Gümüşhacıköy, Amasya'nın en batıdaki ilçesidir ve tarihi çoğunlukla madeniyle, yani Gümüş kasabasının kurşunlu gümüş ocaklarıyla anlatılır. Madenin çevresinde kurulan her yerleşimde olduğu gibi burada da bir manevi hayat gelişmiş, tekkeler, medreseler ve türbeler çarşıyla yan yana yükselmiştir. İlçenin bugün ziyarete açık mezarları, medresesi ve bunlara bağlı anlatılar, Anadolu'nun Türkleşme ve İslamlaşma sürecinden yakın zamana uzanan bu çizgiyi izlemeye elverişlidir. Anlatıların bir bölümü belgeye dayanır, bir bölümü yalnızca halk arasında dolaşan rivayettir ve ikisi metin boyunca birbirinden ayrı tutulmuştur.

Gümüş'ün Dervişleri ve Tekkeleri

On üçüncü yüzyılın sonu ile on dördüncü yüzyılın başında Anadolu, Selçuklu otoritesinin çözüldüğü, İlhanlı idaresinin ağırlığını duyurduğu ve beyliklerin kurulduğu bir dönemden geçiyordu. Bu belirsizlik içinde dervişler, zaviyeler ve tekkeler ibadet yeri olmanın yanında yolcunun barındığı, açın doyurulduğu, tüccarla köylünün haberleştiği merkezler olarak da iş görüyordu. Maden işleyen bir kasaba tüccarın ve zanaatkârın uğrak yeri olduğundan, bu ağın doğal bir durağıydı.

Bu konuda elimizdeki en açık belge, 1333 yılında bölgeden geçen Faslı seyyah İbn Battuta'nın kaydıdır. İbn Battuta Amasya'yı Yeşilırmak'ın ortasından geçtiği, bağ ve bostanlarla çevrili bir şehir olarak anlatır, ardından Sûnusâ adlı beldede bir Rifâî zaviyesinde kaldığını ve oradan Gümüş'e geçtiğini söyler. Gümüş'ü madenleriyle tanınan, geniş, bakımlı ve kalabalık bir yerleşim olarak tarif eder; Irak ve Şam'dan tüccarların buraya geldiğini not eder. Kentteki Ahî Mecdüddîn Tekkesi'nde üç gece konaklamış, orada Eretna Beyi'nin vekiliyle tanışmış, ondan yol harçlığı almış ve ikramlarını kabul etmiştir. "Öteki tekkelerde karşılandığımız gibi karşılandık" sözü, Türk dervişlerinin konukseverliğinden memnun kaldığını gösterir. Aynı seyyahın bölgenin ziraat ürünlerini, şehirlerin fiziki ve demografik yapısını, dinî ve örfî hayatı da kaydetmesi, bu rota üzerindeki Gümüş'ün o günkü ağırlığını anlamamıza yardım eder.

Gümüş o yıllarda Eretnaoğulları Beyliği'nin sınırları içindeydi ve Gümüş Pazarı adıyla da anılıyordu. Eretnaoğulları 1327'den 1380'e kadar bölgede hüküm sürdü; ardından Kadı Burhaneddin'in hâkimiyeti geldi ve 1398'de Yıldırım Bayezid bölgeyi Osmanlı topraklarına kattı. Ahî Mecdüddîn Tekkesi'nin bugünkü yeri ve kalıntıları konusunda elimizde belge yoktur.

Çukur Dede ve Barak Sultan Rivayeti

Gümüş kasabasının Tekke Mahallesi'nde halk arasında Çukur Dede diye bilinen bir türbe bulunur. Yerel anlatıya göre türbe, Yunus Emre'nin hocası Tapduk Emre'nin hocası olan Barak Sultan'a aittir. Bu bilgi Gümüşhacıköy evliyalarını anlatan yerel derlemelerde geçer ve türbenin gerçekten bu zata ait olduğunu gösteren bir kitabe ya da arşiv belgesi bilinmemektedir. Dolayısıyla Çukur Dede'yi Barak Baba ile özdeşleştirmek, belgeli bir tespit olmaktan çok halkın hafızasında yaşayan bir nispettir.

