Refîkî Ali Çelebi, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim devirlerinde Divan-ı Hümayun'da kâtiplik etmiş, güzel yazısı, inşası ve zamane şikâyeti üzerine yazdığı tercî'-bendiyle tanınmış Amasyalı bir XVI. yüzyıl şairidir. Sehî, Latîfî, Beyânî ve Kınalızâde onu "Amasiyyadandur" diye anar; Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar da Amasya Tarihi'nde İbrîzâde ailesinden, Şeyh Hamdullah'ın öğrencisi bir kâtip olarak kaydeder. Gözleri ileri yaşında görmez olunca kalemi bırakıp vakıf mütevelliliğine geçmiş, Edirne'de Kemalpaşazâde ile yakın dostluk kurmuş ve 939 (1532-33) yılında ölmüştür. Divanı bugün bilinmiyor; tezkirelerde, Âşık Çelebi'nin ve Âlî'nin anlattığı bir atışmada ve Edirneli Nazmî'nin nazire mecmuasında kalan şiirleri bu kategoride ayrı sayfalarda yer alır.

Hüsameddin'in Kaydı

Hüsameddin, Amasya Tarihi'nin onuncu cildinde şairi "Refîkî Ali Çelebi-İbrîzâde" başlığıyla anlatır:

Refîkî Ali Çelebi-İbrîzâde Amasyalıdır. Meşâhîr-i fuzalâdan Mevlânâ Muhyiddîn Mehmed Çelebi mahdûmudur. Kibâr-ı fuzalâdan Mevlânâ Abdî ve Mevlânâ Hatîb Kâsım Çelebilerden ulûm-ı edebiyye ve şer'iyyeyi ve hattât-ı meşhûr eş-Şeyh Hamdullâh Çelebi'den hutût-ı mütenevvi'ayı ahz u ta'allüm ederek Amasya'da ders-i âm oldu. 896'da üstâdı Hamdullâh Efendiyle beraber İstanbul'a gidip "Refîkî" lakâbıyla iştihâr etdi. Bir müddet İstanbul'da ders-i âm ve Mü'eyyedzâde Abdurrahmân Efendi'den mülâzım olup sonra Edirne'de Darü'l-hadîs, ba'dehû Sultân Bâyezîd ve buradan Sahn-ı Semâniyye müderrisi olarak İstanbul'a geldi. 918'de Sultân Selîm Hân'ın cülûsunda dekâyık-ı tahrîr u imlâ ve letâ'if-i şi'r u inşâda fazîleti ma'lûm-ı pâdişâhî olduğundan dîvân-ı hümâyûn ser-kâtibi oldu. Mu'ahharan akl ü tedbîri Sultân-ı müşârün-ileyhin nazar-ı dikkatini celb edib müsteşâr-ı saltanat olarak erkân-ı Selîmiyye'den oldu. 926'da Sultân Süleyman'ın cülûsunda makâmını muhâfaza etdiyse de 927'de Edirne'de Sultân Bâyezîd evkâfı mütevellîsi olup Edirne'ye gönderildi. Bu esnâda Kemâl Paşazâde Ahmed Şâh Çelebi Edirne'de müderris olduğu münâsebetle yek-diğeriyle musâhabât-ı ilmiyye ve edebiyye etdi. Ba'dehû Kemâl Paşazâde İstanbul'a celb edilip Şeyhülislâm oldukta 935'de İstanbul'a gelip Fâtih Sultân evkâfı tevliyetiyle mütekâ'id oldu. Fakat 937'de illet-i seylden gözlerine amâ târî olduğundan tevliyetten afv edilip 939'da vefât etdi. Fâzıl, edîb, gâyet münşî, şâir-i belîğ, ulûm-ı Arabiyye ve edebiyyede yektâ, kaviyü'l-münâzara, bahhâs, hattât-ı bî-hem-tâ idi. Kemâl Paşazâde ile pek ziyâde sevişirlerdi. Elsine-i selâsede kasâ'id ü gazeliyyâtını hâvî dîvânı vardır.

Günümüz Türkçesiyle: Refîkî Ali Çelebi, İbrîzâde ailesinden ve Amasyalıdır. Tanınmış bilginlerden Mevlânâ Muhyiddin Mehmed Çelebi'nin oğludur. Büyük âlimlerden Mevlânâ Abdî ile Mevlânâ Hatib Kâsım Çelebi'den edebî ve dinî ilimleri, ünlü hattat Şeyh Hamdullah Çelebi'den de çeşitli yazı türlerini öğrenerek Amasya'da ders vermeye başladı. 896'da hocası Hamdullah Efendi ile birlikte İstanbul'a gitti ve "Refîkî", yani yol arkadaşı lakabıyla tanındı. Bir süre İstanbul'da ders verdi, Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'den mülazım oldu; sonra Edirne'de Darülhadis'e, ardından Sultan Bayezid Medresesi'ne, oradan da Sahn-ı Seman'a müderris olarak İstanbul'a geldi. 918'de Sultan Selim tahta çıkınca yazı, imla, şiir ve inşadaki ustalığı padişahça bilindiği için Divan-ı Hümayun'un baş kâtibi oldu. Daha sonra aklı ve tedbiri padişahın dikkatini çekti; saltanat danışmanı olarak Selim'in devlet erkânı arasına girdi. 926'da Sultan Süleyman tahta çıkınca makamını korudu, ama 927'de Edirne'deki Sultan Bayezid vakıflarına mütevelli olarak Edirne'ye gönderildi. O sırada Kemalpaşazâde Ahmed Şah Çelebi Edirne'de müderris olduğu için birbirleriyle ilmî ve edebî sohbetler ettiler. Kemalpaşazâde İstanbul'a çağrılıp şeyhülislam olunca o da 935'te İstanbul'a geldi ve Fatih Sultan vakıflarının mütevelliliğiyle emekli oldu. 937'de bir göz hastalığı yüzünden kör olunca mütevellilikten affedildi ve 939'da öldü. Faziletli, edip, inşada çok usta, sözü etkili bir şair, Arap dili ve edebiyatında tek, tartışmada güçlü, araştırıcı ve benzeri olmayan bir hattattı. Kemalpaşazâde ile birbirlerini çok severlerdi. Üç dilde kaside ve gazellerini içeren bir divanı vardır.

Hüsameddin maddenin sonunda bu bilgileri Latîfî, Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebi ve Âlî'nin tezkire ve tarihlerinden kendi araştırmasıyla birleştirdiğini söyler.

Tezkirelerde Refîkî

Refîkî'den en erken söz eden, onun çağdaşı Sehî'dir. Sehî'ye göre şair ilimle uğraşırken bu yolu bırakmış, Sultan Bayezid ve Sultan Selim zamanında Divan-ı Hümayun'da kâtiplik etmiş, devlet erkânı katında itibar görmüştür. Yaşlanınca çok yazmaktan gözlerinin bebeği bulanmış, aklının evi kararmaya başlamış ve bu yüzden tevliyete geçirilmiştir. Sehî, şairin Edirne'deki Darülhadis'in mütevellisi iken öldüğünü ve mezarının Edirne'de olduğunu kaydeder; sözü düzgün, sözleri tatlı bir şair olduğunu, zamaneden şikâyet eden tercî'-bendinin de şaşırtıcı anlamlarla dolu bulunduğunu ekler.

Latîfî daha ayrıntılı ve daha eleştiricidir. Ona göre Refîkî Sahn-ı Seman'da dânişmend, yani ileri düzeyde bir medrese öğrencisi iken güzel yazısı ve beğenilen inşası yüzünden tahsilini bırakmış, uzun süre divan kâtipliği yapmıştır. Gözlerine "sebel" denen hastalık gelince bir padişah imaretine mütevelli olmuş, İskender Çelebi'nin defterdarlığı devrinde ileri gelenlerle sohbet ederek ün ve itibar kazanmıştır. Bir risalesi ve bir divanı vardır, ama divanı tanınmamıştır. Latîfî şairin şiirini "vasat" bulur; ona göre Refîkî'nin divanındaki kaside ve şiirlerin hiçbiri zamane hakkındaki tercî'-bendine yetişmez. Beyânî ise kısa maddesinde onun hoşnüvis bir kalem ehli olduğunu, Kemalpaşazâde ile Edirne'de aralarında büyük bir ülfet bulunduğunu ve tercî'-bendinin "efvâh-ı âlemiyânda", herkesin ağzında dolaştığını söyler.

Kınalızâde aynı bilgileri süslü bir nesirle tekrarlar ve iki ayrıntı ekler. Birincisi Kemalpaşazâde ile ilişkidir: Kemalpaşazâde Edirne'de Darülhadis ve Sultan Bayezid medreselerinde müderris iken Refîkî bu kurumların mütevellisiydi ve iki adam şiir yolunda "hem-tarîk ü hem-refîk", yol ve yoldaş olmuştu. İkincisi şairin "berş" redifli, afyon macununu konu alan bir kasidesidir. Âşık Çelebi'nin tezkiresinde Refîkî adına ayrı bir madde bulamadık, ama şair iki yerde anılır. Kemalpaşazâde maddesinde meclistekiler, ilim ehli olmadığı hâlde bulduğu her kitabı toplayan Refîkî'nin bunca kitabı niçin "habs" ettiğini sorarlar. Kemalpaşazâde, öteki dostların kitapları alıp "işkence" ettiğini, bunun ise yalnız hapsettiğini, hapsin de işkenceden iyi olduğunu söyler. "İşkence" kelimesi ciltçilerin kitabı sıkıştırdığı mengenenin de adıdır; nükte, bize göre, kitapları elden ele dolaştırıp yıpratan dostlarla onları raflarda bekleten Refîkî'yi karşılaştırır. İkinci anış, Edirne'nin çamuruna yazdığı hiciv ve Edirneli Sâgarî'nin ona verdiği cevaptır.

Kaynakların Durumu

Hüsameddin'in anlatısı tezkirelerle birkaç noktada ayrılır. En belirgin fark, şairin mesleğidir. Hüsameddin Refîkî'yi Edirne Darülhadisi'nden Sultan Bayezid Medresesi'ne ve Sahn-ı Seman'a yükselen bir müderris olarak gösterir; tezkireler ise onun Sahn'da öğrenciyken ilmiyeyi bıraktığını, ömrünü kâtiplikte geçirdiğini, Edirne'deki kurumlarda da müderris değil mütevelli olduğunu söyler. Kınalızâde'nin metninde bu müderrislikler Kemalpaşazâde'ye aittir. Hüsameddin'in iki dostun kariyerini birbirine karıştırmış olması kuvvetle muhtemeldir.

Ölüm yeri konusunda da bir ayrılık vardır. Hüsameddin şairin 935'te İstanbul'a döndüğünü, Fatih vakıflarının mütevelliliğinden kör olduğu için affedildiğini ve 939'da öldüğünü yazar; ölüm yerini açıkça söylemez, ama anlatı İstanbul'u düşündürür. Sehî ise onun Edirne Darülhadisi mütevellisi iken öldüğünü ve Edirne'ye gömüldüğünü belirtir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ndeki madde de ölüm tarihini 939 (1533-34), yerini Edirne olarak verir ve Riyâzî tezkiresindeki 930 tarihini yanlış sayar. Hüsameddin'in "illet-i seyl" dediği hastalık, tezkirelerde gözde perde oluşturan "sebel"dir. Kâfzâde Fâizî'nin Refîkî'yi Edirneli sayması da bir başka ayrılıktır; aynı madde, şairin Edirne'nin çamurundan yakınan hicvinin bu görüşü zayıflattığını belirtir.

Amasya ile Bağı

Refîkî'nin Amasyalılığı, bu külliyatta tek bir kaynağa dayanmayan, tezkirecilerin birbirinden bağımsız olarak tekrarladığı bir bilgidir. Sehî "Amasiyyelidür", Latîfî "Şehr-i Amasyadan", Beyânî ve Kınalızâde "Amasiyyadandur" der. Hüsameddin buna ailesini ve hocalarını ekler: babası Mevlânâ Muhyiddin Mehmed Çelebi İbrîzâde ailesindendir; hattı, Amasyalı hattatların piri sayılan Şeyh Hamdullah'tan öğrenmiş ve 896'da (1490-91) onunla birlikte İstanbul'a gitmiştir. "Refîkî" lakabını bu yolculukta, hocasının yol arkadaşı olarak aldığı Hüsameddin'in açıklamasıdır; tezkireler mahlasın nereden geldiğini söylemez. Şairin Yavuz Sultan Selim'in kalem erkânı arasında yer alması da Hüsameddin'in Selim devrinde devlet hizmetine giren Amasyalılar için çizdiği tabloya uyar; aynı kuşaktan sırkâtibi Keşfî Mehmed Çelebi de bu tabloda yer alır.

Şiiri

Hüsameddin'e göre Refîkî'nin Türkçe, Arapça ve Farsça kaside ve gazellerini içeren bir divanı vardı. Latîfî de divanın varlığını doğrular, ama tanınmadığını söyler. Bu divanın bugün bilinen bir nüshası yoktur. Şairin şiirlerinden günümüze ulaşanlar, tezkirelerin seçtiği beyitler ve Edirneli Nazmî'nin Mecma'u'n-Nezâ'ir adlı nazire mecmuasında korunan şiirlerdir. Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü'ne göre bu mecmuada Refîkî'nin 58, Pervâne Bey mecmuasında 48 şiiri bulunur; bu sayılar, Latîfî'nin "bî-iştihâr" dediği şairin kendi çağında aslında çok okunduğunu gösterir.

Bu kategoride dokuz parça ayrı sayfalarda yer alır: Latîfî'nin seçtiği "Âl idüp ol lâle-rûh", "Tâ seyre çıkdı" ve "İncelüp kaşuñ" matlaları; Emîr Hüsrev-i Dihlevî'ye nazire olarak yazılmış Farsça bir matla; Edirne'nin çamuruna yazılan hicivden kalan beyit; Kınalızâde'nin aktardığı "benden yana" redifli gazel; nazire mecmuasından gelen ve mahlas beytiyle tam olarak bilinen "Ey kıya bakışlu dil-ber" gazeli; zamane şikâyeti tercî'-bendinden dokuz beyit ve berş redifli kasideden beş beyit. Mecma'u'n-Nezâ'ir ile Pervâne Bey mecmuasındaki öteki şiirler bu sayfalar hazırlanırken taranamamıştır.

Kronoloji

896 (1490-91): Hüsameddin'e göre hocası Şeyh Hamdullah ile İstanbul'a gider.

918 (1512): Hüsameddin'e göre Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışıyla Divan-ı Hümayun baş kâtibi olur.

927 (1521): Hüsameddin'e göre Edirne'deki Sultan Bayezid vakıflarına mütevelli olur.

935 (1528-29): Hüsameddin'e göre İstanbul'a döner, Fatih vakıflarının mütevellisi olur.

937 (1530-31): Hüsameddin'e göre gözlerini kaybeder.

939 (1532-33): Ölür. Sehî'ye göre Edirne Darülhadisi mütevellisi iken ölür ve Edirne'ye gömülür.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Resmî kaynaklar

Kitaplar

Çevrimiçi kaynaklar