Amasya Müzesi'nin bahçesinde, taş eserlerin arasında duran dikdörtgen planlı bir yapı, şehrin Selçuklu çağından kalan türbelerinden biridir. Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün kayıtlarında Sultan Mesud Türbesi adıyla geçer, eyvan tipli Selçuklu türbeleri arasında sayılır ve uzun süre Mumyalar Müzesi olarak kullanılmıştır. Yapı bugün iki ayrı soruyla birlikte anılır. Birincisi, adını taşıdığı sultanla gerçekten bir ilgisinin bulunup bulunmadığıdır. İkincisi, yıllarca içinde sergilenen mumyaların kimlere ait olduğu ve buraya nasıl geldikleridir. İki sorunun cevabı da türbenin taş işçiliğinden daha geniş bir hikâyeye, Selçuklu sultanlarının Amasya'daki izlerine, şehrin on üçüncü yüzyıl sonundaki siyasi çalkantısına ve Anadolu'da nadir görülen bir mumyalama geleneğine uzanır.
Konumu ve Narlı Bahçe Mezarlığı
Türbe, Atatürk Caddesi üzerindeki Amasya Müzesi'nin bahçesinde, müze binasının batısında yer alır. Şehir merkezinde ve müzenin hemen yanında bulunduğu için yapıya müze gezisinin devamı olarak ulaşılır. Bahçede Hitit, Helenistik, Roma, Bizans, İlhanlı, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait taş eserler açık hava teşhirinde sergilenir; türbe bu koleksiyonun içinde hem sergilenen bir yapı hem de başka eserlerin barındığı bir mekân olarak durur. Uluslararası mimarlık kayıtları da yapıyı bugün müzeye bitişik bir mezarlığın arka tarafında gösterir. Yapının oturduğu alan, krokisi bakımından yaklaşık 14,5 metreye 10 metrelik bir dikdörtgendir.
Müzeden önceki çevreyi en ayrıntılı anlatan kaynak, Abdîzâde Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'dir. Hüsameddin türbeyi Yukarı Pazar'ın batısında, Receb ve Üçler mahallelerinin önünü kaplayan ve Narlı Bahçe adıyla tanınan mezarlığın güney tarafında tarif eder. Mezarlığın adı, yakınındaki bir medreseden gelir. Hüsameddin'e göre şehir kethüdası Türedizâde Hâfız Süleyman Ağa 1167 (1753-54) yılında on bir hücreli, bir dershaneli, ahşap bir medrese yaptırmış ve vakıflarını düzenlemişti. Medresenin geniş bahçesi Narlı Bahçe diye anıldığından hem medrese hem de çevresindeki mezarlık bu adla tanındı. Medrese, Amasya mutasarrıfı Ziya Paşa'nın 1281 (1864-65) yılında şose yolunu açtırması sırasında yolun tam üzerine geldiği için büyük ölçüde yıktırılmıştır. Yerel yayınlarda türbenin Narlıbahçe Mezarlığı'nın içinde bulunduğu belirtilmesi bu eski düzenin hatırasıdır. Hüsameddin ayrıca bu mezarlık içindeki büyük Selçuklu yapısının halk arasında medrese sanıldığını yazar. Bu yaygın kanaat, yapının çevresinde vaktiyle bir medrese ya da külliye bulunmuş olabileceği ihtimalini akla getirir, ancak bunu doğrulayan bir belge ortaya konmuş değildir.
Tarihçe ve Kimlik Sorunu
Türbenin yapım tarihi ve banisi kesin olarak bilinmez. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı il müdürlüğü yapının on ikinci yüzyılda inşa edildiğini bildirir; yerel araştırmalar ise mimari özelliklere dayanarak on ikinci yüzyılın sonu ile on üçüncü yüzyılın başı arasında bir tarih önerir. Albert Gabriel ise Monuments turcs d'Anatolie adlı eserinde yapıyı çekinceyle on dördüncü yüzyıla yerleştirmiştir. Kaynakların çoğu yapıyı Selçuklu çağına bağlamakta birleşir, fakat tarih aralığı yazarlara göre iki yüz yıla yakın bir farkla değişir.
Vâzıh Efendi ve Hüsameddin'in Görüşü
Yapıya ad veren bilgi, on sekizinci yüzyılın Amasyalı tarihçisi Mustafa Vâzıh Efendi'den gelir. Vâzıh Efendi türbenin Anadolu Selçuklu Sultanı I. Mesud'a ait olduğunu bildirmiş, bu görüş sonraki araştırmacılarca da benimsenmiş ve yapı yüzyıllardır bu adla anılagelmiştir. Aynı tarihçinin Amasya mumyaları hakkındaki kaydı ise konuyu daha karmaşık hâle getirir. Vâzıh Efendi, mumyaların halk arasında "şehitler" diye anıldığını yazar ve onları Muînüddin Pervâne'ye, Ümmüveled adlı bir Arap câriyeye ve iki oğula bağlar. Sonraki dönemde Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde isimler değişir: mumyalardan ikisi İlhanlı döneminin valilerinden İşboğa Noyin ile Hülâgû Han'ın torunu Cumudar'a, diğerleri Danişmendli hanedanından Fetih Gazi'ye, oğlu Mahmud Gazi'ye ve ailelerine bağlanır. Kısacası hem türbenin sahibi hem de içindeki mumyaların kimliği konusunda anlatılar birbirini tutmaz.
Hüsameddin, türbenin I. Mesud'a ait olduğunu en güçlü biçimde savunan yazardır. Ona göre sultanın burada gömülü olduğu "muhakkak"tır ve bu kanaatini Simre adlı şehre dair eski kayıtlara dayandırır. Hüsameddin üç Osmanlı tarihçisini aktarır. Şükrullah Çelebi'nin Behcetü't-Tevârîh'ine göre Sultan Mesud Amasya'yı yurt edinmiş, Simre adıyla yeni bir şehir kurmuş, burada cami ve medrese yaptırmış ve kendi yaptırdığı türbeye gömülmüştür. Mustafa Cenâbî Efendi'nin el-Aylemü'z-Zâhir'i de aynı bilgiyi verir, Simre'nin artık harap olduğunu ve sultanın yakınında Kedeğra adlı bir kasaba daha kurduğunu ekler. Dervîş Ahmed Efendi'nin Câmiu'd-Düvel'i ise sultanın Simre'de han, imaret ve başka hayır eserleri yaptırdığını, büyük vakıflar kurduğunu ve 558 (1162-63) yılında ölerek Simre'deki türbesine defnedildiğini yazar. Bu son tarih, sultanın ölümü için bugün kabul edilen 1155 ya da 1156 yılından birkaç yıl sonraya düşer.
Hüsameddin bu kayıtlardan yola çıkarak Simre'nin Amasya'dan ayrı, uzak bir yer olmadığını, Yeşilırmak'ın güney yakasında, İç Kale'nin karşısında yeniden kurulan mahallelerin tamamına verilen ad olduğunu ileri sürer. Anlatısına göre Haçlıların 491 (1097-98) yılından itibaren Amasya'ya yönelen saldırıları sırasında ırmağın güney tarafı harap olmuş, şehir adı surla korunan kuzey yakaya, yani İç Kale'ye münhasır kalmıştı. Amasya 538 (1143-44) dolaylarında Selçuklu idaresine geçince Sultan Mesud harap kesimde yeni bir şehir kurmuş, buraya "semirilecek, sağlık kazanılacak yer" anlamında Sîmûre, kısaca Simre adını vermiştir. Hüsameddin, eski kadıların imzalarında görülen "Dârü's-saltanat-ı Simre" ibaresini ve 857 (1453) tarihine kadar tutulan defterlerde Simre adının Üçler, Hacı İlyas, Receb, Şâmîce, Küpceğiz ve Gök Medrese mahallelerine verildiğini delil olarak gösterir. Narlı Bahçe Mezarlığı da bu mahallelerin arasında kaldığından, kayıtların sözünü ettiği "Simre'deki türbe" ile bu yapının aynı olduğu sonucuna varır. Yazar ayrıca sultanın İç Kale'de, kendi zamanında Kurşunlu Mahallesi denen yerde bir saray ve hamam yaptırdığını da yazar.
Hüsameddin'in bir başka dayanağı vakıf kayıtlarıdır. Ona göre Amasya Simresi'nde gömülü "Birinci Sultan Mesud" ile Havza Simresi'nde gömülü "İkinci Sultan Mesud"un kabirlerinde Kur'an cüzleri okunması şartıyla vakfedilmiş köyler kayıtlıdır: Amasya'da Aydoğdu, Efte, Kocaoğlan ve Tatar, Havza'da Şeyh Savcı, Kapaklar ve Konac. Yazar en kesin delil olarak da cephedeki yan sütunlar üzerinde, pek çok kişinin çiçek süsü sandığı girift kûfî yazıyı gösterir ve söz konusu yazıda "Birinci Sultan Mesud"un adının ve ölüm tarihinin kazılı olduğunu söyler. Ancak aynı yerde, yazıların alttan onda ikisi kadarının toprağa gömülü olduğunu ve okunmasının çok güç olduğunu da kabul eder.
I. Mesud'un Hayatı ve Amasya
I. Mesud'un hayat hikâyesi, türbenin ona atfedilmesini değerlendirmek için gerekli bağlamı sağlar. Kılıcarslan'ın oğlu olan Mesud, 1116'da Danişmendli Emîr Gazi'nin desteğiyle ağabeyi Melikşah'ı devirerek tahta çıkmış ve Anadolu Selçuklu tarihinin en uzun saltanatlarından birini sürdürmüştür. Emîr Gazi'nin 1134'teki ölümünden sonra Danişmendli ülkesi üçe bölününce Mesud bu üç kolun da üzerinde söz sahibi olmuş, kızlarından birini Sivas, Niksar, Tokat ve Amasya hâkimi Yağıbasan'la evlendirmişti. 1152'de Yağıbasan'ın Malatya hâkimi yeğenine Mesud'a baş eğmemesini söylediği haberini alınca üzerine yürümüş, Yağıbasan'ı itaate zorlamıştır. Sultanın adının Amasya ile birlikte anılması bu açıdan anlamsız değildir; TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Mesud maddesi de onun Aksaray'da bir cami ile Amasya yakınlarında Simre adlı bir şehir kurduğunu kaydeder. Buna karşılık aynı madde, sultanın 1155 ya da 1156'da öldüğünü ve cenazesinin Konya'da Alâeddin Camii avlusundaki türbeye defnedildiğini bildirir ve Mesud'un türbesinin Amasya yakınında olduğu yönündeki sözün doğru olmadığını açıkça belirtir.
Mesud'un saltanatı Amasya çevresindeki siyasi dengeleri anlamak bakımından da öğreticidir. Sultan, 1146'da Konya önlerinde Bizans İmparatoru I. Manuel Komnenos'un ordusuyla çarpışmış, pusu ve baskınlarla büyük kayıp verdirdiği Bizans ordusunu Büyük Menderes kıyılarına kadar izlemiştir. Dört kızını Halep Hükümdarı Nûreddin Mahmud Zengî'ye, Danişmendli Zünnûn'a, Yağıbasan'a ve Bizans imparatorunun Müslüman olan yeğeni Ioannes'e vermiş; Kılıcarslan, Melikşah ve Dolat adlı üç oğlu olmuştur. Bu evlilik ağı, Danişmendli beylikleriyle kurulan ilişkinin ne kadar yakın olduğunu gösterir ve Amasya'nın Mesud'un çevresinden bir ismi taşıyabilmesinin tarihsel zeminini açıklar. Yine de ansiklopedi maddesinin kayıtları, bu yakınlığın bir mezar yeri anlamına gelmediğini ortaya koyar. Sultanın Konya'da pek az oturduğu, iç kaleyi, oradaki sarayı ve camiyi yaptırdığı da aynı maddede yer alır; Hüsameddin'in Amasya'yı Mesud'un saltanat merkezi sayması bu bilgiyle tam olarak örtüşmez.
İkinci Sultan Mesud ve Havza
Hüsameddin'in "İkinci Sultan Mesud" diye andığı hükümdar, Anadolu Selçuklularının son sultanlarından II. Gıyâseddin Mesud'dur. Yazara göre bu sultan Havza'ya bağlı Simre nahiyesindeki Tatar Kalesi köyünde gömülüdür. Hüsameddin, oğlu Tâceddin Altunbaş'ın 765 (1363-64) tarihli vakfiyesine dayanarak resmî kayıtlarda Tatar Kalesi'nde Sultan Mesud adına bir türbe, bir medrese ve bir cami bulunduğunu yazar; köye bizzat gittiğinde ise yalnız "Sultan Türbesi" denen bir taş yığını bulabilmiştir. Yazar sultanın ölüm tarihini 704 (1304-05) olarak tercih eder. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin II. Mesud maddesi ise sultanın uzun bir hastalıktan sonra 708 (1308) yılında Kayseri'de öldüğünü bildirir. Bu ayrılık, Hüsameddin'in Amasya çevresindeki Selçuklu mezarlarına dair tespitlerinin, I. Mesud örneğinde olduğu gibi, genel kaynaklarla her zaman uyuşmadığını gösterir.
Kitabe Sorunu
Kimlik tartışmasının düğüm noktası, cephedeki sütunlarda bir yazı bulunup bulunmadığıdır. Hüsameddin okuduğunu söylediği kûfî yazının metnini eserinde vermez. Gabriel'in incelemesine dayanan tanıtım ise türbenin üzerinde ve içinde hiçbir kitabe bulunmadığını, bu yüzden yapının "Sultan Mesud Türbesi" diye tanınmasının anıtın kendisindeki bir delile dayanmadığını açıkça belirtir. Hüsameddin'in kitabe sandığı şeyin, sütunlar üzerindeki girift bezemenin kendisi olması düşünülebilir; bu bir çıkarımdır ve sütunların yerinde ayrıntılı bir incelemesi yapılmadıkça kesinleşemez. Bu hüküm yapının Selçuklu çağına ait olduğunu ya da bir hanedan mensubu için inşa edildiğini reddetmez; yalnızca sultan I. Mesud'un mezarı olduğunun kanıtlanamadığını gösterir. Yapının gerçek sahibi bugün bilinmediğinden "Sultan Mesud Türbesi" adı daha çok bir gelenek olarak sürmektedir. Selçuklu devri Amasya türbelerini ele alan temel çalışmalar arasında Hakkı Önkal'ın "Selçuklular Devri Amasya Türbeleri" makalesi sayılır; Zehra Efe de mumyaları tanıttığı makalesinde Önkal'ın Selçuklu türbeleri üzerine çalışmalarına atıf yapar.
Mimarisi
Yapı, Selçuklu türbe geleneğinde sık görülen iki katlı düzene sahiptir. Alt kat cenazelik, yani mumyalık olarak ayrılmış, üst kat ise ziyaret mahalli olarak düzenlenmiştir. Kayıtlarda yapı dikdörtgen planlı, eyvan tipli bir türbe olarak tanımlanır. Kuzeye bakan ön cephe düzgün kesme taştan örülmüş, diğer kısımların inşasında ise moloz taş kullanılmıştır. Dış duvarlarda iki katı ayıran silmelerin bir zamanlar bütün cepheyi dolaştığı düşünülür. Taş işçiliği cephede yoğunlaşır; yapının geri kalanı sade tutulmuş, etki büyük ölçüde kesme taşın düzenli yüzeyine ve oranlarının dengesine bırakılmıştır.
Cephe, Gabriel'in tarifine dayanan anlatıma göre İslam mimarisinde pek az benzeri bulunan bir düzene sahiptir. Taş cephe binanın çatısından belirgin biçimde yükselir, üstte bir silmeyle biter ve çevresi taşa oyulmuş köşeli bir örgü bordürüyle çerçevelenir. Kapı ile onun iki yanındaki iki pencere cephenin ortasında, yaklaşık bir metre geriye çekilmiş düz bir yüzey üzerinde yer alır. Bu girintiyi, iki yanda duvara gömülü sütunlara oturan büyük ve basık bir kemer kuşatır. Girintinin içinde kapı, cephe hizasına kadar öne çıkan bir sundurmayla yeniden çerçevelenmiştir; sundurmanın lentosu üzerindeki panoda yıldız ve çokgenlerden oluşan geometrik bir desen bulunur. İçeri, kenarlardan merkeze doğru daralan iç içe profillerin ortasındaki kemerli kapıdan girilir. Kapı kemeri kimi tanıtımlarda yay kemer, kimilerinde basık kemer olarak tarif edilir; bu fark, tanımı yapanların bakış açısından ya da yapının sonradan geçirdiği onarımlardan kaynaklanıyor olabilir.
İç mekân, önde ve arkada olmak üzere bir kemerle birbirinden ayrılan iki bölümden oluşur. Türbenin üzeri beşik tonozla örtülüdür ve bu örtü sistemi iç mekânın ortasındaki büyükçe kemerle takviye edilmiştir. Alt kattaki mumyalık bölümüne türbenin batı tarafından girilir. Gabriel'e dayanan tanıtımda batı taraftaki merdivenle inilen yeraltı odasına artık ulaşılamadığı belirtilir. Cenazeliğin alt katta, anma mekânının üstte tutulması, mezarı ziyaret mekânından ayıran Selçuklu düzeninin tipik bir yansımasıdır ve Amasya'daki örnek bu şemayı izler.
Hüsameddin'in Gördüğü Türbe
Hüsameddin'in yirminci yüzyılın başlarında yaptığı tarif, yapının müze bahçesine dönüşmeden önceki hâline dair tek ayrıntılı tanıklıktır. Yazar türbeyi büyük, her yanı taştan, son derece sağlam, kareye yakın dikdörtgen biçimli bir yapı olarak anlatır. Kuzeyden güneye doğru uzandığını, içte ortasında bir kemer bulunduğunu, iki kubbesi olduğunu, dıştan ise kubbelerin üstünün düz göründüğünü yazar; bugünkü tanıtımlarda ise örtü beşik tonoz olarak tarif edilir. Cephenin batıya baktığını söylemesi, bugünkü tanıtımlarda geçen kuzey cephe ile uyuşmaz; bu farkın neden kaynaklandığı açık değildir. Hüsameddin'e göre türbenin içinde sanduka ya da şebekeye ait hiçbir şey kalmamıştı, en ucunda ise Yörgüç Paşa'nın iki kızı gömülüydü. Yapının bir metre kadar toprağa gömüldüğünü, cephenin kararmasından birkaç kez yangın geçirdiğinin anlaşıldığını ve sandukanın bu yangınlarda yok olmuş olabileceğini de not eder.
Yazar altının tamamen mahzen olmasından hareketle sultanla birlikte birkaç Selçuklu şehzadesinin de burada yatıyor olabileceğini ileri sürer, ama hemen ardından buna dair bir işaret bulunmadığını kabul eder. Bir dipnotunda, Şâdgeldi Paşa Türbesi ile birlikte Sultan Mesud Türbesi'nde kazı yapılırsa daha çok mezara rastlanacağından şüphe etmediğini söyler. Bugün batı taraftan inilen mumyalık bölümü, Hüsameddin'in "altı tamamen mahzendir" dediği bölüme karşılık gelir.
Bugünkü Durumu
Yapı bugün özgün planını tam olarak yansıtmaz. Zaman içinde yapılan müdahaleler plan şemasını kısmen bozmuş, iç kısma sonradan eklenen tek odalı bir mekânla ziyaretgâh işlevi sürdürülmüştür. Bazı duvarlar özgün hâlini korusa da iç bölümde tuğla ve briket gibi malzemelerle onarım yapıldığı, yüzeylerin çimentoyla sıvandığı bilinmektedir. Bu müdahaleler yapının özgün malzemesini değiştirmiş, ancak genel hatlar ile ön cephenin taş işçiliği Selçuklu dönemi türbe mimarisinin değerli bir örneği olarak varlığını korumaktadır.
Mumyalar
Türbe, Anadolu'da nadir bulunan bir koleksiyonu uzun yıllar barındırdığı için tanınır. Sayıları kaynaklara göre değişir. Kimi yayınlar altı mumyadan söz eder; müze yönetimi sekiz mumya bulunduğunu bildirir ve müze müdürünün açıklamasına göre bunların dördü yetişkin, dördü çocuktur. 2011'de yapılan açıklamada ise sekiz mumyanın türbede altı sanduka içinde sergilendiği belirtilmiştir; altı sayısının sanduka sayısından geldiği düşünülebilir. Envanter defterine dayanan akademik çalışmada beş kayıt sayılır: İşbuğa Noyin, Cumudar, İzzeddin Mehmed Pervâne, Pervâne'nin câriyesi ve kızı, ayrıca oğlu için ayrı bir numara. Sayı farkının nedeni kaynaklarda açıklanmaz.
Müze kayıtlarında anılan kişiler, İlhanlıların Anadolu'da hâkim olduğu on dördüncü yüzyıla aittir. Bunlar Hülâgû'nun torunu ve Anadolu nâzırı Şehzade Cumudar, Amasya emîri İşbuğa Noyin, Amasya'da hüküm sürmüş İzzeddin Mehmed Pervâne, onun câriyesi ve çocuklarıdır. İşbuğa Noyin'in envanter kaydında 1320'de öldüğü, yirmi yıldan fazla Anadolu nâzırlığı yaptığı ve 1316'dan itibaren bağımsız hareket ettiği yazılıdır; Hüsameddin de ölümünü 720 yılının safer ayına, yani 1320 baharına koyar. Cumudar'ın ise Gâzân Han döneminde Anadolu nâzırlığına getirildiği ve Amasya'da yaşarken 1297'de acıklı bir şekilde öldüğü anlatılır. Hüsameddin'in biyografi ciltlerinde Cumudar'ın soyu "Cumudar Noyin bin Yeşmut bin Hülâgû Han" diye verilir, maiyetinden Argun Bay'ın efendisinin ölümünden sonra İşboğa Noyin'in hizmetine girdiği ve bir süre Amasya'da candar, yani zabıta amiri olduğu anlatılır.
Pervâne'nin kimliği biraz daha karışıktır. Müze kayıtlarında Amasya'da görev yapmış iki İzzeddin Mehmed Pervâne anılır. Biri Muînüddin Süleyman Pervâne'nin kardeşi Kutbeddin Osman'ın oğludur ve 1292'den önce Amasya valiliği yapmıştır. Öteki, Muînüddin Süleyman Pervâne'nin oğludur ve 1296'da Gâzân Han tarafından Amasya valiliğine getirilmiştir. Osman Turan'ın anlatımına dayanan değerlendirmede mumyanın ikinci kişiye, yani Muînüddin'in oğlu Mehmed Pervâne'ye ait olduğu düşünülür. Bu anlatıya göre Mehmed Pervâne önce Sinop'ta babası adına görev yapmış, bağımsızlığını ilan etmiş, sonra Moğollarla anlaşarak Amasya valisi olmuş, ancak Moğollar onu kendilerine karşı komplo kurmakla suçlayıp idam etmiştir; câriyesi ve çocukları da bu sonuçtan kurtulamamıştır. Aynı akademik çalışmada olay 1297 yılına ve Abaka Han'a bağlanır, oysa Abaka Han 1282'de ölmüştür ve Pervâne'nin görevi Gâzân Han döneminde başlamıştır. Bu tutarsızlık, olayın tarihi ve faili konusunda kaynakların kesin konuşamadığını gösterir. Aynı çalışmada 1983 tarihli bir gazete yazısına dayanılarak cesetlerin, onları çok seven Amasya halkı tarafından mumyalandığı da aktarılır; bu anlatıyı destekleyen bir belge gösterilmemiştir. Öte yandan Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivindeki vakfiyeye dayanan bir çalışma, Pervâne'nin 1299-1300 tarihli bir vakıf düzenlediğini ve 1300 civarında öldüğünü bildirir.
Hüsameddin'in biyografi ciltleri bu tabloya bir ayrıntı daha ekler. Yazar Muînüddin Süleyman Pervâne'nin oğlunu Azîzeddin Mehmed Bey adıyla anar ve onun 699 yılının cemaziyelahir ayında, yani 1300 yılının başlarında öldürüldüğünü, oğlu Nâsıreddin Ahmed Bey'in babasının cenazesiyle birlikte Amasya'ya geldiğini yazar. Nâsıreddin Ahmed Bey de 717 (1317) yılının muharrem ayında Amasya'da ölmüş ve Hüsameddin'e göre Burmalı Minare Camii içinde babası ile dedesinin türbesine gömülmüştür. Yazarın bu kaydı, ölüm tarihi bakımından vakfiyeye dayanan çalışmayla örtüşür ve Pervâne ailesinin Burmalı Minare çevresine gömüldüğünü gösterir. Aynı yazarın Amasya Tarihi'nin birinci cildinde Pervâne ailesinden ölülerin bu türbeye konmuş olamayacağını savunması ise Muînüddin Süleyman Pervâne'nin 675 (1276-77) yılındaki ölümüne dayanır; bu itirazın torun kuşağını kapsamadığı düşünülebilir, ancak bu bir çıkarımdır.
Pervâne, Amasya'da Burmalı Minare Camii'nin vakfını düzenlemiş bir isimdir. Cami, II. Gıyaseddin Keyhüsrev'in vezirlerinden Ferruh Bey ile kardeşi Hazinedar Yusuf Bey tarafından 1242'de yaptırılmış ve bugün de ibadete açıktır. Hüsameddin'in biyografi ciltlerinde caminin "Pervâne Bey Camii" diye de anılması bu vakıf ilişkisinin hatırasıdır. Cumudar ile İşbuğa'nın mumyalarının bu caminin bitişiğindeki türbeden getirilmiş olması, Amasya'daki Moğol dönemi yöneticilerinin bu çevreyle ilişkisini düşündürür.
Cumudar Türbesi'ndeki Tabutlar
Mumyaların nereden getirildiği kayıtlarda yer alır. Envanter bilgilerine göre Cumudar ve İşbuğa Noyin'in mumyaları, Burmalı Minare Camii'ne bitişik ve halk arasında Şehitler Türbesi diye bilinen yapıdan, diğerleri ise aslında kilise olan Fethiye Camii'nden alınmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnâme'de türbedeki mumyaları tabutlar içinde gördüğünü anlatır, ancak kimlikleri hakkında bilgi vermez. Yerel anlatılara göre Pervâne ailesinin mumyaları 1855'te Fethiye Camii'nin mahzeninden çıkarılarak yakındaki Cumudar Türbesi'ne taşınmıştır; müze müdürlüğünün 2011'deki açıklamasına göre mumyalar Fethiye Camii'nin bodrumunda tesadüfen bulunmuştur.
Hüsameddin, mumyaların müzeye alınmasından önceki durumunu ayrıntılı biçimde anlatır. Ona göre Cumudar Türbesi, Burmalı Minare Camii'nin önünde, minare hizasında, siyaha çalan taştan yapılmış altıgen bir yapıdır ve dörtte biri caminin dışında kalır. İçinde biri altta, biri üstte iki küçük taş hücre vardır; üstteki kitaplık olarak kullanılır. Alttaki hücrede bir kısmı üst üste konmuş, üzerleri yeşil örtüyle örtülü sekiz tabut bulunur. Öndeki iki tabutta bütün hâlinde duran ve Arap sanılan iki ceset vardır; ötekilerin uzuvları tam değildir, kemikleri asıl düzenleriyle durmaktadır. Hüsameddin, öndeki tabutlarla diğer iki tabutun önceden Fethiye Camii'nin altındaki mahzende bulunduğunu ve 1271 (1854-55) dolaylarında buraya taşındığını bilenlerin kendi zamanında hâlâ yaşadığını söyler. Bu tarih, yerel anlatıdaki 1855 yılıyla örtüşür.
Yazar, mumyaların Pervâne Bey'in köleleri ve câriyeleri olduğu yolundaki Vâzıh Efendi görüşünü de, Avrupalı araştırmacıların bunları ilk çağlardan kalma mumyalanmış cesetler saydığı görüşü de tahminden ibaret bulur. Kayıtlara dayanarak türbenin Hülâgû Han'ın torunu Anadolu nâzırı Şehzade Cumudar'a ait olduğunu, yanında Amasya emîri Abuşkay İşboğa Noyin'in yattığını belirtir. Fethiye'den gelen tabutların ise kiliseyi camiye çeviren Fetih Gazi ile oğlu Mahmud Gazi'ye ve onların eşlerine ya da kızlarına ait olmasını daha akla yakın bulur. Bugünkü kimliklendirme Cumudar ile İşboğa konusunda Hüsameddin'i izler, Fethiye'den gelen ölüler konusunda ise Pervâne ailesini mumyalar arasında sayar.
Müzeye Nakil ve Türbede Sergilenmesi
Mumyalar 1928'de bulundukları türbelerden alınıp o sırada müze memurluğu olarak kullanılan, Yeşilırmak kıyısındaki II. Bayezid Medresesi'nin dershane eyvanında sergilenmeye başlamıştır. Yeşilırmak'ın 1952'deki taşması bu mekânı su altında bırakmış ve mumyalar zarar görmüştür; İşbuğa Noyin'in mumyası camekânın üst katında olduğu için daha az hasar almıştır. Mumyalar daha sonra müze olarak kullanılan Gökmedrese Camii'ne taşınmıştır. Bu geçişin tarihi kaynaklarda 1962 ve 1966 olarak iki farklı biçimde verilir. Müze müdürlüğünün 2011'deki anlatımına göre mumyalar 1980'de yeni müze binasına getirilmiş, birkaç yıl binanın bodrum katında sergilendikten sonra bahçedeki Sultan Mesud Türbesi'ne yerleştirilmiştir. 2009 tarihli bir haberde ise türbenin, yeni müzenin 1976'da hizmete girmesiyle mumyalık olarak düzenlendiği yazılır. Mumyaların türbeye hangi yıl yerleştirildiği bu yüzden kesin olarak belirlenemez, ama düzenlemenin yeni müze binasının yapımından sonra gerçekleştiği açıktır.
Türbe uzun yıllar mumyaların sergilendiği yer olarak kullanılmıştır. Mayıs 2011'de müze müdürü Celal Özdemir, türbede altı sanduka içinde sergilenen sekiz mumyanın, daha iyi korunmaları için müze binasının ikinci katında iklimlendirme cihazları ve kameralarla donatılan özel bölüme taşındığını açıklamıştır. Her mumya sıcaklık ve nemin sabit tutulduğu korumalı bir camekânda saklanmaya başlanmış, mumyaların alındığı Sultan Mesud Türbesi'nde ise Osmanlı döneminden kalma mermer sandukaların sergileneceği bildirilmiştir. Mumyalar bugün de nem ve ısı ayarının yapıldığı bu özel bölmede korunur ve Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerince periyodik bakıma alınır.
Mumyalama Tekniği ve İncelemeler
Mumyaların teknik yönü de ilgi çekmiştir. Efe'nin makalesine göre bu mumyalar, Eski Mısır örneklerinden farklı olarak iç organları çıkarılmadan, kurutma ve tahnit işlemlerinin birlikte uygulanmasıyla hazırlanmıştır ve iç organları çıkarılmadan mumyalanan ilk Türk ve Müslüman mumyalar sayılır. Müze müdürü de bedenlerin Mısır mumyaları gibi keten bezle sarılmadığını, açıkta bırakıldığını vurgulamıştır. Aynı çalışmada aktarılan müze envanter notlarına göre İşbuğa Noyin'in mumyasının boyu yaklaşık 1,83 metredir, başı gövdesinden ayrılmıştır ve sol şakağında delici bir aletle açılmış bir delik görülür. Cumudar'ınki yaklaşık 1,73 metre uzunluğundadır ve müzedeki en sağlam mumyalardan biridir; düşmüş çene, onun asılarak ya da boğularak öldürüldüğü düşüncesini akla getirir, sünnetli olduğu da görülmektedir. Pervâne'nin mumyası 1,63, câriyesininki 1,55 metredir.
Müze müdürünün aktardığına göre 2003'te National Geographic'in mumya uzmanlarınca yapılan inceleme ve endoskopi, çocukların hastalıktan öldüğünü, İşbuğa ile Cumudar'ın ise boğularak öldürüldüğünü ortaya koymuştur. Yerel basında bunlara ek olarak İşbuğa'nın otuz yaşlarında öldüğü ve eklem iltihabı taşıdığı, Pervâne'nin elli ile elli beş yaşları arasında olduğu, câriyenin elli ile altmış yaşlarında olup dişlerinin tamamının döküldüğü bildirilir; bu bulgular için bilimsel bir yayın bilgisi verilmemiştir. İşbuğa'nın otuz yaşlarında öldüğü bilgisinin, envanter kaydındaki yirmi yılı aşkın nâzırlık süresiyle bağdaşmadığı düşünülebilir; bu bir çıkarımdır.
Anadolu'daki Türk Mumyaları Arasında
Amasya mumyaları, Anadolu'da Türk ve Müslüman dönemine ait az sayıdaki mumya grubu arasında sayıca en kalabalık olanlardan biridir. Efe, Türkiye'deki müze ve türbelerde kırk bir kadar insan ve iki hayvan mumyası bulunduğunu, bunların pek azının iyi korunabildiğini belirtir. Selçuklu ve beylikler dönemine ait örnekler arasında Kemah'taki Melik Mengücek Gazi Türbesi'nin cenazelik katındaki mumya, Harput'taki Arap Baba Türbesi'nin mumyası, Çankırı'da Atabey Cemâleddin Ferruh'un 1235'te yaptırdığı Taş Mescit'in altındaki türbede bulunan ve bugün iskelete dönüşmüş altı ceset ile Kayseri'nin Pınarbaşı ilçesindeki Melik Gazi Türbesi'nin mumyaları sayılır. Bu örneklerin çoğunda ceset Amasya'da olduğu gibi iki katlı türbenin alt katındaki cenazelikte korunmuştur. Mumyaların çoğunun müzelere çok geç taşındığı, sel ve depremlerde zarar gördüğü ya da bulunur bulunmaz yeniden defnedildiği de aynı çalışmada vurgulanır.
Amasya Müzesi'nin araştırmacılarından Muzaffer Doğanbaş, 2009'da verdiği bir demeçte Türk mumyalarında Mısır'daki gibi keten sargı bulunmadığını, mumyalamada kullanılan kırk kadar maddenin Konyalı hekim Hacı Paşa'nın on dördüncü yüzyılda yazdığı bir eserde geçtiğini ve tuz ile soğanın da bu maddeler arasında bulunduğunu söylemiştir. Aynı demeçte Osmanlı sarayında tahnit işiyle görevli memurlar bulunduğu, Osman Gazi, Orhan Gazi, II. Bayezid ve Yavuz Sultan Selim dışındaki sultanların neredeyse tamamının mumyalandığı da ileri sürülür. Bu bilgiler, Amasya'daki bedenlerin hangi yöntemle hazırlandığını doğrudan açıklamaz, ancak mumyaların içinde bulunduğu geleneğin Anadolu'da tek örnek olmadığını gösterir.
Amasya Müzesi ile İlişkisi
Müzenin geçmişi, 1925'te II. Bayezid Külliyesi'nin medrese binasındaki iki odada az sayıda arkeolojik eserle İslami dönem mumyalarının bir araya getirilmesiyle kurulan müze deposuna uzanır. Depo 1958'e kadar fahri memurlukla yönetilmiş, o yılın Haziran ayında müze müdürlüğüne dönüşmüştür. Eserler 1962'de Gökmedrese Camii'ne taşınmış, müze 22 Mart 1977'de yeni binasına geçmiş ve düzenlenerek 14 Haziran 1980'de ziyarete açılmıştır. Müzede Kalkolitik Çağ'dan Osmanlı dönemine kadar on iki medeniyete ait yirmi üç bin dolayında eser bulunur; Hitit çağından Fırtına Tanrısı Teşup heykeli ve Roma dönemine ait Elmalı Taban Mozaiği bunların arasındadır. Müze müdürlüğü, Türkiye'de birçok müzede mumya bulunduğunu, ancak bunların çoğunun Hristiyan mumyalar olduğunu, Amasya'dakilerin ise Müslüman kişilere ait olduğunu vurgular. Türbe, mumyaların müze binasına alınmasından sonra da bahçedeki teşhirin parçası olarak kalmıştır.
Kronoloji
1116: I. Mesud, Danişmendli Emîr Gazi'nin desteğiyle Anadolu Selçuklu tahtına çıkar.
1143-44: Hüsameddin'e göre Amasya Selçuklu idaresine geçer ve Sultan Mesud Simre'yi kurar.
1152: Mesud, Amasya hâkimi Yağıbasan'ı itaate zorlar.
1155 ya da 1156: Mesud ölür; Konya'da Alâeddin Camii avlusundaki türbeye defnedilir.
1242: Burmalı Minare Camii yaptırılır.
1297: Cumudar'ın Amasya'da öldürüldüğü kaydedilir.
1299-1300: Mehmed Pervâne, Burmalı Minare Camii için vakıf düzenler; Hüsameddin'e göre 699 yılında öldürülür.
1308: II. Mesud Kayseri'de ölür.
1320: İşbuğa Noyin'in ölümü envanter kaydına göre bu yıla bağlanır.
1753-54: Türedizâde Hâfız Süleyman Ağa, mezarlığa adını veren Narlı Bahçe Medresesi'ni yaptırır.
1855: Yerel anlatıya göre Pervâne ailesinin mumyaları Cumudar Türbesi'ne taşınır.
1864-65: Narlı Bahçe Medresesi şose yolu açılırken büyük ölçüde yıktırılır.
1925: Amasya müze deposu II. Bayezid Medresesi'nde kurulur.
1928: Mumyalar bulundukları türbelerden çıkarılarak müze memurluğuna nakledilir.
1931: Albert Gabriel, Monuments turcs d'Anatolie'de türbeyi yayımlar.
1952: Yeşilırmak taşkını mumyalara zarar verir.
1977-1980: Müze yeni binasına taşınır ve ziyarete açılır.
2003: National Geographic uzmanları mumyalar üzerinde inceleme ve endoskopi yapar.
2011: Mumyalar türbeden müze binasındaki iklimlendirmeli özel bölüme taşınır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, s. 139, 141-142, 177, 196-197, 209-212. https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page141.html
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 6-8, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, s. 14, 18, 110, 113. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Efe, Zehra, "Türkiye Müze ve Türbelerindeki Mumyaların Tarihi ve Bugünkü Durumları", SDÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, S. 34, 2015, s. 279-292.
- "İzzeddin Mehmet Pervâne Bey (Ö. 1300) ve Amasya Burmalı Minare Camii Vakfı", Selçuklu Araştırmaları Dergisi.
- Kesik, Muharrem, "Mesud II", TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/mesud-ii
- Önkal, Hakkı, "Selçuklular Devri Amasya Türbeleri", A.Ü. İslâmi İlimler Fakültesi Dergisi, S. 4, Erzurum 1980.
Resmî kaynaklar
- Kültür Portalı, Sultan Mesud Türbesi, Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü kaydı.
- Amasya Valiliği, Amasya Müzesi tanıtım sayfası.
Kitaplar
- Archnet, "Sultan Mesud Türbesi" (Gabriel, Albert, Monuments Turcs d'Anatolie, Paris: E. de Boccard, 1931, s. 61-63'e dayanır). https://www.archnet.org/sites/17972
Diğer kaynaklar
- Sümer, Faruk, "Mesud I", TDV İslâm Ansiklopedisi. islamansiklopedisi.org.tr
- "Amasya Müzesi'nin Müslüman mumyaları", Arkeolojik Haber (müze müdürü açıklaması).
- "Amasya'daki mumyalar taşındı", Hürriyet (AA haberi), 3 Mayıs 2011. https://www.hurriyet.com.tr/gundem/amasyadaki-mumyalar-tasindi-17694965
- "İşte mumyalanmış ilk Müslüman Türkler", Timeturk, 10 Ağustos 2009.
Çevrimiçi kaynaklar









