Özgün Metin

Vezin: Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün

Yolına cân virmege cânâna gelmişlerdenüz
Ṭâlib-i derd olmışuz dermâna gelmişlerdenüz
Başumı ṭop itmek içün zülfüñüñ çevgânına
‘Aşḳuñuñ meydânına merdâne gelmişlerdenüz
Mihrüñi göñlümde muḥkem ṭutmışam ḥaḳ söylerem
Ṣıdḳ ile Manṣûr-veş urġana gelmişlerdenüz
Gülsitân-ı ḥüsnüñüñ her gûşesinde dostum
Bülbül-i gûyâ olup efġâna gelmişlerdenüz
Gelmişem ḥüsnüñ zekâtından ki şey‘-lillâh idem
Ṣanma bu dervîşi cânâ nâna gelmişlerdenüz
Ey ṭabîb-i dil beni bend eyle dermân vaḳtidür
Zülfüñüñ zencîrine dîvâne gelmişlerdenüz
Şem‘-i ruḫsârına cânânuñ i Mihrî dâ’imâ
Yanalum pervâne-veş çün yana gelmişlerdenüz

Günümüz Türkçesiyle

1. Biz, yoluna can vermek için sevgiliye gelenlerdeniz; derdin peşine düşmüşüz, dermana (o derdin kendisine) gelenlerdeniz. (Âşık için derman derdin içindedir; dert aramak, derman aramakla bir sayılır.)

2. Başımı saçının çevgânına top etmek için aşkının meydanına yiğitçe gelenlerdeniz. (Çevgân: atlı oyunda topa vurulan, ucu eğri sopa. Kıvrık saç bu sopaya, âşığın başı da topa benzetilir.)

3. Sevgini gönlümde sağlam tuttum, hakkı söylüyorum; Mansur gibi sadakatle ipe (darağacına) gelenlerdeniz. (Hallâc-ı Mansûr "Ene'l-Hak" dediği için asılmıştı. "Hak söylerem" sözü ona işaret eder; urgan ise sevgilinin saçıdır.)

4. Dostum, güzelliğinin gül bahçesinin her köşesinde dile gelmiş bülbüller olup feryat etmeye gelenlerdeniz.

5. Güzelliğinin zekâtından "Allah rızası için" diye bir pay istemeye geldim; ey sevgili, bu dervişi ekmek için gelenlerden sanma. (Güzelliğin de bir zekâtı olduğu düşünülür; âşık bu zekâttan bir bakış, bir lütuf diler.)

6. Ey gönül hekimi, beni bağla, şimdi derman vaktidir; biz saçının zincirine gelen delilerdeniz. (Eskiden deliler zincire vurularak tedavi edilirdi; kıvrım kıvrım saç da zincire benzetilir.)

7. Ey Mihrî, sevgilinin yanağının mumuna pervane gibi daima yanalım; çünkü biz yanmaya gelenlerdeniz.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Divanın altmış dördüncü gazeli yedi beyittir ve aruzun remel bahrinden "Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün" kalıbıyla yazılmıştır. Kafiye "-âna, -âne" sesidir (cânâna, dermâna, merdâne, urġana, efġâna, nâna, dîvâne, yana); redif ise "gelmişlerdenüz" (gelmiş olanlardanız) gibi uzun ve fiilli bir kelimedir. Bu kadar uzun bir redif her beytin sonunu aynı kalıba bağlar ve şiire bir ant, bir beyanname havası verir. Gazel dört nüshanın hepsinde bulunur (F 45b, M 64a, S 48a, Ü 42a); nüsha farkları "zülfüñüñ/zülfinüñ" gibi küçük ayrımlardan ibarettir. Kime yazıldığına dair bir bilgi yoktur.

Redif, âşıkları bir topluluk gibi gösterir: "gelmişlerdenüz", bu yola daha önce de gelmiş olanların arasında bulunmak demektir. Her beyitte bu topluluğun bir başka yüzü belirir: can vermeye gelenler, meydana inen yiğitler, Mansur gibi darağacına yürüyenler, bülbüller, dervişler, deliler ve sonunda pervaneler.

Anlam ve Söz Sanatları

Matla beyti dert ile dermanı aynı yere koyar. Âşık derdin talibidir, ama bu talep onu dermana götürür. Dert ile derman arasındaki karşıtlık tezat sanatıdır; aşk acısının âşık için bir şifa olduğu düşüncesi, divan şiirinde sık işlenen bir çelişkidir.

