Özgün Metin

Vezin: mefā‘īlün mefā‘īlün fe‘ūlün

Meger vaḳt-i seḥerde bir gün ey dil
Süvār oldı şeh-i devrān-ı pür-dil
Şeh-i çābük-süvār ol mis̱l-i Ḥayder
Ki her işde aña virmişdi Ḥay der
Cihān-gīr ü küşāde-rūy u ḫandān
Sebük-rūḥ u girān-ḍarb u cihān-bān
Anuñla faḫr ider tāc u sa‘ādet
Anuñ ḳulı olana zī sa‘ādet
Kemān alsa keyānī pençesine
Delinürdi felek Türkinde sīne
Ḳılıcı tīġini urduġıçün gün
Şeh-i encüm yüregi oldı dögün
Zamāne şehlerinüñ ḫānı oldur
Cihānuñ nūr-ı çeşm ü cānı oldur
N’ola yoġ ise vaṣfında nihāyet
Her işe yitişür devrinde ġāyet
Cihāna dād-ı Ḥaḳdur nūr-ı Aḥmed
Şeh-i devrān u ḫān-ı ‘ālem Aḥmed
Bu gün sırr-ı ‘Alīdür şöyle muṭlaḳ
Veliyyullāhdur ol dirsem sözüm ḥaḳ
Süleymān-rütbet ü ‘Īsī-nefesdür
Ḫıżır gibi revān feryād-resdür
Elā ey Rüstem-i devrān-ı ‘ālem
Cihānuñ cānısın vallāhü a‘lem
Dü ‘ālem varlıġı hem-nām-ı ẕātuñ
Ṣıfātullāhdan urur dem ṣıfātuñ
Cihānı ḳul idüpdür ḥüsn ü ḫulḳuñ
Gözinüñ nūrısın mecmū‘-ı ḫalḳuñ
Ṣadā-yı heybetüñden şīr-i gerdūn
Zebūnuñdur ḳo çeñsün şöyle gerdūn
Ṣabā dem perçem-i nīzeñden urur
Anuñçün ‘ālemi fetḥ itdi yürür
Hezārān Ḳayṣer ü Faġfūr u Ḫāḳān
Yarar kim işigüñde ola der-bān
Elüñe cām-ı zerrīn aldıġuñ dem
Hezārān Cem gibi bezmüñde hem-dem
Düzer çengini ṭurmaz şöyle Zühre
Velī yoḳ bezmüñe irmege zehre
Aṣıl maḳṣūda gelsün di Münīrī
N’ider görelüm ol bedr-i münīri
Rikābınca revān ṣaḥrāya çıḳduḳ
Ṣafā vü ‘ayş hep bir yire çıḳduḳ
Belürdi vararaḳ kūh u beleñler
Ki vaḥşīler üninden at belüñler
Aḳar her yañadan bir ḫūb çeşme
Ki virür her birisi nūr çeşme
Zümürrüd ferşe dönmiş murġ-zārı
‘Aceb mi anda ḳılsa murġ zārı
Didüm k’ey dil bu mıdur yoḫsa cennet
Didi işüñ soñın gör ḳılma cinnet
Bunı ben söyleşürken kendüm ile
Belürdi ṣanki cennet gendüm ile
Göründi bir güzel yir k’adı Lādiḳ
Behişt-i ‘adn anuñ ‘ışḳında sādıḳ
Ser-ā-ser cümle-i eṭrāf gül-zār
Bes ider ‘andelībin şevḳ-i gül zār
Yetişmiş tāze güller deste deste
Her elden yetişür bir deste deste
Belābiller olup sār ile dem-sāz
Çalınur cümle-i bezm içre her sāz
Zümürrüd ḳaṣrdur gerçi mes̱elde
Kimesne görmedi mis̱lin mis̱ilde
İrem gül-zārıdur şöyle meger bu
Ki ṭutmış her yañadan anı ḫoş-bū
Yetişür gāh u bī-geh ebr-i nīsān
Ḳılur gül gibi anı şöyle ḫandān
İrer her yañadan ṣavt-ı ‘anādil
Görür mi böyle yirde bes ‘anā dil
Bu vech ile maḳām-ı dil-küşāda
Olur her kişinüñ göñli küşāde
Ṣabā seyrān-geh idinüpdür anı
Gelür şād itmege rūḥ u revānı
Döşenmiş aṭlas-ı sebz ile ṣaḥrā
Zihī ṣāni‘ kim itmiş bunı peydā
Bu vech ile ki var āb u hevāsı
Behişte n’ola kār itse hevāsı
Geh eydür baña göñlüm ki bu düş mi
Geh aña ben direm kim yoḫsa ṭuş mı
Güzeller ḫūb-rūlar seyr iderler
Görinüp ehl-i ‘ışḳa ḫayr iderler
