Özgün Metin
Vezin: Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün
Didi dilber yapayın göñlini sen vîrânenüñ
Ben didüm cân mülketine ḥükmi var cânânenüñ
Ḳıṣṣa-i Mecnûn ile Leylî'yi bilürdük yaḳîn
Ḥâline baḳsañ ḥabîbüm bu dil-i dîvânenüñ
Ṭutuşur şem‘uñ zebânı micmerüñ göynür özi
Yanduġın gördükçe ruḫsâruña ben pervânenüñ
‘Aşḳdan fâriġ olan diller ne bilsün ḥâlini
Ṭutuşup hecr âteşiyle gice gündüz yananuñ
Çün ṣabâ peyki getürdi yâr kûyından es̱er
Müjdegânı cân gerekdür Mihrî bu şükrânenüñ
Günümüz Türkçesiyle
1. Sevgili, "Senin gibi yıkık gönüllünün gönlünü onarayım" dedi; ben de dedim ki can ülkesinde hüküm sevgilinindir (dilediğini yapabilir). (F nüshasında "mülketine" yerine "mülkine" okunur; anlam değişmez.)
2. Mecnun ile Leylâ'nın hikâyesini yakından bilirdik; sevgilim, bu divane gönlün hâline bir baksan (aynı hikâyeyi orada da görürsün).
3. Ben pervanenin senin yanağına yanışını gördükçe mumun dili tutuşur, buhurdanın özü yanar. (Mumun alevi bir dile benzetilir; mum ve buhurdan, âşığın yanışına bakıp onlar da yanar.)
4. Aşktan habersiz gönüller, ayrılık ateşiyle tutuşup gece gündüz yananın hâlini ne bilsin.
5. Saba rüzgârının ulağı sevgilinin mahallesinden bir iz, bir haber getirdiğine göre, ey Mihrî, bu sevinç hediyesinin müjdeliği candır (bu haberi getirene can vermek gerekir).
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Divanın seksen yedinci gazeli beş beyittir ve aruzun remel bahrinden "Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilâtün Fâ‘ilün" kalıbıyla yazılmıştır. Redifi "-nüñ / -nuñ" (-nin) tamlayan ekidir; kafiye "-âne" sesiyle kurulur (vîrâne, cânâne, dîvâne, pervâne, şükrâne). Dördüncü beyitteki "yananuñ" kafiyeyi tam karşılamaz: öteki kelimelerde "-âne" sesi varken burada "-anan" sesi vardır; kulak bu farkı kısa a sesinin tekrarıyla tamamlar. Şiir Arslan'ın kullandığı dört nüshanın dördünde de (F, M, S, Ü) bulunur. Kime yazıldığına dair bir bilgi yoktur.
Anlam ve Söz Sanatları
Gazel bir konuşmayla açılır. Sevgili, âşığın yıkık gönlünü onarmayı teklif eder; âşık da can ülkesinde hükmün sevgiliye ait olduğunu söyleyerek cevap verir. "Vîrâne" (yıkık yer) ile "yapmak" (onarmak, imar etmek) arasındaki karşıtlık, gönlü bir yapı ya da şehir gibi düşünen divan şiiri diline dayanır. Gülşen Kaya, divanda mimarın sıklıkla harap olmuş gönül viranesini imar eden sevgili için teşbih unsuru olarak kullanıldığını belirtir. "Cân mülketi" (can ülkesi) sözü de sevgiliyi bir hükümdar gibi gösterir; ülke, hüküm ve imar kelimeleri bir tenasüp oluşturur.
İkinci beyitte aşk hikâyelerinin en bilinenlerinden Leylâ ile Mecnun'a telmih yapılır. Âşık, bu hikâyeyi herkesin bildiğini, ama sevgilinin kendi "dîvâne" gönlüne bakması hâlinde aynı hikâyeyi orada da göreceğini söyler. Kaya, beyitte "dîvâne" (deli) kelimesinin "Mecnûn" (deli) adıyla ilgisi üzerinden tevriye ve tenasüp yapıldığını, Leylâ ile Mecnun hikâyesine de telmihte bulunulduğunu belirtir. Mecnun'un adı zaten "deli" anlamına gelir; dîvâne gönül de onun hikâyesinin bugünkü bir tekrarı olur.
Üçüncü beyit, divan şiirinin en tanınmış mazmunlarından biri olan mum ile pervane üzerine kurulur. Pervane, ışığa doğru uçup aleve düşen gece kelebeğidir ve kendini sevgiliye feda eden âşığın simgesidir. Burada pervane şairin kendisidir; aleve atılışı sevgilinin yanağınadır. Bu yanışı gören mumun "dili", yani alevi tutuşur, buhurdanın içi yanar. Mum ve buhurdan, âşığın yanışı karşısında kendileri de tutuşan tanıklar olarak düşünülür. Kaya, Mihrî'nin divanında mumun sevgilinin yanağı, pervanenin ise âşık ve gönlü olduğunu belirtir ve bu beyti, âşığın yanağa pervane gibi yanışını gören mumun dilinin, buhurdanın özünün yanması diye açıklar. Mumun alevinin dile benzetilmesi bir istiaredir; mum, buhurdan, ateş ve pervane kelimeleri de bir tenasüp kurar. Beyitteki "göynür" kelimesi "göynemek", yani yanmak, içi tutuşmak fiilindendir.
Dördüncü beyit bu yanışı bir genellemeye bağlar: aşktan habersiz gönüller, ayrılık ateşiyle gece gündüz yananın hâlini bilemez. Kaya, ayrılık ateşinin acısını anlamak için âşık olmak, aşkla yanmak gerektiğini bu beyitle anlatır.
Makta beytinde sabah rüzgârı saba, bir ulak (peyk) olarak sevgilinin mahallesinden bir iz getirir. Divan şiirinde saba, sevgili ile âşık arasında haber taşıyan rüzgârdır. Sevindirici bir haber getirene verilen bahşişe "müjdegâne", sevinç karşılığında verilen hediyeye "şükrâne" denir; Mihrî bu haberin karşılığının ancak can olabileceğini söyler. Kaya, divanda sevgilinin yurdundan bir iz getiren saba ulağına âşığın müjde olarak can vermesi gerektiğinin söylendiğini ve şükrâne hediyesinin genellikle âşığın canı olduğunu bu beyitle gösterir.
Kaynakça
- Mehmet Arslan (hzl.), Mihrî Hâtun Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (Kültür Eserleri Dizisi 576), 2018, s. 97, Gazel 87 (F 55a, M 76b, S 57a, Ü 48b). ekitap.ktb.gov.tr
- Gülşen Kaya, Mihrî Hâtun Divânı'nın Tahlili, yüksek lisans tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2010, s. 74, 88, 91, 116, 167, 209, 235. openaccess.firat.edu.tr






