Özgün Metin

Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün

Sulṭān-ı ins ü cān ki be-ten mihr-i cān nihād
Mihr-i ruḫ-ı to ber-dil ü rūḥ u revān nihād
Şod ṣadr-ı sīne behr-i ḫayāl-i to cāy-ı ḫūb
Merdüm zi-ḥavż-ı dīde ki şādürvān nihād
Dil der-viṣāl-i mūy-ı miyān-ı to mī-resed
Hem-çün kemer ki hestī-i ḫod der-miyān nihād
Āvāze-i zih ey ṣanem āfāḳ-rā girift
Tīr-i belā ki ġamze-i to ber-kemān nihād
Der-bezm-gāh-ı ḫayl-i ḫayālet ki mī-şeved
Ḫod-rā der-ān miyāne dilem şem‘-dān nihād
Zerrīn-perīst māh-ı nev ey māh-rū meger
Mis̱l-i to behr-i ‘īd be-ser k’āsmān nihād
Behr-i nis̱ār-ı maḳdem-i ḫayl-i ḫayāl-i to
Be’nger be-dīdeem ki be-rāheş dü kān nihād
Ḫadd ü ruḫet ki ḫāṣıyet-i āteş ender-ūst
Nāmeş egerçi ḫalḳ gül-i gülsitān nihād
Ber-ḫāk-i dergeh-i to ruḫem her ki dīd ü goft
Gūyā müferriḥīst ber-ū za‘ferān nihād
Cānā mis̱āl-i ġonca-i lāle derūn-ı dil
Ḫāl-i lebet be-bīn ki çi dāġ-ı nihān nihād
Ḫᵛāhed be-ṣadr-ı sīne ḫayālet ki mī-resed
Ber-reh-güẕār-ı dīde dilem çeşm-i cān nihād
Der-kişver-i cemāl-i cemīleş ki zülf-i yār
Leşker-keşīst pür-dil ez-ān ber-kerān nihād
Hem-çün zamāne fi‘l-i to-rā nīst i‘timād
Dil ber-vefā vü ‘ahd-i to müşkil tevān nihād
Peykān-ı nāvek-i to derūn-ı dilem ki hest
Rūşen şod ān ki menzil-i ḫod-rā nişān nihād
Çīzī nüvişt ḫaṭṭ-ı to ber-şekker-i lebet
Dil-rā teb-i hevā-yı to cānā ez-ān nihād
Der-gül-sitān-ı bāġ-ı cemāl-i to zülf-i to
Ber-berg-i gül zi-sünbül-i ter sāyebān nihād
‘Ayn-ı ḥayāt şod dehen-i yār-ı men meger
Būse be-ḫāk-i der-geh-i şāh-ı cihān nihād
Sulṭān-ı ‘ālem Aḥmed-i muḫtār-ı kāyināt
Ber-ḫāk-i der-geheş ser ü çeşm ins ü cān nihād
Der-şīşe-i felek ki buved gerd-i rāh-ı ū
Küḥlīst cevherī ki ber-ān sürmedān nihād
Īn resm-i salṭanat ki der-īn milket-i cihān
Pīr-i felek ne-dīd ki ān nev-cüvān nihād
Her cā ki hest ḫırmen-i ‘ömr-i ‘adū-yı vey
Āteş zi-tīġ u nīze-i āteş-feşān nihād
Ey Ḫüsrev-i zemīn ü zamān ṣīt-i heybetet
Der-bīşe vehm ber-dil-i şīr-i jiyān nihād
Evvel ḥurūf-ı ism-i şerīf-i to mī-nüvişt
Ān dem ḳalem be-levḥ ki ey şeh benān nihād
Şod pīş-keş-i to-rā ki zamāne zi-māh-ı nev
Ber-ablaḳ-ı felek ki çonīn dāġ-ı rān nihād
Der-devr-i himmet-i to be-feyżet şod āşkār
Gencīne’ī ki mālik-i deryā nihān nihād
Dest-i seḫā-yı to hemegī ṣarf mī-koned
Ān-geh berā-yı ‘āḳıbet-i ḫᵛīş kān nihād
‘Ayn-ı hidāyetest zi-Ḥaḳ ẕāt-ı to ki dīd
Nāmet zamāne Mehdī-yi āḫir zamān nihād
‘Ālem be-kām-ı tost belī z’īn sebeb şod’est
Gītī to-rā laḳab ki şeh-i kām-rān nihād
Ḫātem ki dīd mühr-i Süleymān be-dest-i tost
Engüşt-i ḥayretest ki ū der-dehān nihād
Ber-şāh-bāz-ı himmet-i to füsḥat-i cihān
Teng āmedest çonīn ki be-‘arş āşyān nihād
Tāc-ı sa‘ādetest ġubār-ı deret k’ez-ān
Minnet revān be-gerden-i heft āsmān nihād
Gāh-ı ‘urūc-ı ḳadr-i to ber-evc-i āsmān
Evvel ḳadem ki zed be-ser-i ferḳadān nihād
Ber-kelle-i ‘adū vü bed-endīş ü düşmenet
Ārām-geh-i zamāne be-nevk-i sinān nihād
Ẕāt-ı to-rā miyān-ı selāṭīn-i kāyināt
Luṭf-ı Ḫudāy mā-ḥaṣal-i kün fe-kān nihād
Ān ki zi-ḥükm-i nāfiẕ-i to kerd ser-keşī
Dest-i felek be-gerden-i ū rīsmān nihād
Ez-rūy-ı mertebe ser-i ū mī-resed be-‘arş
Ser bā-segānet ān ki ber-īn āstān nihād
Luṭf-ı to-rā be-ḳahr-ı to sulṭān-ı bī-zevāl
Behr-i niẓām-ı mülk-i cihān tev’emān nihād
Gūyā der-īn ḳaṣīde Münīrī be-himmetet
Der-gülsitān-ı medḥ-i to āb-ı revān nihād
Selmān be-īn ḳasīde cevāb-ı Ẓahīr goft
Müşkil ber-ū ki dest be-īn ü be-ān nihād
Tā der cihān ki mī-şeved āvāze-i ṣıyām
Tā-ṣavt u ṣīt-ı ‘īd ki Ḥaḳ der-miyān nihād
Bādā mezīd devlet ü ‘ömret be-rūz-ı ḥaşr
Īzed ki ẕāt-ı pāk-i to cān-ı cihān nihād

Günümüz Türkçesiyle

1. Bedene can sevgisini koyan insanların ve cinlerin sultanı, senin yüzünün güneşini de gönle, ruha ve cana koydu. ("Mihr" sözlük anlamıyla hem sevgi hem güneştir; beyitte iki anlamıyla da kullanılır. Bu sultanın Allah mı, yoksa 18. beyitte insanların ve cinlerin dergâhına baş koyduğu Şehzade Ahmed mi olduğu metinden kesin çıkmaz.)

2. Göğsün başköşesi senin hayalin için güzel bir yer oldu; gözbebeği, göz havuzundan oraya bir şadırvan kurdu. ("Ṣadr" hem göğüs hem başköşe, "merdüm" hem insan hem gözbebeği demektir.)

3. Gönül, kendi varlığını bele bağlayan kemer gibi, senin kıl kadar ince beline kavuşur. ("Der-miyān nihādan" sözlük anlamıyla hem bele koymak hem ortaya koymaktır; kemer var olanını ortaya koyduğu için bele kavuşur.)

4. Ey put gibi güzel, süzgün bakışın bela okunu yaya koyunca "aferin" sesi bütün ufukları tuttu. ("Zih" sözlük anlamıyla hem yay kirişi hem "aferin" anlamında bir övgü sözüdür; iki anlam yay ve ok imgesiyle birleşir.)

5. Hayal ordunun kurduğu meclis yerinde gönlüm kendini oranın ortasına şamdan olarak dikti.

6. Ey ay yüzlü, yeni ay galiba altın kanatlı bir peridir; senin gibi bayram için başını göğe koymuş. (Mısra iki türlü okunabilir: "zerrīn-perī" altın peri, "zerrīn-per" altın kanatlı demektir. Ersoy "yeni ay, altından kanat gibi olsa da" diye anlar.)

7. Hayal ordunun gelişine saçı saçmak için gözüm onun yoluna iki maden koydu, bak. (İki göz, mücevher gibi gözyaşı saçan iki madene benzetilir.)

8. Halk ona gül bahçesinin gülü adını koymuş olsa da, yanağının ve yüzünün içinde ateşin özelliği vardır.

9. Yanağımı dergâhının toprağına koyduğumu kim gördüyse "üstüne safran konmuş bir müferrih gibi" dedi. ("Müferriḥ" sözlük anlamıyla ferahlatıcı ilaç, macundur. Âşığın sararmış yüzü safrana, eşiğin toprağı da bu ilaca benzetilir.)

10. Ey can, dudağının beni lale goncası gibi gönlün içine nasıl gizli bir yara koydu, bir bak. (Lalenin içindeki koyu leke divan şiirinde "dağ", yani yara izi diye anılır; dudaktaki ben bu lekeye benzetilir.)

11. Hayalin göğsün başköşesine gelmek istiyor; gönlüm de gözün geçit yoluna can gözünü dikti.

12. Sevgilinin güzel cemalinin ülkesinde zülfü, gönüllerle dolu bir ordu çeken komutandır; bu yüzden onu sınır boyuna koydu. ("Pür-dil" sözlük anlamıyla hem yürekli hem gönüllerle dolu demektir; Ersoy "gönüllü bir komutan" diye anlar. Zülüf, yüzün kenarlarına düştüğü için sınır boyunda duran bir ordudur.)

13. Zamane gibi senin işine de güven olmaz; gönlü senin vefana ve ahdine bağlamak güçtür.

14. Okunun temreninin gönlümün içinde bulunması, okun kendi menziline nişan koyduğunu açıkça gösterdi. ("Nişān" hem hedef hem işaret demektir.)

15. Ayva tüyün şeker dudağının üstüne bir şey yazdı; ey can, bu yüzden gönle senin aşkının ateşi düştü. ("Teb" sözlük anlamıyla ateş, sıtma demektir. Ayva tüyü, divan şiirinde dudak üstündeki ince tüylerdir ve yazıya, "ḫaṭṭ"a benzetilir.)

16. Cemalinin bağındaki gül bahçesinde zülfün, taze sümbülden gül yaprağının üstüne bir gölgelik kurdu.

17. Galiba sevgilimin ağzı cihan şahının dergâhının toprağını öptüğü için hayat pınarı oldu. ("‘Ayn" sözlük anlamıyla hem pınar hem göz demektir; beyit şaha geçişi hazırlar.)

18. Âlemin sultanı, kâinatın seçkini Ahmed'in dergâhının toprağına insanlar ve cinler başlarını ve gözlerini koydu.

19. Onun yolunun tozu, feleğin şişesinde duran cevher bir sürmedir; felek onu bu yüzden sürmedana koydu. (Sürme göze çekilen kara tozdur; yolun tozu göze sürülecek kadar değerlidir.)

20. O genç şehzadenin bu dünya mülkünde koyduğu saltanat töresini feleğin piri bile görmemiştir. (Ersoy feleğin pirini Zühal, yani Satürn diye açar.)

21. Düşmanının ömür harmanı nerede olursa, o ateş saçan kılıcı ve mızrağıyla oraya ateş koydu.

22. Ey yerin ve zamanın hükümdarı, heybetinin ünü ormanda kükreyen aslanın yüreğine korku koydu.

23. Ey şah, parmak kalemi levhaya koyduğu an ilk önce senin şerefli adının harflerini yazıyordu. (Ersoy "levḥ" sözünü sayfa diye anlar; "levḥ" ile "ḳalem" yan yana geldiği için kaderin yazıldığı Levh ile Kalem'i de hatırlatabilir.)

24. Zamane yeni aydan feleğin alaca atının uyluğuna böyle bir damga vurduysa, bu sana bir armağan olsun diyedir. (Gece ile gündüz alaca bir ata, hilal de at uyluğuna vurulan sahiplik damgasına benzetilir. "Dāġ-ı rān" sözlük anlamıyla uyluk damgasıdır; Ersoy alacayı gece ve gündüz diye açar.)

25. Senin himmetinin devrinde, denizlerin sahibinin gizlediği hazine senin feyzinle ortaya çıktı.

26. Cömert elin her şeyi harcayıp dağıtır; böylece kendi akıbeti için bir maden koymuş olur. (Ersoy da beyti cömertliğin, akıbet için hazırlanmış bir maden gibi olduğu anlamında verir.)

27. Senin zatın Hak'tan gelen bir hidayet kaynağıdır; bunu gören zamane adını ahir zamanın Mehdi'si koydu. ("‘Ayn" burada da kaynak, öz demektir. Viyana nüshasında "hidāyet" yerine "‘ināyet" (lütuf) okunur; nüsha farkı neşirde eksik harflerle basıldığı için bu bir okumadır.)

28. Evet, dünya senin muradıncadır; bu sebeple dünya sana "muradına ermiş şah" lakabını verdi. ("Be-kām" (murada uygun) ile "kām-rān" (muradına eren) aynı kökten gelir.)

29. Süleyman'ın mührünün senin elinde olduğunu gören yüzük, hayret parmağını ağzına koymuştur. ("Ḫātem" sözlük anlamıyla hem yüzük hem mühürdür; parmağı ağza koymak hayret işaretidir. Parmağa geçen yüzük, parmağını ağzına almış bir ağıza benzetilmiş görünür. Ersoy "Hz. Süleyman'ın mührü hayretten parmağını ısırır" diye anlar. Viyana nüshasında "mühr-i" yerine "mülk-i" okunur.)

30. Cihanın genişliği senin himmet şahinine öyle dar geldi ki o, arşa yuva kurdu.

31. Kapının tozu saadet tacıdır; bu yüzden yedi kat göğün boynuna minnet koydu.

32. Kadrin göğün doruğuna yükseldiği zaman ilk adımını Ferkadân yıldızlarının başına koydu. ("Ferḳadān" sözlük anlamıyla Küçükayı takımyıldızındaki iki parlak yıldızdır; Ersoy "iki kutup yıldızı" der.)

33. Zamane, düşmanının, kötü dileklisinin ve hasmının kellesi için mızrak ucunu dinlenme yeri yaptı. (Ersoy beyti "zamanenin dinlenme yeri düşmanlarının kellelerini mızrağın ucuna koymuştur" diye kurar; iki okumada da düşmanın başı mızrak ucundadır.)

34. Allah'ın lütfu, kâinatın sultanları arasında senin zatına "kün fe-kân" (ol dedi, oldu) sözünün özünü koydu. (Kur'an'daki yaratma emri "Ol"a telmih vardır; "mā-ḥaṣal" sözlük anlamıyla hasıl olan, öz demektir.)

35. Senin geçerli hükmüne baş kaldıranın boynuna feleğin eli ip geçirdi.

36. Senin köpeklerinle birlikte bu eşiğe baş koyanın başı, mertebe bakımından arşa erişir.

37. Zevalsiz Sultan (Allah), dünya mülkünün düzeni için senin lütfunu kahrınla ikiz yarattı.

38. Münîrî bu kasidede, galiba senin himmetinle, övgünün gül bahçesine akarsu saldı. ("Revān" sözlük anlamıyla akan demektir; şiirin akıcılığı bahçeyi sulayan suya benzetilir.)

39. Selmân bu kasideyle Zahîr'e cevap söyledi; bir buna bir ona el atan için iş güçtür. (İkinci mısra kapalıdır; Ersoy "onun müşkülü bir ona bir buna el uzatmasıdır" diye anlar.)

40. Dünyada oruç ayının sesi duyuldukça, Hak'kın araya koyduğu bayramın sesi ve ünü sürdükçe…

41. Devletin ve ömrün mahşer gününe dek artsın; Allah ki senin temiz zatına dünyanın canını koydu.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir kırk bir beyitlik Farsça bir kasidedir ve neşirde Kaside 25 numarasını taşır. Kaside, bütün beyitleri aynı kafiyeyle süren, çoğunlukla bir hükümdarı ya da devlet büyüğünü övmek için yazılan uzun nazım şeklidir. Vezin "mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün" kalıbıdır. Redif "nihād" (koydu) sözüdür; kafiye "-ān" sesine dayanır (cān, revān, şādürvān, miyān, kemān, şem‘-dān, āsmān). Redif kırk bir beytin hepsinde bir şeyin bir yere "konduğunu" söyler ve şair bu fiili her beyitte başka bir deyimin içinde kullanır: bele koymak, yaya koymak, yola göz koymak, sınıra koymak, kalemi levhaya koymak, eşiğe baş koymak. Ersoy bu kasideyi redif listesinde "nihād" redifli kaside olarak, kafiye listesinde de kafiye-i müreddefe örnekleri arasında gösterir.

Kaside Vatikan (VT 48b) ve Viyana (VY 157b) nüshalarında bulunur. Ersoy'un aparatına göre Vatikan nüshasında başlık yoktur; neşirdeki başlık "Der-medḥ-i Sulṭān Aḥmed ṭāle beḳāhu", yani "Sultan Ahmed'in övgüsünde; ömrü uzun olsun" anlamındadır. Nüshalar arasında dört küçük fark vardır: 3. beyitte Vatikan nüshası "der-viṣāl-i" yerine başka bir edatla okur, 20. beyitte "milket-i cihān" yerine "mülk mī-şeved" yazar; Viyana nüshası 27. beyitte "hidāyet" yerine "‘ināyet", 29. beyitte "mühr-i" yerine "mülk-i" okur. Aparattaki özel harfler neşirde basılamadığı için bu okumalardan bazıları özgün metinden tamamlanmıştır. Kasidenin ne zaman ve hangi vesileyle sunulduğuna dair kaynakta bilgi yoktur.

Kasidenin bölümleri metinde açıkça seçilir. 1-16. beyitler sevgiliye seslenen bir gazel gibidir ve kasidenin nesib bölümünü oluşturur. 17. beyit girizgâhtır: sevgilinin ağzı, cihan şahının eşiğini öptüğü için hayat pınarı olmuştur. Memduhun adı 18. beyitte "Sulṭān-ı ‘ālem Aḥmed-i muḫtār" diye geçer ve 18-37. beyitler medhiyedir. 38. beyit "Münīrī" mahlasının geçtiği beyittir, 39. beyit Selmân ile Zahîr'i anar, son iki beyit de "tā … tā …" (… oldukça) kalıbıyla kurulan duadır.

Anlam ve Söz Sanatları

Nesib bölümünde sevgilinin güzellik öğeleri birer mekân ve devlet imgesine dönüşür. Göğüs, hayalin konduğu başköşedir ve gözbebeği oraya şadırvan kurar (2); zülüf, güzellik ülkesinin sınır boyuna yerleşmiş bir ordu komutanıdır (12); zülüf aynı zamanda gül yaprağının üstüne kurulmuş sümbülden bir gölgeliktir (16). Bakış bela okunu yaya koyar (4), okun temreni gönülde kendi menzilini bulur (14); yeni ay, sevgili gibi bayram için başını göğe koymuştur (6). 9. beyitte âşığın sararmış yüzü dergâhın toprağında safranlı bir ilaca benzetilir. Kasidede cinas ve iki anlamlı sözler sıktır: 1. beyitte "mihr" bir kez sevgi bir kez güneş, 2. beyitte "ṣadr" hem göğüs hem başköşe, 4. beyitte "zih" hem kiriş hem aferin, 3. beyitte "miyān" hem bel hem orta, 17. ve 27. beyitlerde "‘ayn" hem pınar hem öz anlamıyla kullanılır.

Medhiyede övgü, kozmik ölçülere taşınır. Şehzadenin yolunun tozu feleğin şişesindeki sürmedir (19), heybeti ormandaki aslanı korkutur (22), kalem ilk önce onun adını yazmıştır (23), felek alaca atının uyluğuna yeni aydan bir damga vurmuştur (24), himmet şahini arşa yuva kurar (30), kadri Ferkadân yıldızlarına basar (32). Telmihler peygamber kıssalarından ve dinî metinlerden gelir: Süleyman'ın mührü (29), "kün fe-kân" emri (34) ve şehzadeye verilen "ahir zamanın Mehdi'si" adı (27). 37. beyitte lütuf ile kahır ikiz olarak gösterilir; tezat, hükümdarın iki yüzünü dünyanın düzeni için birlikte gerekli sayar. 29. beyitte parmağını ağzına koyan yüzük imgesi, hayret deyimini nesnenin biçimiyle birleştiren bir hüsn-i talildir.

Ersoy'a göre "mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün" vezinli, "-ān nihād" kafiye ve redifli methiye hem Selmân-ı Sâvecî'ye hem Zahîr-i Fâryâbî'ye naziredir. Ersoy karşılaştırmayı Selmân Dîvânı'nın Mansur Müşfik neşrine ve Zahîr Dîvânı'na dayandırır; iki şairin hangi kasidelerinin örnek alındığı burada ayrıca incelenmedi. Şair bu ilişkiyi 39. beyitte kendisi de anar: Selmân bu kasideyle Zahîr'e cevap vermiştir. Böylece kasidenin bu iki şairin aynı vezin ve kafiyedeki şiirlerine bağlandığı şairin kendi ağzından da söylenmiş olur; beytin ikinci mısraı ise kapalıdır ve Ersoy'un anlamıyla aktarılmıştır. 38. beyitte şair övgüsünü gül bahçesine salınan akarsuya benzetir; redifteki "nihād" burada şiirin kendisini bahçeye "koyar". Günümüz Türkçesi aktarımı Farsça metne ve Ersoy'un aparattaki anlamlarına dayanır; Ersoy'dan ayrılan ya da iki türlü anlaşılabilecek yerler beyitlerin altında belirtilmiştir.

Tarihî Bağlam

Neşirdeki başlığa göre kaside Şehzade Ahmed'e yazılmış bir methiyedir; memduh 18. beyitte "Sulṭān-ı ‘ālem Aḥmed-i muḫtār" diye anılır, 20. beyitte de "nev-cüvān", yani genç diye nitelenir. Ersoy'a göre Münîrî Farsça kasidelerinde Zahîr-i Fâryâbî ile Selmân-ı Sâvecî'nin etkisinde kalmış ve iki şairi de adlarıyla anmıştır; bu kaside o anışın örneklerinden biridir. Münîrî, Ahmed Amasya'da sancakbeyiyken onun meclisinde bulunmuştu ve Hüseyin Hüsameddin'e göre 910-915 (1504-1510) yılları arasında onun nişancısıydı. Kasidede bayram (6) ile oruç ayı ve bayram (40) anılır, ancak bir bayram vesilesiyle sunulduğuna ya da hangi yıl yazıldığına dair kaynakta kayıt yoktur.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar