlevî tarafından istinsah edildi.
1942: Eyüp'teki türbesi onarıldı.
1981: Müjgân Cunbur, İmâdü'l-Cihâd'ı IX. Türk Tarih Kongresi'nde tanıttı (bildiri 1988'de yayımlandı).
2017: Cihan Okuyucu, eserin Paris nüshasını tespit etti.
2018: Mücahit Kaçar, Amasya'da iki nüshayı karşılaştıran bildirisini sundu ve Hüsâmeddîn'in maddesini yayımladı.
Kaynakça
Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
- Mustafa İsmet Uzun, "Hubbî Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 18, İstanbul 1998, s. 265-266 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- "Vüsûlî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- "Yahyâ Efendi, Beşiktaşlı", TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Hasan Aksoy, "Cemşîd ü Hurşîd", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, s. 342 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi e-kitap neşri: 6-8. ciltler (c. 8, "Hubbî Âişe Hatun-Şeyhzâde" ve "Bâlî Paşa-Hacı Hamza Beyzâde" maddeleri); 9-12. ciltler ("Râziye Hâtun", "Hamza Paşa-Hacı Beyzâde", "Sinâneddîn Yûsuf Paşa-Çakalzâde", "Sünbül Ali Efendi-Sünbül Hâcezâde", "Süleyman Ağa-Çoban Çavuş" ve "Abdurrezzâk Efendi-Bahşîzâde" maddeleri).
- Mücahit Kaçar, "Hubbî Hatun'un İmâdü'l-Cihâd İsimli Eseri", Uluslararası Amasya Şairleri Bilim Şöleni Bildiriler Kitabı (ed. M. Fatih Köksal, Sibel Murad, Mevlüt İlhan), Amasya 2018, s. 167-175.
- Müjgân Cunbur, "İmâdü'l-Cihâd ve XVI. Yüzyıl Kadın Şairlerinden Ayşe Hubbî Kadın", IX. Türk Tarih Kongresi Bildiriler, c. II, Ankara 1988, s. 901-913 (Uzun ve Kaçar'daki aktarımlarından).
- Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi arşivi, "Hubbî Hatun" maddesine ait daktilo metin ve "Osmanlı Tarihinin Güzel Kadınları: Hubbî Hatun" başlıklı kupür (Kadir Has Üniversitesi ve Salt, istanbulansiklopedisi.org). istanbulansiklopedisi.org
- "Hubbi Hatun", İngilizce Vikipedi maddesi (yardımcı kaynak).
Çevrimiçi kaynaklar