Hemān her birisi reşk-i melekdür
Yetişmez anlara dökse melek dür
Gelür bū almaġ içün güllerinden
Ḥaẕer ḳılur ṣabā sünbüllerinden
Mu‘anber ṣaçlarına irmege dil
Hezār ender-hezārān ola müşkil
Müferriḥ lebleri yāḳūt-ı cāndur
Göñüle ḳuvvet ü yā ḳūt-ı cāndur
Ṭolaşmış billerin zerrīn kemerler
Bu sırra yetişemezler kem erler
Cemāli güllerinüñ ‘andelībi
Hezār ola benüm gibi ġarībi
Revişde her birisi şāḫ-ı güldür
Dilā bes ġoncalardur aġla güldür
Sehī serv-i revāndur her birisi
Velī ‘āşıḳlarınuñ az dirisi
Yetiş feryādumuza ey şeh-i dād
Elinden her birinüñ dād u feryād
Ṣafā vü ‘ayşa ḫalḳı cümle hem-dem
Mecāli yoḳ kim ura bunda hem dem
Bunuñ gibi maḳām içinde her gün
Olur şeh devletinde bize dügün
Süvāra ḳanda ‘azm iderse ol şāh
Yürürüz sünbül ü üc gül de her gāh ?
Hezārān şükr ü minnet luṭf-ı Bārī
Ki gösterdi bize rūy-ı nigārı
Meger kim yine bir gün devlet ile
Yetişdi bir yire biñ ḥaşmet ile
Kenār-ı baḥre yetişdüñ ṣanasın
Kişi hīc añmaz anda ev ṣanasın
Revān zevraḳlar ile ḫūb keştī
Kim itmişdür cihānda böyle geşti
Nice gül gül-şen-i nīlūfer oldur
Hemān Mıṣr-ı dile Nīl ü fer oldur
İder ṭa‘ne ṣuyı ‘aẕb-i Fürāta
Ṣafālar virür insān ü fer ata
Ser-ā-ser varlıġı baḥrüñ var anda
Budur fażla ṣusuz ḳalmaz varanda
Felek baḥrine beñzer encüm ile
Bu nīlūfer ki vardur encüm ile
Anuñ seyrinde olan vaṣf ey dil
Dinilmez biñde biri olsa biñ dil
Bu ṣaḥrā kim vücūh ile añuldı
Tamām evṣāfı ṣanma kim dinildi
Belī her kūşesi künc-i cināndur
Delīl aña ne ḥācet kim ‘ayāndur
Kenārı cümle hep kūh u kemerdür
Ṣafāsın sürmeyen kişi kem erdür
Biri Aḳṭāġdur çarḫ ile hem-ser
Görenler dir anı Allāhü ekber
Anuñ farḳında olan ‘ayn-ı kevs̱er
Felekde çeşme-i ḫurşīde beñzer
Yürür āhūlar ile gürg der-hem
Zihī ḫoş-vaḳt ü ḫoş-sā‘at zihī dem
Ḳomayup heybet-i şeh şīre zehre
Ġazāl ü berreden ummāz behre
Diyüp vaḥşī kebūterler me dū dū
Çaġırur fāḫte ṣavt ile kū kū
Semā‘ u raḳṣa girdükce ṣanavber
Çenār aṣl üzre ṭurmaz aya ḳarṣar
Baş açup ṭaġlar anı Ḥaḳdan ister
Diyüp her dem ḳudūm-ı şāhı göster
Bu vaṣf itdügümüz maḥbūb yirler
Ki her birine cennet-mis̱l dirler
Şeh-i devrān ile zīnet bulupdur
Cihānuñ ḫalḳı anı hep bilüpdür
Naẓar ḳılursa bir ḫāk-i siyāha
Yetişür devletinde mihr ü māha
İzi tozıdur iksīr-i sa‘ādet
Felekler ḳılsa ṭañ mı tāc-ı devlet
Şeh-i devrāndur ol ḫān-ı mu‘aẓẓam
Şehenşāh-ı zamān ḫāḳān-ı a‘ẓam
Kemālāt ile ekmeldür vücūdı
Ḥesāba gelmez anuñ feyż ü cūdı
Dinilmez ḥaşre dek bir vaṣfı anuñ
Münīrī ger hezār olsa zebānuñ
Ṭufeylidür anuñ bu rub‘-ı meskūn
İlāhī devlet-i ‘ömrin ḳıl efzūn
Yidi iḳlīme şehdür şeş cihetden
Ḫudāyā bekle anı çeşm-i bedden
Du‘ā-gūyendesidür ḫalḳ-ı ‘ālem
Sözi ḫatm eyledüñ vallāhü a‘lem

Günümüz Türkçesiyle

1. Ey gönül, meğer bir gün seher vakti zamanın yürekli şahı atına bindi. ("Pür-dil" sözlük anlamıyla yürekli, cesur demektir; mısra sonundaki "dil" ile ilk mısradaki "ey dil", yani "ey gönül" arasında ses oyunu vardır.)

2. O çevik süvari şah, Haydar, yani Hz. Ali gibidir; Hayy olan Allah ona her işte kapı açmıştı. ("Ḥayder" ile "Ḥay der" arasında cinas vardır: "Ḥay" ölümsüz diri olan Allah'ın adı, "der" Farsçada sözlük anlamıyla kapıdır. Mısra "Hayy her işte ona yardım etmişti" diye de anlaşılabilir.)

3. Dünyayı ele geçiren, yüzü açık ve güler yüzlüdür; ruhu hafif, darbesi ağır, dünyanın koruyucusudur. ("Sebük-rūḥ" ile "girān-ḍarb", yani hafif ruhlu ile ağır vuruşlu, karşıtlık kurar.)

4. Taç ve saadet onunla övünür; onun kulu olana ne mutlu. (İki mısraın sonundaki "sa‘ādet" kelimesi ilkinde mutluluk ve devlet, ikincisinde "zī sa‘ādet", yani "ne mutlu" sözünün parçası olarak kullanılır.)

5. Keyânî pençesine, yani eski İran hükümdarlarınınki gibi güçlü eline yay alsa feleğin Türkünün göğsü delinirdi. ("Felek Türki" sözlük anlamıyla göğün Türkü, yani gökteki savaşçıdır; divan şiirinde çoğunlukla Merih yıldızı için kullanılır.)

6. Onun kılıcının ağzı güneşe vurduğu için yıldızların şahı olan güneşin yüreği yara bere içinde kaldı. ("Dögün" dövülmüş, berelenmiş demektir. Mısra, güneşin o kılıçla parlaklıkta yarışmaya kalkıp onun ağzına çarptığı biçiminde de anlaşılabilir. Bu beyit Vatikan nüshasında yoktur.)

7. Zamanın şahlarının hanı odur; dünyanın göz nuru ve canı odur.

8. Onu övmenin sonu gelmiyorsa buna şaşılır mı; onun devrinde her iş varacağı en son noktaya ulaşır.

9. Ahmed'in nuru dünyaya Hakk'ın bir bağışıdır; zamanın şahı ve âlemin hanı Ahmed'dir. ("Nūr-ı Aḥmed" Peygamber'in nurunu anlatan bir deyimdir; Ahmed Peygamber'in adlarından biridir. Şair bu adı şehzadenin adıyla birleştirerek iki anlamı birlikte söyler.)

10. Bugün o, kesin olarak Ali'nin sırrıdır; "O, Allah'ın velisidir" desem sözüm doğrudur. ("Veliyyullāh" sözlük anlamıyla Allah'ın dostu demektir.)

11. Süleyman rütbeli ve İsa nefeslidir; Hızır gibi hemen yetişip imdada koşandır. (İsa nefesi ölüye can veren nefestir; Hızır darda kalanın yardımına yetişen kişi olarak bilinir.)

12. Ey dünyanın devranındaki Rüstem, sen dünyanın canısın; doğrusunu Allah bilir. (Rüstem, İran destanlarının yenilmez kahramanıdır. "Vallāhü a‘lem" sözü burada övgüyü yemin gibi pekiştiren bir kapanıştır.)

13. İki dünyanın varlık sebebi senin zatınla adaştır; senin sıfatların Allah'ın sıfatlarından dem vurur. ("Dü ‘ālem varlıġı", iki cihanın var oluş sebebi sayılan Hz. Peygamber'dir. Peygamber'in adlarından biri Ahmed olduğu için şehzade onun adaşıdır.)

14. Güzelliğin ve huyun dünyayı kendine kul etmiştir; sen bütün halkın gözünün nurusun. ("Ḫulḳ", huy, ile "ḫalḳ", halk, yazılışı aynı iki kelimedir.)

15. Heybetinin sesinden göğün aslanı senin karşında âciz kalmıştır; bırak felek de böylece eğilsin. ("Şīr-i gerdūn", göğün aslanı, Aslan burcudur. İkinci mısraın tam anlamı açık değildir; "ḳo" (bırak) sözüyle feleğin de onun önünde eğilip boyun bükmesi istenir gibidir.)

16. Saba yeli senin mızrağının sorgucundan dem vurur; bu yüzden dünyayı fethetti ve yürüyüp gider. ("Perçem", mızrağın ucuna takılan saçaklı süstür. Saba yelinin bütün dünyayı dolaşması, mızrağın sorgucunu dalgalandırmasından aldığı bir güçle açıklanır.)

17. Binlerce Kayser, Fağfur ve Hakan senin eşiğinde kapıcı olmaya layıktır. (Kayser Rum, Fağfur Çin, Hakan Türk hükümdarlarının unvanıdır.)

18. Eline altın kadehi aldığın an meclisinde binlerce Cem gibi hükümdar sana yoldaş olur. (Cem, kadehi efsaneleşmiş eski İran hükümdarıdır. "Dem" ile "hem-dem", yani an ile yoldaş, arasında ses oyunu vardır.)

19. Zühre durmadan çengini akort eder; ama senin meclisine erişmeye cesareti yoktur. (Zühre, gökyüzünün çalgıcısı sayılan Venüs yıldızıdır. "Zühre" ile "zehre", yani yüreklilik, cinaslıdır.)

20. Ey Münîrî, söyle de asıl maksada gelinsin; görelim o parlak dolunay ne yapar. ("Münīrī" mahlası ile "bedr-i münīr", yani parlak dolunay, aynı kökten gelir; dolunay şehzadedir.)

21. Onun üzengisinin yanında hemen kırlara çıktık; neşe ve eğlence içinde hep birlikte yola düştük.

22. Vardıkça dağlar ve belenler göründü; öyle yerler ki yaban hayvanlarının sesinden atlar ürker. ("Beleñ" dağ sırtı, geçit; "belüñlemek" ürkmek demektir. İki kelime cinaslıdır.)

23. Her yandan güzel bir pınar akar; her biri göze nur verir. ("Çeşme" pınardır; ikinci mısradaki "çeşme" ise Farsça "çeşm", yani göz kelimesinin yönelme hâlidir.)

24. Çayırları zümrüt bir döşemeye dönmüş; orada kuş inlese şaşılır mı. ("Murġ-zār" çayır, çimenlik; "murġ zār" kuşun inlemesidir. Cinas bu iki söz arasındadır.)

25. "Ey gönül, bu mudur, yoksa cennet mi?" dedim. "İşinin sonunu gör, delilik etme" dedi. ("Cennet" ile "cinnet", yani delilik, cinaslıdır.)

26. Ben bunu kendi kendime konuşurken sanki buğday tarlalarıyla bir cennet belirdi. ("Kendüm", kendim, ile Farsça "gendüm", buğday, cinaslıdır.)

27. Adı Lâdik olan güzel bir yer göründü; Adn cenneti bile onun aşkına sadıktır.

28. Çevresinin tamamı baştan başa gül bahçesidir; gül sevdası bülbülü çokça inletir. ("Gül-zār", gül bahçesi, ile "gül zār", gül için inleyen, cinaslıdır.)

29. Taze güller deste deste yetişmiş; her elden ele bir deste uzanır. ("Deste" demet; "dest-e" ise Farsça "dest", el, kelimesinin yönelme hâli olarak "ele" demektir.)

30. Bülbüller sığırcıklarla uyum içinde öter; bütün meclis içinde her türlü saz çalınır. ("Sār" sığırcık kuşudur.)

31. Meseldeki zümrüt köşk gerçekten burasıdır; kimse onun eşini benzerleri arasında görmedi.

32. Meğer burası İrem bahçesinin gül bahçesiymiş; her yanını güzel koku kaplamış. (İrem, efsanevi cennet bahçesidir. Birinci mısra sonundaki "bu" ile ikinci mısradaki "bū", yani koku, ses oyunu kurar.)

33. Nisan bulutu vakitli vakitsiz yetişir; orayı gül gibi güldürür, açtırır.

34. Her yandan bülbüllerin sesi gelir; böyle bir yerde gönül hiç sıkıntı görür mü. ("‘Anādil", bülbüller, ile "‘anā dil", gönül sıkıntısı, cinaslıdır.)

35. Böyle gönül açan bir yerde herkesin gönlü açılır.

36. Saba yeli orayı gezinti yeri edinmiştir; ruhu ve canı sevindirmeye gelir.

37. Kırlar yeşil atlasla döşenmiş; bunu var eden yaratıcı ne büyük bir sanatkârdır. ("Ṣāni‘" sözlük anlamıyla yaratan, sanatkâr demektir ve Allah'ın adlarındandır.)

38. Suyu ve havası böyle olunca bu yerin sevdası cennete bile işlese şaşılır mı. (Birinci mısradaki "hevā" hava, ikincisindeki "hevā" arzu, sevda anlamındadır.)

39. Gönlüm kimi zaman bana "Bu bir rüya mı?" der; kimi zaman da ben ona "Yoksa gerçekten karşımızda mı?" derim. ("Ṭuş" sözlük anlamıyla karşı, rastlama demektir.)

40. Güzeller, güzel yüzlüler gezinir; görünerek âşıklara iyilik ederler.

41. Her biri meleklerin kıskandığı bir güzeldir; melek inci saçsa onlara yetişemez. ("Melekdür", melektir, ile "melek dür", melek inci, cinaslıdır.)

42. Saba yeli onların güllerinden koku almak için gelir; ama sünbüllerinden sakınır. (Gül yanaktır, sünbül saçtır; saba yeli saçın tuzağına düşmekten korkar.)

43. Amber kokulu saçlarına gönlün erişmesi binlerce kat güçtür.

44. Ferahlık veren dudakları can yakutudur; gönle güç ya da canın azığıdır. ("Yāḳūt", yakut, ile "yā ḳūt", ya azık, cinaslıdır.)

45. Bellerine altın kemerler dolanmış; aşağılık kişiler bu sırra eremez. ("Kemerler" ile "kem erler", yani değersiz kişiler, cinaslıdır.)

46. Yüzlerinin güllerine bülbül olmuş benim gibi binlerce garip vardır. ("Hezār" Farsçada sözlük anlamıyla hem bin hem bülbül demektir; beyitte iki anlam birlikte düşünülür.)

47. Salınışlarında her biri bir gül dalıdır; ey gönül, onlar birer goncadır, ağla da onları güldür. ("Güldür" hem "gül(dür)", yani o bir güldür, hem de "güldür", gülmesini sağla, diye okunur. Goncanın açılması gülmesidir; âşığın gözyaşı ona yağmur olur.)

48. Her biri salınan düzgün bir servidir; ama âşıklarının pek azı hayattadır.

49. Ey adalet şahı, feryadımıza yetiş; her birinin elinden aman ve feryat. ("Dād" birinci mısrada adalet, ikincide "dād u feryād" deyiminde feryat, şikâyet anlamındadır.)

50. Bütün halk zevke ve eğlenceye ortaktır; burada başka bir şeyden dem vurmaya kimsenin hâli yoktur. ("Hem-dem", yoldaş, ile "hem dem", yani "dem de", ses oyunu kurar.)

51. Böyle bir yerde şahın devleti sayesinde her gün bize düğün bayram olur.

52. Birinci mısra "O şah atlı olarak nereye yönelirse" diye anlaşılır. (İkinci mısra "her zaman sünbül ve üç gül de yürürüz" diye görünür, fakat Ersoy beytin sonuna "?" koyarak onu anlamlandıramadığı beyitler arasında göstermiştir; anlamı belirsiz bırakılmıştır.)

53. Yaratıcının lütfuna binlerce şükür ve minnet olsun ki bize sevgilinin yüzünü gösterdi.

54. Meğer yine bir gün şah, devlet ve bin ihtişamla bir yere ulaştı.

55. Deniz kıyısına ulaştın sanırsın; insan orada evini hiç anmaz. (Bu yer Lâdik Gölü'dür.)

56. Akıp giden kayıklar ve güzel gemilerle dünyada kim böyle bir gezinti yapmıştır. ("Keştī", gemi, ile "geşt", gezinti, ses oyunu kurar.)

57. Nilüferlerin gül bahçesi odur, orada nice gül açar; gönül Mısır'ının Nil'i ve parıltısı odur. ("Nīlūfer" ile "Nīl ü fer", yani Nil ve parıltı, cinaslıdır.)

58. Suyu Fırat'ın tatlı suyunu kınar; insana safalar, ata da güç ve parıltı verir. (Fırat'ın suyu tatlılığıyla anılır; göl ondan üstün sayılır. "Fer ata" sözü "Fürāta" ile ses oyunu kurar; mısra "insana ve ata safalar ve fer verir" diye de okunabilir.)

59. Denizin bütün varlığı baştan başa oradadır; üstünlüğü şudur ki oraya varan susuz kalmaz. ("Var anda", orada vardır, ile "varanda", varınca, cinaslıdır. Göl tuzlu deniz gibi değil, içilir bir sudur.)

60. Üzerindeki nilüferlerle bu göl, yıldızlarıyla göğün denizine benzer. (Nilüferler suyun yüzündeki yıldızlara benzetilir.)

61. Ey gönül, onu seyrederken görülen güzelliğin, bin dilin olsa binde biri söylenemez. (Birinci mısradaki "dil" gönül, ikincideki "dil" lisan anlamındadır.)

62. Bu kırın türlü yönleriyle anıldığına bakıp bütün vasıflarının söylendiğini sanma.

63. Evet, her köşesi bir cennet köşesidir; buna delil ne gerek, apaçıktır.

64. Kıyıları baştan başa dağlar ve sarp sırtlardır; onun safasını sürmeyen kişi eksik bir kişidir. ("Kemer" sözlük anlamıyla dağ beli, sarp yamaç demektir; "kemerdür" ile "kem erdür", eksik kişidir, cinaslıdır.)

65. Bunlardan biri, yükseklikte gökle baş başa olan Akdağ'dır; onu görenler "Allahu ekber" der.

66. Tepesindeki kevser pınarı gökteki güneş çeşmesine benzer. ("‘Ayn" hem pınar hem göz demektir; "farḳ" başın tepesidir. Kevser, cennetteki ırmaktır.)

67. Kurt ceylanlarla iç içe yürür; ne hoş vakittir, ne hoş saattir, ne güzel bir andır.

68. Şahın heybeti aslanda yürek bırakmadığı için aslan ceylandan da kuzudan da pay ummaz. (Yani aslan onlara saldırmaz.)

69. Yaban güvercinleri "me dû dû" der, üveyik de sesiyle "kû kû" diye çağırır. ("Fāḫte" üveyik kuşudur. "Kū" Farsçada sözlük anlamıyla "nerede" demektir; kuşun ötüşü aynı zamanda bir arayış gibi duyulur.)

70. Fıstık çamı semaya ve raksa girdikçe çınar da yerinde duramaz, el çırpar. ("Ṣanavber" fıstık çamıdır. "Aya ḳarsar" avuç çırpar demektir; çınar yaprağının avuç biçimi bu imgeyi destekler.)

71. Dağlar baş açıp "Şahın gelişini göster" diyerek her an onu Hak'tan ister. (Baş açmak dua için başı açmaktır.)

72. Vasfettiğimiz bu sevimli yerlerin her birine cennet gibi derler.

73. Bu yerler zamanın şahıyla süslenmiştir; dünyanın halkı bunu hep bilmiştir.

74. Şah kara bir toprağa baksa, o toprak onun devletinde güneşe ve aya erişir.

75. Onun izinin tozu mutluluk iksiridir; felekler onu kendilerine devlet tacı yapsa şaşılır mı.

76. O ulu han zamanın şahıdır; devrin şehinşahı, en büyük hakandır.

77. Varlığı olgunluklarla en kâmil olandır; bolluğu ve cömertliği hesaba gelmez.

78. Ey Münîrî, bin dilin olsa kıyamete dek onun bir vasfı bile söylenip bitirilemez.

79. Bu yeryüzünün insanların oturduğu kısmı onun sayesinde var olan bir sığıntıdır; Allahım, ömrünün devletini artır. ("Rub‘-ı meskūn" sözlük anlamıyla yeryüzünün meskûn dörtte biridir; eski coğrafyada insanların yaşadığı kısım böyle anılırdı.)

80. Altı yönden yedi iklimin şahıdır; Allahım, onu kem gözden koru.

81. Dünya halkı ona dua edendir; sözü bitirdin, doğrusunu Allah bilir.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir seksen bir beyitlik bir mesnevîdir ve neşirde Mesnevî 2 numarasını taşır. Mesnevî, her beytin kendi içinde kafiyelendiği, bu yüzden uzun anlatılara elverişli nazım şeklidir. Vezin "mefâ‘îlün mefâ‘îlün fe‘ûlün" kalıbıdır; divandaki öteki mesnevî, tevhid konulu Mesnevî 1 de aynı kalıpla yazılmıştır. Ersoy, Münîrî'nin en çok kullandığı kafiye türünü anlatırken bu mesnevîden 3, 7, 17, 28, 30, 33, 49 ve 79. beyitleri örnek verir; 5 ve 6. beyitleri ise kafiye kelimelerinden birinin ötekinin içinde yer aldığı tunç kafiyeye örnek gösterir (pençesine/sīne, gün/dögün). Şiir Vatikan (VT 50b) ve Viyana (VY 163b) nüshalarında bulunur; 6. beyit Vatikan nüshasında yoktur. Neşirdeki başlık "Der-ta‘rīf-i şehr-i Lādiḳ ve medḥ-i Sulṭān Aḥmed", yani "Lâdik şehrinin tarifi ve Sultan Ahmed'in övgüsü hakkında" anlamındadır. Şair 20 ve 78. beyitlerde mahlasını "Münīrī" biçiminde kullanır.

Avni Erdemir'in tespitiyle mesnevînin ilk on dokuz beyti ve son dokuz beyti Şehzade Ahmed'i över, 20. beyit Lâdik anlatısına geçişi sağlayan girizgâhtır. Asıl anlatı 21. beyitte başlar. Şehzadenin seher vakti atına binmesiyle açılan yolculuk dağlardan, belenlerden ve pınarlardan geçer; 27. beyitte Lâdik'in adı anılır. Bunu gül bahçelerinin, bülbüllerin ve kırların tasviri, ardından şehrin güzellerinin övgüsü izler. 54. beyitte "yine bir gün" sözüyle ikinci bir gezinti başlar ve şair göl kıyısına iner; 62. beyitten sonra çevredeki dağlara, özellikle Akdağ'a ve oradaki hayvanlara geçer. 73. beyitten itibaren söz yeniden şehzadeye döner ve mesnevî dua ile biter. Mesnevînin hem 12. beyti hem de son beyti "vallāhü a‘lem" sözüyle kapanır.

Anlam ve Söz Sanatları

Ersoy, mesnevîyi anlatırken şehzade ve maiyetinin atlarına binip ormanlık yerlerden ve zor geçitlerden geçerek havası ve suyu güzel Lâdik'e varışını özetler ve şiirde pek çok cinaslı beyit bulunduğunu belirtir. Gerçekten Münîrî'nin cinasa düşkünlüğü bu şiirde bütün açıklığıyla görülür. Erdemir'in sıraladığı örneklerden bazıları şunlardır: Ḥayder ile Ḥay der (2), murġ-zār ile murġ zār (24), kendüm ile gendüm (26), gül-zār ile gül zār (28), deste ile dest-e (29), melekdür ile melek dür (41), kemerler ile kem erler (45), var anda ile varanda (59), kemerdür ile kem erdür (64). Bunlara cennet ile cinnet (25), ‘anādil ile ‘anā dil (34), yāḳūt ile yā ḳūt (44), nīlūfer ile Nīl ü fer (57) eklenebilir. Mesnevî şeklinde her beyit kendi içinde kafiyelendiğinden şair, kafiye yerindeki iki kelimeyi çoğu zaman yazılışı ya da söylenişi aynı, anlamı farklı iki söz olarak seçer; şiirin ahengi büyük ölçüde bu oyuna dayanır. Ara sıra cinas anlamı zorlar; 15. ve 58. beyitlerde ikinci mısraın tam olarak neyi söylediği kesin değildir, 52. beyit ise Ersoy tarafından anlamlandırılamayan beyitler arasında gösterilmiştir.

Övgü bölümlerinde şehzade, divan şiirinin bilinen büyük adlarıyla karşılaştırılır: Haydar, Süleyman, İsa, Hızır, Rüstem, Cem. 9 ve 13. beyitlerde ad oyunu belirgindir: şehzadenin adı Ahmed, Peygamber'in adlarından biri olduğu için "nūr-ı Aḥmed" deyimi hem Peygamber'in nurunu hem şehzadenin parıltısını anlatır. 20. beyitte şair mahlasını şehzadeye verilen "bedr-i münīr", yani parlak dolunay sıfatıyla aynı kökten seçer.

Tasvir bölümünde şair, gördüğü yerleri gelenekten gelen imgelerle anlatır: çayırlar zümrüt döşemedir, kırlar yeşil atlastır, göl gökyüzüne, nilüferler yıldızlara benzer. Erdemir'in belirttiği gibi Münîrî bülbül yerine "‘andelīb", "belābil" ve "‘anādil" kelimelerini kullanır. Erdemir, Lâdik için yazılmış öteki methiyelerle karşılaştırıldığında hayvan adlarının en çok bu mesnevîde geçtiğini de tespit eder: atlar, ceylanlar, kurt, kuzu, aslan, yaban güvercini ve üveyik. Ona göre bunun sebebi, Münîrî'nin yalnız şehri değil şehre varan yolu da anlatmasıdır. 67-70. beyitlerdeki tablo bu bakımdan dikkat çekicidir: kurt ceylanla yan yana yürür, aslan şahın heybetinden kuzuya dokunmaz, fıstık çamı semaya girer, çınar el çırpar. Ağaçlar ve dağlar insan gibi davranır; 71. beyitte dağlar baş açıp şahın gelişini Allah'tan diler. Bu kişileştirmeler, tabiatın da şehzadenin gelişine katıldığını söyleyen övgü ile tasviri birbirine bağlar.

Tarihî Bağlam

Mesnevînin konusu başlıktan ve 27. beyitteki "k'adı Lādiḳ" sözünden bellidir. Erdemir'e göre Münîrî bu şiiri Şehzade Ahmed'le birlikte yaptığı bir Lâdik gezisi vesilesiyle yazmıştır. Lâdik bugün Samsun'a bağlı bir ilçedir; Cumhuriyet dönemine kadar Amasya'ya bağlı küçük bir kaza merkeziydi. Erdemir, Amasya'da bulunan şehzadelerin ve devlet erkânının yaz günlerini Akdağ'ın eteklerindeki bu serin kasabada geçirdiğini, Evliya Çelebi'nin de Lâdik'te II. Bayezid'in senede altı ay kaldığı bir saraydan söz ettiğini aktarır. Münîrî'nin mesnevîsinde ise herhangi bir saraydan söz edilmez. Şiirde adıyla anılan yerler Lâdik'in kendisi, 65. beyitteki Akdağ ve 55-61. beyitlerde "baḥr", yani deniz diye anılan Lâdik Gölü'dür.

Aynı muhitte yaşayan iki şair daha Lâdik için şiir yazmıştır: Mihrî Hatun her bendi "Ne hoş yaylak imiş bu şehr-i Lâdik" mısraıyla biten yirmi beş bentlik bir murabba, Lâdikli Mûsâ Medhî ise iki kaside söylemiştir. Erdemir, dört methiyeden üçünün, Münîrî'ninki de dahil, aynı vezinle yazıldığına dikkat çeker. Mesnevînin kesin tarihi bilinmiyor. Erdemir, methiyelerde Şehzade Ahmed'e yapılan atıflardan hareketle hepsinin şehzadenin Amasya'da bulunduğu 1481-1511 yılları arasında yazıldığını söyler. Mihrî'nin övdüğü ve 1509'da Şehzade Ahmed'in annesi Bülbül Hatun'un yaptırdığı Yeni Hamam'dan Münîrî de Medhî de söz etmez; Erdemir bu sessizliği yalnız Medhî'nin kasidesi için 1509 öncesine işaret sayar. Münîrî'nin şiiri için böyle bir tarih çıkarmak mümkün değildir. Sitedeki "Münîrî-i Amâsî: Edebî Kişiliği, Eserleri ve Şiirleri" yazısı da bu mesnevîden seçme beyitler verir.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar