Özgün Metin

Vezin: mefâ‘îlün mefâ‘îlün fe‘ûlün. Neşirde serî‘ diye geçer; mısralar vâfir bahrinin bu kalıbına oturuyor.

القَولُ فِي أفعالِ العِبادِ
el-Ḳavlu fī ef‘āli’l-‘ibād (kulların fiilleri hakkında söz)

وَيَخْلُقُ كُلَّ أفْعالٍ لِعَبْدٍ
هِدايَتُهُ مُهْتَدٍ وَضَلالَ ضالِ

Ve yaḫluḳu külle ef‘ālin li-‘abdin
Hidāyetühū muhtedin ve żalāle żāllī

إرادَتُهُ تَعُمُّ لِكُلِّ فِعْلٍ
كَما عَمَّ المَشِيَّةُ كُلَّ بالِ

İrādetuhū te‘ummu li-külli fi‘lin
Kemā ‘amme’l-meşiyyetu külle bālī

يُقَدِّرُهُ وَيَقْضِيهِ وَيَحْكُمْ
فَخُذْ هذا وَ وَدِّعْ كُلَّ قالِ

Yüḳaddiruhū ve yaḳżīhi ve yaḥkum
Fe-ḫuẕ hāẕā ve vedde‘ külle ḳālī

وَلا فِي خَلْقِ شَرِّ الفِعْلِ قُبْحٌ
وَلَيسَ القُبْحُ إلّا فِي اشْتِغالِ

Ve lā fī ḫalḳı şerri’l-fi‘li ḳubḥun
Ve leyse’l-ḳubḥu illā fi’ştiġālī

وَفِعْلٌ اخْتِيارِيٌّ لِعَبْدٍ
يُثابُ بِهِ وَيُؤْخَذُ بِالنَّكالِ

Ve fi‘lun iḫtiyāriyyun li-‘abdin
Yüs̱ābu bihī ve yu’ḫaẕu bi’n-nekālī

يُرِيدُ حِسانَ أفعالٍ وَيَرْضَى
وَيُرْفِدُ أهْلَهُ عِظَمَ النَّوالِ

Yürīdu ḥisāne ef‘ālin ve yarżā
Ve yurfidu ehlehū ‘iẓame’n-nevālī

يُرِيدُ الشَّرَّ لكِنْ لَيسَ يَرْضَى
وَيُدْخِلُ أهْلَهُ دارَ اشْتِعالِ

Yürīdu’ş-şerre lākin leyse yarżā
Ve yudḫılu ehlehū dāra’ştı‘ālī

القَولُ فِي استِطاعَةِ العَبْدِ
el-Ḳavlu fi’stiṭā‘ati’l-‘abd (kulun gücü hakkında söz)

مَعَ الفِعْلِ استِطاعَةُ كُلِّ عَبدٍ
هُوَ المُخْتارُ عِندَ أولِي كَمالِ

Ma‘a’l-fi‘li’stiṭā‘atu külli ‘abdin
Hüve’l-muḫtāru ‘inde ülī kemālī

وَما هُوَ غيرَ قُدْرَةِ كُلِّ عَبْدٍ
عَلَى فِعْلٍ جَمِيلٍ أو فِعالِ

Ve mā hüve ġayra ḳudreti külli ‘abdin
‘Alā fi‘lin cemīlin ev fi‘ālī

بِإسْمِ الاستِطاعَةِ قَدْ تُسَمَّى
سَلامَةُ آلَةٍ قَبْلَ افْتِعالِ

Bi’smi’l-istiṭā‘ati ḳad tüsemmā
Selāmetu āletin ḳable’fti‘ālī

وَهذا كانَ عِلَّةُ كُلِّ فِعْلٍ
وَمُعْتَمَدًا لِتَكْلِيفِ الفَعالِ

Ve hāẕā kāne ‘illete külli fi‘lin
Ve mu‘temeden li-teklīfi’l-fe‘ālī

وَلا تَكْلِيفَ قَطُّ عَلَى عِبادٍ
بِما لَمْ يَقْدِرُوها بِامتِثالِ

Ve lā teklīfe ḳaṭṭu ‘alā ‘ibādin
Bi-mā lem yaḳdirūhā bi’mtis̱ālī

فَألَمٌ بَعْدَ ضَربٍ وَانْكِسارُ
الزُّجاجِ عَقِيبَ كَسْرٍ وَانفِلالِ

Fe-elemun ba‘de żarbin ve’nkisāru
Ez-zücāci ‘aḳībe kesrin ve’nfilālī

وَما يُشْبِهُهُما مِنْ غَيرِ ذلِكَ
بِخَلْقِ اللهِ يا زُمَرَ الخِلالِ

Ve mā yüşbihuhumā min ġayri ẕālike
Bi-ḫalḳı’llāhi yā zümera’l-ḫilālī

وَلا فِي خَلْقِهِ صُنْعٌ لِعَبْدٍ
وَمُثْبِتُهُ عَنِ الإنْصافِ خالِي

Ve lā fī ḫalḳıhī ṣun‘un li-‘abdin
Ve müs̱bituhū ‘ani’l-inṣāfi ḫālī

القَولُ فِي الأجَلِ
el-Ḳavlu fi’l-ecel (ecel hakkında söz)

وَما المَقْتُولُ حِينَ القَتْلِ مَيتًا
بِلا أجَلٍ فَلا تَكُ فِي ضَلالِ

Ve me’l-maḳtūlu ḥīne’l-ḳatli meyten
Bi-lā ecelin fe-lā tekü fī żalālī

فَبِالأجَلِ المُصِيبِ يَمُوتُ كُلٌّ
وَإنْ ماتُوا بِيَومٍ فِي القِتالِ

Fe-bi’l-eceli’l-muṣībi yemūtu küllun
Ve in mātū bi-yevmin fi’l-ḳıtālī

وَقامَ المَوتُ بِالأمْواتِ حَقًّا
وَيَخْلُقُهُ المُهَيمِنُ ذُو الجَلالِ

Ve ḳāme’l-mevtu bi’l-emvāti ḥaḳḳan
Ve yaḫluḳuhu’l-müheyminu ẕü’l-celālī

وَما الأجَلُ المُقَدَّرُ ذا عِدادٍ
بَلَى هُوَ واحِدٌ عِنْدَ الأهالِي

Ve me’l-ecelu’l-muḳadderu ẕā ‘idādin
Belā hüve vāḥidun ‘inde’l-ehālī

القَولُ فِي أنَّ الحَرامَ رِزْقٌ
el-Ḳavlu fī enne’l-ḥarāme rizḳ (haramın da rızık olduğu hakkında söz)

وَأنَّ السُّحْتَ رِزْقٌ مِثْلَ حِلٍّ
عَلَيهِ أجْمَعُوا زُمَرَ المَوالِ

Ve enne’s-suḥte rizḳun mis̱le ḥıllin
‘Aleyhi ecme‘ū zümera’l-mevālī

ألا يا نَفْسُ تَسْتَوفِي وَتَأكُلْ
نَصِيبَكِ مِنْ حَرامٍ أو حَلالِ

Elā yā nefsu testevfī ve te’kul
Naṣībeki min ḥarāmin ev ḥalālī

وَلَمْ تَأكُلْ نَصِيبَ الغَيرِ قَطْعًا
وَلَمْ يَمْسَسْ نَصِيبَكِ مِنْ زَوالِ

Ve lem te’kul naṣībe’l-ġayri ḳaṭ‘an
Ve lem yemses naṣībeki min zevālī

فَما ذا الحِرْصُ يَومًا بَعْدَ يَومٍ
وَما ذا الحِقْدُ حالًا بَعْدَ حالِ

Fe-mā ẕe’l-ḥırṣu yevmen ba‘de yevmin
Ve mā ẕe’l-ḥıḳdu ḥālen ba‘de ḥālī

يُضِلُّ اللهُ أبَداً مَنْ يَشاءُ
وَيَهْدِي مَنْ يَشاءُ بِلا اعْتِمالِ

Yüżıllu’llāhu ebeden men yeşā’u
Ve yehdī men yeşā’u bi-lā’‘timālī

وَلَيسَ بِواجِبٍ إصلاحُ عَبْدٍ
عَلَى الرَّحْمَنِ فَاحْذَرْ عَنْ جِدالِ

Ve leyse bi-vācibin iṣlāḥu ‘abdin
‘Ale’r-raḥmāni fe’ḥẕer ‘an cidālī

Günümüz Türkçesiyle

90. Kulun bütün fiillerini O yaratır: doğru yolu bulanın hidayetini de, sapanın sapkınlığını da.

91. İradesi her fiili kapsar; meşiyeti de akla gelen her şeyi kuşattığı gibi. (Dipnot: "külle bāl", her fiil.)

92. Her fiili O takdir eder, O hükme bağlar, O karara bağlar; sen bunu al, her hak düşmanını bırak. (Dipnot: "ḳālī", hakka buğz eden.)

93. Kötü fiilin yaratılmasında bir çirkinlik yoktur; çirkinlik ancak o fiile girişmektedir.

94. Kulun kendi seçimiyle yaptığı fiiller vardır; onlarla sevap kazanır ve cezaya çarptırılır.

95. Allah güzel fiilleri diler ve onlardan razı olur; sahiplerine bağışların en büyüğünü verir.

96. Kötülüğü de diler ama ondan razı olmaz; onu işleyenleri alevli yurda sokar. (Dipnot: cehennem.)

97. Her kulun güç yetirmesi fiille birliktedir; kemal sahiplerine göre doğru görüş budur.

98. Bu güç, kulun güzel ya da çirkin bir işi yapabilme kudretinden başka bir şey değildir.

99. Fiilden önce organların ve araçların sağlam olması da "istitaat" adıyla anılabilir;

100. bu da her fiilin sebebi ve güzel işlerle yükümlü tutulmanın dayanağıdır. (Dipnot: "fe‘āl", güzel iş.)

101. Kullara, yerine getirmeye güç yetiremeyecekleri bir şey asla yüklenmez.

102. Vurmanın ardından gelen acı, kırma ve çentme ardından camın kırılması,

103. ve bunlara benzeyen başka şeyler Allah'ın yaratmasıyladır, ey dostlar topluluğu. (Dipnot: "ḫilāl", dostlar.)

104. Bunların yaratılmasında kulun bir payı yoktur; aksini ileri süren insaftan yoksundur.

105. Öldürülen kişi, öldürüldüğü anda eceli gelmeden ölmüş değildir; sapkınlığa düşme.

106. Herkes kendisine isabet eden eceliyle ölür, savaş gününde ölmüş olsa bile.

107. Ölüm gerçekten ölülerde gerçekleşen bir şeydir; onu her şeyi gözeten celâl sahibi yaratır.