İkinci beyit at üstünde oynanan çevgân (gûy u çevgân) oyununa dayanır. Gülşen Kaya, divanda en çok kullanılan oyunun bu olduğunu, topun genellikle âşığın başı, çevgânın ise sevgilinin hilal kaşları, zülfü ya da saltanatı için kullanıldığını söyler ve oyunun oynandığı meydanın aşk meydanı olarak geçtiğini bu beyitle örnekler. Kaya aşkı anlatan imgeler arasında da bu beyti verir: aşk, âşığın başını sevgilinin zülüf çevgânına top ettiği bir alandır. Baş, top, çevgân ve meydan kelimeleri arasında tenasüp vardır; "merdâne" (yiğitçe) kelimesi ise başını ortaya koyan âşığın cesaretini vurgular.

Üçüncü beyit telmih sanatıyla Hallâc-ı Mansûr'u anar. Kaya, Mansur'un büyük bir Allah aşkıyla "Ene'l-Hak" demesi sonucu asılmasının divanda sanatlı ifadelerle sıklıkla işlendiğini, âşığın Mansur'a, zülfün ise darağacına benzetildiğini söyler. Aynı tezde urganın, darağacına benzetilen saç dolayısıyla anıldığı ve âşığın asılan Mansur gibi urgan olan saça korkmadan geldiğinin ifade edildiği belirtilir. Beyitteki "ḥaḳ söylerem" sözü hem "doğruyu söylüyorum" demektir, hem de Mansur'un "Ene'l-Hak" sözünü hatırlatır; bu iki anlam arasında bir tevriye kurulmuştur. "Mihrüñi" kelimesi de sevgi anlamındaki "mihr" ile şairin mahlası arasında bir ses oyunu taşır.

Dördüncü beyit gül ile bülbül mazmununu kullanır. Sevgilinin güzelliği bir gül bahçesidir; âşıklar o bahçenin her köşesinde öten bülbüllerdir. "Bülbül-i gûyâ" (konuşan bülbül) terkibi, âşığın feryadının bir şiire, bir söze dönüştüğünü sezdirir.

Beşinci beyit derviş imgesiyle kurulur. Kaya, Mihrî Hatun Divanı'nda dervişin, zenginlik ve lütuf sahibi olan sevgilinin güzelliğinden niyaz eden fakir kimse olduğunu belirtir ve bu beyti örnek verir. "Şey‘en lillâh" (Allah rızası için bir şey), dervişlerin kapı kapı dolaşırken söyledikleri sözdür. Güzelliğin zekâtı düşüncesi, sevgilinin güzelliğini zenginlikle eş tutar: zengin nasıl malının zekâtını verirse güzel de güzelliğinin zekâtını bir bakışla, bir lütufla vermelidir. Âşık, istediğinin ekmek olmadığını söyleyerek dileğini maddî bir dilencilikten ayırır.

Altıncı beyitte âşık kendini delilere benzetir. Eski tedavi anlayışında deliler zincire vurulurdu; sevgilinin kıvrım kıvrım saçı da zincire benzetilir. Âşık, gönül hekimi olan sevgiliden kendisini bağlamasını ister, çünkü saçın zincirine bağlanmak onun için hem bir ceza, hem de bir tedavidir. Ṭabîb, dermân, dîvâne ve zencîr kelimeleri tenasüp içindedir.

Makta beyti mum ile pervane mazmunuyla kapanır. Kaya, divanda şem‘in aydınlık yönüyle sevgilinin yanağı, pervanenin ise âşık ve gönlü olduğunu belirtir ve bu beyti örnek gösterir. Redifteki "gelmek" fiili burada en açık anlamına kavuşur: âşıklar, pervane gibi, yanmak için gelmişlerdir.

Kaynakça

  • Mehmet Arslan (hzl.), Mihrî Hâtun Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (Kültür Eserleri Dizisi 576), 2018, s. 84-85, Gazel 64 (F 45b, M 64a, S 48a, Ü 42a). ekitap.ktb.gov.tr
  • Gülşen Kaya, Mihrî Hâtun Divânı'nın Tahlili, yüksek lisans tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2010, s. 26, 49, 109, 142, 166, 240. openaccess.firat.edu.tr