Fethiye Camii, Amasya kent merkezinde, Kuba sırtının eteğine yaslanan Fethiye Mahallesi'nde yer alır ve halk arasında Kuba Dede Camii adıyla da bilinir. Yapı, bir Bizans kilisesinin apsis bölümünün camiye çevrilmesiyle oluşmuştur ve adını bu fetih anısından alır. Yüzyıllar içinde birkaç kez harap olup yeniden onarılan caminin özgün duvar dokusundan çok az şey kalmıştır; yine de kiliseden camiye uzanan geçmişi planında ve cephe düzeninde izlenebilir. Osmanlı döneminde mahallenin ileri gelenlerinin vakıflarıyla ayakta tutulan, kürsü şeyhlerinin ders verdiği, vaizlerin ve hatiplerin kuşaktan kuşağa görev aldığı bir mahalle camisi olmuştur. Bodrumundan çıkarılan mumyalar ise yapıyı Amasya'nın bilinen anlatılarında ayrı bir yere koyar.

Mahallesi ve Adının Kökeni

Hüseyin Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'ndeki mahalle tarifine göre Fethiye Mahallesi Kuba'nın altındadır; doğusunda dere, batısında Hacı Hamza, güneyinde Kuba, kuzeyinde Kılıççı mahalleleri bulunur. Burası eski kayıtlarda "Fetih Gâzi Mülkü" adıyla geçer, sonradan "Fethiye" denmiştir. Hüsâmeddin bu adlandırmadan, Danişmendli Amasya muhafızlarından Fetih Gâzi'nin burada oturduğu sonucunu çıkarır. On dokuzuncu yüzyıl başının Amasya tarihçisi Mustafa Vâzıh Efendi ise başka bir açıklama getirir: ona göre şehri fetheden ve "Re'sü'l-Menâbir" diye andığı komutan önce bu mahalleyi fethettiği için mahalle bu adı almıştır. Hüsâmeddin bir dipnotunda, Amasya'yı son kez ve kesin olarak fethedenin Danişmend Ahmed Gâzi olduğunu, Vâzıh'ın kastettiği kişinin de o olması gerektiğini yazar.

Fetih Gâzi'nin adı mahallenin sınırlarını da aşar. Zencirli Kaya'nın kuzey eteğindeki Temennâ Mahallesi, Hüsâmeddin'e göre Danişmendli emirlerinden Feth Gâzi'nin bahçesinin yerinde kurulmuştur. Şehzade meclislerinde bulunan İranlı şair Temennâ-yı Nîsâbûrî bu "Fethiye Bahçesi"nde oturduğu için mahalle 820 (1417-18) yılından beri onun adıyla kaydedilir. Böylece Danişmendli valinin adı, bir caminin, bir mahallenin ve bir bahçenin adında birlikte yaşamıştır. Caminin halk arasındaki ikinci adı Kuba Dede ise mahallenin hemen üstündeki Kuba semtinden gelir; Hüsâmeddin'e göre Kuba adı, Fergana'daki Kuba kasabasından gelip 810 (1407-08) yılına kadar orada oturan Kubalı Şeyh Cemâleddin Hüseyin'e dayanır.

Danişmendli Amasya ve Fetih Gâzi

Caminin hikâyesi, Amasya'nın Bizans'tan Türk yönetimine geçişiyle başlar. Helenistik çağda Pontus krallarına başkentlik eden, milattan sonra 63'te Roma sınırları içine giren şehir, Bizans döneminde Karadeniz'i iç Anadolu'ya bağlayan yol üzerindeki önemini korumuştur. 712'de kısa bir süre Emevi egemenliğine giren Amasya'yı Bizans'ın tümüyle yitirmesi on birinci yüzyıldaki Türk fetihleriyle olmuştur. Fethin kesin tarihi bilinmez; on birinci yüzyılın sonlarında şehrin Danişmendlilerin elinde olduğu anlaşılır. Danişmendli hâkimiyeti, topraklarının Anadolu Selçuklu Sultanı II. Kılıçarslan tarafından ilhakına kadar sürmüş, şehir Selçuklu döneminde "Dârü'l-izz" unvanıyla anılmıştır. 1243 Kösedağ Savaşı'ndan sonra Moğol valilerinin, ardından Eretna ve haleflerinin idaresine geçen Amasya'yı Yıldırım Bayezid 1398'de Osmanlı topraklarına katmıştır. Caminin mumyalarla ilgili tartışmalarının geçtiği Moğol dönemi de bu sıranın bir halkasıdır.

Şehirdeki en eski Türk yapısı, Danişmendoğlu Melik Gazi'nin bugünkü Şamlar Camii'nin yerinde, kalenin hemen doğusunda yaptırdığı camidir. Bugüne ulaşan erken eserler arasında Burmalı Minare Camii (1237-1247) ve Gökmedrese Camii (1266-1267) ile birlikte Fethiye Camii de sayılır; ancak Fethiye bu listede, daha eski bir yapının dönüştürülmüş hâli olarak ayrı bir yer tutar. Şehrin asıl imar atılımı on beşinci yüzyılın ortalarından on altıncı yüzyıl başlarına kadar sürmüş, II. Bayezid Külliyesi (1486) ve Hatuniye Camii (1510) gibi büyük kuruluşlar bu dönemde yükselmiştir. Fethiye Camii bu yapılardan çok önceki, daha mütevazı bir çağın eseridir.

