Amasya'da taylasan giydiği için alaycı bir dille "Kuyruklu Şeyh" diye anılan Tirebolulu Süleyman Efendi, 1875'ten 1915'teki ölümüne kadar şehrin İçerişehir'inde Nakşibendî-Hâlidî yolunu sürdürmüş bir şeyh ve şairdir. Şiirlerinde "Mir'ât-nümâ" (ayna gösteren) ve "Mir'âtu'llâh" mahlaslarını kullanmıştır. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar onu bizzat tanımış, Amasya Tarihi'nde "şâir-i sâhib-i dîvân" diye anmıştır. Bugün elimizde kalan eseri, tek nüshası Amasya'da bulunan ve 1296'da (1878-79) tamamlanan manzum tarikat âdâbı kitabı Âdâbü'l-müeddeb'dir. Bin yüzü aşkın beyitlik bu eser, Mîr Hamza Nigârî'nin halkasıyla aynı yıllarda Amasya'da başka bir Nakşibendî sesinin nasıl konuştuğunu gösterir.
Hüsameddin'in Kaydı
Hüsameddin'in onuncu ciltteki maddesi, müellifin şeyhle kişisel tanışıklığını da yansıtan uzun bir terceme-i hâldir:
Süleyman Efendi-eş-Şeyh, Mir'ât-nümâ Tireboluludur. Buhâra ümerâsından Ya'kûb Hân evlâdından Edhem bin Mustafa'nın mahdûmudur. Tirebolu kazâsı dâhilinde Harşîd nâhiyesinde 1263'de doğdu. Tahsîl-i ilm u kemâl için İstanbul'a gidip meşâyih-i Nakşîbendiyyeden Yanyalı eş-Şeyh Mustafa İsmet Efendi hazretlerinin dergâhına girdi. Orada şeyh-i müşârün-ileyhe on iki yıl kadar hizmet ve füyûzât-ı ilmiyye ve sûfiyyesinden istifâza ederek ahz-ı hilâfet edib şeyhinin emriyle 1290'da Gümüş kasabasına geldi. İki yıl kadar burada Nakşîbendiyye usûlü üzere halkı irşâda çalışdı. Fakat 1292'de ba'zı zevâtın arzûsu ve şeyh-i müşârün-ileyhin işâret-i ma'neviyyesi üzerine Amasya'ya gelip İçerişehir'de Ahî Sa'deddîn Mahallesi'nde eski zâviye-i Sa'diyye kurbunda kendisine tedârik edilen hânede yerleşdi. Ba'dehû hânesinin bir kısmını ibâdet-gâh ittihâz edib Nakşîbendîlere hâs bir vakâr u sükûnetle hatm-i hâcegâna mülâzemet ve inzivâ-gâhında zikr ü ibâdet ederek neşr-i tarîkata himmet eyledi. Bu esnâda Hazret-i Şeyh Hacı Hamza Nigârî Efendi'nin ihdâs eylediği ta'n ü la'net tavrına muhâlefet edib Risâlet-penâh Efendimiz Hazretlerine hürmeten sohbet-i nebeviyyesiyle müşerref olan bütün ashâb-ı kirâm hakkında âdâb-ı İslâmiyyeye fevka'l-âde ri'âyet ederek halkın teveccühât-ı kalbiyyesini kazandı. Fethiye Mahallesi'nde mürîdânı çoğaldığından ekseriyyetle Fethiye Câmi-i şerîfinin mü'ezzinlere mahsûs odasında hatm-i hâcegânı bir sekînet-i sûfiyyâne ve sukûnet-i kâmilâne üzere icrâya devâm etdi. Hacı Hamza Efendi'nin tagayyüb ü irtihâlinden sonra âmmenin hüsn-i nazarını celb etdiği hâlde hırs-ı şöhretten ictinâb etdi. 1323 şevvâlinde dâr-ı kudse irtihâl eden "Helvâcı Şeyh" demekle meşhûr Türkmenzâde eş-Şeyh Abdullah Efendi Hazretlerinin vefâtı üzerine Amasya'da teferrüd etdiği hâlde tavr ü mesleğine devâm edib 1333 senesi rebîülevvelinin onikinci perşembe günü akşam üzeri dâr-ı kudse intikâl etdi. Ertesi Cum'a günü büyük bir ihtifâl içinde Sultân Bâyezîd Câmi-i şerîfinde namazı ba'de'l-edâ aynı ihtifâl ile kaldırılıp Yörgüç Paşa İmâreti ittisâlinde kâ'in mezârlığın yol üstüne tesâdüf eden yerine defn edildiği halîfesi olan eş-Şeyh Hâfız Burhân Efendi tarafından haber verildi. Merhûm-ı müşârün-ileyh gâyet müteşerri', dîndâr, müttakî, sâlih, ma'ârif-i sûfiyyeden haberdâr, âdâb-ı şerî'ate fevka'l-âde mürâ'î, şöhretten müctenib, zâhid, zî-ilm ü edeb, gayet sâkin, vakûr, şekl ü şemâ'ili güzel âbid, pâk-i'tikâd, şâir-i sâhib-i dîvân, mazınneden bir zât-ı kerâmet-simât idi. Gazeliyyâtı sûfiyyâne, mesneviyâtı hakîmâne idi.
Günümüz Türkçesiyle: Şeyh Süleyman Efendi, mahlası Mir'ât-nümâ, Tirebolu'ludur. Buhara emirlerinden Yakub Han'ın soyundan Edhem bin Mustafa'nın oğludur. Tirebolu kazasının Harşit nahiyesinde 1263'te doğdu. İlim ve olgunluk kazanmak için İstanbul'a gidip Nakşibendî şeyhlerinden Yanyalı Şeyh Mustafa İsmet Efendi'nin dergâhına girdi. Orada bu şeyhe on iki yıl kadar hizmet edip onun ilmî ve tasavvufî feyzinden yararlanarak hilâfet aldı ve şeyhinin emriyle 1290'da Gümüş kasabasına geldi. İki yıl kadar orada Nakşibendî usulüyle halkı irşada çalıştı. Fakat 1292'de bazı kişilerin arzusu ve şeyhinin manevî işareti üzerine Amasya'ya gelip İçerişehir'de Ahî Sadeddin Mahallesi'nde, eski Sadiyye Zaviyesi'nin yakınında kendisi için sağlanan eve yerleşti. Sonra evinin bir bölümünü ibadethane yapıp Nakşibendîlere özgü bir vakar ve sükûnetle hatm-i hâcegân toplantılarını sürdürdü, inziva köşesinde zikir ve ibadet ederek tarikatı yaymaya çalıştı. Bu sırada Şeyh Hacı Hamza Nigârî Efendi'nin başlattığı ta'n ü la'net (sövme ve lanetleme) tavrına karşı çıktı; Peygamber Efendimize saygısından ötürü onun sohbetiyle şereflenmiş bütün sahabe hakkında İslâm âdabına büyük bir özenle uyarak halkın gönlünü kazandı. Fethiye Mahallesi'nde müritleri çoğaldığı için hatm-i hâcegânı çoğunlukla Fethiye Camii'nin müezzinlere ayrılmış odasında, sûfiyane bir dinginlik ve tam bir sükûnetle yapmaya devam etti. Hacı Hamza Efendi'nin sürgüne gidip ölmesinden sonra halkın beğenisini topladığı hâlde şöhret hırsından kaçındı. "Helvacı Şeyh" diye tanınan Türkmenzâde Şeyh Abdullah Efendi'nin 1323 şevvalinde ölmesiyle Amasya'da tek kaldığı hâlde tutum ve yolunu sürdürdü; 1333 yılı rebiülevvel ayının on ikinci perşembe günü akşama doğru vefat etti. Ertesi cuma günü büyük bir kalabalıkla Sultan Bayezid Camii'nde namazı kılındıktan sonra aynı kalabalıkla kaldırılıp Yörgüç Paşa İmareti'nin bitişiğindeki mezarlığın yol üstüne gelen yerine gömüldüğünü halifesi Şeyh Hâfız Burhân Efendi haber verdi. Merhum şeriata çok bağlı, dindar, sakınan, salih, tasavvuf bilgilerinden haberdar, şeriat âdabına titizlikle uyan, şöhretten kaçınan, zâhid, ilim ve edep sahibi, çok sakin, ağırbaşlı, görünüşü güzel, ibadete düşkün, temiz inançlı, divan sahibi bir şair, keramet sahibi olduğu sanılan bir kişiydi. Gazelleri sûfiyane, mesnevileri hikmetliydi.
Madde bundan sonra kişisel tanıklıklarla sürer. Hüsameddin, sünnet-i selef olduğu için taylasan taktığından Hamzavîler ve "bazı densizler" arasında ona "Kuyruklu Şeyh" dendiğini, beş vakit namazı Sultan Bayezid Camii'nde kıldığını, zaman zaman muvakkithane peykesinde oturup âlimlerle sohbet ettiğini yazar. Keşf ehli olduğuna inanılırdı; ziyaret ettiği kabrin sahibinin nasıl biri olduğunu anladığı söylenirdi. Yörgüç Paşa Mezarlığı'na sık gider, orada pek çok nurlu zatın yattığını söylerdi. Bir gün Hüsameddin'e mezarlığın güneybatısındaki bir kabri göstererek "Burada Ahmed adında bir zat yatıyor, pek nurludur" demiş; Hüsameddin de orada yatanın Halvetî büyüklerinden Memi Dede'nin halifesi, "Kutb" diye tanınan Şeyh Ahmed Efendi olduğunu söyleyince şeyh çok sevinmiştir.
Tirebolu'dan Amasya'ya
Süleyman Efendi'nin hayatında üç durak vardır. İlki İstanbul'dur. Yanyalı Mustafa İsmet Efendi, Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'nin halifesi Abdullah Mekkî'nin halifesiydi; 1223'te (1808) Yanya'da doğmuş, 16 Zilkade 1289'da (15 Ocak 1873) ölmüş ve İstanbul Çarşamba'daki dergâhına gömülmüştü. Süleyman Efendi onun yanında on iki yıl kalmış, seyr ü sülûkünü orada tamamladığını Âdâbü'l-müeddeb'deki bir gazelinde "Cezbe-i seyr ü sülûk ‘İṣmet'de itmâm eyledim" diye kendisi söylemiştir. Hüsameddin onun 1290'da "şeyhinin emriyle" Gümüş'e geldiğini yazar; şeyh 1289'da öldüğüne göre bu emir, ölümden önce verilmiş bir vasiyet ya da işaret olmalıdır.
İkinci durak bugünkü Gümüşhacıköy'dür. Burada iki yıl kalan şeyh, 1292'de (1875) bazı Amasyalıların isteğiyle şehre geçmiş ve İçerişehir'de, Ahî Sadeddin Mahallesi'nde, eski Sadiyye Zaviyesi'nin yakınında kendisine hazırlanan bir eve yerleşmiştir. Evinin bir kısmını ibadethaneye çevirmiş, Nakşibendîlerin sessiz zikrine dayanan hatm-i hâcegân toplantılarını burada yapmıştır. Müritleri Fethiye Mahallesi'nde çoğalınca toplantılar çoğunlukla Fethiye Camii'nin müezzin odasına taşınmıştır.
Üçüncü ve en uzun durak, Amasya'daki kırk yıldır. Şeyhin bu şehirdeki konumunu belirleyen, Karabağlı Nakşibendî şeyhi Mîr Hamza Nigârî'nin Amasya'daki halkasıyla arasındaki farktır. Hüsameddin, Nigârî'nin sahabenin bir kısmına "ta'n ü la'net" tavrını başlattığını, Süleyman Efendi'nin ise bütün sahabeye saygıyı esas alarak buna karşı çıktığını ve halkın gönlünü bu yüzden kazandığını anlatır. Âdâbü'l-müeddeb'de Amasya'ya ayrılan bölüm bu tartışmanın şiirdeki yansımasıdır: şeyh, "bu beldede" Muharrem'de matem tutan, namaz ehli arasında İbn Süfyân'a, yani Hz. Muâviye'ye lanet okuyan, seccadede gördüğünü kınayan "sürh-ser"lerden yakınır. Nigârî'nin 1885'te Harput'a sürülüp 1886'da orada ölmesinden sonra Süleyman Efendi'nin etkisi artmış, 1323'te (1905) Helvacı Şeyh Türkmenzâde Abdullah Efendi'nin ölümüyle de Amasya'da sözü geçen tek Nakşibendî şeyhi olarak kalmıştır.
Şeyh, 12 Rebiülevvel 1333 perşembe akşamı, yani 28 Ocak 1915'te öldü. Cenazesi ertesi gün Sultan Bayezid Camii'nden kaldırıldı ve Yörgüç Paşa İmareti'nin yanındaki mezarlığa, hayattayken sık sık ziyaret ettiği yere gömüldü. Yerine, Amasya ulemasından Hâfız Burhân Efendi'nin torunu Burhâneddîn Ahmed Efendi geçti. Hüsameddin'in yedinci ciltteki kaydına göre bu halife önce kitapçılık yapmış, sonra bir tuhafiye dükkânı açmış, oğlunun savurganlığı yüzünden sermayesini kaybettikten sonra şeyhinin zikir halkasında kanaatkâr bir hayata çekilmişti.
Âdâbü'l-müeddeb
Hüsameddin'in sözünü ettiği divan bulunamamıştır. Süleyman Efendi'nin şiiri bugün, tam adı Risâle-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye-i Müceddidiyye-i Âdâbü'l-müeddeb olan eserle bilinir. Tek yazma nüshası Amasya Beyazıt Yazma Eser Kütüphanesi'nde 05 Ba 1286 numarada kayıtlıdır: 44 varak, ta'lik yazı, sayfada 17 satır. Kütüphane kaydında eser şeyhi Mustafa İsmet Efendi'ye mal edilmişti. Abdurrahman Şensöz 2017'de Marmara Üniversitesi'nde hazırladığı yüksek lisans tezinde metnin çeviriyazısını yayımlamış, bölüm başlıklarından birindeki "Tercüme-i hâl-i müellif-i fakîr eş-Şeyh Süleymân Mir'âtu'llâh" ibaresinden ve beyitlerdeki mahlaslardan hareketle eserin Süleyman Efendi'ye ait olduğunu göstermiştir.
Eser, mensur ve manzum bölümlerin karıştığı bir tarikatnamedir. Besmele, tevhid ve münacatla açılır, dokuz na't içerir; "Bu bâb …" diye başlayan bölümlerde mürşide bağlılık, rabıta, sessiz zikir, hatm-i hâcegân, şeriata uyma, Nakşibendî şeyhlerinin üstünlüğü, sahte şeyhler ve dervişlik iddiasındaki şeriat düşmanları anlatılır. Bölüm sonlarına âyet, hadis ve tasavvuf büyüklerinin sözleri Arapça olarak eklenmiştir. Kitabın gündelik hayata en çok yaklaştığı yer, mücahede bâbında sâlike yemekten sonra bir iki bardak çay öneren ve çayda "bî-nihâyet bir ‘ilim" bulunduğunu söyleyen beyitlerdir. Şensöz'ün sayımıyla 1152 beyitlik metnin 747 beyti "Fâilâtün Fâilâtün Fâilün" kalıbında mesnevi, 373 beyti gazeldir; bunlara bir müseddes, iki kaside, bir rubai, birkaç Farsça beyit, bir Farsça gazel ile tarih manzumeleri eklenir. Kitap, Nakşibendî silsilesinin Farsça bir manzumesi, müellifin kendi hâlini anlatan bir bölüm ve iki tarih beytiyle 1296'da (1878-79) biter.
Eserin Amasya'ya doğrudan seslenen iki parçası vardır. Biri, "Ey Amasya ḫalḳı kim ṣanmañ ziyânım var size" diye başlayan gazeldir; şeyh burada Amasyalılardan kendisinde bir zarar görmemelerini ister ve onlara "ṣâf-ı dil", yani gönlü temiz bir duacı olarak geldiğini anlatır. Öteki, Amasya'daki "sürh-ser" şeyh ve dervişlerin fesadını anlatan bâbdır. Sebeb-i te'lif bölümünde de kitabın "Amasya şehrine" halkı Hak yoluna özendirmek için yazıldığı söylenir.
Kaynakların Durumu
Hüsameddin ile Şensöz birbirinden habersiz iki kaynaktır ve birbirini tamamlar. Şensöz, Hüsameddin'in o tarihte yayımlanmamış onuncu cildini görmemiş, Süleyman Efendi hakkında eseri dışında bilgi bulamadığını yazmıştır. Hüsameddin ise Âdâbü'l-müeddeb'in adını anmaz, yalnız bir divandan söz eder. İki kaynağı birleştiren bağlar açıktır: Mir'ât-nümâ mahlası, şeyhin Mustafa İsmet Efendi olması, Amasya ve Nakşibendî-Hâlidî kimliği. Kitaptaki otuz bir gazelin, Hüsameddin'in gördüğü divanın bir parçası olup olmadığı bilinmez.
İki nokta tartışmalıdır. Birincisi, şeyhin kendi ağzından yazdığı terceme-i hâldir: orada zahirî ilimleri okumadığını, mürşidinden başka hocası olmadığını, Kur'an'ı bir hatimle bile tamamlamadığını, yazısının kusurlu olduğunu söyler. Hüsameddin'in "zî-ilm ü edeb" nitelemesiyle bu tevazu çatışır; tasavvufî metinlerde sık görülen alçakgönüllülük kalıbıyla gerçek bir eğitim eksikliğinin hangisinin konuştuğunu ayırmak mümkün değildir. İkincisi, kitapta 1292 (1875) tarihli bir mersiye-tarih bulunan "Şeyhzâde Abdullah Bahâeddîn"in kimliğidir. Şensöz onu Süleyman Efendi'nin oğlu sayar. Oysa sebeb-i te'lif bölümünde şeyh, Mustafa İsmet Efendi'yi andıktan hemen sonra "bâ-ḫuṣūṣ evlâdı ‘Abdullâh Bahâ" der; kitabın içindeki bir münacatta da İsmet için dua ettikten sonra "evlâdı Bahâ'eddîn" için rahmet diler ve bu gencin on beş yaşında velâyete erip on altısında öldüğünü söyler; "Şeyhzâde" unvanı ve tarih manzumesinde ölenin İsmet Efendi'nin dergâhına gömüldüğünün söylenmesi, onun Mustafa İsmet Efendi'nin oğlu olduğunu düşündürür. 1263 doğumlu Süleyman Efendi'nin 1292'de ölen ve tarih manzumesine göre on altı yaşını tamamlamış bir oğlu olması da pek mümkün görünmez. Bu okuma metinden çıkan bir yorumdur; başka bir kaynakla doğrulanmamıştır.
Şiiri
Hüsameddin'in "gazeliyyâtı sûfiyyâne, mesneviyâtı hakîmâne" hükmü, Âdâbü'l-müeddeb'deki şiirleri iyi tarif eder. Mesneviler mürîde öğüt veren, düz ve öğretici bir dille yazılmıştır; Şensöz'ün de belirttiği gibi şair vezne fazla özen göstermemiş, imale ve zihaflarla dolu mısralar kurmuştur. Gazellerde ise dil yer yer ağırlaşır, Arapça ve Farsça terkipler çoğalır, aşk ve sarhoşluk mazmunları tasavvufî bir anlam kazanır. Mahlası şiirlerde iki türlü kullanılır: kimi zaman "Mir'ât-nümâ" tam bir ad olarak geçer, kimi zaman "mir'ât" ve "nümâ" kelimeleri mısraya dağıtılarak ayna imgesiyle oynanır. Eserde mesnevî bölümleri, gazeller, na'tlar, münacatlar ve tarihlerle birlikte doksan beş manzum parça bulunur; bunlara neşirde mısralarına ayrılmadan düzyazı gibi dizilmiş Farsça bir silsile manzumesi eklenir.
Kronoloji
1263 (1846-47): Tirebolu'nun Harşit nahiyesinde doğar.
1289 Zilkade (Ocak 1873): Şeyhi Yanyalı Mustafa İsmet Efendi İstanbul'da ölür.
1290 (1873): Gümüş kasabasına (Gümüşhacıköy) gelir.
1292 (1875): Amasya'ya yerleşir; aynı yıl Şeyhzâde Abdullah Bahâeddîn için tarih düşürür.
1296 (1878-79): Âdâbü'l-müeddeb'i tamamlar.
1323 Şevval (Kasım-Aralık 1905): Helvacı Şeyh Türkmenzâde Abdullah Efendi ölür; Süleyman Efendi Amasya'da tek kalır.
12 Rebiülevvel 1333 (28 Ocak 1915): Amasya'da ölür; Yörgüç Paşa İmareti yanındaki mezarlığa gömülür.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 10, s. 410-414 (Süleyman Efendi-eş-Şeyh, Mir'ât-nümâ maddesi; e-kitap s. 312-313). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page312.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 7, s. 512-513 (Burhâneddîn Ahmed Efendi-Hâfız maddesi; e-kitap s. 417). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page417.html
Akademik çalışmalar
- Abdurrahman Şensöz, 19.yy. Nakşî Halidî Şeyhi Süleyman Amasî ve Manzûm Ahlâk Kitâbı, Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul 2017, s. 19-29, 70-83. https://katalog.marmara.edu.tr/veriler/yordambt/cokluortam/5C/408DCD06-CF9A-5D4D-832B-41B0A7DCB7D3.pdf
Kitaplar
- Süleyman Efendi (Mir'ât-nümâ), Risâle-i Nakşibendiyye-i Hâlidiyye-i Müceddidiyye-i Âdâbü'l-müeddeb, Amasya Beyazıt Yazma Eser Kütüphanesi, nr. 05 Ba 1286, 44 vr. amasya.bel.tr






