İçeriğe geç

Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar · İKİNCİ BÂB · BİRİNCİ FASIL

Edâyî Receb Bey-Hacıbeyzâde

Ansiklopedi · Amasya Tarihi, 7. Cilt, s. 269–272 • Hazırlayan: Prof. Dr. Safi ARPAGUŞ- Prof. Dr. Ahmet Hakkı TURABİ

Özgün Metin

Amasyalıdır. Amasya’da Sultân Bâyezîd-i Sânî’nin defterdârı olan Hacı Pervîz Bey’in ahfâdından Mirlivâ Hamza Bey bin el-Hâc İlyas Bey bin el-Hâc Pervîz Bey’in mahdûmudur. Amasya’da Topal Hattâtzâde Fazlullah Fazlı Çelebi’den hutût ve edebiyâtı ve Baba Çelebi demekle meşhûr Tanbûrî Mehmed Çelebi bin İlyas’tan da ilm-i edvârı ahz ve teallüm etdi.

Amasya Vâlisi Şehzâde Sultân Mustafa şuarâsından olan üstadı Fazlı Çelebi’nin sevk ve ta’rifiyle şehzâde-i müşârün-ileyhe intisâb edib şehzâdenin en ziyâde sevdiği keyvân Ağazâde Gonca Keyvân Bey’in hüsn-i cemâlini medih ve sitâyiş hakkında gazeller ve Şehzâde’yi medh ü senâ için kasîdeler tanzîm ederek nüdemâsından oldu. Hâssaten; [17]

Hâl kim ol goncenin la’l-i mey-âşâmındadır
Dâğ-ı hasretdir ki gönlüm lâlesi câmındadır

matla’lı kasîdesini arz ve takdîm eyledikte Şehzâde pek ziyâde beğenip dîvân kâtibi yaptı. Şehzâdeye gitdikçe takarrub ederek cümle-i havâssından oldu.

960 senesi şevvâlinde Şehzâde Sultân Mustafa Hân Sadr-ı a’zam Rüstem Paşa’nın mekr ve siâyesiyle şehîden irtihâl-i dâr-ı cinân etdikte pek ziyâde müteessir oldu. Şehzâde hakkında mersiyeler söylerken Rüstem Paşa’yı rencîde edecek sözler sarfetmişdi.

961’de İstanbul’a gidip Dîvân-ı Hümâyûn erkânından Baş Defterdâr Şerîfezâde Mehmed Çelebi’ye çatdı.⁹⁹ Bu zâtın himmetiyle Hazîne-i Hümâyûn alâ rivâyetin Dîvân-ı Hümâyûn küttâbı zümresine iltihâk etdi.

965 senesi zilhiccesinde Şerîfezâde’nin azli üzerine Sadr-ı a’zam Rüstem Paşa’nın garazkarâne harekâtından dolayı Dîvân-ı Hümâyûn kitâbetinden azl edilip 966’da Yeniçeri Kâtibi olduğu esnada Kaptân-ı Deryâ Piyâle Paşa’ya intisâb etdi. [18]

968’de Sadr-ı a’zam Rüstem Paşa’nın vefâtı üzerine Piyâle Paşa’nın Kâtib-i Dîvânı 970’de Tersâne Tezkirecisi ve 974’de Piyâle Paşa vezîr-i sâlis olduğu esnada Tersâne Tımar Defterdârı oldu. Piyâle Paşa’nın pek ziyâde i’timâdını kazanıp gâyet müreffeh bir hayât içinde îfâ-yı vazîfe ederek 982’de vefât etdi.

Tab’an latîf, maârif-âşinâ, edîb, şâir, belîğ, îcâd-ı meânîye muktedir, münşî olmakla beraber savt ve edâsı pek güzel, mûsikî-şinâs, meclis-ârâ bir zât idi. Tezkire-i şuarâlarda ve “Matlaü’n-Nezâir”de görülen eş’ârından şunlar nakledildi.

Başım üzre yeri var dilberin ağyârı ile
Gül gibi dokunuruz başımıza hârı ile

Bu da onundur;

Âsumân-ı hüsnde ey ebru hilâlî sen misin
Yoksa gözler görmedik bir tâk-ı âlî sen misin
Tîğden niçün geçürdiler bugün ey hat seni
Rûmda başkaldıran yoksa Celâlî sen misin [19]

Bu da onundur;

Devleti tîr-i felek verse no’la nâdâne,
Gâh olur pâre-i lahmi sege kassâb verir.

Bu da;

Dilberâ cân içre buldum sen cihân-ârâyı ben
Yoksa kim bulur seni cânâ cihân-ârâyı ben.

Bu da;

Bulmadı eflâki dokuz dolaşup âhım seni,
Hangi burcun kevkebisin bilsem ey mâhım seni.

Bu da;

Müşerref etse bezmi dilberân-ı dilrübâ yer yer
Eliflerle tenin zeyn eyler erbâb-ı safâ yer yer.

Şerîfezâde Mehmed Çelebi’ye takdîm eylediği kasîdesinde en ziyâde şu beyti beğenmiş olduğundan bu sâyede kendisini takdîr ederek Dîvân-ı Hümâyûn Küttâbı zümresine ilhâk etdirmişti.

Mustafânın no’la ger bir iki üftâdesine,
Pertev-i nûr-ı Muhammedden irerse lemeât.

Amasyalı Torumtayzâde Kaya Paşa mührüne hakk [20] etdirmek üzere bir beyit söylemesini ricâ etdikte şu beyti söylemiş, Kaya Paşa da bunu mührüne hak etdirmişdir.

مهر شريف مهر تو يا سيد البشربر سينهء قيا شده كالنقش فى الحجر ¹⁰⁰

Bu da onundur;

Kalma havf ile recâ ile edâ-yı haktan
Ecre tebdîl olunur kalbe eğer gelse recâ¹⁰¹

Amasya kadısı Müslimî Efendinin yeğeni Kınalızâde Hasan Çelebi “Tezkiretü’ş-Şu’arâ”sında sâhib-i terceme hakkında diyor ki;

“Edâyî Bey Amasya’dandır. Evâil-i hâlinde Hâkân-ı sâhib-kırân Süleyman’ın oğlu Sultân Mustafa’nın âsitânesine intisâb ile hayli celâlet iktisâb edib meclis-i hâssına dâhil olmakla gerçekten devlete vâsıl ve nâil olmuşdu.”

“İlm-i edvârda bî-nazîr-i rûzigâr ve ol fenn-i pür-i’tibârda sâhib-i iştihâr, lütf-ı edâsı, hüsn-i sadâsı gibi makbûl-i ulü’l-ebsâr olup, hattâ şehzâdenin mahbûblarından Gonca Keyvân derler bir mâh-ı şehr-âşûbe mürabba’ deyip şehzâde-i sipihr-i [21] iktidâr yanında hayli i’tibar bulmuşdu.”

“Ba’dehû tünd-bâd-ı havâdis ol şehriyârın derd-i vücûdunu târumâr ve rûzgâr-ı zûrkâr-ı cem’iyyet-i dîvânın evrâk-ı dîvânı gibi perişan-ı rûzgâr etdikte İstanbul’a gelip zümre-i küttâb-ı hazîne-i sultân-ı kâm-yâbdan olduktan sonra Âsaf-ı pür-safâ Hazret-i Piyâle Paşa’nın meclis-i dil-küşâsında câm-ı mürüvvet ve atâsından mest-i mütemâil ve zerrevâr ol âfitâb-ı pür-envâra mukâbil olmakla menâsıb-ı âliyeye vâsıl olmuşdu.”

Kaptan yanında Tımar Defterdârı iken sene-i isneyn ve semânîn ve tis’amiede (982) âlem-i bekâya intikâle sülûk etmekle nâmı ezfâr-ı fenâ ile defter-i bekâdan mahkûk oldu.”

Bursalı Mehmed Âşık Çelebi “Meşâirü’ş-Şuarâ” adlı tezkiresinde Mîr-i mümâ-ileyhin terceme-i hâlini şöyle kaydediyor:

“Edâyî, zaîm, hazîne kâtiplerinden ve ol zümrede kemâl-i ma’rifet sâhiblerindendir. Evvel Sultân Mustafa şâirlerinden ve zimmet-i himmetine deyn-i lâzımü’l-edâ olan hüsn-i [22] nevâziş ve sitâyişleri arasına mukârin mazhar-ı ihsân-ı vâfirlerinden idi.”

“Çünki ol merhûmun kâfiye-i direngi idi. Teng geldiği ecilden kasîde-i hayâtı girizgâhından geçip makta’a vâsıl oldu ve yanında olan şâirlerin ahvâlleri efkârı şâir gibi evkâr ve erbâb-ı dîvânî, evrâk-ı müsvedde gibi perîşân-ı rûzgâr oldu.”

“Mezbûr Edâyî, Şerîfezâde ki, hakkan erkân-ı dîvânın revnakı ve hakk-ı istihkâkı devletin müstehakkı idi. Ona kasd-ı intisâb eyledi. Ol dahi matla’ gibi hande-rûluk arzeyledi. Nazm gibi feth-i bâb eyledi. Ol vakitten berû küttâbhâne-i pâdişâh-ı kâm-yâb zümresinde dâhil ve müsvedde-i ahvâl ve âmâli beyâza çıkmaya vâsıl oldu. Hâliyen züamâdan ve şuarâ-i izâmdandır. Ol zamanda Şerîfezâdeye bir kıt’a demişdir. Bu bahirde bu kâfiyede;

Mustafânın no’la ger bir iki üftâdesine
Pertev-i nûr-ı Muhammedden irerse lemeât

“Ba’dehû mâlik-i mülk-i deryâ-bâr Piyâle gerdân-ı bezm-i ibtihâc ve [23] iftihâr hazretlerinin hizmetine erdi. Devir bunun yâdına ve dost-kâmı bunun adına içilip sâğar-ı pür-mey-i murâddan eline dolu girdi. Hâliyen hudemâdan ve şuarâ-i küremâdan idiler.”

“Filhakîka hüsn-i edâya ve hüsn-i sadâya mâlik, Edâyî mahlasına muvâfık ve ekser-i akrânına fâik ve hâssaten meânî îcâdına kudreti ve gûş-i uşşâka dokunmadan gûşeler nazmına istitâatı vardır.”

Amasya Sancağı beyi olan Gelibolulu Âlî Bey “Künhü’l-Ahbâr” adlı târihinde diyor ki;

“Edâyî Amasya’dan peydâ olmuş ve hizmet-i kitâbetle neşv ü nemâ bulmuş husûsan dürr-i meknûn nazmın mağzından gâfil ve mücerred edâ vâdisinde kalmış bir ehl-i dil idi.”

“Evâil-i civânîde “Baba Tanbûrî” nâm tanbur-nüvâz üstada karâbetle Şehzâde Sultân Mustafa merhûm âsitânesindeki küttâba, belki şuarâdan addolunan zürefâ-i zevi’l-elbâba karışıp gâhî ba’zı ma’nîlerde dest-res bulmak ve silk-i nazma getirip mukaffa ve müreddef kelâm [24] üslûbunda edâsına kâdir olmak müyesser olurmuş.”

“Vüzerâdan merhûm Piyâle Paşa deryâ kaptanlığına kâm-kâr bir deryâ-dil sâhib-i edâ olmakla mezbûru kâtip edinir. Ağır zeâmetle ve giderek musâhib mertebesinde rağbetle behre-mend kılar. Pes sâkî-i rûzgâr ki ol kaptan-ı cezâyir-gîr âb-ı ömr-i piyâlesini şikest ve encümeni fenâ’nın nakl ü zevâdesini şâhid-i zindegânîsine derdest etdikte mezbûr Edâyî onların sâye-i devletinde tahsîl etdiği malla ne ân ki arz-ı maârif ve kemâlle Dâye Hâtuna dâmâd olup Mehmed Paşa-yı Toyluk cenâbına derûnî intisâb-ı meâlle zeâmetten Yeniçeri Kitâbeti ile behredâr ve ba’dehû yine Kaptan Kalemi’nde Defterdâr-ı Timâr olup vefât eyledi.”

“Ahdî-i Acemî kavlince ve Mevlânâ Âşık zu’munca kendine şâir-i yakîn ve sâde kelimâtına nazm-ı mübîn ıtlâk olunmuş. Hâkkan sümme hakkan tahkîk-i tabakât-ı ehl-i irfânda râcil idikleri gereği gibi zâhir olmuş. Bu ebyât, mezbûrun nazmındandır:

Kıl hâkimi öldükte i çeşm-i ter âb-âmîz
Tâ olmaya ol servi de dâmân türâb-âmîz [25]

Ve lehû,

Hâli kim ol goncenin la’l-i mey-âşâmındadır
Dâğ-ı hasretdir ki gönlüm lâlesi câmındadır

Âlî Bey, bütün üdebâ ve müverrihîn nezdinde meşhûr ve kendi âsâr ve müellefâtından ma’lûm olduğu üzere kendini pek yüksek görür, muâsırlarını bir türlü beğenmez. İzzet-i nefsine pek mağlûp bir zâttır.

Muâsırı bulunan Edâyî Bey’in hakkında yazdığı sözleri, karaladığı ibâreleri, hattâ merhûmun ebyâtından îrâd eylediği şu iki beyti bile yüksek sesleriyle şehâdet ediyor ki Edâyî Bey hakîkaten şâir, icâd-ı ma’âniye muktedir, rikkat-ı tab’a, letâfet-i hisse ve vüs’at-ı hayâle mâlik bir edîb-i mâhirdir.

Herkesin ve âmme-i müverrihînin, hatta kendisinin kabûl ve teslîm etdikleri üzere gâyet maârif-perver kadirşinâs, erbâb-ı kemâle müteveccih olan Şehzâde Sultân Mustafa, Sadr-ı a’zam Sokullu Mehmed Paşa, vezîr-i sânî Kaptân Piyâle Paşa, başdefterdâr Şerîfezâde Mehmed Çelebi gibi erkân-ı [26] millet Edâyî Bey’i takdîr ediyor.

Edâyî Bey’i takdîr eden Bursalı Âşık Mehmed Çelebi meşâhir-i ulemâdan şâir, edîb, sühân-şinâs olup Üsküb kadısı iken 979 senesi şa’bânında vefât etdi. Kınalızâde Hasan Çelebi, meşâhir-i fuzalâ-yı sudûrdan Kınalızâde Ali Efendi’nin mahdûmudur. Fuzalâ-yı mevâlîden olup 1012 senesi şevvâlinde vefât etdi.

Ahdî-i Acemî dediği zât ise kibâr-ı fuzalâ ve mevâlîden es-Seyyid Şemseddîn Ahmed Çelebi bin Kâdı-i Bağdad es-Seyyid Kıvâmeddîn Yûsuf el-Hüseynî mahdûmudur. İstanbul’da tevellüd edib 1002’de vefât etmiş âlim, edîb olan es-Seyyid Mehmed Ahdî Çelebi’dir.

Şâyân-ı hayretdir ki Âlî Bey, kendi zamanında olan vakâyi’-i târihiyyeyi bile sehv ve hatadan sâlim bir sûrette kayd ve zabt edemediği Edayî Bey’in tercemesinde yazdığı şeylerden anlaşılır.

Âlî Bey’in zabtına göre Edâyî Bey, Kaptan Paşa’nın vefâtından sonra Sokullu Mehmed Paşa’ya intisâb etmiş, [27] Dâye Hâtun’a dâmâd olmuş, bu sâyede yeniçeri kâtibi, ba’dehû yine Kaptan kaleminde defterdâr-ı tımâr oldukdan sonra vefât etmiş!

Kınalızâde Fâzıl Hasan Çelebi’nin zabtı üzere Edâyî Bey, Tımâr defterdârı iken 982’de vefât etmişdir. Kaptan Piyâle Paşa da “Zeyl-i Şakâyık”da Mecdî Mehmed Efendi’nin zabtı üzere 988’de ve “Sicill-i Osmânî”de Süreyya Bey’in kaydı üzere 985 senesi zilhiccesinde vefât etmişdir. Hele Kaptan Piyâle Paşa’nın vefâtını ve Edâyî Bey’in Mehmed Paşa-yı tavîle intisâbını tasvîr eden Âlî Bey’in ibâresi, bir numûne-i edebiyâttır ki Edâyî Bey’in iktidâr-ı şâirânesini tezyîfe yeltenen Âlî Bey’in iktidârını gösterir.

Edâyî Bey’in mahdûmları Hamza, Pervîz, Mehmet Beyler ve birâderleri de İdris Paşa ile Mehmed, Perviz Beylerdir. Dâmâdı ve yeğeni nişâncı Hamza Paşa bin Mehmed Bey 1015’de ve birâderi Perviz Bey 989’da ve mahdûmu Perviz Bey de Amasya‘da Evkâf-ı Sultânîyye mütevellîsi iken 1028 muharreminde vefât etdi. Bunların terâcim-i ahvâli aşağıda gelir. [28]

Dipnotlar

  • 99 Bu zâtın isim ve şöhreti Rumeli Sadâreti sicillâtında 963 senesi rebîülevvelinde baş defterdâr Şerîfezâde Mehmed Çelebi, ikinci defterdâr İbrâhim Efendi, üçüncü defterdâr Mehmed Çelebi bin Abdî diye görüldü.
  • 100 Ey insanlığın efendisi! Senin mührün mihr-i şerîfindir (Güneş gibi aydınlık, nur saçan yüzündür) ve taşa kazınan nakış gibi sîneye nakşedilmişdir. (Haz.)
  • 101 Recâ’nın kalbi yanî aks-i müstevlîsi “ecr” olur.
Araştırma Makalemiz Editör: Mevlüt Erdem Öztürk

Günümüz Türkçesiyle

Amasyalıdır. Amasya'da Sultan II. Bayezid'in defterdarı olan Hacı Pervîz Bey'in torunlarındandır; Mirliva Hamza Bey'in oğludur, Hamza Bey de Hacı İlyas Bey'in, o da Hacı Pervîz Bey'in oğludur. Amasya'da Topal Hattatzâde Fazlullah Fazlı Çelebi'den yazı sanatını ve edebiyatı, Baba Çelebi adıyla ünlü Tamburî Mehmed Çelebi bin İlyas'tan da müzik nazariyesini (ilm-i edvâr) öğrendi.

Amasya Valisi Şehzade Sultan Mustafa'nın şairlerinden olan hocası Fazlı Çelebi'nin yönlendirmesi ve tanıtmasıyla adı geçen şehzadeye bağlandı. Şehzadenin en çok sevdiği, Keyvân Ağazâde Gonca Keyvân Bey'in güzelliğini öven gazeller ve Şehzade'yi öven kasideler düzenleyerek onun sohbet arkadaşları arasına girdi. Özellikle şu beyitle başlayan kasidesini sunduğunda:

Hâl kim ol goncenin la'l-i mey-âşâmındadır
Dâğ-ı hasretdir ki gönlüm lâlesi câmındadır

Şehzade bunu çok beğenip onu divan kâtibi yaptı. Şehzadeye gittikçe yaklaştı ve en yakın adamları arasına girdi.

960 yılının Şevval ayında [1553] Şehzade Sultan Mustafa Han, Sadrazam Rüstem Paşa'nın hile ve desisesiyle şehit edilip cennet yurduna göçünce çok üzüldü. Şehzade için mersiyeler söylerken Rüstem Paşa'yı gücendirecek sözler sarf etmişti.

961'de [1553-54] İstanbul'a gidip Divan-ı Hümâyun üyelerinden Başdefterdar Şerîfezâde Mehmed Çelebi'ye sığındı. Bu zatın himmetiyle, bir rivayete göre Hazine-i Hümâyun üzerinden, Divan-ı Hümâyun kâtipleri zümresine katıldı.

965 yılının Zilhicce ayında [1558], Şerîfezâde'nin görevden alınması üzerine, Sadrazam Rüstem Paşa'nın kinci davranışları yüzünden Divan-ı Hümâyun kâtipliğinden azledildi. 966'da [1558-59] Yeniçeri Kâtibi iken Kaptan-ı Deryâ Piyâle Paşa'ya bağlandı.

968'de [1560-61] Sadrazam Rüstem Paşa'nın ölümü üzerine Piyâle Paşa'nın Divan Kâtibi, 970'te [1562-63] Tersane Tezkirecisi, 974'te [1566-67] Piyâle Paşa üçüncü vezir olduğu sırada Tersane Tımar Defterdârı oldu. Piyâle Paşa'nın çok büyük güvenini kazanıp son derece bolluk içinde bir hayat sürerek görev yaptı ve 982'de [1574-75] öldü.

Yaradılışça ince ruhlu, bilgiye düşkün, edip, şair, belagat sahibi, yeni anlamlar bulmaya yetenekli, münşî (nesir yazarı) olmakla birlikte sesi ve okuyuşu da çok güzel, müziği bilen, meclisleri süsleyen bir kişiydi. Şairler tezkirelerinde ve "Matlaü'n-Nezâir" adlı eserde görülen şiirlerinden şunlar aktarılmıştır:

Başım üzre yeri var dilberin ağyârı ile
Gül gibi dokunuruz başımıza hârı ile

Bu da onundur:

Âsumân-ı hüsnde ey ebru hilâlî sen misin
Yoksa gözler görmedik bir tâk-ı âlî sen misin
Tîğden niçün geçürdiler bugün ey hat seni
Rûmda başkaldıran yoksa Celâlî sen misin

Bu da onundur:

Devleti tîr-i felek verse no'la nâdâne,
Gâh olur pâre-i lahmi sege kassâb verir.

Bu da:

Dilberâ cân içre buldum sen cihân-ârâyı ben
Yoksa kim bulur seni cânâ cihân-ârâyı ben.

Bu da:

Bulmadı eflâki dokuz dolaşup âhım seni,
Hangi burcun kevkebisin bilsem ey mâhım seni.

Bu da:

Müşerref etse bezmi dilberân-ı dilrübâ yer yer
Eliflerle tenin zeyn eyler erbâb-ı safâ yer yer.

Şerîfezâde Mehmed Çelebi'ye sunduğu kasidede özellikle şu beyti beğenmiş, bu sayede kendisini takdir ederek Divan-ı Hümâyun kâtipleri zümresine aldırmıştı:

Mustafânın no'la ger bir iki üftâdesine,
Pertev-i nûr-ı Muhammedden irerse lemeât.

Amasyalı Torumtayzâde Kaya Paşa mührüne kazıtmak üzere bir beyit söylemesini rica edince şu beyti söylemiş, Kaya Paşa da bunu mührüne kazıtmıştır:

مهر شريف مهر تو يا سيد البشربر سينهء قيا شده كالنقش فى الحجر

Anlamı: "Ey insanlığın efendisi, senin mührün şerefli mihrindir (güneş gibi aydınlık, nur saçan yüzündür) ve Kaya'nın göğsüne taşa kazınmış nakış gibi işlenmiştir" anlamındaki Arapça-Farsça beyit.

Bu da onundur:

Kalma havf ile recâ ile edâ-yı haktan
Ecre tebdîl olunur kalbe eğer gelse recâ

Amasya kadısı Müslimî Efendi'nin yeğeni Kınalızâde Hasan Çelebi, "Tezkiretü'ş-Şuarâ" adlı eserinde bu zat hakkında şöyle diyor:

"Edâyî Bey Amasya'lıdır. Gençlik çağının başında, cihan fatihi Süleyman'ın oğlu Sultan Mustafa'nın eşiğine bağlanarak epeyce itibar kazandı, özel meclisine girmekle gerçekten devlete ulaşmış ve nasibini bulmuştu."

"Müzik nazariyesinde çağının eşsizi, bu değerli bilimde ün sahibiydi. Okuyuşunun inceliği, sesinin güzelliği gibi, görüş sahiplerince beğenilen biriydi. Hatta şehzadenin sevgililerinden, şehri allak bullak eden bir ay yüzlü olan Gonca Keyvân adlı gence methiyeler düzüp, kudret göğünün şehzadesi yanında epeyce itibar bulmuştu."

"Sonra olayların sert rüzgârı o hükümdarın [Şehzade Mustafa'nın] varlığını darmadağın edip, dönemin zorlu rüzgârı divan heyetinin kâğıtları gibi herkesi savurunca İstanbul'a gelip padişahın sevinçli hazinesinin kâtipleri arasına girdikten sonra, neşesi bol Âsaf gibi vezir Piyâle Paşa hazretlerinin gönül açan meclisinde, cömertlik ve ihsan kadehinden sarhoş olmuş, o ışıklarla dolu güneşin karşısında zerre gibi durarak yüksek görevlere ulaşmıştı."

"Kaptanın yanında Tımar Defterdârı iken iki ve seksen ve dokuz yüz [982] yılında öbür dünyaya göçmekle adı, fâni sayfalarla ölümsüzlük defterinden silindi."

Bursalı Mehmed Âşık Çelebi, "Meşâirü'ş-Şuarâ" adlı tezkiresinde adı geçen beyin hal tercümesini şöyle kaydediyor:

"Edâyî, zeâmet sahibi, hazine kâtiplerinden ve o topluluk içinde bilgisi olgun olanlardandır. Önce Sultan Mustafa'nın şairlerindendi; ödenmesi gereken borç gibi üzerine yük olan güzel iltifat ve övgüleri arasında [şehzadenin] bol ihsanına mazhar olmuştu."

"Çünkü o merhumun kafiyesi gecikmişti [yani ömrünün sonu gelmişti]. Hayatının kasidesi girizgâhtan geçip son beyite ulaştı; yanında bulunan şairlerin hâlleri de düşünceleri gibi dağıldı, divan ehli de müsvedde kâğıdı gibi savruldu."

"Adı geçen Edâyî, divanın gerçekten süsü ve devletin hak sahibi olan Şerîfezâde'ye yaklaşmak istedi. O da matla gibi güler yüz gösterdi, nazım gibi kapıyı açtı. O zamandan beri padişahın kâtipler dairesine katıldı; hâlinin ve umutlarının müsveddesi temize çekilmeye başladı. Şimdi zeâmet sahiplerinden ve büyük şairlerdendir. O sırada Şerîfezâde'ye bu vezinde ve bu kafiyede bir kıta söylemiştir:"

Mustafânın no'la ger bir iki üftâdesine
Pertev-i nûr-ı Muhammedden irerse lemeât

"Sonra deniz yağmuru saçan mülkün sahibi Piyâle'nin, neşe ve övünç meclisinin başının hizmetine girdi. Devir onun hatırasına, dostların arzusu onun adına içildi; muradın dolu kadehinden eline dolu geldi. Şimdilerde hizmetkârlardan ve cömert şairlerdendir."

"Gerçekten güzel okuyuş ve güzel ses sahibidir; Edâyî mahlasına uygun, çağdaşlarının çoğundan üstündür. Özellikle mana icat etme yeteneği ve âşıkların kulağını tırmalamadan köşe bucak şiir söyleme gücü vardır."

Amasya Sancakbeyi Gelibolulu Âlî Bey, "Künhü'l-Ahbâr" adlı tarihinde diyor ki:

"Edâyî Amasya'dan çıkmış ve kâtiplik hizmetiyle büyüyüp gelişmiş; özellikle saklı inci gibi şiirin özünden habersiz, yalnızca okuyuş yolunda kalmış, gönül sahibi biriydi."

"Gençliğinin başında 'Baba Tamburî' adlı tambur çalan üstada yakınlığı sayesinde, merhum Şehzade Sultan Mustafa'nın sarayındaki kâtiplere, hatta şairlerden sayılan, akıl sahibi nüktedanlara karışıp bazı manalarda ustalık bulması, şiire dökerek kafiyeli ve redifli söz üslubunda okuyuşta kabiliyet kazanması nasip olurmuş."

"Vezirlerden merhum Piyâle Paşa, kaptanlığa kavuşmuş, deniz gibi gönüllü, okuyuş sahibi biri olduğundan adı geçeni kâtip edinir. Ağır bir zeâmetle ve giderek musahiplik derecesinde itibar ederek ondan yararlandırır. Sonunda zamanın saki, adaları alan kaptan ömür suyunun kadehini kırıp, fâni dünyanın meclisi gitme zamanını canlı tanığına teslim edince, adı geçen Edâyî, onların devletinin gölgesinde kazandığı malla ve bilgi ve olgunluk gösterdiği sırada Dâye Hatun'a damat olup, Mehmed Paşa-yı Toyluk [Tavîl] hazretlerine içten bağlanarak zeâmetten Yeniçeri Kâtipliği ile nasiplenmiş, sonra yine Kaptan Kalemi'nde Tımar Defterdârı olup ölmüştür."

"Ahdî-i Acemî'nin sözüne göre ve Mevlânâ Âşık'ın zannına göre kendisine gerçek şair, sade sözlerine açık nazım denmiştir. Gerçekten defalarca araştırıldığında, irfan sahipleri tabakasında bu yerde yürüdükleri gereği gibi ortaya çıkmıştır. Şu beyitler adı geçenin şiirindendir:"

Kıl hâkimi öldükte i çeşm-i ter âb-âmîz
Tâ olmaya ol servi de dâmân türâb-âmîz

Ve ona aittir:

Hâli kim ol goncenin la'l-i mey-âşâmındadır
Dâğ-ı hasretdir ki gönlüm lâlesi câmındadır

Âlî Bey, bütün edip ve tarihçilerin yanında ünlüdür ve kendi eserlerinden bilindiği üzere kendini çok yüksek görür, çağdaşlarını bir türlü beğenmez. Kendini beğenmişliğine fazlasıyla yenilen bir kişidir.

Çağdaşı olan Edâyî Bey hakkında yazdığı sözler, karaladığı ibareler, hatta merhumun beyitlerinden aktardığı şu iki beyit bile yüksek sesle şahitlik ediyor ki Edâyî Bey gerçekten şair, mana icat etmeye muktedir, tabiatı ince, hissi zarif, hayal alanı geniş, usta bir edip idi.

Herkesin ve tarihçilerin çoğunun, hatta kendisinin de kabul ve teslim ettiği üzere son derece bilgiyi koruyan, değerbilir, olgunluk sahiplerine yönelen Şehzade Sultan Mustafa, Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa, ikinci vezir Kaptan Piyâle Paşa, başdefterdar Şerîfezâde Mehmed Çelebi gibi devlet ricali Edâyî Bey'i takdir ediyor.

Edâyî Bey'i takdir eden Bursalı Âşık Mehmed Çelebi ünlü âlimlerden, şair, edip, söz bilen biri olup Üsküp kadısı iken 979 yılının Şaban ayında [1571-72] öldü. Kınalızâde Hasan Çelebi, ünlü fâzıllardan Kınalızâde Ali Efendi'nin oğludur. Mevâlî (üst ilmiye) fâzıllarından olup 1012 yılının Şevval ayında [1603-04] öldü.

Ahdî-i Acemî dediği zat ise büyük fâzıl ve mevâlîden es-Seyyid Şemseddîn Ahmed Çelebi bin Bağdat Kadısı es-Seyyid Kıvâmeddîn Yûsuf el-Hüseynî'nin oğludur. İstanbul'da doğup 1002'de [1593-94] ölmüş âlim ve edip es-Seyyid Mehmed Ahdî Çelebi'dir.

Şaşılacak şey şudur ki Âlî Bey, kendi zamanında olan tarihî olayları bile yanlış ve hatadan uzak biçimde kaydedip zapt edememiştir; bu, Edâyî Bey'in hal tercümesinde yazdıklarından anlaşılır.

Âlî Bey'in kaydına göre Edâyî Bey, Kaptan Paşa'nın ölümünden sonra Sokullu Mehmed Paşa'ya bağlanmış, Dâye Hatun'a damat olmuş, bu sayede yeniçeri kâtibi, sonra yine Kaptan kaleminde tımar defterdârı olduktan sonra ölmüş!

Kınalızâde Fâzıl Hasan Çelebi'nin kaydına göre Edâyî Bey, Tımar defterdârı iken 982'de [1574-75] ölmüştür. Kaptan Piyâle Paşa da "Zeyl-i Şakâyık"ta Mecdî Mehmed Efendi'nin kaydına göre 988'de [1580-81], "Sicill-i Osmânî"de Süreyya Bey'in kaydına göre 985 yılının Zilhicce ayında [1578] ölmüştür. Hele Kaptan Piyâle Paşa'nın ölümünü ve Edâyî Bey'in Mehmed Paşa-yı Tavîl'e bağlanışını anlatan Âlî Bey'in ifadesi bir edebiyat örneğidir ki Edâyî Bey'in şairane gücünü küçük göstermeye kalkan Âlî Bey'in gücünü ortaya koyar.

Edâyî Bey'in oğulları Hamza, Pervîz, Mehmed Beyler; kardeşleri de İdris Paşa ile Mehmed, Pervîz Beylerdir. Damadı ve yeğeni nişancı Hamza Paşa bin Mehmed Bey 1015'te [1606-07], kardeşi Pervîz Bey 989'da [1581-82], oğlu Pervîz Bey de Amasya'da Evkaf-ı Sultâniyye mütevellisi iken 1028 yılının Muharrem ayında [1618] öldü. Bunların hal tercümeleri aşağıda gelir.

Açıklamalar ve Araştırma

Metindeki Eski Kelimeler

  • ahfâd: torunlar, sonraki kuşaklar
  • mahdûm: oğul
  • hutût: yazı çeşitleri, güzel yazı sanatı
  • ilm-i edvâr: müziğin usul ve makam kuramı
  • nüdemâ: sohbet arkadaşları, padişah ya da şehzadenin meclis ahbapları
  • matla': kasidenin ya da gazelin ilk beyti
  • mersiye: ölen kişi için yazılan ağıt şiiri
  • münşî: nesir yazarı, resmî yazı kâtibi
  • tezkire: şairlerin kısa hayat hikâyelerini ve örnek şiirlerini toplayan eser
  • zeâmet: büyük askerî dirlik, geliri yüksek tımar
  • ağyâr: sevgilinin başka âşıkları, rakipler

Şehzade Mustafa ve Amasya Çevresi

Edâyî'nin hikâyesi Amasya'nın şehzade şehri olduğu yıllara dayanır. Amasya, on altıncı yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı şehzadelerinin yönetim deneyimi kazanmak için gönderildiği başlıca merkezlerdendi ve şehzadelerin bulunduğu dönemlerde çok sayıda âlim, sanatkâr ve şair şehirde toplanırdı. Kanunî'nin oğlu Mustafa, Manisa'dan sonra 16 Haziran 1541'de Amasya'ya nakledilmiş ve burada 1553'e kadar sancakbeyi olarak kalmıştır. Bu görevi sırasında şiire ve ilme destek veren, halkı gözeten, adaletiyle anılan biri olarak ün yaptığı kaydedilir. Şehzadenin 6 Ekim 1553'te Konya yakınlarındaki Ereğli'de babasının ordugâhında boğdurulduğu bilinir. Olay büyük üzüntü yaratmış, Sadrazam Rüstem Paşa kısa süre sonra görevden alınmış ve şairler şehzadeyi şehit sayan mersiyeler yazmıştır. Hüsameddin'in "960 Şevval" tarihi bu olayla uyuşur. Edâyî'nin mersiyelerinde Rüstem Paşa'yı gücendiren sözler kullandığı bilgisi bu havaya uygundur; ancak bu mersiyeler bugün hangi eserde bulunur, bunu başka bir kaynakta doğrulayamadım.

Piyâle Paşa'nın Hizmetinde

Edâyî'nin son yıllarını geçirdiği Piyâle Paşa, Macaristan'ın Tolna kentinde Hırvat bir ayakkabıcının oğlu olarak doğmuş, 1526'daki Mohaç Muharebesi'nde esir düşmüş, 1535'te saraya alınmıştır. 7 Ocak 1555'te Gelibolu sancakbeyi olarak kaptanlığa getirilmiş, 1565 Malta seferinde donanma kumandanı, 1566'da Sakız'ın alınmasıyla gazi unvanlı olmuştur. Aynı yılın sonunda II. Selim'in ilk divanında padişah damadı olarak kubbe vezirliği almış, 1570 Kıbrıs seferinde üçüncü vezir ve serdar sıfatıyla donanmayı yönetmiştir. İnebahtı yenilgisinden sonra ikinci vezir olmuştur. Piyâle Paşa'nın ölümü, idrar yolları hastalığı yüzünden 12 Zilkade 985'te (21 Ocak 1578) gerçekleşmiş ve Kasımpaşa'da yaptırdığı caminin haziresine gömülmüştür. Hüsameddin'in anılan Sicill-i Osmânî kaydı 985 Zilhicce'yi, Mecdî Efendi'nin kaydı 988'i verir; yani kaynaklarda ay ve yıl farkları vardır.

Burada Hüsameddin'in itirazının dayanağı açıktır: Kınalızâde'ye göre Edâyî 982'de [1574-75] ölmüştür, oysa Piyâle Paşa 1578'e kadar yaşamıştır. Gelibolulu Âlî'nin "Kaptan Paşa'nın ölümünden sonra Mehmed Paşa'ya bağlandı" sözü bu sıralamayla bağdaşmaz. Hüsameddin'in Âlî'ye yönelttiği eleştirinin dayanağı budur ve tarih sıralaması onu doğrular görünür.

Edâyî Hakkında Başka Kaynaklar

Edâyî'nin adını, Amasya şairleri ve şehzade çevresi üzerine yapılan aramalarda bulamadım; İslâm ansiklopedilerinde ve ilgili makalelerde bu mahlasla anılan ayrı bir madde görünmüyor. Bu nedenle onun hayatına dair bilgiler, Hüsameddin'in aktardığı tezkire ve tarih kayıtlarıyla (Kınalızâde Hasan Çelebi, Âşık Çelebi, Gelibolulu Âlî) sınırlı kalmaktadır. Gonca Keyvân, Torumtayzâde Kaya Paşa, Topal Hattatzâde Fazlı Çelebi ve Baba Tamburî Mehmed Çelebi hakkında da başka bir kaynakta bilgiye rastlanmadı.

Dikkat çeken bir ayrıntı, şairin kendisine ait olduğu söylenen Arapça mühür beytidir: Kaya Paşa'nın adı "kaya" sözcüğü üzerinden "taşa kazınan nakış" benzetmesiyle yapılmıştır. Hüsameddin'in ekleyip bıraktığı dipnot da "recâ" sözcüğünün ters yazılınca "ecr" olduğuna işaret eder; bu, şairin kelime oyunlarına düşkünlüğünü gösteren bir örnektir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 7. Cilt, s. 269–272. amasya.bel.tr

Akademik çalışmalar

Diğer kaynaklar

7. Cilt içindekiler

Karekod · QR code

Bu sayfanın karekodudur. A5 olarak yazdırıp asabilir ya da yapıştırabilirsiniz; okutan kişi doğrudan bu içeriğe ulaşır.

This QR code links to this page. Print it on A5 and post it anywhere; scanning it opens this content.