Camiyi dönüştürdüğü kabul edilen Fetih Gâzi hakkında en ayrıntılı bilgiyi Hüsâmeddin verir. Onun anlatısında Fetih Hân Gâzi Bey, Koyunlu kabilesinin reisi Kılıç Bey'in oğludur ve önce Danişmendli hükümdarı Melik Gâzi İsmâil Hân'ın emrinde Ankara valiliği yapmıştır. Hüsâmeddin, 491 (1097-98) yılına yerleştirdiği Haçlı savaşlarında Fetih Hân'ın Ankara'yı savunduğunu, Haçlıların çoğalması üzerine Çorum taraflarına çekildiğini ve Melik İsmâil Gâzi ile birlikte Çorum yakınında kurulan bir pusuda Haçlıları bozguna uğrattığını anlatır. Danişmendli ülkesinin yönetimi İsmâil Hân'ın ölümünden sonra kardeşi Melik Şemseddin İbrâhim Bey'e geçince, Amasya valiliği 506 (1112-13) sıralarında Ankara valisi Fetih Hân'a verilmiştir. Hüsâmeddin, Amasya'da oturduğu yerdeki Eleni Kilisesi'ni yenileyip camiye çevirdiği ve mahallesini imar ettiği için kiliseye ve mahalleye "Fethiye Camii, Fethiye Mahallesi" adının verildiğini yazar. Aynı yazar, 517 (1123-24) yılına ait bir kayıtta Amasya hâkimi Melik Mecdeddin Sunkur'un atabegi olarak "Fetih Hân bin Kılıç"ın adının geçtiğini, Sunkur'un da İbrâhim Bey'in ölümünden sonra Fetih Hân'ın gayretiyle Niksar'dan çağrılıp Amasya'da hükümdar yapıldığını aktarır. Bu ayrıntıların bir bölümü yalnızca Hüsâmeddin'in eserinden bilinir ve yazar kaynaklarını çoğu zaman göstermez.

Kilise Dönemi ve Phokas Rivayeti

Bugünkü tanıtım metinlerinin hemen hepsi, kilisenin yedinci yüzyılın başında Bizans İmparatoru Phokas'ın kızı Helena tarafından yaptırıldığını söyler. Phokas'ın hükümdarlık yılları olan 602-610 arası bu yapının kuruluş çağı olarak gösterilir; kimi anlatılar tarihi daha genel biçimde yedinci yüzyılın ilk yarısı olarak verir. Resmî metinler bu bilgiyi "yaptırıldığı düşünülmektedir" ya da "sanılmaktadır" gibi çekinceli bir dille aktarır. Bunun nedeni, yapıda bugün görülebilen bir kitabe ya da vakfiye bulunmamasıdır; Kültür Envanteri'ndeki kimlik bilgilerinde de kitabe ve vakfiye "yok" olarak işaretlenmiştir.

Rivayetin nereden çıktığını Hüsâmeddin'in eseri gösterir. Ona göre 1300 (1882-83) yılında caminin mütevellisi İncezâde Hacı Mehmed Ârif Efendi yapıyı onarıp batı tarafına kârgir bir minare eklerken toprağın altından üzerinde yazı kazılı bir mermer çıkmıştır. Bu Rumca kitabenin tercümesinden, yapının yedinci yüzyıl başlarında Bizans imparatorlarından Fokas'ın kızı prenses "Elina" tarafından yaptırıldığı anlaşılmıştır. Hüsâmeddin aynı bilgiyi eserinin ikinci cildinde, Phokas'ın Amasya'da kızı Eleni adına bir kilise yaptırdığı biçiminde tekrarlar ve kiliseyi "Eleni Kilisesi" diye anar. Kitabenin metni, kim tarafından ve nasıl tercüme edildiği ya da taşın sonradan nereye konduğu bilinmemektedir. Bugün rivayetin dayandığı tek belge, Hüsâmeddin'in aktardığı bu tercümedir.

Hüsâmeddin, Phokas'ı Amasyalı sayar ve bu görüşünü birkaç dayanağa bağlar. Phokas'ın, Amasya patriği Ayavasilos'un yeğeni olduğunu, imparator olmadan önce Pontus valisi olarak Amasya'da uzun süre oturduğunu, Kibrithane önünde "Kral Sarayı" diye bilinen bir saray yaptırdığını ve bugünkü Bayezid Paşa Mahallesi'nin eski adının bu yüzden "Foka Mahallesi" olduğunu yazar. Kral Sarayı'nın kalıntılarının Kirazlı Dere yolu üzerindeki bir tarlada ortaya çıktığını, Müneccimbaşı'nın Câmiu'd-Düvel'inde de Phokas'ın Amasya'da hükümdar soyundan biri olarak kaydedildiğini ekler. Bu çıkarımlar Hüsâmeddin'e aittir ve başka bir belgeyle doğrulanmış değildir. Kilisenin banisi hakkındaki bilgi de aynı nedenle rivayet olarak kalmaktadır.

Camiye Çevrilmesi

Yerel kaynaklar kilisenin Danişmendliler döneminde, 1116'da camiye çevrildiğini kabul eder. Anlatının bir biçiminde bu dönüşüm, Danişmend Gazi'nin Amasya'ya düzenlediği ve zaferle sonuçlanan seferle ilişkilendirilir. Kültür ve turizm kurumlarının metinlerinde ise Danişmendliler döneminde Amasya valiliği yapan Fetih Gazi'nin kiliseyi camiye çevirttiği ve ona Fethiye Camii adını verdiği söylenir. Bir yazarın aktardığına göre Fetih Gazi, 1116'da Ankara'dan Amasya valiliğine getirilmişti. Hüsâmeddin'in eserinde ise iki ayrı tarih görülür: mahalleler bölümünde caminin 510 (1116-17) dolaylarında Fetih Gâzi tarafından camiye çevrildiğini, adının da bunu gösterdiğini yazar; Danişmendli tarihini anlattığı ikinci ciltte ise Fetih Hân'ın Amasya valiliğine 506 (1112-13) sıralarında geldiğini belirtir. Bugün yaygın olan 1116 tarihi, ilk bilginin miladi karşılığıdır.

Anlatıların ortak yanı açıktır: dönüşüm Danişmendli yönetiminde gerçekleşmiş, ad ise fetih hatırasından gelmiştir. Fethi hangi komutanın yaptığı ve "Fetih Gazi" adının bir kişi adı mı yoksa unvan mı olduğu kaynaklarda kesin biçimde ayrıştırılmamıştır. Hüsâmeddin'in "Fetih Hân bin Kılıç" biçiminde verdiği soy kaydı onu bir kişi adı olarak ele alır; Vâzıh Efendi'nin yorumu ise adı mahallenin ilk fethedilen yer olmasına bağlar.

Dönüşüm sırasında büyük bir kilisenin yalnızca apsis kısmı camiye çevrilmiştir; kilise yapısından ayakta kalan kısım çok azdır. Envanter kayıtları yapının bu sırada bozularak yeniden düzenlendiğini, daha sonra harap olunca büyük bölümünün yenilendiğini belirtir. Mihrap yönü güneye alınmış, camiye giriş de kuzey cephedeki küçük bir açıklıktan sağlanmıştır. Hüsâmeddin de caminin bugünkü görünüşünün kiliseden çevrildiğini açıkça gösterdiğini yazar.

Mimari Özellikleri

Yapının özgün hâlinin dikdörtgen planlı bir bazilika olduğu düşünülür. Doğu cephesinde, duvar yüzeyinden dışa taşan altıgen biçimli bir apsis bulunur; caminin doğu cephesinin yarım altıgen gibi köşeli görünmesi buradan gelir. Batı cephesinde geniş bir sivri kemer duvar yüzeyinden içeri çökertilmiş, böylece cephede iki kademeli bir hareketlilik sağlanmıştır. İkinci kademede dikdörtgen biçimli üç alt pencere, üstte sivri kemerli iki pencere yer alır. Başka bir tarifte bu yüz, kilisenin batı bölümünün sonradan geniş kemerli bir niş olarak kapatılması ve alt ile üst pencerelerin buraya açılması biçiminde anlatılır.

Duvarlar tamamen sıvalı ve beyaz badanalıdır. Bu nedenle yapının özgün inşa malzemesini ve kilise döneminden kalan duvar kalıntılarını belirlemek mümkün değildir; envanter kayıtları da aynı çekinceyi dile getirir. Caminin son cemaat yeri yoktur. Üst örtü, kiremit kaplı ahşap bir çatıdır ve iç mekânı yedi ahşap pencere aydınlatır. Mihrap mermer, minber ahşaptır. Kültür Envanteri, yapıyı on ikinci yüzyıla tarihler ve Anadolu Selçuklu kültürü içinde, camiye çevrilen kiliseler arasında sınıflandırır.

Minare, kilise kökenli ana kütleye sonradan eklenmiştir. Tuğladan örülmüş gövde silindirik olup kesme taştan kare bir kaide üzerinde yükselir ve tek şerefelidir. Şerefe balkonunun altındaki mukarnas dizisi minarenin tek süsleme öğesidir. Derzleri ve külahı sonraki onarımlarda yenilenmiştir. Hüsâmeddin'in kaydına göre minare caminin batı tarafına kârgir olarak eklenmiştir; bu, apsisin bulunduğu doğu ucunun dokunulmadan bırakıldığını gösterir.

Osmanlı Döneminde Onarımlar ve Vakıflar

Fethiye Camii'nin Osmanlı dönemindeki hayatını en iyi, onu ayakta tutan vakıflar gösterir. Hüsâmeddin'in biyografi ciltlerinde geçen en erken kayıt, Çelebi Sultan Mehmed'in emirlerinden Bîçâroğlu Hızır Bey'e aittir; onun Fethiye Camii'nde bir sebili ve camiye bağladığı vakıf parası bulunduğu not edilmiştir. On yedinci yüzyılın başında Fethiye Mahallesi'nden Ömer oğlu Hüsrev Ağa, Gürcistan ve Kafkas savaşlarında bulunmuş, Amasya kethüdayeri ve Çorum sancağı mütesellimi olmuştu; 1036 (1626-27) yılında hasta olarak Amasya'ya döndüğünde malının üçte birini Fethiye Camii'nin onarımına ve ihtiyaçlarına vasiyet etmiş, birkaç ay sonra ölmüştür. 1048 (1638-39) yılında caminin kürsü şeyhi el-Hâc Hasan Efendi de mülklerini ve parasını camiye vakfetmiş ve yapıyı onartmıştır.

Caminin en ağır hasarı 1057 (1647-48) depreminde olmuştur. Hüsâmeddin'e göre deprem sonrası onarımı, mahallenin yetiştirdiği en tanınmış devlet adamı olan Fethiyeli Sıdkı Mustafa Paşa üstlenmiştir. Kadılar zümresinden bir ailenin oğlu olarak bu mahallede doğan Sıdkı Mustafa, ilim ve hat eğitimi gördükten sonra divan kalemine geçmiş, iki kez nişancı olmuş, vezirlik rütbesi almış ve 1073 (1662) yılı Muharrem ayında ölmüştür. Şer'iyye sicillerine dayanan kayda göre Paşa, doğduğu mahallenin camisini onarmış, yanına bir mektep yaptırmış ve vakfettiği paranın gelirinden camiye vaaz ve başka görevler için ödenek ayırmıştır. Hüsâmeddin mahalleler bölümünde vakıfların düzenlenmesinde Paşa'nın, Can Mirza Paşa'nın eşi olan kız kardeşi Âyşe Hanım ile birlikte hareket ettiğini yazar. Biyografi ciltlerinde ise Fethiye Camii'ne 1058 (1648-49) yılında para vakfı tescil ettiren kadın, Can Mirza Paşa'nın kızı ve Mustafa Efendi'nin eşi Emine Hanım olarak geçer; Can Mirza Paşa maddesinde de kızı Emine Hanım'ın, Fethiye Camii'ne para vakfeden atasının vakfına mütevelli olduğu ve kendisinin de para vakfettiği belirtilir. Eserin farklı bölümlerinde kadının adı ve akrabalığı bu nedenle farklıdır.

Sonraki yüzyılda da onarımlar sürmüştür. 1191 (1777-78) yılında caminin mütevellisi el-Hâc Ali Ağa yapıyı onartmıştır. On sekizinci yüzyıl sonunda unculukla servet edinen ve hacdan döndükten sonra şehrin ileri gelenleri arasına giren Uncu el-Hâc İbrâhim Ağa, 1203 (1788-89) yılında Pabuççular içinde ve Serdar Hanı altında yedi dükkânla parasını vakfetmiş, bu gelirin bir bölümünü kendi mahallesindeki Fethiye Camii'nin vaizine ve görevlilerine ayırmıştır. Hüsâmeddin, ramazanlarda mahallenin yoksullarını gözettiğini söylediği İbrâhim Ağa'nın 1210 (1795-96) yılında öldüğünü yazar. Bu vakıflar, caminin vaaz ve öğretim işlevinin uzun süre mahalle halkının katkısıyla sürdürüldüğünü gösterir.

On dokuzuncu yüzyılın onarımı minareyle birlikte gelmiştir. İlk hâlinde minaresi bulunmayan camiye mütevelli İncezade Hacı Mehmet Arif'in eklediği minare, resmî kayıtların çoğunda 1883 yılına tarihlenir; Hüsâmeddin'in verdiği hicri 1300 yılı da 1882-83'e karşılık gelir. Bir kaynak ise aynı onarımı yazıta dayanarak 1884'e tarihler. Minare 1939 depreminde yıkılmış, ardından yeniden yapılmıştır. 1956'daki onarımla cami yeniden ibadete açılmış, 2006'da Vakıflar Genel Müdürlüğü yapının restorasyonunu yürütmüştür. Envanter kayıtlarında yapı birinci derece anıtsal koruma altındadır ve bakımından sorumlu kuruluş Vakıflar Genel Müdürlüğü'dür.

Caminin İlim ve İbadet Hayatı

Fethiye Camii, Osmanlı Amasya'sında yalnızca bir mahalle mescidi olarak kalmamış, kürsü şeyhlerinin halka ders verdiği camiler arasına girmiştir. Hüsâmeddin'in biyografi ciltlerinde bu kürsünün birçok sahibi anılır. Temennâ Mahallesi'nde oturduğu için "Temennâyî" mahlasını alan el-Hâc Bayram Efendi, Hızır Paşa, Ayas Ağa ve Hüseyin Ağa medreselerinde müderrislik yaptıktan sonra Fethiye Camii'nde Beyzâvî tefsirini okutmaya başlamış, 1018 (1609-10) yılında emekliye ayrılmış ve tefsiri 1026 (1617) yılında bitirdikten birkaç ay sonra ölmüştür. Hacı Hamza Mahallesi'nden Selim oğlu Bâyezîd Efendi, 1052 (1642-43) yılında Hüsâmiye Medresesi müderrisi olmuş, ardından emeklilik görevi olarak Fethiye Camii kürsüsüne geçmiştir. "Sevincerli Hâfız Hoca" diye tanınan bir âlim de caminin imamı ve kürsü şeyhi iken 1088 (1677) yılında ölmüştür.

On sekizinci yüzyılda da kürsü canlılığını korumuştur. Fethiye Mahallesi'nde 1061 (1651) yılında doğan Yûsufzâde el-Hâc Hasan Efendi, Erzurum'da tahsilini tamamlamış, Mekke'deki Süleymaniye Medresesi'nde yedi yıl kadar ders verdikten sonra vaazlarında söylediği bazı sözler yüzünden görevden alınmış, 1120 (1708-09) yılında Amasya'ya dönerek Fethiye Camii kürsü şeyhliğini ve Enderun Camii'nin ders-i âmlığını üstlenmiştir. Hacıköylüzâde İsmâil Efendi ise uzun yıllar ders okuttuktan sonra Fethiye Camii kürsü şeyhiyken 1191 (1777) yılında ölmüştür. Hüsâmeddin onu âlim, fakih ve vaiz bir kişi olarak tanıtır.

Vaizlik ve hatiplik de bazı ailelerin elinde kuşaktan kuşağa geçmiştir. Nasuh oğlu Abdünnebî Efendi, Fethiye Camii vaizi olarak şöhret kazanmış ve 1075 (1664-65) dolaylarında ölmüştür. Halfet Gazi Medresesi müderrisi İreklizâde Hacı Hasan Efendi de Fethiye vaizi iken 1151 (1738) yılı Muharrem ayında ölmüştür. Hatiplerden Hâfız Osman Efendi 1115 (1703-04) yılında göreve gelmiş, 1150 (1737-38) Ramazanında ölünce yerine oğlu Mehmed Efendi geçmiş, o da 1201 (1787) yılında ölmüştür. Aynı yıl hatipliğe getirilen Şeyhzâde Hanîfî Mehmed Efendi, 1220 (1805-06) yılında görevini oğulları Hâfız Mehmed ve Ali efendilere bırakmıştır. "Küçük Hâce" diye tanınan Kadızâde Mehmed Efendi'nin oğlu Abdüllatîf Efendi de bir dönem caminin hatibi olmuştur.

Caminin son dönemdeki hayatına dair ilginç bir ayrıntı tasavvufla ilgilidir. Tirebolulu Şeyh Süleyman Efendi, İstanbul'da Nakşibendî şeyhi Yanyalı Mustafa İsmet Efendi'nin yanında yetişmiş, 1292 (1875) yılında Amasya'ya gelip İçerişehir'e yerleşmişti. Hüsâmeddin'e göre Fethiye Mahallesi'nde müritleri çoğalınca Nakşibendîlere özgü toplu zikir olan hatm-i hâcegânı çoğunlukla Fethiye Camii'nin müezzinlere ayrılmış odasında, sakin ve ağırbaşlı bir düzen içinde yürütmüştür. Bu kayıt, caminin on dokuzuncu yüzyılın sonunda müezzin odası bulunan, mahallenin dinî toplantılarına açık bir yapı olduğunu gösterir.

Fethiye Mahallesi ve Çevresindeki Yapılar

Caminin çevresi, Osmanlı Amasya'sının kadı ve ulema ailelerinin yaşadığı bir mahalleydi. Hüsâmeddin'e göre "Molla Beylik" diye tanınan Amasya kadısı Muslihîzâde Abdurrahmân Çelebi bu mahallede bir hamam yaptırmış, oğlu kazasker Molla Vildân Mehmed Çelebi de hamamın üstünde bir medrese kurmuştur. Kadı Hamamı ve Kadı Medresesi diye bilinen bu yapılardan medresenin ilk binası 900 (1494-95) yılında tamamlanmış, vakıfları 911 (1505-06) yılında düzenlenmiştir. Dört yanı kârgir, odaları ve içi ahşap olan medrese doğal afetlere dayanamamış, 1163 (1749-50) yılından sonra tümüyle yok olmuştur. Hüsâmeddin onun caminin yakınında bulunduğunu kayıtlardan bildiğini, ancak yerinin artık belirlenemediğini yazar. Kadı Hamamı ise sonraki yüzyıllarda da mütevellileriyle anılır.

Mahalle, Osmanlı döneminde şehre birçok devlet adamı ve âlim vermiştir. Sıdkı Mustafa Paşa'nın yanı sıra eski Amasya mütesellimi Sefer Ağa ve ailesi bu mahallenin ileri gelenlerindendi ve mahallede bir çeşmeleri bulunuyordu. Kadı Hamamı'nın mütevellisi Mehmed Ağa'nın oğlu Kadızâde Ahmed Paşa da bu mahallenin yetiştirdiği devlet adamlarındandır. Bu isimlerin çoğu Fethiye Camii'nin vakıflarıyla bağlantılıdır ve caminin uzun ömrünün mahallenin bu ailelerine bağlı olduğunu düşündürür.

Şehrin genel görünümü de bu dönemde büyümüş, ama dar vadisinin sınırlarına tutunmuştur. Amasya 1525'te beşi gayrimüslim olmak üzere elli beş mahalleye sahipti ve nüfusu sekiz bin dolayındaydı; bunun yaklaşık iki bini gayrimüslimdi. On altıncı yüzyıl sonlarında mahalle sayısı yine elli beştir, bunlardan altısı gayrimüslim mahallesidir ve nüfus on bine ulaşmıştır. 1555'te şehre gelen Hans Dernschwam, çoğu iki katlı ve kerpiçten evlerin dar vadide birbirinin üzerine yığıldığını, şehirde on bir cami bulunduğunu ve Yeşilırmak üzerinde bir ahşap, üç taş köprü olduğunu yazar. Evliya Çelebi on yedinci yüzyılda elli üç mahalle ve yaklaşık yirmi bin kişi saydığını kaydeder. Bu genel verilerde Fethiye Camii'nin adı ayrıca geçmez; yapının o çağdaki durumu yukarıda anılan vakıf ve görevli kayıtlarından izlenebilir.

Bodrumdan Çıkan Mumyalar

Fethiye Camii'ni Amasya'nın bilinen yapılarından ayıran ikinci unsur bodrumudur. Envanter kayıtlarına göre 1855'te caminin bodrum katından İzzettin Mehmet Pervane ile ailesine ait cesetler çıkarılmıştır. Müze yetkililerinin anlatısında bu keşif tesadüfen gerçekleşmiş, mumyalar caminin bodrumundan alınıp yakındaki türbeye, yani Burmalı Minare Camii'ne bitişik türbeye götürülmüştür. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Burmalı Minare maddesi de mumyaların "1271'e (1854-55) doğru Fethiye Camii'nden buraya getirildiği söylenmektedir" diyerek aynı bilgiyi verir. Bu bilginin en eski yazılı kaynağı Hüsâmeddin'dir. Cümûdâr Türbesi'ni anlatırken, türbede ön tarafta duran tabutlarla iki tabutun daha önce Fethiye Camii'nin altındaki bir mahzende bulunduğunu ve 1271 sıralarında buraya taşındığını bilenlerin hâlâ yaşadığını yazar.

Hüsâmeddin'in tarifine göre türbenin alt katındaki küçük taş odada, bir kısmı üst üste konmuş ve üzerleri yeşil örtülerle örtülü sekiz tabut vardı. Ön taraftaki iki tabutta cesetler bütün hâlde duruyor ve Arap oldukları sanılıyordu; ötekilerin uzuvları eksikti, kemikleri ise asıl biçimlerini koruyordu. Bunların kim oldukları Amasya'da bilinmiyordu. Kaynaklar, mumyalara ilk kimlik veren Vâzıh Efendi'nin görüşünü de farklı aktarır. Bir anlatıya göre Vâzıh, mumyalara "şehitler" denildiğini ve bunların Muînüddin Pervâne Bey ile Arap câriyesi ve iki oğluna ait olduğunu yazmıştır; Hüsâmeddin ise Vâzıh'ın onları Pervâne Bey'in köleleri ve câriyeleri saydığını, Avrupalı araştırmacıların ise ilk çağlardan kalma mumyalanmış cesetler olduklarını düşündüğünü belirtir ve iki görüşü de tahmin sayar.

Hüsâmeddin'in kendi yorumu, mumyaların kimliği tartışmasına Fethiye Camii'ni doğrudan katar. Ona göre yaptığı kayıt araştırmaları, Burmalı Minare'nin önündeki türbenin Hülâgû Han'ın torunu, Anadolu nazırı Şehzade Cümûdâr bin Yaşmut'a ait olduğunu ve yanında Amasya emiri Abuşkay İşboğa Noyin'in gömülü bulunduğunu göstermiştir. Vâzıh'ın görüşüne karşı çıkarken, Muînüddin Süleyman Pervâne'nin öldürüldüğü 675 (1277) yılında caminin henüz yapılmamış olduğunu ileri sürer ve onun köle ve câriyeleri için o tarihte büyük bir türbe yapılmasını kabul edilemez bulur. Bir camiye dönüştürülmüş yapının altında İslam öncesi çağların cesetlerinin korunmuş olmasını da uygun görmez. Kiliseyi camiye çeviren Fetih Gâzi ile oğlu Mahmûd Gâzi'nin ve eşlerinin ya da kızlarının cesetleri olmalarını daha akla yakın bulur. Eserinin ikinci cildinde ise Fetih Hân'ın türbesinin caminin yakınında olduğunu ve sonradan Cümûdâr Türbesi'ne nakledildiğini yazar. Böylece Hüsâmeddin'e göre caminin mahzeninden çıkanlar, onu camiye çeviren Danişmendli ailenin üyeleridir.

TDV maddesinin yazarı Semavi Eyice, Hüsâmeddin'in "kayıtlara göre" dediği bu bilgilerin kaynağını göstermediğini, bu yüzden ne derece doğru olduğunun bilinemeyeceğini, camiye bitişik bir türbede caminin kurucusunun yatmasının beklenmesi gerektiğini belirtir. Pervâne'nin Burmalı Minare'yi yaptıran Ferruh Bey'in damadı olduğu ve 699 (1299-1300) yılında bir vakfiye düzenlettiği de aynı maddede geçer. Müze yetkilileri ise bugün mumyaları Anadolu Nazırı Şehzade Cumudar'a, Amasya emiri İşbuğa Noyan'a, İzzettin Mehmet Pervane'ye, eşine ve çocuklarına bağlar. Toplam sayı sekizdir ve dördü çocuktur. Hepsinin on dördüncü yüzyıl İlhanlı dönemine ait olduğu söylenir. Yerel basında yer alan bir anlatıya göre Fethiye'nin mahzeninden çıkanlar Pervane Bey ve ailesine ait mumyalardı; Cumudar ve İşbuğa'nın mumyaları zaten türbede bulunuyordu. Bir müze açıklamasında ise mumyaların 1855'e kadar Burmalı Minare türbesinde saklandığı ve o yıl oradan çıkarıldığı söylenir; bu ifade, öteki anlatıların hepsiyle çelişir.

Mumyaların Yer Değiştirmeleri

Mumyalar sonraki yüzyılda birkaç kez yer değiştirmiştir. Müze müdürünün 2011'de anlattığına göre 1928'e kadar Burmalı Minare türbesinde teşhir edilmiş, Sultan Bayezid Camii Medresesi müze olarak açılınca medresenin bir odasına konulmuştur. Yerel basındaki bir anlatı, Süheyl Ünver'in hatıratına dayanarak mumyaların önce Bayezid Camii'ne törenle götürüldüğünü, oradan müze olarak kullanılan medreseye yerleştirildiğini ekler. 1952'de Yeşilırmak taşkınında sular altında kalan mumyalar ciddi biçimde zarar görmüş, ardından müze olarak kullanılmaya başlanan Gökmedrese Camii'ne, 1980'de de bugünkü müze binasına getirilmiştir. Bir süre müzenin bodrum katında sergilendikten sonra müze bahçesindeki Sultan I. Mesud Türbesi'ne yerleştirilmişler, bu türbede yıllarca altı sandukada sergilenmişlerdir. 2011'de müzenin ikinci katında iklimlendirmeli, kameralarla korunan özel bir bölüme alınmışlardır.

Bu naklin ayrıntılarında kaynaklar arasında yıl farkları vardır. Bir anlatı mumyaların müzenin kurulduğu 1925'ten beri bilindiğini, Gökmedrese'nin 1962'de müze olduğunu ve yeni müzenin 1976'da hizmete girdiğini söyler; müze müdürünün açıklamasında ise Gökmedrese için 1966, yeni müze için 1980 yılı verilir. Yerel basındaki anlatıya göre mumyaları 1962'de yeni müzeye taşıyan kişi öğretmen Tekin Tutak'tır. Kesin sıra için müze kayıtlarının incelenmesi gerekir.

Mumyalar Üzerindeki İncelemeler

Mumyaların en dikkat çeken yanı, mumyalama tekniğidir. Mısır'daki örneklerin aksine keten bezle sarılı değildir, bedenleri açıktadır ve iç organları çıkarılmadan mumyalanmışlardır; bu nedenle ilk Türk ve Müslüman mumyaları olarak anılırlar. Endoskopi ve röntgenle yapılan incelemelerde İşboğa Noyan'ın yaklaşık otuz yaşında öldüğü ve artrit hastalığı taşıdığı, kafatasında beyin bulunmadığı görülmüştür. Cumudar'ın otuz beş ile kırk yaşları arasında, muhtemelen boğularak öldüğü, çok ata bindiği için bel kemiklerinde bozulma bulunduğu belirtilir. Pervane'nin elli ila elli beş yaşında olduğu tahmin edilir ve kansızlık ile artrit izleri taşır; câriyenin yaşı elli ile altmış arasındadır ve dişlerinin tamamı dökülmüştür. Çocuklardan en küçüğü yaklaşık bir yaşında, büyük erkek çocuk iki üç yaşında, kız çocuğu ise dört beş yaşındadır; kız çocuğunda ileri derecede hastalık geçirdiğini gösteren bacak kemiği eğriliği saptanmıştır.

2003'te National Geographic'in mumya uzmanlarının yaptığı incelemede çocukların hastalıktan öldüğü, İşboğa ile Cumudar'ın ise boğularak öldürüldüğü sonucuna varılmıştır. Cesetlerde kesici alet ya da kılıç izi bulunmadığı da yerel araştırmacılarca aktarılır. Müze araştırmacısı Muzaffer Doğanbaş'a göre Türklerin kendine özgü bir mumyalama geleneği vardır; Mısır mumyalarındaki gibi keten sargı kullanılmaz ve kullanılan ilaçların kırk kadarı Hacı Paşa'nın 1380 tarihli Şifâü'l-Eksân adlı eserinde yazılıdır. Bunlar arasında yemeklerde kullanılan tuz ve soğan da bulunur. Doğanbaş, benzer mumya örneklerinin Elazığ'daki Arap Baba Türbesi'nde, Kemah'taki Danişmendli türbelerinde ve Konya'daki türbelerde de bulunduğunu söyler.

Burmalı Minare Türbesi ve Mumyaların Yeri

Mumyaların taşındığı Burmalı Minare Camii, kitabesine göre Selçuklu Sultanı II. Gıyâseddin Keyhusrev döneminde (1237-1246) emirlerinden Ferruh b. Selçuk tarafından yaptırılmıştır. Camiye bitişik türbe, Selçuklu mezar anıtları geleneğinin bir örneğidir ve cami ile birlikte yapılmıştır. Kesme taştan örülen türbe sekizgen gövdelidir; altında cenazeler için bir mahzen bulunur ve üst katına cami içinden geçilir. Üst kat 1147'de (1734-35) kütüphane yapıldığına göre burada bulunması gereken sandukalar çok daha önce yok olmuştur. Evliya Çelebi 1646 dolaylarında Amasya'yı ziyaret ettiğinde, "hücre içindeki tabutlarında bittamam endamlarıyla duran" cesetlerin bulunduğu Mahkeme Camii'ni anlatır, ancak bunların kimler olduğunu söylemez. Bu caminin Burmalı Minare olduğu ileri sürülmüştür; Eyice bu teşhisi yeterince inandırıcı bulmaz. Evliya'nın gördüğü cesetler gerçekten bu türbedeyse, türbede Fethiye'den yapılan nakilden yaklaşık iki yüzyıl önce de mumyalar bulunuyordu; bu ihtimal, Cumudar ve İşbuğa mumyalarının türbede önceden durduğunu söyleyen anlatıyla uyumludur.

Bugünkü Durumu

Fethiye Camii, Fethiye Mahallesi'nde Küba Sokağı üzerinde, tarihî mahallenin içinde ibadete açık bir mahalle camisidir. Kilise döneminden kalan altıgen apsisi, sonradan kapatılmış batı cephesi ve 1939'dan sonra yeniden yapılan tuğla minaresiyle, Amasya'da camiye çevrilmiş Bizans kiliselerinin bugün de kullanılan örneklerinden biridir. Vaazların, tefsir derslerinin ve hatiplik görevlerinin yüzyıllarca sürdüğü yapı, bugün de mahalle cemaatine hizmet vermektedir.

Kronoloji

602-610: Bizans İmparatoru Phokas'ın hükümdarlık yılları; kilisenin Phokas'ın kızı Helena (Eleni) tarafından yaptırıldığı aktarılır (kesin belge yoktur).

712: Amasya'nın Müslümanlarca fethi; şehir kısa süre Emevi yönetiminde kalır.

1112-1113: Hüsâmeddin'e göre Ankara valisi Fetih Hân'ın Amasya valiliğine getirilmesi (506).

1116: Danişmendliler döneminde kilisenin camiye çevrilmesi ve Fethiye adının verilmesi (Hüsâmeddin'de 510 dolayları).

1626-1627: Hüsrev Ağa'nın malının üçte birini caminin onarımına vasiyet etmesi.

1638-1639: Kürsü şeyhi el-Hâc Hasan Efendi'nin vakfı ve onarımı.

1647-1648: Depremde hasar görmesi; Sıdkı Mustafa Paşa'nın onarımı.

1777-1778: Mütevelli el-Hâc Ali Ağa'nın onarımı.

1788-1789: Uncu el-Hâc İbrâhim Ağa'nın caminin vaizi ve görevlileri için vakfı.

1855: İzzettin Mehmet Pervane ve ailesine ait olduğu söylenen mumyaların bodrumdan çıkarılması ve Burmalı Minare türbesine taşınması (hicri 1271).

1883: İncezade Hacı Mehmet Arif tarafından minarenin eklenmesi; Hüsâmeddin'e göre bu sırada Rumca bir kitabe bulunması (bir kaynakta 1884).

1928: Mumyaların Burmalı Minare türbesinden Sultan Bayezid Medresesi'ndeki müzeye nakli (kaynaklarda farklı tarihler de verilir).

1939: Depremde minarenin yıkılması ve yeniden yapılması.

1956: Onarım ve yeniden ibadete açılış.

2006: Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restorasyon.

2011: Mumyaların Amasya Müzesi'nin ikinci katındaki iklimlendirmeli bölüme taşınması.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Resmî kaynaklar

  • Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Fethiye Camii" tanıtım metni (aynı metin Kültür Portalı Gezilecek Yerler bölümünde ve Amasya Belediyesi Kent Rehberi'nde yayımlanmıştır). amasya.bel.tr
  • Kültür Portalı, Kültür Envanteri: "Fethiye Camii - Amasya" (Envanter No A33). amasya.bel.tr

Diğer kaynaklar

  • Bağbaşı, Tuğba. "Amasya Fethiye Camii." N. Kozak (ed.), Online Türkiye Turizm Ansiklopedisi, 2019. turkiyeturizmansiklopedisi.com
  • Kültür Envanteri (kulturenvanteri.com), "Fethiye Camii, Amasya."
  • Yunus Çolak, "Amasya", İslam Düşünce Atlası; İlhan Şahin ve Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3 (1991), s. 1-4. islamansiklopedisi.org.tr
  • Semavi Eyice, "Burmalı Minare Camii ve Türbesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 6 (1992), s. 444-445.
  • "Amasya'daki mumyalar taşındı", Hürriyet (Anadolu Ajansı), 3 Mayıs 2011; "Amasya Müzesi'nin Müslüman mumyaları", Arkeolojik Haber (Anadolu Ajansı). hurriyet.com.tr
  • "İşte mumyalanmış ilk Müslüman Türkler", Timetürk, 10 Ağustos 2009; "Amasya: Öldürülen Vali ve Ailesinin Mumyaları", Haberler.com, 5 Eylül 2006.
  • "Türkiye'nin En Geniş Mumya Ailesi Amasya'da", Yeşilırmak Gazetesi, 11 Ağustos 2025.

Çevrimiçi kaynaklar