108. Takdir edilmiş ecel birden fazla değildir; ehline göre o tektir.

109. Haram kazanç da helal gibi rızıktır; dostlar topluluğu bunda birleşmiştir.

110. Ey nefis, bil ki haramdan olsun helalden olsun payını tam olarak alıp yiyorsun.

111. Başkasının payını asla yemedin; senin payına da eksilme dokunmadı.

112. O hâlde günden güne artan bu hırs nedir, hâlden hâle geçen bu kin nedir?

113. Allah dilediğini saptırır, dilediğini de zahmetsizce doğru yola iletir.

114. Kulu iyiliğe erdirmek Rahmân'a borç değildir; tartışmaktan sakın.

Edebî ve Tarihî Yorum

Nefse Dönen Bir Ara Söz

Yüz onuncu beyitte manzumenin sesi birden değişir. O ana kadar tanımlar veren hoca, "Elā yā nefsu" diyerek kendi nefsine döner: haramdan olsun helalden olsun payını tam olarak alıp yiyorsun, başkasının payını hiç yemedin, seninkine de kimse dokunmadı; öyleyse günden güne artan bu hırsın, hâlden hâle geçen bu kinin sebebi nedir, diye sorar. Haram kazancın da rızık olduğu kuralı, kuru bir kelâm hükmü olmaktan çıkıp bir öğüde dönüşür. Rızık takdir edilmişse onun için yarışmanın, başkasını kıskanmanın anlamı yoktur. Bölümün geri kalanı tanımlarla ilerler; bu üç beyit ise manzumenin vaaz diline en yaklaştığı yerdir ve hâtimedeki "ey nefis" hitabını önceden haber verir.

Kulun Fiili ve Allah'ın Yaratması

Yirmi beş beyit, kelâmın en çok tartışılan meselelerinden birini dört başlık altında ele alır: kulların fiilleri, kulun gücü (istitaat), ecel ve rızık. İlk kısmın özü iki cümlede toplanır. Kulun bütün fiillerini Allah yaratır, hidayet de sapkınlık da O'nun yaratmasıyladır; ama kulun kendi seçimiyle yaptığı fiiller de vardır ve sevap ile ceza bunlara bağlanır. Ünlüsoy ile Asım'ın aktardığı gibi Sa'dî'ye göre "şerrin yaratılmasında bir kubuh yoktur, kubuh ancak onunla meşgul olmaktır." Yani kötülüğün yaratılması çirkin değildir, çirkinlik onu işlemektedir. Allah iyiliği de kötülüğü de diler; ama yalnız iyilikten razı olur. İrade ile rıza arasındaki bu ayrım, sorumluluğu kula bırakırken Allah'ın her şeyi kuşatan iradesini korumanın yoludur.

İstitaat kısmı bu dengeyi kulun gücü üzerinden yeniden kurar. Kulun gücü fiille birliktedir, fiilden önce var olan bir güç değildir; fakat fiilden önce organların ve araçların sağlam olması da istitaat diye anılabilir ve yükümlülük bu ikinci anlama dayanır. Bu yüzden kimseye gücünün yetmediği bir şey yüklenmez. Ardından gelen örnek, kelâm kitaplarının sevdiği türdendir: vurulan kişinin duyduğu acı, kırılan camın çatlaması Allah'ın yaratmasıyladır, kulun bunda bir payı yoktur. Kul vurur, cam kırılır; ama vurmanın ardından gelen sonucu yaratan kul değildir. Manzume, aksini ileri süreni "insaftan yoksun" sayar.

Ecel, Rızık ve Aslah

Ecel kısmı, öldürülen kişinin eceli gelmeden ölüp ölmediği meselesini tek hükümle çözer: herkes kendisine isabet eden eceliyle ölür, savaşta ölse bile. Ecel tektir, birden fazla değildir. Rızık kısmı haramın da rızık olduğunu söyler ve yukarıda anılan öğütle derinleşir. Yüz on dördüncü beyit son hükmü verir: kulu iyiliğe erdirmek Rahmân'a borç sayılmaz. Tercümede burada "aslahı yaratmak" geçer; Arapça mısradaki kelime "iṣlāḥ"tır, kastedilen aynı tartışmadır. Sa'dî bu konuyu da "fe’ḥẕer ‘an cidāl", tartışmaktan sakın diyerek bitirir. Aynı öğüt, irade sıfatının anlatıldığı yerde de geçmişti. Sa'dî'nin okuru itidalden ayırmamak için bu türden uyarılara sık başvurduğu, neşrin inceleme kısmında da vurgulanır.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar