İçeriğe geç

Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar · BİRİNCİ BÂB · ONUNCU FASIL · BİRİNCİ DEVRE

Sultân Ahmed (2)

Ansiklopedi · Amasya Tarihi, 3. Cilt, s. 486–490 • Hazırlayan: Prof. Dr. Mehmet ARSLAN

Özgün Metin

خاصه اين دم كه اشارت شده از عالم غيب
كه درين فصل كند شاه جوان سور ختان
بشكفد غنجه درين سور ختان از شادى
كل سورى بكند تهنيت شاه جوان
قيصر عصر فلك مرتبه سلطان احمد
كه بود نور خالفت زجبينش رخشان
غنجهٔ بخت كه باشد خلف مسعودش
خسرو ملك لطافت شه خورشيد رخان
شه و شهزاده مراد انكه رخ فرخ او
هست مرأت سكندر زبراى اعيان
بايزيد آن شه عالى كه دلورى ظفرش
اصل راسخ شده دركلشن ملك ايمان
كوكب برج عال شاه عالدين كه زحق
نور اقبال شد از نور جبينش تابان
درة التاج خالفت شرف ملت و دين[251]
كز سما اسم سليمان شده او را عنوان
وا نكه باجد سعيداست و سمى جدش
زنده زو كشته دكر ذكر شريف عثمان

Mevlânâ bu kadarla da kalmamış, sûr-ı hıtânı ta'rîf ve Sultân Ahmed'i tavsîf için sahîfeler tesvîd ve inşâ etdikden sonra ikinci bir kasîde tertîb ederek iktidâr-ı münşiyânesini göstermişdir. Bu kasîdesinde birçok senâ ve du'âlar ediyor. Sonrasında şunu yazıyor:

صبا در بزم عيش و كامرانى
به سلطان احمد اين تخفه رسانى

Çünkü Sultân Ahmed, velî-ahd-ı saltanat idi. Mevlânâ bunu

هراينه اوال اشارت پر بشارتسلطانى بجانب ان ولى لعهد مسند جهانبانى ٬اعنى پادشاه عالى مقدار٬ وحلف
خليفه پرورد كار٬ ظهيرالخالفه فى الزمان سلطان احمد خان

ibâresiyle anlatıyordu.

Mevlânâ'nın kasîde-i rebî'iyyesinden anlaşıldığı üzere Sultân Ahmed'in Murâd, Alâ'eddîn, Süleyman, Osmân adlı dört şehzâdesi vardı. Mevlânâ bunlardan hangisinin sünnet edildiğini yazmıyor.

Yukarıda arz edildiği üzere Murâd ve Alâ'eddîn sûr-ı hıtânı ve hâ'ilesi yazılmışdı. Bunlar bu esnâda müte'ehhil idiler. Süleyman ve Osmân Beyler'in ve Murâd Beyzâde Mehmed, Kâsım ve Alâ'eddîn Beyzâde Orhân Beyler'in sünnet edildikleri zann olunur.

Acemler'in bu kadar şâd ve handân olmalarının en büyük sebebi, Sultân Ahmed'in za'f ve sefâhatı idi. Sultân Ahmed, sultân-ı Rûm olduğu [252] anda bütün Anadolu Acemler'in nazarında en sevdikleri ve propagandasını yapdıkları Şâh İsmâ'il tarafından istîlâ edilecekdi.

Sultân Ahmed, Amasya'da günlerce devâm eden düğünler yaparken Şâh İsmâ'il'in mezâlim-i gaddârânesinden hudûd boyundaki Türkler kan ağlıyorlardı. Onlara imdâd eden, yalnız Trabzon vâlîsi Sultân Selîm idi.

Acemler'in bu kadar cûş u hurûşu boş değildi. Şâh İsmâ'il, Anadolu'yu istîlâ etmeğe azm etmişdi. Şarkî Anadolu'nun her bir tarafında hâssaten Amasya ve havâlîsinde mükemmel teşkîlâtı ve adamları vardı. Bunlar Şâh İsmâ'il'in ne yapdığından ve ne yapacağından her zamân haber alıyorlardı.

Sultân Ahmed, Amasya'da düğünlerle, zevk ve safâlarla meşgûl olduğu esnâda Şâh İsmâ'il, Erzincân havâlîsine kadar sokulmuşdu. Erzincân'a hücûm ediyordu. Erzincân sancağı beyi Tokatlı Abdurrahmân Bey bin Edâ Ömer, Sultân Ahmed'e ahvâli arz ve istimdâd etmekde idi.

Abdurrahmân Bey, kuvve-i imdâdiyyenin vürûduna kadar müdâfa'ada sâbit-kadem oldu. Fakat gelen kuvvet gayr-i kâfî olduğundan bîçâre şehîd olana kadar çalışdı. Şâh İsmâ'il galebe edib Erzincân'ı aldı. Sivas altından Tokat'a doğru yürüdü.

Şâh İsmâ'il Anadolu Türkleri ve hâssaten sünnîler için Topal Timur'dan daha zâlim bir âfet idi. Sultân Ahmed'in etrâfını alan Acemler, böyle bir âfetin yardakları idi. Sultân Ahmed bunları anlayacak yaradılışda değildi.

Tokat sancağı beyi Amasyalı Mehmed Paşazâde Alî Bey, aldığı tâze [253] kuvvetlerle Şâh İsmâ'il'i güç hâl ile tevkîf edebildi. Tokat'ı Şâh İsmâ'il'in katliâmından, tahrîb ve yağmâsından kurtardı.

Acemler ve şî‘îler, işte bunun sevnicinden cûş u hurûş etdiler. Bu cûş u hurûş esnâsında hayli arbedeler olmuş, hayli Türkler hakâret görmüş, hissiyât-ı dîniyye rencîde edilmişdi. Bu hâllerden Sultân Ahmed'e şikâyet etmek fâ'idesizdi. Çünkü duyurmak güçdü.

Meşâhîr-i şu'arâdan ve Amasya'nın asîl bir hânedânı olan Torumtay ahfâdından şehzâde Murâd Bey'in musâhibi Figânî İshâk Çelebi bin Mehmed Çelebi, Sultân Ahmed'e bu hâlleri duyurmak maksadıyla şî'îleri, Acemler'i ta'n eden hicviye kılıklı bir destân yapmışdı. Halk arasında bu destân okunur, şî'îler kızdırılırdı.

Acemler bunu hazm edemediler. Sultân Ahmed'in en ziyâde i'timâd etdiği bir zât ile Figânî'nin şehzâde Murâd Beyzâdeye alâkası ve sû'-i niyyeti olduğunu îcâd ve iftirâ ederek Sultân Ahmed'i inandırmışlardı. Bîçâre Figânî bilâ-tahkîk 912 şevvâlinde salben i'dâm edildi.

Amasya'da elime geçen bir tezkire-i şu'arâda Amasyalı Çeşmî Çelebi'nin şu kıt'ası her hâlde Figânî hakkında olacakdır:

Hazînim durmayıp ağlar dü-çeşmim
Boğup âhım gelûmu makta' etdi
Bu kalbin nâlesi ağlatdı halkı
Figânî göklere yükseldi gitdi

Amasya kadısı Muslihzâde Abdurrahmân Efendi, bir tarafdan kendisine karâbet-i sıhriyyesi olan Figânî vak'asından, diğer tarafdan bu bâdirenin önüne duramadığından dolayı dil-gîr olan halkın acı sözlerinden [254] hastalandı. Sultân Ahmed hakkında hayli söylendi. Sonra vefât etdi. Yerine Mü'eyyedzâde Şemseddîn Ahmed Efendi Amasya kadısı oldu. Bu sene Akdâğî Şeyhzâde Şeyh Hüsâmeddîn Hüseyin Efendi, zâviyesine Akdağ'da Alakise karyesini vakf etdi.