Anılan kişinin kim olduğu ise kaynaklarda epeyce ayrıntılıdır. Barak Baba, Babaî hareketi çevrelerinden çıkan, Kalenderî-Haydarî çizgisine mensup bir Türkmen babasıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre asıl adı bilinmemekle birlikte Tokat yakınlarındaki bir köyde doğmuş, genç yaşta Sarı Saltuk'a mürit olmuş ve Barak (köpek) lakabını şeyhinden almıştır. Bazı kaynaklarda Barak el-Kırîmî diye geçmesi, Sarı Saltuk'a Kırım'da bağlandığını düşündürür. Dervişliğe başladıktan sonra hemen bütün Anadolu'yu dolaşmış, İran'a gitmiş, ününü Sultâniye'deki İlhanlı sarayına kadar ulaştırmıştır. Gazan Han onu sarayına çağırtmış, çeşitli denemelerden geçirdikten sonra itibar göstermiştir. Gazan Han'ın ardından tahta çıkan Olcaytu döneminde de saygınlığını korumuş, elçilik heyetlerine katılmıştır. 1305-1306'da dervişleriyle birlikte Şam'a, Memlük Sultanı el-Melikü'n-Nâsır'a gönderilmiştir.

Barak Baba'nın kıyafeti ve tavırları Şam'da tepki çekmiştir. Arap kaynaklarında onunla birlikte dolaşan yüz kadar dervişin, iki yanında boynuz bulunan keçe külahlar taktığı, saç ve sakallarını kazıtıp gür bıyık bıraktığı, boyunlarında küçük çanlarla boyalı aşık kemiklerinden yapılmış kolyeler taşıdığı yazılır. Barak Baba'nın dervişlerinin çaldığı davulun temposuna göre raksettiği anlatılır. Bu hâller kendisinin zındıklıkla suçlanmasına yol açmış, bıyıkları sünnete uygun biçimde kısaltılmış, boynuzlu külahları çıkarılmıştır. Şam'da ilgi görmemiş, Mısır'dan da çıkarılmıştır. Aynı kaynaklar öte yandan, onun ve müritlerinin beş vakit namaz kıldığını, hatta namazı aksatanları cezalandırmak üzere bir muhtesip tayin ettiğini de nakleder. Ahmet Yaşar Ocak bu çelişkili kayıtlardan, Barak Baba'nın bazı şamanik etkiler taşıyan ancak Sünnîliğin yerleşik olduğu yerlerde ibadet konusunda titiz davranan, Şiî eğilimli bir Haydarî şeyhi olduğu sonucuna varır.

Olcaytu, Barak Baba'yı İmâmiyye Şiîliği'nin yayılması için Gîlân yöresine göndermiştir. Gîlânlıların reisi Topaç, kırk yaşlarındaki Barak Baba'yı müritleriyle birlikte öldürtmüştür. Bunun üzerine Olcaytu asker göndererek Topaç'ı cezalandırmış, Sultâniye'de Barak Baba'nın hatırasına bir türbe ve zaviye yaptırmış, fakirlere para dağıtmış, dervişlerine günlük elli dinar bağlamıştır. Ölüm tarihi TDV'de 1307 olarak geçer. Gümüşhacıköy'ün yerel kronolojisinde ise Saru Saltuk müridi Barak Baba'nın 1308'de öldüğü yazılıdır. Bu bir yıllık fark kaynakların çelişmesine örnektir ve burada TDV'nin tarihi esas alınmıştır.

Barak Baba'nın izleri Anadolu'da dağınıktır. Balıkesir, Adana, Karaisalı, Sandıklı ve Gümüşhacıköy'de onun adıyla anılan türbe, mahfil ve yer adları vardır. Sandıklı'da bir türbesi bulunduğu, orada Sarı Saltuk ve Tapduk Emre ile birlikte anıldığı da kimi anlatılarda yer alır. TDV ise Barakıyyûn (Baraklılar) denen müritlerin on dördüncü yüzyıl ortalarında Anadolu'da bulunduğunu, Abdülbâki Gölpınarlı'nın yayımladığı 1352 tarihli bir mezar kitabesinden anladığımızı bildirir. Anadolu'da bugün Barak adını taşıyan bazı köylerin, bir zamanlar yaygın olan bu dervişlerin hatırasını sakladığı da kuvvetle muhtemeldir. Barak Baba'ya atfedilen Kelimât-ı Barak Baba adlı risale ise 1449'da Amasya'da istinsah edilmiştir.

Yunus Emre'nin bir beyti bu isimleri yan yana anar: "Yunus'a Tapduk'tan oldı hem Barak'tan Saltık'a". TDV'nin ilişkili maddeler listesinde Sarı Saltuk Barak Baba'nın şeyhi, Tapduk Emre ise müridi olarak gösterilir. Çukur Dede rivayetindeki "Tapduk Emre'nin hocası Barak Sultan" ifadesi bu silsileyle uyum içindedir. Yine de türbenin Barak Baba'ya ait olduğu iddiası belgesizdir; ölümünün İran'da gerçekleştiği ve Sultâniye'de kendisi için türbe yapıldığı bilinmektedir. Türbenin etrafında oluşan inanç ise yerel hayatın bir gerçeğidir.

Haliliye Medresesi ve Garip Hâfız

Gümüş'ün en bilinen manevi mekânı, Hacı Halil Paşa tarafından yaptırılan Haliliye Medresesi'dir. İnşasına 1413'te başlanmış, 1415'te tamamlanmıştır. Kare planlı, kapalı avlulu bir yapıdır ve avlusunun kubbeyle örtülmesi onu ayıran özelliktir. Türkiye'de bu düzende yalnızca iki medrese bulunduğu, birinin Bursa'daki Lala Şahin Paşa Medresesi, ötekinin Gümüş'teki yapı olduğu belirtilir. Medrese 2009'da Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilmiştir. Yapının yirminci yüzyıla uzanan bir geçmişi de vardır, çünkü burada bir gönül adamı yaşamış ve vefat edince medreseye defnedilmiştir.

Bu kişi, 1903'te Erzurum'da doğup 1976'da Ankara'da vefat eden Garip Hâfız'dır (İbrahim Hakkı Güloğlu). Hakkında yazanlar onu kibar, nazik, kimseyi incitmeyen, birinin hatasını görse yüzüne vurmadan başka yoldan uyaran biri olarak tanıtır. İbadetini gizli yapar, dikkat çeken her şeyden kaçınırdı. Sohbetinde kimseyi sıkmadığı, bütün hayatını diz üstü oturarak geçirdiği, sevgi ve hoşgörüyle davrandığı anlatılır. Kerametlerine dair anlatılar tanıkların hayatta olduğu söylenerek aktarılır; bunlar menkıbevî nitelikte kayıtlardır ve bağımsız bir belgeyle doğrulanmaları mümkün olmamıştır. Mezarının yerinde korunmasına 1986'da Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu karar vermiştir.

Medresenin içinde bir de dönemin izini taşıyan bir sancak bulunurdu. Yeşil ve bordo atlastan yapılmış, ortasında Osmanlı arması, "Padişahım çok yaşa" ibaresi ve 1324 (1906) tarihi yer alan bu sancak, Garip Hâfız'a ait eşyalarla birlikte Amasya Müzesi'ne nakledilmiştir. Yazı kuşağından Üsküp'te 89. alay tarafından yapıldığı anlaşılır ve kuşakta Gümüş'teki Köprülüoğlu Muhammed Paşa Camii'nin adı geçer. Medresenin tescilinin 1985'te sürmesine ve içindeki arkeolojik ile etnografik eserlerin müzeye taşınmasına karar verilmiştir.

Hacıköy'ün Adı ve Köprülü Külliyesi

Bugünkü ilçe merkezi Hacıköy, uzun süre Gümüş'e bağlı bir nahiyeydi. Amasya Tarihi yazarı Hüseyin Hüsamettin'e göre yerleşim önce Gimri Türklerinden dolayı Gemari adını taşıyordu. Gimri aşiretinden Sadrettin Artuk, 1378'e kadar burayı mamur tutmuş, cami ve mektep gibi ilim kurumları yaptırmıştır. Artıkabat adı bu faaliyetten kalmıştır ve bugün hâlâ bir mahalleyi tanımlar; Gemari ise Cemare, sonra Cumara biçimine dönüşerek başka bir mahalle adında yaşar. Hüsamettin, Hacıköy adının da 1491'den itibaren Gümüş madeni nazırı olarak uzun süre burada oturan Hacı Mehmed Çelebi'nin oğluna dayandığını yazar. Bu zat burada ölünce yer Hacı Nazır Köyü, halk ağzında Hacı Nadir Köyü, sonunda Hacıköy olmuştur.

Hacıköy'ün gerçek yükselişi, Gümüş madeninin Köprülü Mehmed Paşa'ya has arpalık olarak verilmesiyle başlar. Paşanın burada oturması emredilmiş ve o da kargir bir kervansaray, bir bedesten, kuzeyinde büyük bir cami ve yanında Ördekli Hamam'ı yaptırarak 1661'de hepsini vakfetmiştir. Cami 1943 depreminde yıkılmış ve 1948'de yeniden inşa edilmiştir. Camiye 1898'de Yanyalı Mustafa Paşa'nın oğlu Ali Rıza Bey'in yaptırdığı saat kulesi eklenmiş, kule de 1948'de yıkılıp yeniden yapılmıştır. Köprülü torunlarından Hafız Ahmed Paşa'nın oğlu Abdülbaki Bey ise 1756'da Hacı Nadir Baba Türbesi'nin yanındaki Büyük Hamam ve arastayı yaptırmıştır. Bir türbenin ticaret yapılarının hemen yanında durması, bu kasabada maden, çarşı ve manevi hayatın iç içe geliştiğini gösterir.

Gümüş'teki Yörgüç Paşa Camii de aynı çizginin yapılarındandır. 1429'da ahşap olarak yapılmış, 1560'ta kâgir olarak yeniden inşa edilmiş, 1946'da onarım görmüştür. Hacıköy 1863'e kadar kendi ileri gelenlerinin gayretiyle Cemare, Artıkabat, Saray, Hacıyahya, Adatepe, Beylikçınarı, Ermeni Kilisesi ve Çay adlı sekiz mahalleli bir kasabaya dönüşmüş, 1881'de kaza merkezi olmuştur. Gümüş de bu tarihten sonra nahiye merkezi olarak kalmıştır.

İlçedeki Diğer Türbe ve Ziyaretgâhlar

Gümüşhacıköy'ün tarihsel yapılarını sayan kayıtlar, Çukur Dede dışında birkaç ziyaretgâhı da zikreder. Artıkabat Mahallesi'nde, Kesikbaş mevkiinde, Ayşe Pınarı çevresinde Kesikbaş Mezarı vardır. Dedeoğlu adıyla bilinen yer, Orman dairesi ile eski jandarma karakolunun arkasındadır. Filibe'den gelen Mehmet Efendi'nin türbesi Kırmızıların Hanı'nın içinde bulunur. Sarayözü köyündeki Ali Pir Civan Türbesi, Alevi pirlerinden birine aittir. Kurt Baba ise Bulak Kalesi'ne yakın, Eymir ile Keçiköy arasındaki bir mevkidedir. Bu mekânların çoğu için yazılı kaynaklarda ayrıntılı bir hayat hikâyesi ya da vakfiye bulunmaz; adlarının ve yerlerinin korunması yerel hafızanın işidir.

Mezarı bilinen tarihî kişilerden biri Yeniçeri Ağası Hüseyin Cafer'dir. 1782'de Hacıköy'de doğmuş, ilk tahsilini medresede yapmış, başarısıyla Enderun'a alınmıştır. Saraydan yeniçeri ağası olarak çıkmış, Filistin, Kudüs ve Eflak-Boğdan müdafaası gibi seferlerde bulunmuştur. Hacıköy'e geldiği bir sırada, bir mezar ziyaretinden çıkarken sırtından vurularak Zölpoğlu Konağı'nda vefat etmiştir. İlk mezarı Kemal Paşa Okulu'nun kıble duvarı yanındaydı; 1947'de kaymakamlık genelgesi üzerine Zölpoğulları'nın ileri gelenlerince bugünkü yerine nakledilmiştir.

Âlimler ve Şairler

Manevi hayat türbelerde olduğu kadar medrese ve kalem çevrelerinde de sürmüştür. Gümüş maden eminliği yapan şairlerden biri, on sekizinci yüzyılın ilk yarısında öldüğü kabul edilen Gevheri'dir. Gümüşhacıköy doğumlu Prof. Dr. Nihad M. Çetin, Gevheri'nin Gümüş'te maden eminliği yaptığını, adını taşıyan Saray konağının yakın zamana kadar ilçede durduğunu ve kendi dedesi Gevherizâde Abdülvehhâb Efendi'nin şairin torunu olduğunu söyler. Çetin ayrıca şairin adının kesin olarak Mustafa olduğunu ileri sürer, divanın dedesine geçtiğini, sonradan Sivas'ta satıldığını belirtir. Yayımladığı mühürlerden birinde 1260 (1844) tarihi görülür; bu tarih on sekizinci yüzyılda ölen Gevheri'ye ait olamayacağından ikinci bir Gevheri'nin varlığı düşünülmüştür. Konu henüz kesin bir sonuca bağlanmış değildir.

Osmanlı müelliflerini tanıtan çalışmalarda hal tercümesi türünden Cevâibü'l-Menâkıb adlı bir eserin sahibi olarak Gümüşhacıköylü Ali Efendi de anılır. Bu bilgiler kısadır, ama kasabada dervişlerin yanı sıra ilim ve edebiyatla uğraşanların da bulunduğunu gösterir.

Menkıbeler ve Ziyaret Geleneği

Bu mekânların çevresinde nesilden nesile aktarılan menkıbeler dolaşır. Bir dileği olan ya da sıkıntıya düşen kimse türbeye gider, dua eder, adak adar. Türbelere atfedilen kerametler tarihsel belgelerden çok halkın sözlü kültürüne ait anlatılardır. Tarih çalışması bakımından değerleri, o yerin kimliğini ve yerel inancın biçimini göstermeleridir. Büyüklerin anlattığı menkıbeler genç kuşaklara da geçer ve türbe ziyareti bu aktarımın sürdüğü başlıca vesiledir.

Gümüşhacıköy'ün özelliği, yerin altından çıkan gümüşle dervişlerin bıraktığı irfanın aynı kasabada bir arada bulunmasıdır. Köprülü Mehmed Paşa'nın külliyesi, Hacı Nadir Baba Türbesi'nin yanındaki Büyük Hamam, Haliliye Medresesi'nin kubbeli avlusu ve Çukur Dede'nin sade mezarı, ilçenin bir yanında devletin ve maden eminlerinin, öbür yanında dervişlerin ve gönül ehlinin izini taşır. Ziyaretgâhların birçoğu için yazılı bilgi sınırlıdır ve bu eksiklik, yerel tarih çalışmaları için açık bir alan bırakır.

Kronoloji

1307: Barak Baba Gîlân yöresinde öldürülür (Gümüşhacıköy'ün yerel kayıtlarında 1308).

1333: İbn Battuta, Gümüş'te Ahî Mecdüddîn Tekkesi'nde üç gece konaklar.

1378: Sadrettin Artuk, bu tarihe kadar Artıkabat'ı bayındır tutar ve cami ile mektep yaptırır.

1413-1415: Hacı Halil Paşa tarafından Haliliye Medresesi inşa edilir.

1429: Yörgüç Paşa Camii ahşap olarak yapılır; 1560'ta kâgir olarak yeniden inşa edilir.

1449: Kelimât-ı Barak Baba Amasya'da istinsah edilir.

1661: Köprülü Mehmed Paşa, Hacıköy'deki cami, kervansaray, bedesten ve hamamı vakfeder.

1881: Hacıköy kaza merkezi olur.

1943: Köprülü Mehmed Paşa Camii depremde yıkılır; 1948'de yeniden yapılır.

1976: Garip Hâfız Ankara'da vefat eder ve Haliliye Medresesi'ne defnedilir.

2009: Haliliye Medresesi restore edilir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Abdizade Hüseyin Hüsamettin, Amasya Tarihi.
  • Gümüşhacıköy Evliyaları; Evliyalar Şehri Amasya (2003). gumushacikoy.gov.tr

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

  • Ahmet Yaşar Ocak, "Barak Baba", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1992, s. 61-62. islamansiklopedisi.org.tr
  • Muzaffer Doğanbaş, "Amasya Müzesindeki Genç Devir Osmanlı Sancakları", Kubaba, sy. 7, Haziran 2006.

Çevrimiçi kaynaklar