26- "Melik Gâzi Tekkesi": Yörgüç Paşa Câmi-i şerîfi’nin şark-ı şimâlîsinde kâ'in mezârlığın şarkında olup "Bayrâm Beyzâde Melikü'l-Ümerâ Gâzi İsmâ'îl Bey" tarafından 819'da binâ ve evkâfı tanzîm edilmişdir. Bu zâviye mükerreren harâb ve ma'mûr olup en sonra "Taşköprülü eş-Şeyh el-Hâc Abdullah Efendi"nin havâss-ı mürîdânından "Kadızâde es-Seyyid Sünbül Mehmed Efendi" 1241'de müceddeden i'mâr ve yanında bir mescid-i şerîf ihyâ ve orada icrâ-yı meşîhat ve tevliyet etmiş ve "Sünbül Tekkesi" demekle meşhûr olmuş ve 1271'de vefâtıyla mahdûmu "es-Seyyid Hâfız Osmân Efendi" mütevellî olduysa da meşîhat "es-Seyyid Sünbül Efendi"ye münhasır kalmışdır.
27- "Mevlevîhâne": Hükûmet Köprüsü civârında Yeşilırmak [247] sâhilinde olup Amasya'da ikinci derecede târîhî bir tekkedir. Kuyûd ve evrâk-ı atîkada "Mevlevîhâne-i Merhûm Alâ'eddîn Der-Amasya" ve "Mevlevîhâne-i Pervâne Der-Amasya" nâmıyla mestûr ve sicillât-ı şer'iyyede "Mevlevîhâne-i Merhûm Alâ'eddîn Pervâne Bey" diye mukayyed ve 1071'de zâyi' olan vakfiyesinin münderecâtı şehâdetle isbât olunarak "Alâ'eddîn Pervâne Bey" nâmına müseccel olduğuna binâ'en 714'de "Alâ'eddîn Ali Pervâne Bey" tarafından binâ ve evkâfı tanzîm edildiği anlaşılmakdadır.¹⁷⁹
Lâkin Mevlevîler'in Amasya'da mevcûdiyyeti Mevlevîhâne binâsından mukaddem olduğu şübhesizdir. Çünkü 675'de "eş-Şeyh Veliyyeddîn Ahmed Dede" ve 683'de "Alâ'eddîn Ali Dede" ve 699'da "eş-Şeyh Celâleddîn Mehmed Dede" Mevlevî şeyhi oldukları elde edilen vesâ'ik-i atîkadan zâhir olur. "Pervâne Bey"in Mevlevîhâne'yi binâ etdiği zamânlarda Mevlevî şeyhi "eş-Şeyh Yûsuf Dede" olup "Şâdgeldi Pâdişâh" devrinde "Zilevî Nusretzâde eş-Şeyh Cemâleddîn Ahmed Dede", ba'dehû halîfesi "eş-Şeyh Mehmed Cû'î Dede" Mevlevîhâne şeyhi olmuşlardır.
"Şeyh Cû'î Dede" kendi karyesinde Mevlevîhâne binâ ederek [248] oraya çekildikde "eş-Şeyh Mecdeddîn Küpeli Dede", ba'dehû 840'da "eş-Şeyh Müstencid Dede" Mevlevîhâne şeyhi görülmüş ve 975'de "eş-Şeyh Ömer Çelebi", ba'dehû "eş-Şeyh İbrâhim Çelebi" Mevlevî şeyhi olduğu esnâda eşkiyâ vak'ası zuhûruyla 1011'de Mevlevîhâne muhterik ve şeyhi de mün'adim olmuşdur.
Bu İbrâhim Çelebi mahdûmu "eş-Şeyh Mehmed Ârif Dede" sadr-ı esbak "Bayrâm Paşa"ya arz-ı keyfiyet ederek 1047'de sadr-ı müşârün-ileyh tarafından Mevlevîhâne binâ ve evkâfı tevsî' edilmiş ve ibtidâ mûmâ-ileyh "eş-Şeyh Mehmed Ârif Dede", ba'dehû dâmâdı "eş-Şeyh Mahmûd Dede", ba'dehû "Abdülkâdir Dede", ba'dehû "eş-Şeyh Alâ'eddîn Dede" Mevlevîhâne şeyhi olmuş ve 1112'de bunun vefâtıyla "İbrâhim Çelebi" mütevellî ve "eş-Şeyh Bilâl Efendi" şeyh olduğu hâlde 1113'de "eş-Şeyh Bilâl Efendi" mütevellî dahi olmuşdur.
1118'de irtihâl edib her iki cihet "Mehmed Ârif Dede" evlâdından "el-Hâc Osmân Sâkıb Efendi"ye verilmiş ve 1118'de ref'inden "eş-Şeyh Ebûbekir Dede" Mevlevîhâne şeyhi ve "Mustafa Efendi" 1121'de fevtiyle mahdûmu "Ali Çelebi" ve 1126'da fevtiyle mûmâ-ileyh "el-Hâc Osmân Sâkıb Efendi" mütevellîsi olup 1131'de "Şeyh Ebubekir Dede"nin vefâtıyla Mevlevîhâne şeyhi olan "eş-Şeyh Sâlih Dede Efendi", "Hacı Osmân Efendi"nin ref'inde mütevellî dahi olduysa da 1135'de "Seyyid Hâfız Halîl Çelebi" [249] mütevellî ve birâderi "es-Seyyid Hâfız Mustafa Çelebi" nâzır olmuşdur.
Ba'dehû birkaç def'a tevliyet ve nezâret cihetleri ref' ve tevcîh olunarak 1143'de "eş-Şeyh Sâlih Dede" mütevellî ve nâzır olmuş, 1151'de irtihâl edib "Dervîş Mehmed Dede", ba'dehû 1166'da vefâtıyla "Şeyh Cû'î" mesnevîhânı "eş-Şeyh İsmâ'îl Dede" ve 1177'de vefâtıyla "Hacızâde eş-Şeyh Ahmed Dede"¹⁸⁰, 1190'da vefâtıyla "İsmâ'îl Dedezâde Feyzullâh Dede", 1194'de ref'iyle "es-Seyyid Hasan Dede" ve 1204'de bu da ref' olunarak "eş-Şeyh Ahmed Dedezâde Feyzullâh Dede Efendi" Mevlevîhâne şeyhi ve "Şeyh Cû'î" mesnevîhânı olmuşlardır.
1208'de "Feyzullâh Dede"nin ref'iyle birâderi "es-Seyyid Abdullah Dede" mesnevîhân ve "Ahmed Dede"nin birâderzâdesi "Hüseyin Dede Efendi" Mevlevîhâne şeyhi olduysa da 1209'da bu da ref' olunarak "Ahmed Dedezâde es-Seyyid Mehmed Kâmî Dede" yalnız Mevlevîhâne şeyhi olmuş ve 1227'de vefâtıyla "eş-Şeyh Hüseyin Dedezâde es-Seyyid Mehmed Efendi" Mevlevîhâne şeyhi ve "Kâmî Dedezâde es-Seyyid Mehmed Sâbit Dede" dahi "Şeyh Cû'î" mesnevîhânı olduğu hâlde 1228'de [250] fevt olduğundan "es-Seyyid Mehmed Dede" Mevlevîhâne şeyhi ve "Şeyh Cû'î" mesnevîhânı olmuşdur.¹⁸¹
On beş sene kadar "es-Seyyid Mehmed Dede" Mevlevîhâne şeyhi olup 1244'de Konya'dan avdet ederken maktûl olmakla "es-Seyyid Sâbit Dedezâde es-Seyyid Ahmed Sâlim Dede" ve ba'dehû "Hüseyin Dedezâde es-Seyyid Hasan Dede", ba'dehû birâderi "es-Seyyid Ali Rızâ Dede" ve ba'dehû vefâtıyla mahdûmu "es-Seyyid Mehmed Sıdkî Dede" ve ba'dehû mahdûmu "es-Seyyid Ahmed Dede", ba'dehû mahdûmu "es-Seyyid Cemâleddîn Mehmed Dede" el-yevm Mevlevîhâne şeyhi olmuşdur.
28- "Meydân Tekkesi": Meydân Köprüsü başında şimâl-i garbî tarafında Sâbıkeddîn Mahallesi’ndedir. "Ehlî Hâtun Tekkesi" de denir. Amasya emîri "Şâdgeldi Paşazâde Devâtdâr Ahmed Paşa"nın kerîme-i sâlihası "Ehlî Hâtun", 871'de binâ ve evkâfını tanzîm ve tevliyetini birâderi "Burak Beyzâde Ahmed, Mehmed Çelebiler"e tahsîs etmişdir. Hâtun-ı müşârün-ileyhânın kabri bu tekke derûnunda olduğundan [251] yevmî yedi cüz'-i şerîf kırâ'atini evlâdına ve meşîhatini erbâb-ı istihkâka şart etmişdir.
Meşâhîr-i Halvetiyye'den "es-Seyyid eş-Şeyh Ali Efendi" bu tekke şeyhi iken 1113'de vefâtıyla oğulları "es-Seyyid İsmâ'îl, İbrâhim, Osmân Efendiler" müştereken verâsetle şeyh olup 1147'de "es-Seyyid İsmâ'îl Efendizâde eş-Şeyh es-Seyyid Ali Efendi" ve 1155'de fevtiyle oğlu "es-Seyyid Mehmed Halîfe" şeyh ve mütevellî olduğu hâlde 1189'da fevtiyle "es-Seyyid Abdullah, Hüseyin, Yûnus" ve 1214'de es-Seyyid Mustafa bin es-Seyyid Abdullah" ve "es-Seyyid Mehmed bin es-Seyyid Hüseyin" müştereken ve "es-Seyyid Mustafa 1217'de fevtiyle ammizâdesi "es-Seyyid Mehmed Çelebi" müstakillen şeyh ve mütevellî olduysa da tekke harâb olmuşdur.
29- "Nûh Tekkesi": Çeribaşı Mahallesi’nin şarkan müntehâsında Çevrim Mezârlığı’nın altında yol üzerinde görülen ufak mezârlık yeridir. Orası mukaddemen esbak Amasya müftüsü "Mütevellîzâde el-Hâc Ahmed Efendi" tarafından 1116'da medrese yapılmış iken 1143'de muhterik ve i'âde edecek vakfı da mefkûd olduğundan diğer "Mütevellîzâde el-Hâc Ali Ağa" bir zâviye-i Halvetiyye binâ ve meşîhatini ders-i âm efendilere tahsîs ve evkâfını tanzîm etmişdir.
İbtidâ "İbâdullâh Câmii" ve kürsî şeyhi "el-Hâc Hızır Efendizâde eş-Şeyh el-Hâc Nûh Efendi", ba'dehû "eş-Şeyh Abdurrahmân Efendi", [252] ba'dehû "eş-Şeyh Mustafa Efendi" tekke şeyhi ve "Çeribaşı Câmii" vâ'izi olduğundan tekke, "eş-Şeyh Nûh Efendi"ye nisbe edilmiş ve 1233 harîkında yanıp akârât-ı mevkûfesi de zâyi' ve mukaddemen tekke şeyhlerine medfen olduğu cihetle i'âdesi mümkün olamayıp umûmî mezârlık hâlini almışdır.
30- "Yâkûtiye Tekkesi": Tımârhâne’nin cenûb-ı garbîsinde Yeşilırmak sâhilinde kâ'in yolun üzerindedir. Mescidi ve şeyh odası ve misâfirhânesi ve imâreti olup bunlar umûmen kârgîr ve gâyet metîn olarak ümerâ-yı Osmâniye'den "Yâkût Paşa" tarafından 814'de binâ ve tevliyeti ibtidâ şeyh olan "Mehmed bin Abdullah Buhârî"ye ve evlâdına, ba'dehû "Yâr Ali Çelebizâde Mü'eyyed Çelebi"ye ve evlâdına tahsîs etmişdir.
"eş-Şeyh Bahâ'eddîn Mehmed Buhârî" ibtidâ şeyh olarak îfâ-yı tevliyet edib iki yüz sene kadar evlâdı mütevellî olmuşlardır. Ulemâdan hayli zevât tekke şeyhi olup mütekâ'idîn-i ulemâdan "eş-Şeyh Osmân Efendi" şeyh ve münkarız olan "Mehmed Buhârî" evlâdı yerine mütevellî olduğu hâlde 1080'de irtihâl eylediğinden "Mü'eyyedzâde Abdülbâkî Efendi" isbât-ı şart ve verâsetle "Yâkûtiye" şeyhi ve mütevellîsi olmuş ve 1085'de irtihâl eyledikde mahdûmu "Yahyâ Efendi" şeyh ve mütevellî olup 1124'de vefâtıyla mahdûmları "es-Seyyid Mehmed, Ahmed Efendiler" mütevellî ve Mehmed Paşa Câmii kürsî şeyhi "Bolulu [253] İbrâhim Efendi" ve 1141'de mahdûmları "es-Seyyid Mehmed Emîn, Ali Ârif Efendiler" tekke şeyhi olmuşlar ve ba'dehû tevliyeti dahi elde etmişlerdir.
Mu'ahharan meşîhat ve tevliyet, ancak vazîfenin ahzından ibâret olduğuna kâ'il olan kimselerin teseyyüb ve ihmâliyle tekke mu'attal olduğundan 1281'de Amasya müftüsü "Ali Kayazâde el-Hâc Ahmed Sıdkî Efendi"ye fetvâhâne olmuş ve bunun irtihâlinde yine metrûk olduğu cihetle 1300'de "Mekteb-i İbtidâ'î" ittihâz edilmişdir.
31- "Yâ Vedûd Tekkesi": Pirinççi Mahallesi’nin şimâl-i şarkîsinde Dersi Tamâm Efendi Türbesi’nin kıble tarafındadır. Bu tekkeyi Amasya kadısı "Molla Beylik" demekle meşhûr "Nizâmeddîn Abdurrahmân Muslihî"nin kerîme-i fâzılası "Selâmet Hâtun" 857'de binâ ve evkâfını tanzîm etmişdir. Ricâl-i Nakşbendiye'den "Sa'deddîn Kâşgarî" hazretlerinin hulefâsından "Sun'ullâh Buhârî" hazretleri ve ba'dehû mahdûmu "eş-Şeyh Abdulvedûd Efendi" mu'ahharan bu tekke şeyhi olarak meşhûr ve tekke dahi "Abdulvedûd Efendi"ye nisbetle ma'rûf olmuşlardır.
Ba'dehû "eş-Şeyh Edhem Çelebi" ve ba'dehû "eş-Şeyh Mehmed Çelebi" tekke şeyhi olup 1099'da "eş-Şeyh Mehmed Efendi" ve 1110'da "eş-Şeyh Mustafa Efendi" tevliyetle şeyh ve zâviyedâr olmuş ve 1121'de vefâtıyla oğlu "Mehmed Çelebi" ve 1149'da diğer oğlu "Osmân Çelebi" 1153'de fevtiyle oğulları "Abdullah, Hasan" ve 1154'de [254] ref'lerinden ders-i âm "es-Seyyid Hâfız Hüseyin Efendi" şeyh ve mütevellî olarak tekke, dershâne olmuş ve ba'dehû mahdûmu "es-Seyyid Mustafa Efendi" ve 1178'de vefâtıyla "Mahmûd Çelebi" ve 1210'da fevtiyle oğlu "Mustafa" ve müte'âkiben birâderi "es-Seyyid Mehmed" ve 1223'de fevtiyle "Fazlîzâde es-Seyyid el-Hâc Abdulkâdir Efendi"nin oğulları a'yândan "es-Seyyid Mehmed Sa'îd, Mustafa Efendiler" şeyh olarak verâset, tekkeyi harâb etmişdir. Bu tekkenin mescidi var iken münderis nâmıyla evkâfı 1315'de ma'ârif nâmına kayd edilmişdir. Şimdi yalnız "Selâmet Hâtun"un türbesi kalmışdır.
Her bir ciheti medrese-i ilm ü edebdir
Erbâb-ı zekâ feyzine i'lâ-yı sebebdir
Makbûl-i ümem melce'-i ashâb-ı talebdir
Medhûl olur elbette dilâzâr-ı Amasya
Şerî'at-ı İslâmiyyenin medârı, cihân-ı medeniyyetin mâ-bihi'l-iftihârı ulûm ve ma'ârifdir. Amasya, ulûm ve ma'ârif sâyesinde ma'den-i ulemâ; medâris ve mekâtib sâyesinde merkez-i fuzalâ olduğu münâsebetle her tarafı medâris-i ulûm, her cihet-i mekâtib-i ma'ârifdir.
Mü'essesât-ı ilmiyyesinin kesreti, fezâ'il-i kemâliyyesinin şöhreti i'tibâriyle Amasya, kadîmen makbûl-i enâm olduğundan ulemâ ve talebe-i ulûm, her zamân bu ma'den-i ulûma mürâca'atla iktisâb-ı füyûzât ederek [255] nâ'il-i sa'âdet oldukları târîhe müdekkikâne bir nazardan anlaşılır. Amasya'da ulûm ve ma'ârifin bidâyet-i hâlini, terakkî-i istikbâlini keşf ve ta'yîn etmek, ancak medâris ve mekâtibin tevârîh-i binâ ve i'mârını bilmekle mümkündür. Terakkiyât-ı fikriyyenin bir netîce-i mes'ûdesi olan bu mü'essesât-ı ilmiyyeden evvel, tenvîr-i efkâra himmet eden ulemânın neşr-i ulûm ve ma'ârife olan hıdemâtını ve bunun sûret-i seyr ü cereyânını ta'kîb etmek, azimkârâne fütûhâtı akdem-i vezâ'if bilen ümem-i sâlife-i İslâmiyenin ulûm ve ma'ârife verdikleri kıymeti, takdîr etdikleri ehemmiyeti anlamağa medâr ve ecdâdının ahfâdı olduğunu azim ve metânetle anlamak isteyen ahlâfa dahi sermâye-i teyakkuz ve iftihâr olur.
Amasya'nın bidâyet-i fethinden 538 târîhine kadar hükûmet-i Dânişmendiye mülûku Amasya'ya Harezm ve Horasân taraflarından akın akın gelen Türk oymaklarının iskânı ve Amasya'yı kurtarmak için her sene tecdîd-i hücûm ve savlet eden Rûm ve müte'âkiben ehl-i salîb fırkalarına karşı müdâfa'a ve men'-i tecâvüz ile fevkalâde meşgûl olduğundan hâricden gelmiş olan ulemâ ile ancak te'mîn-i hukûk ve tevzî'-i adâlete sâ'î oldukları cihetle neşr-i ulûma müsâ'id bir zamân bulamadıkları tetebbu'ât-ı târîhiyyeden anlaşılır. Fakat bu târîhde Âl-i Selçûk'a intikâl eden Amasya, merkez-i saltanat olduğu cihetle "Sultân Mes'ûd-ı Selçûkî" medeniyyet-i İslâmiyyeyi [256] Amasya'da te'sîse himmet ederek câmi, medrese, hânkâh gibi mü'essesât-ı ilmiyye ve dîniyyeye tarh-ı esâs etmişdir.
Ba'dehû Amasya vâlîleri bulunan "Mübârizeddîn Halîfe Alp" ile "Seyfeddîn Torumtay" birer medrese-i âliye binâ ve tedrîs-i ulûm eden ulemâ ve müderrisîne tahsîsât-ı kâfiye i'tâ ve hâricden Amasya'ya gelen ulemâyı gerek ümerâ, gerek a'yân ve küberâ bezl-i nukûd ve ma'âşât ile iğnâ etdikleri cihetle Herât, Horasân, Harezm, Buhârâ gibi bilâd-ı ba'îde ve mühimmeden Amasya'ya ulemâ ve fukahâ gelip ta'mîm-i ma'ârife, neşr-i ulûma gayret etmiş olduklarını elde edilen vesâ'ik-i atîka isbât etmekdedir.
"Abdülmelîk el-Berkendî", "Ebû Nasr el-Keşânî", "Mahmûd el-Yesevî", "Takiyyeddîn Osmân el-Hirevî", Fahreddîn Mahmûd el-Buhârî", "Tâceddîn Yûsuf et-Tebrîzî", "Ziyâ'eddîn Îsâ el-Hakârî", "Necîbeddîn Mûsâ el-Halâtî", "Sa'deddîn Mehmed er-Rûmîkî" gibi fuzalâ Amasya'da tedrîs-i ulûma ikdâm ve neşr-i füyûzâta kıyâm ederek pek çok tilmîzler yetişdirmişlerdir. Bunlardan "Takiyyeddîn Osmân er-Rûmî", "Bedreddîn İbrâhim el-Kımârî", "Sadreddîn Mehmed el-Amâsî", "el-Hâc Mecdeddîn Îsâ es-Sulgârî" gibi fuzalâ Amasya'dan zuhûr ederek benâm olmuşlardır.
Hükûmet-i "İlhâniye" nüfûzu Amasya'da cârî olduğu zamânlarda Tatarlar'ın mezâlim ve seyyi'âtı kesb-i dehşet eylediğini gören şu ulemâ-yı İslâm, vezâ'if-i ilmiyyede aslâ fütûra dûçâr olmaksızın Tatarlar'ı [257] rıfk ve mülâyemetle îkâz ve efkâr ve hissiyât-ı galîzalarını yumuşadarak dâ'ire-i İslâmiyyeye idhâl etmeleri, kuvve-i müsellahanın âciz olduğu bir mevki'de kuvve-i nâtıkanın, ulûm-ı âliyenin ne kadar müdhiş bir silâh-ı muvaffakiyet olduğunu isbât eder.
Binâ'en-aleyh "Âl-i Selçûk"un nüfûzu Amasya'da zâ'il olduğu sırada Tatarlar'ın dîn-i celîl-i İslâmı kabûl etmeleri ulûm ve ma'ârifin neşr ve ta'mîmine germî vermiş olduğundan 700 târîhinden i'tibâren eski meslek daha ziyâde revâc bulmuş ve her tarafdan Amasya'ya gelen ulemâ, fuzalâ mikdârına göre ikdâr, fazl ve kemâline göre i'tibâr görüp meşâhîr-i ümerâdan "Nâsıreddîn Ahmed Atabeg", medâris-i mevcûdeye bir medrese daha ilâve ederek ulemânın ve talebe-i ulûmun terfîh-i ahvâline nükûd ve himmet nisâr etmişdir.
Bu sekizinci karnın fuzalâsından Amasya'da neşr-i ulûm eden büyük ve küçük "Şemseddîn Mehmed Nahcivânî", "Cemâleddîn İbrâhim Aksarâyî", "Musliheddîn Mûsâ Sivasî", "Şerefeddîn Mehmed Erzincânî", "Sa'deddîn Mehmed el-Hocendî", "Zeyneddîn Siyâvuş Ed-Difrikî", "Kıvâmeddîn Kâsım el-Erzincânî" gibi zevâtı müte'âkib "Mecdeddîn Ömer", "Şemseddîn Ahmed", "Bedreddîn Doğan", "Fahreddîn İlyâs", "Nizâmeddîn Abdülmelik", "Sadreddîn Artuk", "Fahreddîn Osmân", "Ziyâ'eddîn Mes'ûd", "Celâleddîn Abdurrahmân" gibi fuzalâ Amasya livâsından zuhûr ve âlem-i tedrîs ve kazâ ve iftâda iştihâr etmişlerdir. [258]
788 târîhinden i'tibâren Amasya emâreti saltanat-ı celîle-i Osmâniye himâyesini kemâl-i iftihâr ile kabûl etdikden sonra şehzâdegân-ı kirâma ta'lîmgâh-ı satvet olması, Amasya'nın kadrini i'lâ ve terakkiyât-ı ulûm ve ma'ârifi ihyâ eylediğinden vüzerâ, a'yân taraflarından bezl-i nukûd ve himmet edilerek mü'essesât-ı ilmiyye tezâyüd etmişdir.
Dokuzuncu karnın evâ'ilinden "Kânûnî Sultân Süleyman Hân" hazretlerinin cülûsuna kadar Amasya'da binâ edilen mü'essesât-ı ilmiyyenin mikdârı kemâlini bulmuş ve bu zamânların yetişdirdiği fuzalânın emsâlini Amasya, bu devr-i kemâlden sonra nâdiren görmüşdür. "Ya'kûb Paşa, Yörgüç Paşa, Hızır Paşa, Mehmed Paşa, Abdullah Paşa, Kâsım Bey, Hüseyin Ağa, Ayas Ağa" gibi erbâb-ı himmet birer medrese-i âliye binâ ve ulemâ ve talebe-i ulûma tahsîsât-ı kâfiye i'tâ ederek neşr-i ulûm ve ma'ârife mâlen hizmet buyurmuşlardır.
Sekizinci karnın bekâyâsından olan "Gümüşlüzâde Şücâ'eddîn İlyâs, Celâleddîn Abdurrahmân, Şemseddîn Mehmed Buhârî, Tâceddîn İbrâhim Tokâdî" gibi fuzalânın yetişdirdiği ve hâricden gelen "Pîr Sun'ullâh-ı Amâsî, Ferîdeddîn Mehmed Devvânî, Mü'eyyed Çelebi, Müderriszâde Hüsâmeddîn-i Rûmî, Celâleddîn Yûsuf Çelebi, İbrîzâde Molla Muhyiddîn, Seydî Ahmed Kırîmî, Molla Receb-i Rûmî, Seydî Abdullah Efendi, Molla Müderris Abdî, Hatîb Kâsım, Molla Bahşî, Tâceddîn Amâsî, Molla Şâdilü Muhyiddîn, [259] Molla Sinan Berda'î, Koca Emîr İbrâhim Efendi, Molla Musliheddîn" ve emsâli fuzalâ Amasya'yı birinci derecede bir dârü'l-fünûn hâline koymuşlardır.
926 târîhinden 1041 târîhine kadar mevcûda ancak iki medrese ilâve edilebilmiş ise de şu zevâtın yetişdirdiği "Hakalalı Molla Muhyiddîn, Tokatlı Molla Alâ'eddîn, Molla Kemâl Halîfe, Molla Şeyh İlyâs, Şeyh Sinan, Bahşîzâde Yahyâ, Mü'eyyedzâde Pîrî, Kadızâde Küçük Mehmed" Efendiler âlem-i tedrîsde pek meşhûr olmuşlardır. Bunları derece-i kemâle îsâl eden esbâbın birincisi, Amasya'da bulunan medâris-i ilmiyyenin erbâbına tevcîhi ve her vechile ulemânın terfîhi husûsâtında aramak îcâb eder.
Çünkü 1004 târîhinde esâsı vaz' olunan usûl-i verâset, tedrîcî bir sûretde icrâ-yı te'sîr ederek pederinin hîn-i vefâtında mücâz olan evlâda cihât-ı ilmiyye tevcîh edildiğinden ulemâ zâdegânı tahsîl-i ulûma teşvîk edilmiş ise de efrâd üzerinde hafîf bir te'sîr uyandırmakdan da hâlî kalmamış ve medâris-i mevcûde hâli üzere kalıp tezâyüd edememişdir. Bu karnın yetişdirdiği ulemâ, "Yağmurköylü İsmâ'îl, Hocazâde Abdullah, Ca'ferzâde el-Hâc Hızır, Uzun Müderris Mehmed, Çorumlu el-Hâc Ömer, diğer el-Hâc İsmâ'îl" Efendiler gibi fuzalâdır.
1098 vak'a-i hâ'ilesi Amasya'da umûm cihât-ı ilmiyyeyi zîr ü zeber [260] ederek usûl-i verâset, tahsîl-i ilm üzerinde bulunan evlâda şâmil olduğundan tedrîs, meşîhat, hitâbet ve imâmet gibi cihât-ı mühimmede niyâbet usûlünü ihdâs ve 1241 târîhine kadar şu usûl-i niyâbet, medârisin ba'zılarını harâb, diğerlerini i'mâr etmişdir. Ma'a-hâzâ o asır içinde "Çorumlu Müftizâde Abdullah, Mütevellîzâde el-Hâc Ahmed, Çorumlu Hâfız Mehmed, Tokatlı eş-Şeyh Mustafa, İnallı el-Hâc Mehmed, Akdağlı eş-Şeyh Mustafa, Iydîzâde el-Hâc Mustafa Âkif, Uluslu Mehmed, Següköylüzâde el-Hâc Mehmed Kâşif" Efendiler gibi meşâhîr-i fuzalâ zuhûr ederek Amasya'yı ihyâ etmişlerdir.
Bunları müte'âkib "Ürgüblü el-Hâc Ahmed, Şeyhzâde Abdullah Vecîh, Türkmenzâde Nâbî, Soruklu el-Hâc Ali, Payaslı el-Hâc Mehmed" Efendiler gibi fuzalâ Amasya'da neşr-i ulûm hizmetinde nasb-ı nefs ederek benâm ve üstâd-ı enâm olmuşlardır. Bunların tilmîzleri olan "Canikli el-Hâc Mehmed, Sipâhî Hâfız Ömer, Taşköprülü el-Hâc Hâfız Abdullah" Efendiler dahi üstâdü'l-küll olarak tanınmışlardır.
1241 târîhinden i'tibâren usûl-i verâseti ihdâs eden usûl-i niyâbet, ancak ba'zı ulemâyı bir derece terfîh etmiş olduğu cihetle sırf bir hamiyyet-i dîniyye olmak üzere bekâyâ-yı eslâfdan Amasya medreselerinde tahsîl-i ulûm ederek benâm olanların gayreti sâyesinde Amasya, eski şöhretini gâ'ib etmemişdir. Şu gayretverân içinde "Caniklizâde el-Hâc Mehmed, [261] Payaslızâde el-Hâc Abdülhalîm, İnepazarlı el-Hâc İsmâ'îl, Malatyalı Sûfî Mehmed, İbekli el-Hâc Hasan, Şirvânî el-Hâc Mustafa ve Îsâ" Efendiler fevkalâde benâm olarak şimdi bunların tilmîzleri neşr-i ulûm etmekdedirler.
"Tanzîmât-ı Hayriyye" zamânında şerâ'it-i vakfiye hilâfında olan şu usûl-i verâset, ma'kûl ve meşrû' bir hâle ifrâğ olunmak lâzım gelirken dînen ve zamânen pek ehemmiyetli olan medrese müderrisliğini ve mekteb mu'allimliğini çocuklara tevcîhi hakkında gûyâ muhallefât-ı mevtâyı, emvâl-i mevrûseyi taksîm eder gibi vaz'-ı kavânîn edilmesi ukûl-ı selîme erbâbını ağlatacak ahvâlden olmakla eslâf-ı kirâmın milyonlar sarfıyla meydâna getirdikleri mü'essesât-ı âliyeden istifâdeyi fevkalâde tenkîs etmiş olduğu Amasya'da kâ'in medâris, mekâtib ve sâ'ir mebânî-i ilmiyyenin yegân yegân şerh-i ahvâlinden müstebân olur.
Amasya'da eslâf-ı kirâmın vücûda getirdikleri medreseler, mektebler, kütübhâneler, dârü'l-kurrâlar tedkîk olunursa Amasya'yı ne kadar büyük himmetlerle dârü'l-fünûn, merkez-i ulûm hâline koydukları anlaşılır. Böyle büyük himmetlerdir ki Amasya'yı târîhen meşhûr bir belde-i mu'azzama etmişdir.
Amasya'da 870'de medresesi ittisâlinde "Hızır Paşa" ve 890'da câmii derûnunda "Sultân Bâyezîd Hân-ı Sânî" ve 1017'de "Hâtuniye Câmii" [262] ittisâlinde "Mü'eyyedzâde Pîrî Çelebi" ve 1147'de "Burma Minâre Câmii" derûnunda "Hıfzîzâde el-Hâc Osmân Fâ'ik Efendi" ve 1159'da "Sultân Bâyezîd Mektebi" karşısında "Emîr-i İmâm Abdüllatîf Efendi" ve 1248'de türbesi üzerinde "Saçlı el-Hâc Mahmûd Efendi" ve 1258'de muvakkithânesi derûnunda "Kapancızâde el-Hâc Hüseyin Zekî Efendi" ve 1329'da "Sultân Bâyezîd" avlusunda "Yumuk Osmânzâde Mehmed Hamdî Efendi" taraflarından sekiz kütübhâne binâ ve evkâfı tanzîm edilmiş ise de "Abdullatîf, Hüseyin, Hamdî" Efendiler"in kütübhâneleri mevcûd, diğerleri perîşân ve mefkûddur.
Günümüz Türkçesiyle
26- "Melik Gâzi Tekkesi": Yörgüç Paşa Camii'nin kuzeydoğusundaki mezarlığın doğu tarafındadır. "Bayram Bey oğlu Emirler Emiri (Melikü'l-Ümerâ) Gâzi İsmâil Bey" tarafından 819 [1416-17] yılında yaptırılmış ve vakıfları düzenlenmiştir. Bu zâviye defalarca yıkılıp yeniden onarılmış; en son "Taşköprülü Şeyh Hacı Abdullah Efendi"nin yakın müritlerinden "Kadızâde Seyyid Sünbül Mehmed Efendi" 1241 [1825-26] yılında onu yeniden imar etmiş, yanında bir mescit ihya ederek orada hem şeyhlik hem mütevellilik yapmış ve tekke "Sünbül Tekkesi" adıyla tanınmıştır. 1271 [1854-55] yılında vefat edince oğlu "Seyyid Hâfız Osmân Efendi" mütevelli olduysa da şeyhlik "Seyyid Sünbül Efendi"de kalmış, ondan sonra sürmemiştir.
27- "Mevlevîhâne": Hükûmet Köprüsü yakınında, Yeşilırmak kıyısındadır ve Amasya'nın tarih bakımından ikinci derecede önemli tekkesidir. Eski kayıtlarda ve belgelerde "Amasya'daki Merhum Alâeddin Mevlevîhânesi" ve "Amasya'daki Pervâne Mevlevîhânesi" adlarıyla yazılmış, şer'iyye sicillerinde ise "Merhum Alâeddin Pervâne Bey Mevlevîhânesi" diye kaydedilmiştir. 1071 [1660-61] yılında kaybolan vakfiyesinin içeriği tanıklıkla ispat edilerek "Alâeddin Pervâne Bey" adına kayda geçirildiğinden, binanın 714 [1314-15] yılında "Alâeddin Ali Pervâne Bey" tarafından yaptırıldığı ve vakıflarının onun tarafından düzenlendiği anlaşılmaktadır.
Ancak Mevlevîlerin Amasya'da bulunuşunun Mevlevîhâne binasından daha eskiye gittiği şüphesizdir. Çünkü 675 [1276-77] yılında "Şeyh Veliyyüddin Ahmed Dede"nin, 683 [1284-85] yılında "Alâeddin Ali Dede"nin ve 699 [1299-1300] yılında "Şeyh Celâleddin Mehmed Dede"nin Mevlevî şeyhi oldukları, ele geçen eski belgelerden açıkça görülmektedir. "Pervâne Bey" Mevlevîhâne'yi yaptırdığı sıralarda Mevlevî şeyhi "Şeyh Yûsuf Dede" idi. "Şâdgeldi Padişah" döneminde "Zileli Nusretzâde Şeyh Cemâleddin Ahmed Dede", ondan sonra da halifesi "Şeyh Mehmed Cû'î Dede" Mevlevîhâne şeyhi olmuşlardır.
"Şeyh Cû'î Dede" kendi köyünde bir Mevlevîhâne yaptırıp oraya çekilince "Şeyh Mecdeddin Küpeli Dede", ardından 840 [1436-37] yılında "Şeyh Müstencid Dede" Mevlevîhâne şeyhi olarak görülür. 975 [1567-68] yılında "Şeyh Ömer Çelebi", ardından "Şeyh İbrâhim Çelebi" Mevlevî şeyhi iken bir eşkıya saldırısı meydana gelmiş, 1011 [1602-03] yılında Mevlevîhâne yanmış, şeyhi de ortadan kaybolmuştur.
Bu İbrâhim Çelebi'nin oğlu "Şeyh Mehmed Ârif Dede", eski sadrazam "Bayram Paşa"ya durumu arz etmiş; bunun üzerine 1047 [1637-38] yılında adı geçen sadrazam tarafından Mevlevîhâne yeniden yaptırılmış ve vakıfları genişletilmiştir. İlk önce adı geçen "Şeyh Mehmed Ârif Dede", sonra damadı "Şeyh Mahmûd Dede", sonra "Abdülkâdir Dede", sonra "Şeyh Alâeddin Dede" Mevlevîhâne şeyhi olmuştur. 1112 [1700-01] yılında bunun vefatıyla "İbrâhim Çelebi" mütevelli, "Şeyh Bilâl Efendi" şeyh olmuş; 1113 [1701-02] yılında "Şeyh Bilâl Efendi" mütevelliliği de üstlenmiştir.
Bilâl Efendi 1118 [1706-07] yılında vefat edince her iki görev (şeyhlik ve mütevellilik) "Mehmed Ârif Dede"nin soyundan "Hacı Osmân Sâkıb Efendi"ye verilmiş; yine 1118 yılında bu kişinin görevden alınmasıyla "Şeyh Ebûbekir Dede" Mevlevîhâne şeyhi olmuştur. "Mustafa Efendi" 1121 [1709-10] yılında vefat edince oğlu "Ali Çelebi", o da 1126 [1714-15] yılında vefat edince adı geçen "Hacı Osmân Sâkıb Efendi" Mevlevîhâne'nin mütevellisi olmuştur. 1131 [1718-19] yılında "Şeyh Ebûbekir Dede"nin vefatıyla Mevlevîhâne şeyhi olan "Şeyh Sâlih Dede Efendi", "Hacı Osmân Efendi" görevden alınınca mütevelliliği de üstlendiyse de 1135 [1722-23] yılında "Seyyid Hâfız Halîl Çelebi" mütevelli, kardeşi "Seyyid Hâfız Mustafa Çelebi" de nâzır (vakfın denetçisi) olmuştur.
Daha sonra mütevellilik ve nâzırlık görevleri birkaç kez geri alınıp yeniden verilmiş, 1143 [1730-31] yılında "Şeyh Sâlih Dede" hem mütevelli hem nâzır olmuştur. O, 1151 [1738-39] yılında vefat edince "Derviş Mehmed Dede"; onun 1166 [1752-53] yılında vefatıyla "Şeyh Cû'î" zâviyesinin mesnevîhânı (Mesnevî okutucusu) "Şeyh İsmâil Dede"; onun 1177 [1763-64] yılında vefatıyla "Hacızâde Şeyh Ahmed Dede"; onun 1190 [1776-77] yılında vefatıyla "İsmâil Dedezâde Feyzullah Dede"; onun 1194 [1780] yılında görevden alınmasıyla "Seyyid Hasan Dede"; 1204 [1789-90] yılında bu da görevden alınınca "Şeyh Ahmed Dedezâde Feyzullah Dede Efendi" Mevlevîhâne şeyhi ve "Şeyh Cû'î" mesnevîhânı olmuşlardır.
1208 [1793-94] yılında "Feyzullah Dede"nin görevden alınmasıyla kardeşi "Seyyid Abdullah Dede" mesnevîhân, "Ahmed Dede"nin yeğeni "Hüseyin Dede Efendi" de Mevlevîhâne şeyhi olduysa da 1209 [1794-95] yılında bu da görevden alınmış ve "Ahmed Dedezâde Seyyid Mehmed Kâmî Dede" yalnızca Mevlevîhâne şeyhi olmuştur. Onun 1227 [1812] yılında vefatıyla "Şeyh Hüseyin Dedezâde Seyyid Mehmed Efendi" Mevlevîhâne şeyhi, "Kâmî Dedezâde Seyyid Mehmed Sâbit Dede" de "Şeyh Cû'î" mesnevîhânı olmuş; ancak Sâbit Dede 1228 [1812-13] yılında vefat ettiğinden "Seyyid Mehmed Dede" hem Mevlevîhâne şeyhi hem "Şeyh Cû'î" mesnevîhânı olmuştur.
"Seyyid Mehmed Dede" on beş yıl kadar Mevlevîhâne şeyhliği yaptıktan sonra 1244 [1828-29] yılında Konya'dan dönerken öldürülmüş; yerine "Seyyid Sâbit Dedezâde Seyyid Ahmed Sâlim Dede", sonra "Hüseyin Dedezâde Seyyid Hasan Dede", sonra kardeşi "Seyyid Ali Rızâ Dede", onun vefatıyla oğlu "Seyyid Mehmed Sıdkî Dede", sonra onun oğlu "Seyyid Ahmed Dede", sonra da onun oğlu "Seyyid Cemâleddin Mehmed Dede" geçmiştir. Bugün Mevlevîhâne şeyhi bu sonuncusudur.
28- "Meydan Tekkesi": Meydan Köprüsü'nün başında, kuzeybatı tarafında, Sâbıkeddin Mahallesi'ndedir. "Ehlî Hâtun Tekkesi" de denir. Amasya emiri "Şâdgeldi Paşazâde Devâtdâr Ahmed Paşa"nın erdemli kızı "Ehlî Hâtun" 871 [1466-67] yılında tekkeyi yaptırmış, vakıflarını düzenlemiş ve mütevelliliğini kardeşi "Burak Bey oğulları Ahmed ve Mehmed Çelebiler"e bırakmıştır. Adı geçen hanımın kabri bu tekkenin içinde bulunduğundan, her gün Kur'ân'dan yedi cüz okunmasını evlatlarına, şeyhliğin de buna layık olanlara verilmesini şart koşmuştur.
Halvetiyye tarikatının tanınmış şeyhlerinden "Seyyid Şeyh Ali Efendi" bu tekkenin şeyhi iken 1113 [1701-02] yılında vefat edince oğulları "Seyyid İsmâil, İbrâhim ve Osmân Efendiler" miras yoluyla ortaklaşa şeyh olmuşlardır. 1147 [1734-35] yılında "Seyyid İsmâil Efendizâde Şeyh Seyyid Ali Efendi", onun 1155 [1742-43] yılında vefatıyla da oğlu "Seyyid Mehmed Halîfe" şeyh ve mütevelli olmuştur. Onun 1189 [1775-76] yılında vefatıyla "Seyyid Abdullah, Hüseyin ve Yûnus"; 1214 [1799-1800] yılında "Seyyid Abdullah oğlu Seyyid Mustafa" ile "Seyyid Hüseyin oğlu Seyyid Mehmed" ortaklaşa; "Seyyid Mustafa"nın 1217 [1802-03] yılında vefatıyla da amcasının oğlu "Seyyid Mehmed Çelebi" tek başına şeyh ve mütevelli olmuşsa da tekke harap olmuştur.
29- "Nûh Tekkesi": Çeribaşı Mahallesi'nin doğu ucunda, Çevrim Mezarlığı'nın altında, yol üzerinde görülen küçük mezarlık yeridir. Burası daha önce eski Amasya müftüsü "Mütevellîzâde Hacı Ahmed Efendi" tarafından 1116 [1704-05] yılında medrese olarak yaptırılmışken 1143 [1730-31] yılında yanmış; onu yeniden yaptıracak vakfı da kalmadığından başka bir "Mütevellîzâde", "Hacı Ali Ağa", burada bir Halvetî zâviyesi yaptırmış, şeyhliğini dersiâm (medresede ders vermeye yetkili) efendilere bırakmış ve vakıflarını düzenlemiştir.
Önce "İbâdullah Camii" kürsü şeyhi "Hacı Hızır Efendizâde Şeyh Hacı Nûh Efendi", sonra "Şeyh Abdurrahman Efendi", sonra "Şeyh Mustafa Efendi" tekke şeyhi olmuşlardır. Nûh Efendi aynı zamanda "Çeribaşı Camii" vaizi olduğundan tekke onun adıyla anılmıştır. 1233 [1817-18] yangınında tekke yanmış, vakıf gelir kaynakları da kaybolmuştur. Daha önce tekke şeyhlerinin gömüldüğü bir yer olduğundan yeniden yapılması mümkün olmamış ve genel bir mezarlık hâlini almıştır.
30- "Yâkûtiye Tekkesi": Tımarhâne'nin (Darüşşifa'nın) güneybatısında, Yeşilırmak kıyısından geçen yolun üzerindedir. Mescidi, şeyh odası, misafirhanesi ve imareti vardır; bunların hepsi kâgir (taş) ve son derece sağlamdır. Osmanlı emirlerinden "Yâkût Paşa" 814 [1411-12] yılında yaptırmış, mütevelliliğini önce ilk şeyhi olan "Abdullah oğlu Mehmed Buhârî"ye ve onun evlatlarına, ardından "Yâr Ali Çelebizâde Müeyyed Çelebi"ye ve onun evlatlarına ayırmıştır.
"Şeyh Bahâeddin Mehmed Buhârî" ilk şeyh olarak mütevellilik görevini de yürütmüş, onun evlatları iki yüz yıl kadar mütevelli olmuşlardır. Âlimlerden birçok kişi bu tekkenin şeyhliğini yapmıştır. Emekli âlimlerden "Şeyh Osmân Efendi" hem şeyh hem de soyu tükenen "Mehmed Buhârî" evlatlarının yerine mütevelli iken 1080 [1669-70] yılında vefat edince "Müeyyedzâde Abdülbâkî Efendi", vakfiyedeki şartı ve mirasçılığını ispat ederek "Yâkûtiye" şeyhi ve mütevellisi olmuştur. 1085 [1674-75] yılında o da vefat edince oğlu "Yahyâ Efendi" şeyh ve mütevelli olmuştur. Onun 1124 [1712-13] yılında vefatıyla oğulları "Seyyid Mehmed ve Ahmed Efendiler" mütevelli, Mehmed Paşa Camii kürsü şeyhi "Bolulu İbrâhim Efendi" de şeyh olmuş; 1141 [1728-29] yılında İbrâhim Efendi'nin oğulları "Seyyid Mehmed Emîn ve Ali Ârif Efendiler" tekke şeyhi olmuş, sonra mütevelliliği de ele geçirmişlerdir.
Sonraları şeyhlik ve mütevelliliğin yalnızca maaş almaktan ibaret olduğuna inanan kişilerin başıboşluğu ve ihmali yüzünden tekke kullanılmaz hâle gelmiş; bu yüzden 1281 [1864-65] yılında Amasya müftüsü "Ali Kayazâde Hacı Ahmed Sıdkî Efendi"ye fetvâhane (müftülük dairesi) yapılmıştır. Onun ölümünde yine terk edildiğinden 1300 [1882-83] yılında "İbtidâî Mektep" (ilkokul) olarak kullanılmaya başlanmıştır.
31- "Yâ Vedûd Tekkesi": Pirinççi Mahallesi'nin kuzeydoğusunda, Dersi Tamam Efendi Türbesi'nin kıble tarafındadır. Bu tekkeyi, Amasya kadısı olup "Molla Beylik" adıyla tanınan "Nizâmeddin Abdurrahman Muslihî"nin bilgili kızı "Selâmet Hâtun" 857 [1453] yılında yaptırmış ve vakıflarını düzenlemiştir. Nakşibendî büyüklerinden "Sa'deddin Kâşgarî" hazretlerinin halifelerinden "Sun'ullah Buhârî" hazretleri ve sonra oğlu "Şeyh Abdülvedûd Efendi" daha sonraki dönemde bu tekkenin şeyhi olarak tanınmış, tekke de "Abdülvedûd Efendi"ye nispetle bu adla bilinir olmuştur.
Daha sonra "Şeyh Edhem Çelebi" ve ardından "Şeyh Mehmed Çelebi" tekke şeyhi olmuş; 1099 [1687-88] yılında "Şeyh Mehmed Efendi", 1110 [1698-99] yılında "Şeyh Mustafa Efendi" mütevellilikle birlikte şeyh ve zâviyedar olmuşlardır. Mustafa Efendi'nin 1121 [1709-10] yılında vefatıyla oğlu "Mehmed Çelebi", 1149 [1736-37] yılında diğer oğlu "Osmân Çelebi", onun 1153 [1740-41] yılında vefatıyla oğulları "Abdullah ve Hasan" şeyh olmuşlardır. 1154 [1741-42] yılında bunların görevden alınmasıyla dersiâm "Seyyid Hâfız Hüseyin Efendi" şeyh ve mütevelli olmuş, tekke de bir dershaneye dönüşmüştür. Sonra oğlu "Seyyid Mustafa Efendi", onun 1178 [1764-65] yılında vefatıyla "Mahmûd Çelebi", onun 1210 [1795-96] yılında vefatıyla oğlu "Mustafa", ardından kardeşi "Seyyid Mehmed", onun 1223 [1808-09] yılında vefatıyla da "Fazlîzâde Seyyid Hacı Abdülkâdir Efendi"nin oğulları, ileri gelenlerden "Seyyid Mehmed Saîd ve Mustafa Efendiler" şeyh olmuşlardır. Bu miras usulü tekkeyi harap etmiştir. Tekkenin mescidi hâlâ ayaktayken vakıfları "müderris" adına bağlanarak 1315 [1897-98] yılında Maarif (eğitim idaresi) adına kaydedilmiştir. Şimdi yalnızca "Selâmet Hâtun"un türbesi kalmıştır.
Her bir ciheti medrese-i ilm ü edebdir
Erbâb-ı zekâ feyzine i'lâ-yı sebebdir
Makbûl-i ümem melce'-i ashâb-ı talebdir
Medhûl olur elbette dilâzâr-ı Amasya
Dörtlüğün anlamı: Amasya'nın her yanı ilim ve edep okuludur; zeki kişilerin feyz bulmasına sebep olur. Milletlerin beğendiği bu şehir, ilim isteyenlerin sığınağıdır; Amasya'ya gönül kıran ise elbette ayıplanır.
İslâm şeriatının dayanağı ve medeniyet dünyasının övünç kaynağı ilimler ve bilgilerdir. Amasya, ilim ve bilgi sayesinde bir âlimler madeni, medreseler ve mektepler sayesinde de bir faziletli kişiler merkezi olduğundan her tarafı ilim medreseleriyle, her yönü bilgi mektepleriyle doludur.
İlim kurumlarının çokluğu ve yetkinlikteki üstünlüklerinin şöhreti bakımından Amasya eskiden beri halkın beğenisini kazandığından, âlimlerin ve ilim öğrencilerinin her zaman bu ilim madenine başvurarak feyz edinip mutluluğa erdikleri, tarihe dikkatli bir bakışla anlaşılır. Amasya'da ilim ve bilginin başlangıçtaki hâlini ve sonraki ilerleyişini ortaya koymak ve belirlemek, ancak medreselerin ve mekteplerin yapılış ve onarılış tarihlerini bilmekle mümkündür. Düşünce alanındaki ilerlemelerin mutlu bir sonucu olan bu ilim kurumlarından önce, zihinleri aydınlatmaya çalışan âlimlerin ilim ve bilgiyi yaymak için yaptıkları hizmetleri ve bunun nasıl geliştiğini izlemek, kararlı fetihleri görevlerin başında sayan geçmiş İslâm milletlerinin ilim ve bilgiye verdikleri değeri ve tanıdıkları önemi anlamaya yarar; atalarının torunları olduğunu azim ve sebatla kavramak isteyen sonraki kuşaklar için de bir uyanıklık ve övünç sermayesi olur.
Amasya'nın fethinin başlangıcından 538 [1143-44] yılına kadar Dânişmendli hükümdarları, Harezm ve Horasan taraflarından akın akın Amasya'ya gelen Türk oymaklarını yerleştirmekle ve Amasya'yı geri almak için her yıl yeniden saldıran Rumlara, ardından da Haçlı ordularına karşı savunma yapıp saldırıları önlemekle son derece meşgul olduklarından, dışarıdan gelen âlimlerle ancak hakları güvenceye almaya ve adaleti dağıtmaya çalışmışlar; ilim yaymaya uygun bir zaman bulamamışlardır. Bu, tarihî araştırmalardan anlaşılmaktadır. Fakat bu tarihte Selçuklu hanedanına geçen Amasya, saltanat merkezi olduğu için "Selçuklu Sultanı Mesud" İslâm medeniyetini Amasya'da kurmaya çalışarak cami, medrese ve hankah gibi ilim ve din kurumlarının temelini atmıştır.
Daha sonra Amasya valileri olan "Mübârizeddin Halîfe Alp" ile "Seyfeddin Torumtay" birer yüksek medrese yaptırıp ders veren âlimlere ve müderrislere yeterli ödenek bağlamışlardır. Dışarıdan Amasya'ya gelen âlimleri de gerek emirler, gerek ileri gelenler ve büyükler para ve maaş vererek geçim sıkıntısından kurtardıkları için Herat, Horasan, Harezm, Buhara gibi uzak ve önemli memleketlerden Amasya'ya âlimlerin ve fakihlerin (İslâm hukukçularının) gelip bilgiyi yaygınlaştırmak ve ilmi yaymak için çaba gösterdiklerini ele geçen eski belgeler ispat etmektedir.
"Abdülmelik el-Berkendî", "Ebû Nasr el-Keşânî", "Mahmûd el-Yesevî", "Takıyyüddin Osmân el-Hirevî", "Fahreddin Mahmûd el-Buhârî", "Tâceddin Yûsuf et-Tebrîzî", "Ziyâeddin Îsâ el-Hakkârî", "Necîbeddin Mûsâ el-Ahlâtî" ve "Sa'deddin Mehmed er-Rûmîkî" gibi faziletli kişiler Amasya'da ders vermeye girişmiş, feyiz yaymaya koyulmuş ve pek çok öğrenci yetiştirmişlerdir. Bunlardan "Takıyyüddin Osmân er-Rûmî", "Bedreddin İbrâhim el-Kımârî", "Sadreddin Mehmed el-Amâsî" ve "Hacı Mecdeddin Îsâ es-Sulgârî" gibi faziletli kişiler Amasya'dan yetişip ün kazanmışlardır.
İlhanlı devletinin nüfuzu Amasya'da geçerli olduğu zamanlarda Tatarların zulüm ve kötülüklerinin korkunç bir hâl aldığını gören bu İslâm âlimleri, ilmî görevlerinde hiç gevşeme göstermeden Tatarları yumuşaklık ve tatlılıkla uyarmışlar, kaba düşünce ve duygularını yumuşatarak onları İslâm dairesine sokmuşlardır. Bu durum, silahlı gücün aciz kaldığı bir yerde söz gücünün ve yüksek ilimlerin ne kadar etkili bir başarı silahı olduğunu ispat eder.
Buna göre "Selçuklu hanedanının" nüfuzu Amasya'da ortadan kalktığı sırada Tatarların yüce İslâm dinini kabul etmeleri ilim ve bilginin yayılmasına hız kazandırdığından, 700 [1300-01] yılından itibaren eski yol daha da rağbet görmüş; her taraftan Amasya'ya gelen âlimler ve faziletli kişiler değerleri ölçüsünde desteklenmiş, fazilet ve olgunlukları ölçüsünde itibar görmüşlerdir. Tanınmış emirlerden "Nâsıreddin Ahmed Atabeg" de mevcut medreselere bir medrese daha ekleyerek âlimlerin ve ilim öğrencilerinin hâllerini iyileştirmek için para ve emek harcamıştır.
Bu sekizinci yüzyılın [hicrî; miladî XIV. yüzyıl] faziletli kişilerinden Amasya'da ilim yayan, büyük ve küçük "Şemseddin Mehmed Nahcivânî", "Cemâleddin İbrâhim Aksarâyî", "Muslihuddin Mûsâ Sivasî", "Şerefeddin Mehmed Erzincânî", "Sa'deddin Mehmed el-Hocendî", "Zeyneddin Siyâvuş ed-Difrikî" ve "Kıvâmeddin Kâsım el-Erzincânî" gibi kişilerin ardından "Mecdeddin Ömer", "Şemseddin Ahmed", "Bedreddin Doğan", "Fahreddin İlyâs", "Nizâmeddin Abdülmelik", "Sadreddin Artuk", "Fahreddin Osmân", "Ziyâeddin Mes'ûd" ve "Celâleddin Abdurrahman" gibi faziletli kişiler Amasya sancağından yetişmiş; müderrislik, kadılık ve müftülük alanlarında ün kazanmışlardır.
788 [1386-87] yılından itibaren Amasya emirliği yüce Osmanlı saltanatının himayesini büyük bir övünçle kabul ettikten sonra şehzadelerin yetişip güç kazandığı bir eğitim yeri olması, Amasya'nın değerini yükseltmiş ve ilim ile bilginin ilerlemesini canlandırmıştır. Bu yüzden vezirler ve ileri gelenler para harcayıp emek vererek ilim kurumlarının sayısını artırmışlardır.
Dokuzuncu yüzyılın [hicrî; miladî XV. yüzyıl] başlarından "Kanûnî Sultan Süleyman Han" hazretlerinin tahta çıkışına kadar Amasya'da yapılan ilim kurumlarının sayısı en yüksek noktasına ulaşmış; bu zamanların yetiştirdiği faziletli kişilerin benzerini Amasya, bu olgunluk devrinden sonra pek az görmüştür. "Yakub Paşa, Yörgüç Paşa, Hızır Paşa, Mehmed Paşa, Abdullah Paşa, Kâsım Bey, Hüseyin Ağa ve Ayas Ağa" gibi hayır sahipleri birer yüksek medrese yaptırıp âlimlere ve ilim öğrencilerine yeterli ödenek bağlayarak ilim ve bilginin yayılmasına malca hizmet etmişlerdir.
Sekizinci yüzyıldan kalan "Gümüşlüzâde Şücâeddin İlyâs, Celâleddin Abdurrahman, Şemseddin Mehmed Buhârî ve Tâceddin İbrâhim Tokâdî" gibi faziletli kişilerin yetiştirdiği ve dışarıdan gelen "Pîr Sun'ullah-ı Amâsî, Ferîdeddin Mehmed Devvânî, Müeyyed Çelebi, Müderriszâde Hüsâmeddin-i Rûmî, Celâleddin Yûsuf Çelebi, İbrîzâde Molla Muhyiddin, Seydî Ahmed Kırîmî, Molla Receb-i Rûmî, Seydî Abdullah Efendi, Molla Müderris Abdî, Hatîb Kâsım, Molla Bahşî, Tâceddin Amâsî, Molla Şâdilü Muhyiddin, Molla Sinan Berdaî, Koca Emîr İbrâhim Efendi, Molla Muslihuddin" ve benzeri faziletli kişiler Amasya'yı birinci derecede bir üniversite (dârülfünûn) hâline getirmişlerdir.
926 [1519-20] yılından 1041 [1631-32] yılına kadar mevcut medreselere ancak iki medrese eklenebilmişse de bu kişilerin yetiştirdiği "Hakalalı Molla Muhyiddin, Tokatlı Molla Alâeddin, Molla Kemâl Halîfe, Molla Şeyh İlyâs, Şeyh Sinan, Bahşîzâde Yahyâ, Müeyyedzâde Pîrî ve Kadızâde Küçük Mehmed" Efendiler müderrislik dünyasında çok tanınmışlardır. Bunları olgunluk derecesine ulaştıran sebeplerin birincisini, Amasya'daki medreselerin ehline verilmesinde ve âlimlerin her bakımdan refaha kavuşturulmasında aramak gerekir.
Çünkü 1004 [1595-96] yılında temeli atılan veraset usulü (görevlerin babadan oğula geçmesi) yavaş yavaş etkisini göstererek, babasının ölümü sırasında icazet almış olan evlada ilmî görevler verildiğinden, âlim çocukları ilim tahsiline teşvik edilmişse de bu usul, kişiler üzerinde hafif bir olumsuz etki uyandırmaktan da geri kalmamış ve mevcut medreseler olduğu gibi kalıp sayıca artamamıştır. Bu yüzyılın yetiştirdiği âlimler "Yağmurköylü İsmâil, Hocazâde Abdullah, Caferzâde Hacı Hızır, Uzun Müderris Mehmed, Çorumlu Hacı Ömer ve bir başka Hacı İsmâil" Efendiler gibi faziletli kişilerdir.
1098 [1686-87] yılındaki korkunç olay Amasya'daki bütün ilmî görevleri altüst etmiş; veraset usulü hâlen ilim tahsil etmekte olan evlatları da kapsadığından müderrislik, şeyhlik, hatiplik ve imamlık gibi önemli görevlerde vekâlet (niyabet) usulünü ortaya çıkarmıştır. 1241 [1825-26] yılına kadar bu vekâlet usulü medreselerin bazılarını harap etmiş, bazılarını da ayakta tutmuştur. Bununla birlikte o yüzyıl içinde "Çorumlu Müftizâde Abdullah, Mütevellîzâde Hacı Ahmed, Çorumlu Hâfız Mehmed, Tokatlı Şeyh Mustafa, İnallı Hacı Mehmed, Akdağlı Şeyh Mustafa, Iydîzâde Hacı Mustafa Âkif, Uluslu Mehmed ve Següköylüzâde Hacı Mehmed Kâşif" Efendiler gibi tanınmış faziletli kişiler yetişerek Amasya'yı canlandırmışlardır.
Bunların ardından "Ürgüplü Hacı Ahmed, Şeyhzâde Abdullah Vecîh, Türkmenzâde Nâbî, Soruklu Hacı Ali ve Payaslı Hacı Mehmed" Efendiler gibi faziletli kişiler Amasya'da ilim yayma hizmetine kendilerini adayarak ün kazanmış, halkın hocası olmuşlardır. Bunların öğrencileri olan "Canikli Hacı Mehmed, Sipâhî Hâfız Ömer ve Taşköprülü Hacı Hâfız Abdullah" Efendiler de herkesin hocası olarak tanınmışlardır.
1241 [1825-26] yılından itibaren veraset usulünü ortaya çıkaran vekâlet usulü ancak bazı âlimleri bir dereceye kadar refaha kavuşturduğundan, Amasya, yalnızca dinî bir gayretle, geçmiştekilerin kalıntılarından olup Amasya medreselerinde ilim tahsil ederek ün kazanan kişilerin çabası sayesinde eski şöhretini kaybetmemiştir. Bu gayretli kişiler arasında "Caniklizâde Hacı Mehmed, Payaslızâde Hacı Abdülhalîm, İnebazarlı Hacı İsmâil, Malatyalı Sûfî Mehmed, İbekli Hacı Hasan, Şirvânî Hacı Mustafa ve Îsâ" Efendiler son derece tanınmış olup şimdi bunların öğrencileri ilim yaymaktadır.
"Tanzimat-ı Hayriye" zamanında, vakfiye şartlarına aykırı olan bu veraset usulünün akla ve hukuka uygun bir hâle getirilmesi gerekirken, din ve zaman bakımından çok önemli olan medrese müderrisliğinin ve mektep öğretmenliğinin çocuklara verilmesi hakkında, sanki ölülerin bıraktığı eşya ve miras mallarını paylaştırır gibi kanunlar konulması, sağduyu sahiplerini ağlatacak hâllerdendir. Bu durumun, geçmişteki değerli insanların milyonlar harcayarak meydana getirdikleri yüksek kurumlardan yararlanmayı son derece azalttığı, Amasya'daki medreselerin, mekteplerin ve diğer ilim binalarının durumları teker teker anlatıldığında açıkça görülecektir.
Amasya'da geçmişteki değerli insanların meydana getirdikleri medreseler, mektepler, kütüphaneler ve dârülkurrâlar (Kur'ân okuma okulları) incelenirse, Amasya'yı ne kadar büyük emeklerle bir üniversite ve ilim merkezi hâline getirdikleri anlaşılır. Amasya'yı tarihte ünlü, büyük bir şehir yapan da bu büyük emeklerdir.
Amasya'da 870 [1465-66] yılında medresesinin bitişiğinde "Hızır Paşa", 890 [1485-86] yılında camisinin içinde "Sultan İkinci Bâyezid Han", 1017 [1608-09] yılında "Hâtuniye Camii" bitişiğinde "Müeyyedzâde Pîrî Çelebi", 1147 [1734-35] yılında "Burmalı Minare Camii" içinde "Hıfzîzâde Hacı Osmân Fâik Efendi", 1159 [1746-47] yılında "Sultan Bâyezid Mektebi" karşısında "Emîr-i İmâm Abdüllatîf Efendi", 1248 [1832-33] yılında türbesinin üzerinde "Saçlı Hacı Mahmûd Efendi", 1258 [1842-43] yılında muvakkithanesinin (vakit belirleme odasının) içinde "Kapancızâde Hacı Hüseyin Zekî Efendi" ve 1329 [1911] yılında "Sultan Bâyezid" avlusunda "Yumuk Osmânzâde Mehmed Hamdî Efendi" tarafından olmak üzere sekiz kütüphane yaptırılmış ve vakıfları düzenlenmişse de bunlardan yalnızca "Abdüllatîf, Hüseyin ve Hamdî" Efendilerin kütüphaneleri mevcuttur; diğerleri dağılmış ve kaybolmuştur.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- şark-ı şimâlî: kuzeydoğu; cenûb-ı garbî: güneybatı
- evkâfı tanzîm etmek: vakıflarını düzenlemek, gelir kaynaklarını bağlamak
- zâviye: küçük tekke, dervişlerin barındığı ve yolcu ağırlanan yer
- meşîhat: şeyhlik; tevliyet: vakıf mütevelliliği, yöneticiliği
- mütevellî: vakfı yöneten kişi; nâzır: vakfı denetleyen kişi
- mahdûm: oğul; birâderzâde: yeğen; ammizâde: amca oğlu
- ref': görevden alma; fevt: ölüm; irtihâl: vefat
- mesnevîhân: Mevlânâ'nın Mesnevî'sini okutup şerh eden kişi
- muhterik olmak: yanmak; mün'adim olmak: yok olmak, ölmek
- sadr-ı esbak: eski sadrazam
- kürsî şeyhi: camide kürsüde vaaz veren şeyh
- ders-i âm: medresede ders okutmaya yetkili büyük müderris
- akârât-ı mevkûfe: vakfa ait gelir getiren mülkler
- teseyyüb: başıboşluk, işi gevşek tutma
- münderis: ortadan kalkmış, yok olmuş
- medâris, mekâtib: medreseler, mektepler
- fuzalâ: faziletli, bilgili kişiler; tilmîz: öğrenci
- dârü'l-fünûn: üniversite
- usûl-i verâset / usûl-i niyâbet: görevin babadan oğula geçmesi / görevin vekil eliyle yürütülmesi
- dârü'l-kurrâ: Kur'ân okuma ve kıraat okulu
Bölümün Yeri ve Hüsameddin'in Kaynakları
Bu sayfalar, kitabın Mukaddime kısmında Amasya tekkelerini numaralı maddeler hâlinde sayan dizinin sonunu (26-31) ve hemen ardından medreselere geçen yeni bölümün genel girişini içerir. Tekke maddelerinde Hüsameddin'in elindeki malzeme açıkça görülür: vakfiyeler, şer'iyye sicilleri ve görev beratlarına dayanan şeyh ve mütevelli zincirleri. Bu yüzden metin kimi yerde bir ad ve tarih listesine dönüşür; ama bu listeler bugün araştırmacıların hâlâ başvurduğu veriler arasındadır. Amasya Halvetiyye tekkelerini inceleyen Kadir Özköse'nin makalesinde Meydan ve Nûh tekkelerine dair bilgilerin büyük kısmı doğrudan Hüsameddin'e dayandırılır; Mevlevîhâne hakkında yazan Abdulhalim Durma da bilgilerini "Amasya Tarihi yazarından öğrendiğini" açıkça söyler.
Metindeki tarihlerin hicrî olduğunu ve köşeli parantezlerdeki miladî karşılıkların yaklaşık yıl aralığı verdiğini hatırlatmak gerekir. Bir hicrî yıl iki miladî yıla taşabildiği için "1047 [1637-38]" gibi yazımlar bu belirsizliği yansıtır.
Tekkelerin Bugünkü İzleri
Melik Gâzi (Sünbül) Tekkesi. Yörgüç Paşa Camii yakınındaki bu zâviyeye ve onu 1825-26'da yeniden canlandıran Kadızâde Sünbül Mehmed Efendi'ye dair başka kaynaklarda bilgiye rastlanmadı. Adındaki "Melik Gâzi" ile Amasya'yı fetheden Dânişmendli Melik Gâzi arasında bir bağ kurmamak gerekir; Hüsameddin tekkeyi açıkça 1416-17'de yaptıran "Gâzi İsmâil Bey"e bağlar. Aynı biçimde buradaki Sünbül Efendi, Cemâl-i Halvetî'den sonra İstanbul'da Koca Mustafa Paşa Dergâhı'nda posta oturan Halvetî büyüğü Sünbül Sinan Efendi ile karıştırılmamalıdır.
Meydan (Ehlî Hâtun) Tekkesi. Özköse, tekkenin Meydan Köprüsü'nün, yani bugünkü İstasyon Köprüsü'nün başında, eski Sâbıkeddin, yeni Kurşunlu Mahallesi'nde bulunduğunu yazar ve halkın "Dilek Kuyusu" diye ziyaret ettiği yerin burası olduğunu ekler. Yapılış tarihi (1467), banisinin Şâdgeldi Paşa'nın torunu Ehl-i Hâtun olması, mütevelliliğin Burak Bey oğullarına bırakılması ve günde yedi cüz okunması şartı Hüsameddin'le birebir örtüşür. Özköse'nin dikkat çektiği bir nokta önemlidir: tekkede Halvetî şeyhlerin görev yaptığı biliniyorsa da daha önce hangi tarikata bağlı kimselerin hizmet ettiği kaydedilmemiştir. Ziyaret yerlerini derleyen yerel çalışmalarda Ehlî Hâtun Türbesi bugün Kurşunlu Mahallesi'nde anılır.
Nûh Tekkesi. Özköse'ye göre tekkenin yeri bugünkü Çeribaşı Camii civarında, halkın Çorum Mezarlığı dediği mezarlığın altındaki yol üzerinde kalan vakıf mezarlığıdır; muhtemelen bugünkü Atatürk İlkokulu'nun bulunduğu yerdir. Medrese olarak yapılış (1704), 1730 yangını ve Hacı Ali Ağa'nın zâviyesi Hüsameddin'le uyuşur. Ayrılık yangın tarihindedir: Hüsameddin tekkenin 1233 [1817-18] yangınında yandığını söylerken Özköse, XIX. yüzyıl tasavvuf tarihi çalışmalarına dayanarak 1808 yılını verir. Bu, ya ayrı bir yangını ya da tarihlerden birinin yanlış okunmasını gösterir; elimizdeki kaynaklarla hangisinin doğru olduğu belirlenemedi.
Yâkûtiye Tekkesi. Bu yapı, adları birbirine çok benzeyen başka bir eserle kolayca karıştırılır. Çelebi Mehmed'in veziri Yakub Paşa'nın 1412'de yaptırdığı ve halk arasında Çilehâne diye bilinen Yakub Paşa Medresesi ile tekkesi ayrı bir yapıdır. Hüsameddin'in Yâkûtiye'si ise Darüşşifa'nın güneybatısında, ırmak kıyısındadır. Selim Özcan'ın şehzadeler dönemi Amasya'sını inceleyen çalışması, Yakutiye İmareti'nin Amasya emiri Hacı Kutlu Şah'ın oğlu, Osmanlı emirlerinden Sinaneddin Yakut Paşa tarafından 1413'te Yakutiye Mahallesi'nde yaptırıldığını kaydeder. Hüsameddin'in verdiği 814 [1411-12] tarihi ile 1413 arasında küçük bir fark vardır; mescit, misafirhane ve imaretten oluşan bu külliyenin imareti de Özcan'ın sözünü ettiği yapı olmalıdır. Darüşşifa'nın çevresi bugün de Yakutiye adıyla anılır; tekkenin adı mahalle adında yaşamaktadır.
Yâ Vedûd Tekkesi ve Selâmet Hâtun Türbesi. Hüsameddin "şimdi yalnız Selâmet Hâtun'un türbesi kalmıştır" der; bu türbe bugün de Pirinççi Mahallesi'nde ayaktadır. Kare planlı, kubbeli, kesme ve moloz taştan yapılmış küçük bir yapıdır ve yol seviyesinin altında kalmıştır. Halk arasında Selâmet Hâtun'un ineğiyle birlikte gömüldüğü, hatta Nûh tufanından inekleriyle kurtulduğu anlatılır; mahalle kadınları türbeyi gönüllü olarak temiz tutar, hayır duası ve dilek için ziyaret edilir. Bu rivayetlerin, kadı kızı olan ve 1453'te bir Nakşibendî tekkesi kuran tarihî Selâmet Hâtun'la hiçbir ilgisi yoktur; ama bir vakıf kadınının adının beş buçuk yüzyıl sonra halk inancı içinde nasıl yaşadığını göstermesi bakımından dikkate değer.
Amasya Mevlevîhânesi
Mevlevîhâne maddesi, bu sayfaların en uzun ve en dikkatli işlenmiş kısmıdır. Hüsameddin, binanın 1314-15'te Alâeddin Ali Pervâne Bey tarafından yaptırıldığını, vakfiyesi kaybolduğu hâlde tanıklarla ispat edilen kayıtlara dayanarak ileri sürer. Dipnotunda da yapının 636 Şevvalinde [1239] ölen Selçuklu Sultanı Alâeddin'e ait olduğu iddiasını reddeder: Mevlânâ Celâleddin 1273'te vefat ettiğine ve tarikatın yayılması ondan sonra olduğuna göre bu iddia "pek zayıf"tır. Bu, Hüsameddin'in kayıtları körü körüne aktarmadığını, tarihî tutarlılığı gözettiğini gösteren güzel bir örnektir.
Abdulhalim Durma, Mevlevîlerin Amasya'daki varlığının daha da eskiye, Sultan Veled döneminde buraya halife olarak gönderilen Muhammed Ali'ye kadar gittiğini belirtir. Eflâkî'nin Menâkıbü'l-Ârifîn'ine göre Mevlevîhâne'nin yapıldığı yıllarda Ulu Ârif Çelebi'nin de Amasya'da bulunduğu ve burada Ahmedîlerin şeyhi Küçük Seyyid Ahmed ile görüştüğü anlaşılmaktadır. Durma, Şâdgeldi Paşa devrinde şeyh olan Zileli Cemâleddin Ahmed Dede'nin, 1387'de Kadı Burhâneddin'e yenilen emirlerin barış elçisi olarak gönderdiği kişi olabileceğini de ileri sürer; bu bir tahmindir ve öyle okunmalıdır.
Şeyh Cû'î Dede'nin "kendi karyesine" çekilmesi, bugün Amasya'ya bağlı Şeyhcui köyünün hikâyesidir. Durma'ya göre şeyh 1414'te köyünde bir Mevlevîhâne, tekke, mektep ve çeşme yaptırmış, köyün arazisini Mevlevîhâne'ye vakfetmiş, ömrünün kalanını orada geçirip oraya gömülmüştür; köy de sonradan onun adıyla anılmıştır. Hüsameddin'in metninde sık geçen "Şeyh Cû'î mesnevîhânı" unvanı, şehirdeki Mevlevîhâne şeyhlerinin bir kısmının bu köy zâviyesinde Mesnevî okutma görevini de yürüttüğünü gösterir. Kitabın dipnotunda bu görevin 1235'ten sonra kimlere geçtiği de sayılır: Seyyid Hasan Dede, Osmân Halîfe, Ebûbekir Vahdetî Efendi, Hacı Mustafa Rıfkî Efendi ve onun oğlu Hüsâmeddin Dede Efendi.
Mevlevîhâne'yi 1637-38'de yeniden yaptıran Bayram Paşa hakkında küçük bir düzeltme gerekir: Hüsameddin ona "sadr-ı esbak", yani eski sadrazam der. Oysa Bayram Paşa, IV. Murad döneminde 2 Şubat 1637'den 26 Ağustos 1638'de Bağdat Seferi sırasında Urfa yakınlarında ölümüne kadar sadrazamdı; hicrî 1047 yılı tam bu sadaret dönemine düşer. Hüsameddin'in ifadesi, kendi zamanından geriye bakan bir unvan kullanımı olarak anlaşılmalıdır. Durma, Bayram Paşa'nın aynı yıllarda su sıkıntısı çeken Amasya'ya kendi kesesinden su getirdiğini ve bir kervansaray da yaptırdığını ekler. Kimi kaynaklarda Bayram Paşa'nın Amasya doğumlu olduğu ileri sürülür; bu bilgi doğrulanamadı.
Hüsameddin'in "bugün Mevlevîhâne şeyhi" diye andığı Seyyid Cemâleddin Mehmed Dede, Millî Mücadele tarihinde de yer alan bir şahsiyettir. Durma'ya göre Cemâleddin Efendi bir dönem Amasya belediye başkanlığı yapmış, Mustafa Kemal'i Havza'dan Amasya'ya davet eden heyette bulunmuş, Amasya Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin kurucuları arasında yer almıştır. Mevlevîhâne'den son olarak 1919'da, Mustafa Kemal'in Havza'dan gönderdiği bir genelgenin halka duyurulması için yapılan toplantıya ev sahipliği yapmasıyla haberdar olunur. Yapı bugün ayakta değildir. Durma, onun eskilerin Selağzı dediği yerde bulunduğunu, bu bölgedeki mezarlığın 1865'te Mutasarrıf Ziya Paşa tarafından kaldırılıp yerine dükkânlar yapıldığını, alanın zamanla bugünkü Yavuz Selim Meydanı'na dönüştüğünü yazar; Mevlevîhâne'nin büyük olasılıkla 1925'te tekkelerin kapatılmasından sonra meydan açma çalışmaları sırasında yıkıldığını tahmin eder.
Hüsameddin'in Medrese Tarihi ve Bugünkü Bilgiler
Medreselere ayrılan girişte Hüsameddin, Amasya'daki ilim hayatını dönemlere ayırır: Dânişmendli savaş yılları, Selçuklu ve İlhanlı dönemi, Osmanlı'nın ilk iki yüzyılındaki parlak devir ve XVII. yüzyıldan sonraki gerileme. Bugünkü araştırmalar bu şemayı büyük ölçüde doğrular, ama bazı noktalarda ayrılır. Hüsameddin, Dânişmendlilerin ilimle uğraşmaya fırsat bulamadığını söyler; Türk Maarif Ansiklopedisi'ndeki Amasya maddesi ise Dânişmendliler döneminde ırmağın kuzeyinde cami, köprü, han, küçük saray, hamam ve medreselerin yapıldığını kaydeder. Şehirdeki en eski Türk yapısının da Dânişmendoğlu Melik Gâzi'nin bugünkü Şamlar Camii yerinde yaptırdığı cami olduğu belirtilir. Hüsameddin'in ilk kurumları Selçuklu Sultanı Mesud'a bağlaması bu bakımdan tartışmaya açıktır; şehirde Sultan Mesud'a ait olduğu ileri sürülen bir türbe bulunması, onun adının Amasya hafızasındaki yerini gösterir.
Hüsameddin'in andığı iki Selçuklu valisi, bugün de şehrin simgesi sayılan iki yapının banileridir. "Mübârizeddin Halîfe Alp" adıyla andığı kişi, Halifet Gazi Medresesi'nin kurucusu Mübârizüddin Halifet Gazi'dir. Medresenin tarihi kaynaklarda farklı verilir: TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Amasya maddesi 1209-1210'u verirken Türk Maarif Ansiklopedisi medresenin Halifet Gazi'nin 1222-1228 arasındaki valiliği sırasında yapıldığını yazar. Seyfeddin Torumtay'ın 1267'de yaptırdığı medrese ise Gökmedrese adıyla günümüze ulaşmıştır ve Torumtay yanındaki türbede yatar. Hüsameddin'in "700 yılından itibaren" medreselere bir yenisini eklediğini söylediği Nâsıreddin Ahmed Atabeg'in eseri de Atabey Medresesi'dir; bugünkü kaynaklar onu 1322'de beş oda, bir dershane ve bahçeli olarak yapılmış gösterir. Böylece Hüsameddin'in kronolojisi bu noktada da doğrulanır. Hüsameddin'in İlhanlı yılları için anlattığı "Tatarların ilimle yumuşatılması" tablosuna, aynı dönemin en önemli ilim yapısı olan Darüşşifa'yı da eklemek gerekir: Olcaytu Han ve eşi Uldız Hatun adına 1309'da Anber bin Abdullah'ın yaptırdığı bu şifahane uygulamalı tıp eğitimi de veriyordu ve Kitâbü'l-Cerrâhiye yazarı Sabuncuoğlu Şerefeddin burada yetişip yaklaşık on dört yıl hizmet etmiştir.
Hüsameddin'in Osmanlı'nın ilk döneminde medrese yaptıranlar olarak saydığı sekiz ad, bugünkü listelerle neredeyse birebir örtüşür: Yakub Paşa Medresesi (1412), Yörgüç Paşa Camii ve Medresesi, Hızır Paşa Medresesi (1466), Mehmed Paşa Medresesi (1484), dârülhadis olarak yapılan Abdullah Paşa Medresesi (1485), Şehzade Bayezid'in emirlerinden Kâsım Bey'in Hakala'da yaptırdığı medrese (1464), II. Bayezid'in kapıağası Hüseyin Ağa'nın Büyük Ağa Medresesi (1488) ve kapıağası Ayas Ağa'nın Küçük Ağa Medresesi (1495). Bunlardan Büyük Ağa Medresesi 1939 depreminde yıkılmış, 1978'de Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından aslına uygun olarak onarılmıştır ve hâlâ kullanılmaktadır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre XVI. yüzyılın başlarında şehirde dokuz cami, on medrese, dört zâviye, altı imaret ve on beş hamam vardı. Hasan Telli'nin Meşihat Arşivi belgelerine dayanan çalışması da Amasya'da kırkın üzerinde medresenin varlığının tespit edildiğini belirtir.
Hüsameddin'in "926'dan 1041'e kadar ancak iki medrese eklenebildi" sözü de dikkat çekicidir. Türk Maarif Ansiklopedisi bu dönem için tam iki yapı anar: Kadı Seydi Ali oğlu Osman Çelebi'nin 1527'de ahşaptan yaptırdığı Dârülhadis Medresesi ve Hakala'da Hacı Beyzâde Muhyiddin Mehmed Çelebi'nin 1541'de yaptırdığı Muhyiddin Bey Medresesi. Hüsameddin'in kastettiği iki medresenin bunlar olması kuvvetle muhtemeldir. Aynı kaynak, Kubalızâde Şeyh Hüsâmeddin'in 1453'te yaptırdığı Hüsâmiye Medresesi'nin 1602 ve 1688 yangınlarında tahrip olduğunu yazar; bu iki tarih, Hüsameddin'in andığı 1011 eşkıya baskınına ve 1098 [1686-87] "korkunç olayı"na denk düşer. 1098 felaketi, metinde adı konmadan anılır; ne olduğuna dair elimizdeki kaynaklarda kesin bilgi yoktur.
Hüsameddin'in XVIII. yüzyıl âlimleri arasında andığı Següköylüzâde Hacı Mehmed Kâşif Efendi'nin adı bir yapıda yaşamaktadır: Halil Ağazâde Ömer Ağa'nın 1762'de yaptırdığı Kâşifiye Medresesi adını ondan almıştır. Aynı yüzyılda Osmaniye (1737), Fevziye (1739), Fâtımiye (1740), Sungurlu ve Bekir Paşa (1750) medreseleri eklenmiştir. Bu durum, Hüsameddin'in "medreseler artmadı" yargısının XVII. yüzyıl için geçerli olduğunu, XVIII. yüzyılın ortasında ise yeni bir hareketlilik yaşandığını gösterir.
Veraset ve Niyabet Eleştirisi
Bölümün en sert sayfaları, ilmiye görevlerinin babadan oğula geçmesine yöneliktir. Hüsameddin'e göre bu usul başlangıçta âlim çocuklarını okumaya teşvik etmiş, fakat zamanla görevler henüz öğrenim çağındaki çocuklara verilmiş, bunlar da işi vekillere yaptırmaya başlamıştır. Metinde Yâkûtiye ve Yâ Vedûd tekkeleri için verilen ayrıntılar bu eleştirinin somut örnekleridir: şeyhlik ve mütevelliliği "yalnızca maaş almak" sanan kişilerin ihmali Yâkûtiye'yi kullanılmaz hâle getirmiş, Yâ Vedûd'da "veraset tekkeyi harap etmiştir." Hüsameddin'in Tanzimat dönemi düzenlemelerini, müderrislik ve öğretmenliği "ölü mirası paylaştırır gibi" dağıtmakla suçlaması, kendi dönemindeki bir aydının kurumların çöküşüne dair öfkesini yansıtır.
Gerçekten de XIX. yüzyıla ait rakamlar karışık bir tablo çizer. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre 1861'de şehre gelen seyyah G. Perrot Amasya'yı "Anadolu'nun Oxford'u" diye anar ve medreselerde iki bine yakın öğrencinin okuduğunu yazar; XIX. yüzyıl başında yaşayan Mustafa Vâzıh Efendi de Amasya'yı bir talebeler şehri olarak tanımlar. Buna karşılık 1870 tarihli Sivas Salnamesi şehirdeki otuz bir medresede kırk dört müderris ve yalnızca 278 öğrenci kaydeder. Kurum sayısının yüksek, öğrenci sayısının düşük olduğu bu tablo, Hüsameddin'in "kurumlar var ama yararlanma azaldı" yakınmasıyla örtüşür. Telli'nin tespitine göre XX. yüzyılda da Halifet Gazi, Gökmedrese, Büyük Ağa, Kâşifiye, Bekir Paşa ve Kapancızâde dahil yirmiyi aşkın medrese eğitime devam ediyordu.
Kütüphaneler
Bölümün sonunda sayılan sekiz kütüphaneden ikisi hakkında Semavi Eyice'nin II. Bayezid Külliyesi'ne dair yazısında ayrıntı vardır. Külliyenin avlusundaki muvakkithane, kapısındaki beş beyitlik manzum kitabeye göre Kapancızâde Hacı Hüseyin Zekî Efendi tarafından 1256 [1840] yılında yaptırılmıştır ve bir kütüphane de içermektedir. Hüsameddin bu tarihi 1258 olarak verir; kitabe tarihi esas alınırsa doğrusu 1256 olmalıdır. Tanzimat üslubundaki bu küçük yapının duvarlarında manzara ve bina resimleri içeren zengin kalem işleri vardır; aralarında Beyazıt Camii'nin bir resmi de bulunur. Yumuk (Eyice'de "Yamuk") Osmanzâde ailesinin kütüphanesi ise vasiyet üzerine 1909-1911 yılları arasında avlu duvarının dibine yapılmıştır; Hüsameddin'in verdiği 1329 [1911] tarihiyle uyuşur. Külliyenin Sultaniye adıyla da bilinen medresesi uzun yıllar İl Halk Kütüphanesi olarak kullanılmıştır; böylece Hüsameddin'in kitap geleneğini andığı avlu, bir yüzyıl sonra da kütüphane işlevini sürdürmüştür.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
Akademik çalışmalar
- Kadir Özköse, "Amasya'da Bulunan Halvetiyye Tekkeleri", Akademiar 5 (Aralık 2018), s. 91–118. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/606666
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/19685
- İlhan Şahin – Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, İstanbul 1991. https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- Semavi Eyice, "Beyazıt II Camii ve Külliyesi (Amasya)", TDV İslâm Ansiklopedisi, 1992. https://islamansiklopedisi.org.tr/beyazit-ii-camii-ve-kulliyesi--amasya
- Hasan Telli, "Meşîhat Arşivine Göre Amasya Müderrisleri", Kocatepe İslami İlimler Dergisi 7/2 (Aralık 2024), s. 732–758. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4052168
Kitaplar
Diğer kaynaklar