Fakat kadı-i merhûmun oğulları Mehmed, Mahmûd, Seydî Çelebiler Amasya'da duramadılar. Kaçıp Trabzon'da Sultân Selîm'in yanına gitdiler.⁵⁸⁴ Figânî vak'ası da Sultân Ahmed'in mevki'ini, nüfûzunu halkın nazarında hayli küçüldüp kırdı. Acemleri bu nisbetde dişlendirdi.

Lâkin Figânî'nin arkabâ ve ta'allukâtı çok, oldukça sâhib-i nüfûz idiler. Bu iftirâyı Sultân Ahmed'e arz edenin müftü Acem Sinan Efendi olduğunu zann etdiler.

913 senesi evâ'ilinde Amasya müftüsü ve Sultâniyye müderrisi mûmâ-ileyh Acem Sinan Efendi bir gece yatağında füc'eten vefât etmiş olduğu anlaşıldı. Yerine Tokat'da Hâtuniye müderrisi olan nakîbü'l-eşrâf kâ'im-makâmı Koca Emîr İbrâhim Efendi müderris ve müftü olarak geldi. Yediler'e karışdı.

Bu esnâda Amasya'da bir de "Yediler" vardı. Yediler, Yedi Emîrler demekdir. Birincisi Emîr Gıyâseddîn Şîrâzî olup pek nâfizü'l-kelim idi. Sultân Ahmed bunun siyâdet-hânesine ahyânen gelir, ihsânlar verirdi. İkincisi müftü Koca Emîr oldu.

Yedilerden Niksârlı Emîr Hüseyin Çelebi bin es-Seyyid Alî Efendi, [255] fuzalâ-yı seniyyeden bir müderrisdi. Koca Emîr'in ammizâdesi Emîr Alî Çelebi bin es-Seyyid Hüseyin Çelebi ile Seydî Hüsâm evlâdından Emîr Şerefeddîn Hamza Çelebi de Yediler'dendi.

Bu sene Hüseyin Ağa müderrisi Şirvânî Ebulhayr Efendi medreseden ma'zûl olup yerine İstanbul'dan Taşköprülü Musliheddîn Mustafa Efendi müderris olarak geldi. Müte'âkiben Ayas Ağa Medresesi müderrisliğine müftü efendinin tilmîz-i hâsı Şemseddîn Ahmed Efendi ta'yîn edildi. Buna "Emîr Kulu" denirdi.

Şâh İsmâ'il-i Safevî, bu sene Erzincân ve havâlîsini tamâmiyle istîlâ etmiş, Sultân Ahmed'i birtakım tatlı ümîdlerle oyalamak için Mardinli Nûreddîn Alî Sûfî'yi Amasya'ya göndermişdi.

914 senesi evâ'ilinde "Şâh Kulu" denilen Nûreddîn Alî Amasya'ya geldi. Sultân Ahmed'e Şâh İsmâ'il'in mektûbunu ve hediyyesini takdîm etdikden sonra şâhın şî'îlere verdiği ta'lîmâtı da Mîr Gıyâseddîn Şîrâzî'ye telkîn ederek avdet etdi.

Bu esnâda Amasya'da Acem Alîzâdeler'den Bâlî Bey bin Mustafa Çelebi bin Hâce Acem Alî Ağa ve birâderi Hamza Bey Sultân Ahmed'in meşâhîr-i ümerâsından ve mukarreblerinden olmuşdu. Bâlî Bey, Amasya'da Acem Alî Mahallesi'nde bir câmi-i şerîf binâsına başlamışdı.

915 senesinde Sultân Ahmed'in erkân-ı dîvânı şunlardı: Vezîr Yularkısdı Sinan Paşa, nişâncı Münîrî Çelebi bin Yûsuf, silahdâr Mahmûd Bey bin Abdullah, kapıcıbaşı Ferruh bin Abdullah, çavuşbaşı Abdî [256] Ağa bin Abdullah, Azablar ağası Hoca Dede Bey bin İvaz, sipâhîler ağası Hacı Şâdî Bey bin Abdullah, defterdârı Mehmed Çelebi bin Hacı Abdulhay Çelebi, defter emîni Mehmed Çelebi bin Hâce Yûsuf Çelebi.

Bâlî Bey emîr-i dîvân olup Hamza Bey de alaybeyi idi. Sultân Ahmed'in en gözdesi şehzâde Sultân Abdullah dâmâdı Amasyalı Yahşî Beyzâde Ahmed Bey olduğu hâlde Acemler'e ve şî'îlere en ziyâde buğz eden de bu Ahmed Bey'le amcası İskender Bey'di.

915 senesi evâ'ilinde Amasya'da sünnîler-şî'îler arasında kanlı bir arbede çıkdı. Şî'îler tecâvüzâta kıyâm ederek ba'zı a'yân hâneleri yağmâ edildi. Amasya muhâfızı olan Bâlî Bey bu arbedeyi pek güç durdurdu. İki tarafdan da hayli adamlar ölüp gitdi. Yaralananlar da çokdu.

Bu arbedenin bâ'isi, Mîr Gıyâseddîn'in kethüdâsı Halîl Ağa idi. Halîl Ağa, Cemel ve Sıffîn ricâli hakkında uzun, kısa sözler sarf etmişdi. Sünnîler buna dayanamadılar. Bundan kanlı bir arbede çıkdı. Mîr Gıyâseddîn Çelebi, bu vak'ayı tersine çevirdi. Sultân Ahmed'e ters haber verdi. Şî'îler hem kavgâyı çıkardılar hem de üstün çıkdılar.

Lâkin sünnîlerden Kadızâdeler'le azablar ağası Hâce Bey, Mîr Gıyâs'ı tekzîb ederek şî'îlerin tecâvüzâtını dîvânda acıklı bir lisân ile anlatdılar. Dâmâd-ı sultânî Yahşî Beyzâde Ahmed, Acem Alîzâde Bâlî Beyler de bunlara yardım etmişlerdi. Halîl ile azılı şî'îler [257] tutulup habs edildi. tahkîkâta başlandı.

Kanlı arbede esnâsında Hâce Sultân Tekkesi şeyhi Cemâloğlu Muhyiddîn Mehmed Çelebi vefât etdi. Yerine Çelebi Halîfezâde Şemseddîn Ahmed Efendi şeyh oldu. Şeyh Muhyiddîn Mehmed Efendi tekke civârında maksem önünde kabr-i mahsûsuna defn edildi.

Halîl'in ve dişli şî'îlerin habsini ve tahkîkâtı duyan şî'îler köylerdeki tarafdârlarını tahrîk ederek Amasya'da teşkîlâtı idâre edenleri tahlîs etmeğe çalışdılar. Mîr Gıyâseddîn kutublarıyla birlikde bir tarafdan Sultân Ahmed'i kandırmışlar, diğer tarafdan Amasya havâlîsinde olan kızılbaşları ayaklandırmışlardı.

Bu yüzden ulemâ ve a'yân ile halk iki taraf olmuşlardı. Öz Türklerle ulemâ, Acemler'in def' ve tardını taleb ediyorlardı. Çünkü Türkler arasında kızılbaşlığı neşr edenler bunlardı. Neşriyât gizli tutuluyor, kızılbaşlığı kabûl edenler de kendilerini sünnî gösteriyorlardı.

Kutublar işin doğrusunu söylemiyorlar; Hâce, Ahmed, İskender Beyler'i ve Kadızâdeler'i Sultân Ahmed'in gözünden düşürmeğe çalışıyorlardı. Kendilerinin müfteriyyâta ma'rûz kaldıklarını gören Kadızâdeler'le Hâce Bey, kaçıp Trabzon'a gitdiler. Sultân Selîm'e dehâlet etdiler. Hacı Ferhâd Bey, azablar ağası oldu.

916 senesinde Şâh Kulu hulefâsından Oğlanşurlu mühtedî Celâl Halîfe Arabkir, Varaylı Zünnûn Halîfe Amasya havâlîsinde kıyâm ederek Bozok ve Çorum havâlîsinde kıyâm eden "Nûreddîn Alî [258] Şâh Kulu" ile ortalığı alt üst ediyorlar, açıkdan herkesi şî'îliğe da'vet ederek kabûl etmeyenleri yakıyorlardı.

Amasya vâlîsi Sultân Ahmed tehlikeyi henüz görmeğe başlamışdı. Hâlbuki Trabzon vâlîsi Sultân Selîm Amasya ve havâlîsinde cereyân eden ahvâli ve Şâh İsmâ'il'in siyâset ve teşkîlâtını lâyıkıyla takdîr ve ta'kîb ederek Şâh İsmâ'il'in ne müdhiş bir âfet olduğunu çok evvel anlamışdı.

Şâh İsmâ'il kendisini Cengiz ve Timur'a mu'âdil bir sâhib-i hurûc biliyordu. Sûret-i zâhirede şî'î idi fakat hakîkat-i hâlde sünnîlerin râfızî dedikleri adamdı. Revâbıt-ı dîniyye ile alâkası yokdu. Merhamet denilen hâssa-i insâniyyeden âdetâ tecerrüd etmişdi.

Sultân Ahmed Amasya vilâyeti havâlîsindeki şî'a eşkıyâsının kesretini, müdhiş teşkîlâtı gördüğü hâlde bu teşkîlâtı idâre edenlerin Amasya'da ve sarâyında olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Hâlbuki Amasya'nın a'yân ve halkından yükselen feryâdlar İstanbul'a kadar aks ediyordu.

İstanbul'da erkân-ı hükûmet, ilmiyye sınıfından kat'-ı nazar gayr-i Türkler'den ibâret idi. Vezâret, Rûmeli ve Anadolu beylerbeyliği enderûndan yetişme kölelere hasr edilmiş, hâssaten vezâret Cândarlızâde İbrâhim Paşa'dan sonra gayr-i Türkler'e verilmesi kânûn olmuşdu.

Rûmeli kazaskeri Amasyalı Mü'eyyedzâde Abdurrahmân Efendi, Sultân Ahmed tarafdârı olduğu hâlde nişâncı Amasyalı Tâcîzâde Ca'fer Çelebi ve defterdâr-ı sânî Amasyalı Cemâlîzâde Pîrî Mehmed Çelebi [259] Sultân Selîm tarafdârı olmuşlardı. Abdurrahmân Efendi gâyet ihtiyâr idi. Fakat berikiler hakâyık-ı ahvâle vâkıf zevât idiler.

Sultân Bâyezîd, Sultân Ahmed'i tahta çıkarmak istiyordu. Fakat yeniçeriler Amasya havâlîsindeki eşkıyâ perîşân edilmedikçe olmaz diyorlardı. Hakîkaten eşkıyâ-yı Celâliyye'nin harekâtı pek mühlikdi. Nihâyet vezîr-i a'zam Alî Paşa'nın Anadolu serdârı olarak Amasya'ya gönderilmesi karâr-gîr oldu.

Çünkü Sultân Ahmed, vezîri Sinan Paşa, Amasya muhâfızı Bâlî Bey, sipâhîler ağası Hacı Şâdî Bey yirmi bin neferden müteşekkil ordusuyla Amasya'dan kalkıp eşkıyâ üzerine gitmişlerdi. Amasya'da şehzâde Murâd Bey vekîl-i saltanat olup alaybeyi Acem Alîzâde Hamza Bey muhâfız-ı vilâyet olarak kalmışdı.

Sultân Ahmed ma'iyyetiyle beraber fedâkârâne harb etdikleri hâlde on bin kadar eşkıyâya mağlûb olarak döndü. Bütün ağırlığı yağmâ edildi. Şâh Kulu, Amasya'nın hâricine hâkim kesildi. Amasya'nın a'yân ve halkında bir ye's ve nevmîdî hâsıl oldu.

Şehzâdenin bu inhizâm ve avdetini işiden Anadolu beylerbeyi Mehmed Paşa, kuvvetine mağrûr olarak birkaç bin ma'iyyetiyle eşkıyâ üzerine yürümüş, bu da mağlûb olarak rezîlâne dönmüşdü. Halkda hâsıl olan ümîdsizlik büyük bir korkuya münkalib oldu.

916 senesi zilka'desinde sadr-ı a'zam Hadım Alî Paşa ordusuyla beraber İstanbul'dan hareket edib ancak 917 senesi evâ'ilinde [260] Amasya civârında Geldiklan sahrâsına indi. Halk Alî Paşa'yı ve ordusunu halaskâr olmak üzere büyük bir tehâlük ve heyecân ile karşılamışlardı. Anadolu ve Karaman beylerbeyileri de kuvve-i mevcûdeleriyle gelmişlerdi.

Bununla beraber Amasya'da havf ve halecân zâ'il olmuş değildi. Sultân Ahmed tahta cülûs etmek sevdâsıyla, a'yân ve halk ise cân ve mâl korkusuyla yanıyorlardı. Gelen halaskâr ordunun içine dalan şî'îler de orduyu ifsâd ediyorlardı. Halk, âdetâ başlarına gelecek felâketi görür gibi olmuşlardı.

917 senesinin saferi evâ'ilinde "iftihârü'l-vüzerâ'i'l-kirâm, muhtâru'l-küberâ'i'l-fihâm Sinan Paşa bin Abdulhay"⁵⁸⁵ Amasya'da kâ'in hamâmını, civârındaki sarâyını, Çukur Bahçe'yi, Hâce Sâlihzâde mülküne muttasıl Sedbaşı Bahçesi'ni, Sultân Bâyezîd Câmii haremi ittisâlinde Göl Yeri nâm bahçesini, Hacı Hamza nâhiyesinde kâ'in çiftliklerini oradaki câmi' ve imâretine vakf eyledi. Amasya nâibi Hibetullâh Efendi idi.

Sinan Paşa'yı müte'âkib Sultân Ahmed'in vâlidesi Bülbül Hâtun binti Abdulhay, Amasya ve Lâdik'de yapdırdığı câmi'leri, mektebleri, imâretleri mesâlihine emlâk ve akârâtını vakf etdiği gibi Acem Alîzâde Bâlî Bey emlâk ve akârâtını henüz hitâma ermediği câmii mesâlihine vakf etdi.

917 senesi rebî'ulâhirinde serdâr Alî Paşa, Şâh Kulu kumandasında hareket eden eşkıyâ ordusuyla Bozok (Yozgat) civârında Gökçay [261] denilen yerde karşılaşdı. Şâh Kulu, Alî Paşa ordusunun nısfına müsâvî bir kuvvetle ta'arruz etdi. Bir gün içinde Alî Paşa'nın ordusunu bozup dağıtdı.

Çünkü Alî Paşa ordusunda şî'a teşkîlâtına dâhil pek çok neferât vardı. Harb başladığı anda bunlar Şâh Kulu ordusuna iltihâk ederek Alî Paşa'nın inhizâmına bâ'is olmuşlardı. Bütün ordunun ağırlığı yağmâ edildi.

Haydar Paşa gibi pek çok ümerâ şehîd oldular. Anadolu beylerbeyi Mehmed Paşa alarga durduğundan kendisi ve ma'iyyeti kurtuldu. Serdâr Hadım Alî Paşa fenâ hâlde yaralandı. Mahfe içinde Amasya'ya geldiğinden birkaç gün sonra vefât edib Kurdboğan Türbesi'ne defn edildi.⁵⁸⁶

Şâyân-ı hayretdir ki Sultân Ahmed, bu inhizâm üzerine tehlikeye düşen Amasya vilâyetini müdâfa'a ve tahkîm edeceği yerde Amasya vâlîliğini büyük şehzâdesi Murâd Bey'e verip tahta cülûs etmek sevdâsıyla Amasya'dan büyük bir kuvvet alıp İstanbul'a yollandı.

Çünkü birâderi Sultân Selîm, İstanbul civârına gelmiş, yeniçerileri elde etmişdi. Yeniçeriler Sultân Ahmed tarafdârı olanların konaklarını basıp eşyâlarını yağmâ ediyorlar, Sultân Selîm'i istiyorlardı. Rûmeli kazaskeri Amasyalı Mü'eyyedzâde Abdurrahmân ve nişâncı Amasyalı Tâcî Beyzâde Ca'fer Efendiler'in konaklarını yağma etmişlerdi. [262]

Sultân Ahmed İstanbul'un bu ahvâlini duyunca duramadı. İstanbul'a koşdu. Hâlbuki Şâh Kulu ve eşkıyâ vak'alarında bir muvaffakiyyet gösteremediğinden dolayı pederinin ve yeniçerilerin gözlerinden düşmüşdü. Şehzâdenin ma'iyyetinde ikinci şehzâdesi Alâ'eddîn Bey de beraber gitmişdi.

Dipnotlar

  • 584 Bu kadı-zâdeler Sultân Selîm'e büyük hizmetler etdiler. Üçü de paşalığa nâ'il oldular.
  • 585 Vakfiyesinde aynen böyle tavsîf edilmişdir.
  • 586 Hadım Alî Paşa, İstanbul'da Atîk Alî Paşa demekle meşhûr olup Amasya'da Selağzı civârında kârgîr bir mektebi vardır.
Araştırma Makalemiz Editör: Mevlüt Erdem Öztürk

Günümüz Türkçesiyle

Farsça beyitlerin anlamı şöyledir:

Hele şu anda gayb âleminden işaret edilmiş ki bu mevsimde genç şah sünnet düğünü yapacak.
Bu sünnet düğününde gonca sevinçten açılsın, al gül genç şaha tebrik sunsun.
Çağın kayseri, felek mertebeli Sultan Ahmed ki hilafet nuru alnından parlıyor.
Talih goncası ki onun mesut oğludur, nezaket ülkesinin hükümdarı, güneş yüzlülerin şahı.
Şah ve şehzade Murad ki mübarek yüzü, ileri gelenler için İskender'in aynası gibidir.
Yüce şah Bayezid ki yiğitliği ve zaferi iman ülkesinin gülşeninde köklü bir ağaç olmuştur.
Yücelik burcunun yıldızı Şah Alâeddin ki Hak'tan gelen talih nuru onun alnının nuruyla parlıyor.
Hilafet tacının incisi, millet ve dinin şerefi olan Süleyman ki göklerden Süleyman adı ona unvan olmuş.
Dedesiyle adaş olan mesut Osman ki onunla Osman'ın şerefli anılışı yeniden canlanmıştır.

Mevlânâ bununla da yetinmemiş; sünnet düğününü övmek ve Sultan Ahmed'i anlatmak için sayfalar yazıp düzenledikten sonra ikinci bir kaside kaleme alarak yazarlık gücünü göstermiştir. Bu kasidesinde pek çok övgü ve dua ediyor. Sonrasında şunu yazıyor:

Farsça beyitin anlamı: Ey sabâ rüzgârı, zevk ve neşe meclisinde bu armağanı Sultan Ahmed'e ulaştır.

Çünkü Sultan Ahmed, saltanat veliahdıydı. Mevlânâ bunu

Arapça ibarenin anlamı: Şüphesiz önce, müjdelerle dolu padişahça bir işaret, cihanı koruyup gözetme makamının o veliahdına, yani yüce kadirli padişaha ve Yaratıcı'nın halifesinin halefine, zamanında hilafetin destekçisi olan Sultan Ahmed Han'a ...

ibaresiyle anlatıyordu.

Mevlânâ'nın ilkbahar kasidesinden anlaşıldığına göre Sultan Ahmed'in Murad, Alâeddin, Süleyman ve Osman adlı dört şehzadesi vardı. Mevlânâ bunlardan hangisinin sünnet edildiğini yazmıyor.

Yukarıda arz edildiği üzere Murad ile Alâeddin'in sünnet düğünü ve evlilikleri yazılmıştı. Bunlar bu sırada evlenecek çağdaydı. Süleyman ile Osman Beyler'in ve Murad Beyzâde Mehmed, Kâsım ve Alâeddin Beyzâde Orhan Beyler'in sünnet edildikleri sanılır.

Acemler'in bu kadar sevinçli ve şen olmalarının en büyük sebebi, Sultan Ahmed'in zayıflığı ve eğlenceye düşkünlüğüydü. Sultan Ahmed, Rum sultanı olduğu anda bütün Anadolu, Acemler'in gözünde en çok sevdikleri ve propagandasını yaptıkları Şah İsmail tarafından istila edilecekti.

Sultan Ahmed, Amasya'da günlerce süren düğünler yaparken sınır boyundaki Türkler, Şah İsmail'in zalimce zulümlerinden kan ağlıyorlardı. Onlara yardım eden yalnız Trabzon valisi Sultan Selim'di.

Acemler'in bu kadar coşkusu ve gürültüsü boş değildi. Şah İsmail, Anadolu'yu istila etmeye karar vermişti. Doğu Anadolu'nun her yanında, özellikle Amasya ve çevresinde mükemmel bir teşkilatı ve adamları vardı. Bunlar Şah İsmail'in ne yaptığından ve ne yapacağından her zaman haber alıyorlardı.

Sultan Ahmed, Amasya'da düğünlerle, zevk ve safayla uğraştığı sırada Şah İsmail, Erzincan çevresine kadar sokulmuştu. Erzincan'a saldırıyordu. Erzincan sancağı beyi Tokatlı Abdurrahman Bey bin Edâ Ömer, Sultan Ahmed'e durumu bildirip yardım istemekteydi.

Abdurrahman Bey, yardım kuvveti gelinceye kadar savunmada sebat gösterdi. Fakat gelen kuvvet yetersiz olduğundan zavallı, şehit olana kadar çalıştı. Şah İsmail üstün gelip Erzincan'ı aldı. Sivas'ın altından Tokat'a doğru yürüdü.

Şah İsmail, Anadolu Türkleri ve özellikle Sünniler için Topal Timur'dan daha zalim bir belaydı. Sultan Ahmed'in çevresini saran Acemler, böyle bir belanın yandaşlarıydı. Sultan Ahmed bunları anlayacak yaradılışta değildi.

Tokat sancağı beyi Amasyalı Mehmed Paşazâde Ali Bey, aldığı taze kuvvetlerle Şah İsmail'i güçlükle durdurabildi. Tokat'ı Şah İsmail'in katliamından, yıkımından ve yağmasından kurtardı.

Acemler ve Şiîler, bunun sevincinden coştular, gürültü kopardılar. Bu coşku sırasında hayli kavga çıkmış, hayli Türk hakarete uğramış, dinî duygular incitilmişti. Bu durumlardan Sultan Ahmed'e şikâyet etmek yararsızdı. Çünkü duyurmak güçtü.

Ünlü şairlerden ve Amasya'nın soylu bir hanedanı olan Torumtay soyundan şehzade Murad Bey'in sohbet arkadaşı Figânî İshak Çelebi bin Mehmed Çelebi, bu durumları Sultan Ahmed'e duyurmak amacıyla Şiîleri ve Acemler'i ayıplayan, hiciv görünümünde bir destan yazmıştı. Halk arasında bu destan okunur, Şiîler kızdırılırdı.

Acemler bunu hazmedemediler. Sultan Ahmed'in en çok güvendiği bir kişiyle birlikte, Figânî'nin şehzade Murad Beyzâde'ye karşı bir ilgisi ve kötü niyeti olduğunu uydurup iftira ederek Sultan Ahmed'i inandırmışlardı. Zavallı Figânî, soruşturulmadan 912 [1506-07] yılının şevval ayında asılarak öldürüldü.

Amasya'da elime geçen bir şairler tezkiresinde Amasyalı Çeşmî Çelebi'nin şu kıtası herhalde Figânî hakkında olacaktır:

Hüzünlü iki gözüm durmadan ağlar
Âhım boğazımı boğup kesti
Bu gönlün feryadı halkı ağlattı
Figânî göklere yükselip gitti

Amasya kadısı Muslihzâde Abdurrahman Efendi, bir yandan kendisine kayınlık yoluyla akrabalığı olan Figânî olayından, öbür yandan bu olağanüstü durumun önüne geçemediğinden dolayı üzüntülü olan halkın acı sözlerinden hastalandı. Sultan Ahmed hakkında hayli söylendi. Sonra vefat etti. Yerine Mü'eyyedzâde Şemseddîn Ahmed Efendi Amasya kadısı oldu. Bu yıl Akdağlı Şeyhzâde Şeyh Hüsâmeddin Hüseyin Efendi, zaviyesine Akdağ'da Alakise köyünü vakfetti.

Fakat merhum kadının oğulları Mehmed, Mahmud, Seydî Çelebiler Amasya'da duramadılar. Kaçıp Trabzon'da Sultan Selim'in yanına gittiler. Figânî olayı da Sultan Ahmed'in konumunu ve halk nazarındaki nüfuzunu hayli küçülttü, kırdı. Acemler'i bu ölçüde cesaretlendirdi.

Fakat Figânî'nin arka çıkanları ve yakınları çoktu, oldukça sözü geçen kimselerdi. Bu iftirayı Sultan Ahmed'e iletenin müftü Acem Sinan Efendi olduğunu sandılar.

913 [1507-08] yılının başlarında Amasya müftüsü ve Sultâniyye müderrisi adı geçen Acem Sinan Efendi'nin bir gece yatağında ansızın ölmüş olduğu anlaşıldı. Yerine Tokat'ta Hâtuniye müderrisi olan, nakîbüleşraf vekili Koca Emîr İbrahim Efendi müderris ve müftü olarak geldi. Yediler'e karıştı.

Bu sırada Amasya'da bir de "Yediler" vardı. Yediler, Yedi Emîr demektir. Birincisi Emîr Gıyâseddîn Şîrâzî olup sözü çok geçerdi. Sultan Ahmed bunun seyyid evine ara sıra gelir, ihsanlar verirdi. İkincisi müftü Koca Emîr oldu.

Yedilerden Niksarlı Emîr Hüseyin Çelebi bin es-Seyyid Ali Efendi, yüce fazıllardan bir müderristi. Koca Emîr'in amcaoğlu Emîr Ali Çelebi bin es-Seyyid Hüseyin Çelebi ile Seydî Hüsâm evladından Emîr Şerefeddîn Hamza Çelebi de Yediler'dendi.

Bu yıl Hüseyin Ağa müderrisi Şirvânî Ebulhayr Efendi medreseden azledilip yerine İstanbul'dan Taşköprülü Musliheddîn Mustafa Efendi müderris olarak geldi. Hemen ardından Ayas Ağa Medresesi müderrisliğine müftü efendinin özel öğrencisi Şemseddîn Ahmed Efendi atandı. Buna "Emîr Kulu" denirdi.

Şah İsmail-i Safevî, bu yıl Erzincan ve çevresini tamamen istila etmiş, Sultan Ahmed'i birtakım tatlı umutlarla oyalamak için Mardinli Nûreddîn Ali Sûfî'yi Amasya'ya göndermişti.

914 [1508-09] yılının başlarında "Şah Kulu" denilen Nûreddîn Ali Amasya'ya geldi. Sultan Ahmed'e Şah İsmail'in mektubunu ve hediyesini sunduktan sonra şahın Şiîlere verdiği talimatı da Mîr Gıyâseddîn Şîrâzî'ye telkin ederek geri döndü.

Bu sırada Amasya'da Acem Alîzâdeler'den Bâlî Bey bin Mustafa Çelebi bin Hâce Acem Ali Ağa ile kardeşi Hamza Bey, Sultan Ahmed'in ünlü emirlerinden ve yakınlarından olmuştu. Bâlî Bey, Amasya'da Acem Ali Mahallesi'nde bir cami yapımına başlamıştı.

915 [1509-10] yılında Sultan Ahmed'in divan erkânı şunlardı: Vezir Yularkısdı Sinan Paşa, nişancı Münîrî Çelebi bin Yûsuf, silahtar Mahmud Bey bin Abdullah, kapıcıbaşı Ferruh bin Abdullah, çavuşbaşı Abdî Ağa bin Abdullah, Azablar ağası Hoca Dede Bey bin İvaz, sipahiler ağası Hacı Şâdî Bey bin Abdullah, defterdarı Mehmed Çelebi bin Hacı Abdulhay Çelebi, defter emini Mehmed Çelebi bin Hâce Yûsuf Çelebi.

Bâlî Bey divan emiri olup Hamza Bey de alaybeyiydi. Sultan Ahmed'in en gözdesi, şehzade Sultan Abdullah'ın damadı Amasyalı Yahşî Beyzâde Ahmed Bey olduğu hâlde Acemler'e ve Şiîlere en çok kin besleyen de bu Ahmed Bey ile amcası İskender Bey'di.

915 [1509-10] yılının başlarında Amasya'da Sünnîler ile Şiîler arasında kanlı bir kavga çıktı. Şiîler saldırıya kalkışarak bazı ileri gelenlerin evleri yağmalandı. Amasya muhafızı olan Bâlî Bey bu kavgayı güçlükle durdurdu. İki taraftan da hayli adam ölüp gitti. Yaralananlar da çoktu.

Bu kavganın sebebi, Mîr Gıyâseddîn'in kâhyası Halîl Ağa idi. Halîl Ağa, Cemel ve Sıffîn savaşlarındaki sahabe ileri gelenleri hakkında uzun kısa sözler sarf etmişti. Sünnîler buna dayanamadılar. Bundan kanlı bir kavga çıktı. Mîr Gıyâseddîn Çelebi, bu olayı tersine çevirdi. Sultan Ahmed'e ters haber verdi. Şiîler hem kavgayı çıkardılar hem de üstün çıktılar.

Fakat Sünnîlerden Kadızâdeler ile Azablar ağası Hâce Bey, Mîr Gıyâs'ı yalanlayarak Şiîlerin saldırılarını divanda acıklı bir dille anlattılar. Sultan'ın damadı Yahşî Beyzâde Ahmed ile Acem Alîzâde Bâlî Beyler de bunlara yardım etmişlerdi. Halîl ile azılı Şiîler tutulup hapsedildi, soruşturmaya başlandı.

Kanlı kavga sırasında Hâce Sultan Tekkesi şeyhi Cemâloğlu Muhyiddîn Mehmed Çelebi vefat etti. Yerine Çelebi Halîfezâde Şemseddîn Ahmed Efendi şeyh oldu. Şeyh Muhyiddîn Mehmed Efendi tekke civarında maksem önündeki kendine ait mezara defnedildi.

Halîl'in ve azılı Şiîlerin hapsini ve soruşturmasını duyan Şiîler, köylerdeki yandaşlarını kışkırtarak Amasya'da teşkilatı yönetenleri kurtarmaya çalıştılar. Mîr Gıyâseddîn, kutuplarıyla birlikte bir yandan Sultan Ahmed'i kandırmışlar, öbür yandan Amasya çevresindeki kızılbaşları ayaklandırmışlardı.

Bu yüzden âlimler ve ileri gelenlerle halk iki taraf olmuşlardı. Öz Türkler ile âlimler, Acemler'in uzaklaştırılıp kovulmasını istiyorlardı. Çünkü Türkler arasında kızılbaşlığı yayanlar bunlardı. Yayın gizli tutuluyor, kızılbaşlığı kabul edenler de kendilerini Sünnî gösteriyorlardı.

Kutuplar işin doğrusunu söylemiyorlar; Hâce, Ahmed, İskender Beyler'i ve Kadızâdeler'i Sultan Ahmed'in gözünden düşürmeye çalışıyorlardı. Kendilerinin iftiralara uğradığını gören Kadızâdeler ile Hâce Bey, kaçıp Trabzon'a gittiler. Sultan Selim'e sığındılar. Hacı Ferhâd Bey, Azablar ağası oldu.

916 [1510-11] yılında Şah Kulu'nun halifelerinden, Oğlanşurlu mühtedî (sonradan din değiştirmiş) Celâl Halîfe (Arabkir'de) ve Varaylı Zünnûn Halîfe Amasya çevresinde ayaklanarak, Bozok ve Çorum çevresinde ayaklanan "Nûreddîn Ali Şah Kulu" ile ortalığı alt üst ediyorlar, açıkça herkesi Şiîliğe çağırarak kabul etmeyenleri yakıyorlardı.

Amasya valisi Sultan Ahmed tehlikeyi henüz görmeye başlamıştı. Hâlbuki Trabzon valisi Sultan Selim, Amasya ve çevresinde olup bitenleri ve Şah İsmail'in siyasetini ve teşkilatını gereğince değerlendirip izleyerek Şah İsmail'in ne korkunç bir bela olduğunu çok önce anlamıştı.

Şah İsmail kendisini Cengiz'e ve Timur'a denk, ortaya çıkıp hükmeden biri sayıyordu. Görünüşte Şiî'ydi fakat gerçekte Sünnîlerin râfızî dedikleri adamdı. Dinî bağlarla ilgisi yoktu. Merhamet denilen insanlık özelliğinden âdeta soyunmuştu.

Sultan Ahmed, Amasya vilayeti çevresindeki Şiî eşkıyasının çokluğunu ve korkunç teşkilatını gördüğü hâlde bu teşkilatı yönetenlerin Amasya'da ve sarayında olduğunu bir türlü anlayamıyordu. Hâlbuki Amasya'nın ileri gelenlerinden ve halktan yükselen feryatlar İstanbul'a kadar yankılanıyordu.

İstanbul'da hükümet erkânı, ilmiye sınıfı bir yana, Türk olmayanlardan oluşuyordu. Vezirlik, Rumeli ve Anadolu beylerbeyliği saray içinde yetişen kölelere ayrılmış, özellikle vezirlik Çandarlızâde İbrahim Paşa'dan sonra Türk olmayanlara verilmek kanun hâline gelmişti.

Rumeli kazaskeri Amasyalı Mü'eyyedzâde Abdurrahman Efendi, Sultan Ahmed taraftarı olduğu hâlde nişancı Amasyalı Tâcîzâde Câfer Çelebi ve ikinci defterdar Amasyalı Cemâlîzâde Pîrî Mehmed Çelebi Sultan Selim taraftarı olmuşlardı. Abdurrahman Efendi çok yaşlıydı. Fakat ötekiler işlerin gerçeğini bilen kimselerdi.

Sultan Bayezid, Sultan Ahmed'i tahta çıkarmak istiyordu. Fakat yeniçeriler, Amasya çevresindeki eşkıya dağıtılmadıkça olmaz diyorlardı. Gerçekten Celâlî eşkıyasının hareketleri çok yıkıcıydı. Sonunda vezir-i azam Ali Paşa'nın Anadolu serdarı olarak Amasya'ya gönderilmesi kararlaştırıldı.

Çünkü Sultan Ahmed, veziri Sinan Paşa, Amasya muhafızı Bâlî Bey, sipahiler ağası Hacı Şâdî Bey ile yirmi bin kişilik ordusuyla Amasya'dan kalkıp eşkıya üzerine gitmişlerdi. Amasya'da şehzade Murad Bey saltanat vekili olup alaybeyi Acem Alîzâde Hamza Bey, vilayet muhafızı olarak kalmıştı.

Sultan Ahmed maiyetiyle birlikte özveriyle savaştıkları hâlde on bin kadar eşkıyaya yenilerek döndü. Bütün yükü yağmalandı. Şah Kulu, Amasya'nın dışına hâkim kesildi. Amasya'nın ileri gelenleri ile halkında bir umutsuzluk ve çaresizlik hâsıl oldu.

Şehzadenin bu yenilgisini ve dönüşünü işiten Anadolu beylerbeyi Mehmed Paşa, gücüne güvenerek birkaç bin kişilik maiyetiyle eşkıya üzerine yürümüş, bu da yenilerek rezilce dönmüştü. Halkta oluşan umutsuzluk büyük bir korkuya dönüştü.

916 [1510-11] yılının zilkadesinde sadrazam Hadım Ali Paşa ordusuyla birlikte İstanbul'dan hareket edip ancak 917 [1511-12] yılının başlarında Amasya civarında Geldiklan ovasına indi. Halk Ali Paşa'yı ve ordusunu kurtarıcı olarak büyük bir telaş ve heyecanla karşılamıştı. Anadolu ve Karaman beylerbeyileri de eldeki kuvvetleriyle gelmişlerdi.

Bununla birlikte Amasya'da korku ve telaş sona ermiş değildi. Sultan Ahmed tahta çıkma tutkusuyla, ileri gelenler ve halk ise can ve mal korkusuyla yanıyorlardı. Gelen kurtarıcı ordunun içine dalan Şiîler de orduyu bozuyorlardı. Halk, başlarına gelecek felaketi görür gibi olmuştu.

917 [1511-12] yılının safer ayı başlarında "vezirlerin övüncü, büyüklerin ve anlayışlıların seçkini Sinan Paşa bin Abdulhay" Amasya'daki hamamını, yakınındaki sarayını, Çukur Bahçe'yi, Hâce Sâlihzâde mülküne bitişik Sedbaşı Bahçesi'ni, Sultan Bayezid Camii haremine bitişik Göl Yeri adlı bahçesini, Hacı Hamza nahiyesindeki çiftliklerini oradaki cami ve imaretine vakfetti. Amasya naibi Hibetullâh Efendi idi.

Sinan Paşa'nın ardından Sultan Ahmed'in annesi Bülbül Hatun binti Abdulhay, Amasya ve Lâdik'te yaptırdığı camilerin, mektep ve imaretlerin ihtiyaçları için mülk ve akarını vakfettiği gibi Acem Alîzâde Bâlî Bey de mülk ve akarını henüz bitmemiş olan camisinin ihtiyaçlarına vakfetti.

917 [1511-12] yılının rebiülâhir ayında serdar Ali Paşa, Şah Kulu komutasında hareket eden eşkıya ordusuyla Bozok (Yozgat) civarında Gökçay denilen yerde karşılaştı. Şah Kulu, Ali Paşa ordusunun yarısına denk bir kuvvetle saldırdı. Bir gün içinde Ali Paşa'nın ordusunu bozup dağıttı.

Çünkü Ali Paşa ordusunda Şiî teşkilatına dâhil pek çok asker vardı. Savaş başladığı anda bunlar Şah Kulu ordusuna katılarak Ali Paşa'nın yenilgisine sebep olmuşlardı. Bütün ordunun yükü yağmalandı.

Haydar Paşa gibi pek çok emir şehit oldu. Anadolu beylerbeyi Mehmed Paşa uzak durduğundan kendisi ve maiyeti kurtuldu. Serdar Hadım Ali Paşa kötü şekilde yaralandı. Sedye içinde Amasya'ya geldiğinden birkaç gün sonra vefat edip Kurdboğan Türbesi'ne defnedildi.

Şaşılacak şeydir ki Sultan Ahmed, bu yenilgi üzerine tehlikeye düşen Amasya vilayetini savunup sağlamlaştıracağı yerde Amasya valiliğini büyük şehzadesi Murad Bey'e verip tahta çıkma tutkusuyla Amasya'dan büyük bir kuvvet alıp İstanbul'a doğru yola çıktı.

Çünkü kardeşi Sultan Selim, İstanbul civarına gelmiş, yeniçerileri kendi tarafına çekmişti. Yeniçeriler Sultan Ahmed taraftarı olanların konaklarını basıp eşyalarını yağmalıyorlar, Sultan Selim'i istiyorlardı. Rumeli kazaskeri Amasyalı Mü'eyyedzâde Abdurrahman ile nişancı Amasyalı Tâcî Beyzâde Câfer Efendiler'in konaklarını yağmalamışlardı.

Sultan Ahmed İstanbul'un bu durumunu duyunca duramadı. İstanbul'a koştu. Hâlbuki Şah Kulu ve eşkıya olaylarında bir başarı gösteremediğinden dolayı babasının ve yeniçerilerin gözünden düşmüştü. Şehzadenin maiyetinde ikinci şehzadesi Alâeddin Bey de beraber gitmişti.

Açıklamalar ve Araştırma

Metindeki Eski Kelimeler

  • sûr-ı hıtân: sünnet düğünü
  • kasîde-i rebî'iyye: ilkbaharı konu alan kaside
  • velî-ahd: tahtın varisi, veliaht
  • Acemler: metinde İran kökenli ve Safevî yanlısı kimseler için kullanılan ad
  • şî'î, kızılbaş: Şiî; Safevî tarikatına bağlı Türkmen toplulukları
  • nakîbü'l-eşrâf: Hz. Peygamber soyundan gelenlerin kayıtlarını tutan ve işlerine bakan görevli
  • müderris: medrese hocası
  • nâib: kadının yardımcısı, vekil kadı
  • azablar ağası: azap denilen hafif piyade birliklerinin başı
  • alaybeyi: sancakta askerî birliklerin geçit ve düzeninden sorumlu komutan
  • muhâfız: şehrin ve kalenin korunmasından sorumlu görevli
  • sadr-ı a'zam, serdâr: sadrazam; seferde başkomutan
  • mahfe: yaralı ve hastaları taşımak için kullanılan sedye ya da yük taşıyıcı
  • cülûs: tahta çıkış
  • vakfiye: bir malın hayır için vakfedildiğini bildiren belge

Hangi Şah Kulu?

Hüsameddin'in 1511 yılındaki isyanın başında gösterdiği "Şah Kulu" ile bugünkü araştırmaların Şahkulu Baba Tekeli adıyla andığı kişi aynı kişi değildir. Metin, Şah İsmail'in 914 [1508-09] yılında Amasya'ya gönderdiği elçiyi ve 917'de Gökçay'da Ali Paşa'yı bozan isyan önderini tek bir Şah Kulu, yani Mardinli Nûreddîn Ali olarak anlatır. Bugünkü anlatıya göre ise Gökçay'daki isyanın başında, Antalya yakınlarındaki Yalınlıköy'de Safevî tarikatının görüşlerini yayan Hasan Halife'nin oğlu Şahkulu Baba vardı. Nur Ali Halife adlı Rumlu halife ise Şah İsmail'in buyruğuyla Anadolu'ya 1512'de geldi ve Sivas, Tokat, Amasya, Çorum bölgesinde Kızılbaş Türkmenleri topladı. Hüsameddin bu ayrımı yapmaz; iki hareketin adlarını ve önderlerini birleştirmiştir. Metni okurken bu ayaklanmaların zamanı ve önderleri ayrı tutulmalıdır.

Şahkulu İsyanı ve Gökçay Savaşı

Şahkulu 1511 baharında Teke bölgesinde ayaklandı, kendisini mehdi ilan etti. Mart 1511'de Antalya'da şehzade Korkut'un adamlarına saldırdı, Nisan sonunda Kütahya önünde Anadolu beylerbeyi Karagöz Ahmed Paşa'yı yenip öldürttü. İsyanın büyümesi üzerine II. Bayezid, Hadım Atik Ali Paşa'yı büyük şehzadesi Ahmed ile birlikte görevlendirdi. Ali Paşa'nın dört bin yeniçeri ve dört bin kapı halkı askeriyle yola çıktığı, Altıntaş'ta şehzade Ahmed'le buluştuğu ve 15 Haziran 1511'de Kızılkaya'ya ulaştığı kaydedilir. Şahkulu Karaman yönüne çekilince Ali Paşa, yanındaki yeniçerilerden beş yüzünü atlara bindirip onu on dört gün kadar kovaladı ve Sivas yakınında yetişti. Savaş, şehzade Ahmed'in merkeze gönderdiği rapora göre 2 Temmuz 1511'de yapıldı. Hüsameddin savaşın yerini Bozok civarında Gökçay diye gösterir; kimi kaynaklarda aynı yer Çubuk adıyla da geçer.

Hüsameddin ile bugünkü araştırmalar arasındaki en belirgin ayrım, Ali Paşa'nın sonu konusundadır. Hüsameddin, paşanın ağır yaralanıp sedyeyle Amasya'ya getirildiğini, birkaç gün sonra öldüğünü ve Kurdboğan Türbesi'ne gömüldüğünü yazar. Hadım Ali Paşa hakkındaki bazı biyografik anlatımlar da paşanın savaşta ağır yara aldığını, tedavi için Amasya'ya getirildiğini ve Kurtboğan Türbesi yanındaki türbeye defnedildiğini söyler. Buna karşılık Şahkulu maddesindeki anlatım, Osmanlı arşivindeki raporlara dayanarak paşanın yüz yetmiş tüfekçi yeniçeri ile birlikte meydanda can verdiğini bildirir. Aynı maddeye göre paşanın yanında çoğu yorgun iki bin asker kalmıştı; bir belgeye göre Çankırı ve Ankara sipahileri gereğince savaşmamış, Rum (Amasya ve Tokat) sipahileri uzakta durmuştu. Hüsameddin ise yenilginin sebebini ordunun içindeki Şiîlerin Şah Kulu'ya katılmasında görür. Şahkulu'nun akıbeti de belgelerde kesin değildir. Kimi kroniklerde okla öldüğü yazılır, bazılarında İran'a sığındığı.

Hüsameddin ayrıca Hadım Ali Paşa'nın İstanbul'da Atik Ali Paşa adıyla bilindiğini ve Amasya'da Selağzı yakınında taştan bir mektebi bulunduğunu yazar. Paşanın İstanbul Divanyolu'ndaki Atik Ali Paşa Camii ile çevresindeki medrese, mektep ve imareti yaptırdığı bilinir. Selağzı'ndaki mektebe dair taradığım kaynaklarda bilgi bulunamadı.

Şehzade Ahmed'in Konumu

Hüsameddin'in Sultan Ahmed'i eleştiren anlatımı, bugünkü araştırmalarda da bir ölçüde karşılık bulur. II. Bayezid'in son yıllarında yönetimin büyük ölçüde Ali Paşa ile Mustafa Paşa gibi vezirlere kaldığı, Ahmed'in babasının gözünde öne çıktığı, ancak Şahkulu seferi sırasında askerden biat istemesinin yeniçerilerin gözündeki itibarını sarstığı yazılır. Yeniçerilerin "padişahımız hayattayken kimseyi hükümdar tanımayız" dediği, Ali Paşa'nın ölümünün ve Ahmed'in eşkıya takibinde gayret göstermemesinin de tahta çıkma ihtimalini zayıflattığı aktarılır. Hüsameddin'in "Sultan Ahmed Acemler'in sözüne aldandı" yorumu ise onun kendi değerlendirmesidir; taradığım kaynaklarda bu yorum bu biçimde yer almaz.

Yeniçerilerin İstanbul'da Ahmed taraftarlarının evlerini basması başka bir kaynakta da geçer. Koca Mustafa Paşa maddesine göre yeniçeriler 21 Eylül 1511'de Ahmed'i destekleyen devlet adamlarının evlerini bastılar; Mustafa Paşa, Kazasker Mü'eyyedzâde Abdurrahman Efendi ve nişancı Tâcîzâde Câfer Çelebi'nin İstanbul'dan uzaklaştırılmasını istediler. Hüsameddin ise bu aynı Tâcîzâde'yi Sultan Selim taraftarı olarak gösterir; iki anlatım bu noktada birbirinden ayrılır. Amasya'daki Sünnî-Şiî kavgasını da Hüsameddin 915 [1509-10] yılına yerleştirir; Amasya'da kızılbaşlık hareketlerini inceleyen bir makale olayı 1510 olarak verir ve Hüsameddin'in anlatısına dayanır.

Figânî Meselesi

Hüsameddin'in Amasya'da idam edildiğini yazdığı Figânî İshak Çelebi, kaynaklarda bilinen başka bir Figânî ile karıştırılmamalıdır. Divan edebiyatında ünlü olan Figânî, Trabzonlu Ramazan adlı bir şairdir; İstanbul'da şöhret bulmuş, Sadrazam İbrahim Paşa'nın Budin'den getirip At Meydanı'nda dikmiş olduğu heykel için söylediği Farsça bir beyit yüzünden idam edilmiştir. Ölüm tarihi kaynaklarda genellikle 938 [1531-32] olarak verilir. Hüsameddin'in Figânî'si ise şehzade Murad'ın sohbet arkadaşı olup 912 [1506-07] yılında Şiîleri hicveden bir destan yüzünden öldürülmüş görünür. Bu ikinci Figânî hakkında taradığım kaynaklarda bilgiye rastlanmadı; olay yalnızca Hüsameddin'in anlatısında ve onun gördüğü tezkire kıtasında geçmektedir. Çeşmî Çelebi'nin kıtasında "Figânî" sözcüğü hem şairin adı hem de "feryat" anlamında kullanılmış; son mısra bu çift anlamdan yararlanır.

Bülbül Hatun ve Sinan Paşa Vakıfları

Sultan Ahmed'in annesi Bülbül Hatun, II. Bayezid'in eşiydi ve oğlu Amasya'da sancakbeyi iken onun yanında kalmıştır. Tüm mal varlığını Amasya ve Lâdik'te yaptırdığı hayır kurumlarına vakfetmiş, vakfı için 1511 ve 1513 tarihli iki vakfiye düzenlemiştir. Hüsameddin'in metindeki vakfetme anlatısı bu belgelerle uyumludur. Yularkısdı Sinan Paşa ise Çorum'un Kargı ilçesindeki Hacıhamza Kasabası'nda cami, han, mektep ve hamamdan oluşan bir vakıf kurmuştur; vakfiyesi 917 [1511] tarihlidir ve Hüsameddin'in "Hacı Hamza nâhiyesindeki çiftlikleri vakfetti" cümlesiyle örtüşür. Aynı dönemde Sinan Paşa adlı birkaç devlet adamı bulunduğu için kaynaklarda isimler karışabilmektedir. Taşova'ya bağlı Uluköy'deki (Sonisa) hamamı yaptıran, 931 [1524-25] tarihli vakfiyeyle anılan Lala Sinan Paşa ise başka bir kişidir.

Amasya'da Sultan Ahmed'in sarayının şair ve bilginlere açık olduğu, Mihrî Hatun'un kasidelerinin büyük bölümünü ona sunduğu da araştırmalarda kaydedilir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 3. Cilt, s. 486–490. amasya.bel.tr

Akademik çalışmalar

  • Faruk Söylemez, "Yavuz Sultan Selim'in Taht Mücadelesi", Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, sayı 33, 2012, s. 63–86.
  • Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", DergiPark.
  • Merve Karakulak, "XVI. Yüzyılda Amasya'da Kızılbaşlık Hareketlerinin Toplumsal Yansımaları", Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Velî Araştırma Dergisi, sayı 109, 2024.
  • İ. Güven Kaya, "Figânî'nin Ölümü ve Taşlıcalı Yahya Bey'in Bir Şiiri", Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, sayı 34, Erzurum 2007, s. 47 vd.
  • "Vakfiyeleri Işığında II. Bayezid'in Eşi Bülbül Hatun Vakıfları", Vakıflar Dergisi, DergiPark.
  • Sultan Murat Topçu, "Amasya Uluköy (Sonisa) Sinan Paşa Hamamı", Atatürk Üniversitesi Palmet Dergisi, 2022.

Kitaplar

  • Feridun Emecen, "Şahkulu Baba Tekeli", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul 2010, s. 284–286.
  • Feridun Emecen, "Koca Mustafa Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 26, Ankara 2002, s. 131–133.

Diğer kaynaklar

  • "Hadım Ali Paşa (sadrazam)" ve "Şahkulu İsyanı" maddeleri, Vikipedi.

3. Cilt içindekiler

Karekod · QR code

Bu sayfanın karekodudur. A5 olarak yazdırıp asabilir ya da yapıştırabilirsiniz; okutan kişi doğrudan bu içeriğe ulaşır.

This QR code links to this page. Print it on A5 and post it anywhere; scanning it opens this content.