Osmanlı medrese mimarisi büyük ölçüde dörtgen avlu ve simetrik oda dizisi üzerine kuruludur. Amasya'da Yeşilırmak kıyısında duran Kapıağası Medresesi bu düzenin dışında kalır. Yapının avlusu sekizgendir, odaları bu sekiz kenarın çevresine dizilmiştir ve dershane planın güney ucunda, diğer birimlerden daha yüksek bir kütle olarak yükselir. Medrese, II. Bayezid'in kapı ağası Hüseyin Ağa tarafından on beşinci yüzyılın sonunda yaptırılmış, şehrin en yüksek dereceli öğretim kurumlarından biri olarak dört yüz yıla yakın bir süre müderris ve talebe yetiştirmiş, yirminci yüzyılda terk edilip yıkılmaya yüz tutmuş ve Vakıflar İdaresi'nin yaptığı onarımla yeniden kullanıma kavuşmuştur. Bugün Kur'an kursu olarak hizmet vermektedir. Medresenin ayakta kalan taşları kadar, Amasya'nın eski tarihçilerinin bu yapıya bağladığı uzun müderris listeleri de onun hikâyesinin bir parçasıdır; bu listeler, bir taşra medresesinin Osmanlı ilim dünyasıyla nasıl bir bağ kurduğunu ayrıntılı biçimde gösterir.

Konumu ve Adları

Medrese Amasya'nın Şamlar mahallesinde, Yeşilırmak'ın kıyısındadır. Resmî tanıtım metinleri onu Künç Köprüsü'nün Şamlar yakasında, Saraydüzü'ndeki Kışla binasının güneyinde gösterir. Hüseyin Hüsameddin Yasar ise yirminci yüzyıl başında yapıyı Şamlılar Mahallesi'nde, "Bahçeler İçi" denen bağların başında, yol üzerinde tarif eder ve onun mahallenin kuzeydoğu ucunda, bağ bahçeler arasında kurulduğunu yazar. Bugün de semtin adı Bahçeleriçi olarak yaşar. Hüsameddin'e göre Şamlılar Mahallesi'nde eskiden Danişmendli Melik Gazi Bey'in camisi ve türbesi bulunuyordu. Bunlar harap olunca II. Bayezid'in iki kapı ağası mahalleyi yeniden şenlendirmiş, Ayas Ağa bir cami, mektep ve medrese, Hüseyin Ağa ise bu büyük medreseyi yaptırmıştır.

Yapı kaynaklarda birkaç adla geçer. Kapı Ağası ya da Kapıağası Medresesi adı banisinin unvanından gelir. Büyük Ağa Medresesi adı, aynı mahalledeki Küçük Ağa Medresesi'yle birlikte anılmasından doğar. Hüsameddin bu ikiliği iki banisinin lakaplarıyla açıklar: Hüseyin Ağa "Büyük Kapı Ağası", ondan sonra gelen Ayas Ağa ise "Küçük Kapı Ağası" diye anılıyordu. Üçüncü ad olan Medrese-i Hüseyniyye doğrudan Hüseyin Ağa'nın adını taşır. Hüsameddin'e göre halk yapıya Büyük Ağa Medresesi, ulema ise Medrese-i Hüseyniyye derdi; Osmanlı biyografi kaynaklarında ve Taşköprizâde Ahmed Efendi'nin hayatını anlatan yazılarda medrese bu ikinci adla, Amasya Hüseyniye Medresesi olarak geçer. Yirminci yüzyılın ortalarında anılarını yazan Osman Fevzi Olcay'ın listesinde ise Şamlar Medresesi'nin hemen ardından gelen ve "Gazanfer Ağa Medresesi" diye anılan bir yapı vardır. Olcay bu medresenin Künç Köprü'den Şamlar Mahallesi'ne paralel uzanan yolun sağında harabe hâlinde durduğunu, "Firuzağa Medresesi" de denildiğini ve son depremden sonra onarılamayacak duruma geldiğini yazar. Kitabı yayına hazırlayanlar bu yapının Hüseyin Ağa'nın Büyük Ağa Medresesi olması gerektiğini not eder. Olcay'ın verdiği 768 (1366) kuruluş tarihi ve bani adı ise öteki kaynaklarla uyuşmaz ve doğrulanamamaktadır.

Banisi Kapı Ağası Hüseyin Ağa

Kitabesine göre medreseyi II. Bayezid döneminde kapı ağası Hüseyin Ağa, yani Abdülmuîn oğlu Hüseyin yaptırmıştır. Osmanlı sarayında kapı ağası, Babüssaade'nin ve Enderun'un başında bulunan, padişaha en yakın görevlilerden biriydi. Bu konum ona hem büyük bir nüfuz hem de hayır işlerine aktarabileceği ciddi bir servet sağlıyordu. Görevin adı kaynaklarda her zaman aynı geçmez. Bir ansiklopedi maddesi kitabeye dayanarak onu Darüssaade ağası olarak anar, yabancı bir kaynak ise haremdeki hadımların başı olarak tanımlar, İstanbul'a dair eski bir ansiklopedi de onu II. Bayezid sarayının ak hadım ağalarından sayar. Hepsinde ortak olan nokta, Hüseyin Ağa'nın II. Bayezid'in sarayında üst düzey bir görevli olduğudur.

Hüsameddin, Amasya ümerası arasına yazdığı biyografide Hüseyin Ağa'nın Boşnak olduğunu, II. Bayezid'in kölesi olarak Amasya sarayında yetiştiğini, yetişkinliğe erince azat edildiğini ve yükselerek Bayezid'in Amasya'daki kapı ağası olduğunu anlatır. Aynı yazara göre "fevkalâde nüfuz ve servet sahibi" olan Hüseyin Ağa, medresesinden sonra İstanbul'a gitmiş, Babüssaade ağası olarak itibarını korumuştur. Ayas Ağa'nın biyografisinde ise Hüseyin Ağa'nın 890 (1485) yılında İstanbul'a gitmesi üzerine Ayas Ağa'nın Amasya sarayının kapı ağası olduğu kaydedilir. Bayezid 1481'de tahta çıkarak Amasya'dan ayrıldığına göre, Hüseyin Ağa'nın Amasya'daki görevinin bir bölümünü Şehzade Ahmed'in sarayında sürdürmüş olması da mümkündür; kaynaklar bu ayrıntıyı açık bırakır. Hüsameddin'in yararlandığı vakıf kayıtlarında Hüseyin Ağa "rikâbdâr-ı şehriyârî", yani padişahın üzengi ağası olarak geçer.

Hüseyin Ağa'nın adı İstanbul'da Küçük Ayasofya ile birlikte yaşar. Hüsameddin onun "Küçük Ayasofya" diye bilinen kiliseye minare, minber ve mihrap ekleyerek camiye çevirdiğini yazar. Bizans döneminde Iustinianos'un yaptırdığı Sergios ve Bakkhos Kilisesi, on altıncı yüzyıl başında II. Bayezid'in kapı ağası Hüseyin Ağa tarafından camiye dönüştürülmüş, yanına bir zaviye ile banisinin türbesi eklenmiştir. Caminin kuzeyindeki sekizgen planlı türbede iki sanduka vardır, bunlardan biri Hüseyin Ağa'ya aittir. Ayvansarâyî, Hüseyin Ağa'nın idam edilerek hayatını kaybettiğini bildirir; halk tarafından türbeye konan bir levhada adı "Kesikbaş Hüseyin Ağa" diye yazılmıştır. Türbenin duvarında "Saati vâhidedir ömr-i cihan / Saati taate sarfeyle heman" beytinin yazılı olduğu da aktarılır. Hüseyin Ağa'nın İstanbul'daki vakıfları arasında şehrin büyük çarşı hamamlarından Çardaklı Hamam sayılır, Çarşıkapı'da Esirpazarı yakınında kendi adını taşıyan bir cami de vardır; Küçük Ayasofya'nın yakınındaki çifte hamamın 909 (1503-1504) yılında yapıldığı anlaşılmaktadır. İrem Gündüz Polat'ın Küçük Ayasofya vakfı üzerine hazırladığı yüksek lisans tezi Hüseyin Ağa'nın ölümünü 1508 olarak verir ve onun Balkanlar'da ve Rum Eyaleti'nde yaptığı mülk işlemleriyle padişahtan aldığı arazileri, Bayezid'e yakınlığının göstergesi olarak inceler. Amasya'daki medresenin banisiyle Küçük Ayasofya'nın vakıf sahibinin aynı kişi olduğunu Hüsameddin açıkça yazar; Semavi Eyice de "Kapu Ağası Hüseyin Ağa'nın Vakıfları" başlıklı uzun makalesinde iki şehirdeki eserleri birlikte ele almış, medresenin kitabe metni de bu çalışmada yayımlanmıştır.

Şamlar'daki ikinci medrese olan Küçük Ağa Medresesi'nin banisi konusunda kaynaklar ayrılır. Valiliğin medreseler listesi, Melik Gazi'nin yaptırdığı cami, mektep ve medreseden oluşan küçük külliyenin yıkıldıktan sonra 1495'te II. Bayezid'in kapı ağası Hüseyin Ağa tarafından onarıldığını yazar. Hüsameddin ve TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Ayas Ağa Külliyesi maddesi ise bu yapıları 900 (1494-1495) yılında Kapı Ağası Ayas Ağa'ya bağlar. Hüsameddin'in iki ağayı "büyük" ve "küçük" diye ayırması da Küçük Ağa Medresesi'nin Ayas Ağa'nın eseri olduğu görüşünü destekler.

Vakıfları ve Bedesten

Bir medresenin yaşaması, onu besleyen vakıf gelirlerine bağlıydı. Hüsameddin bu medresenin vakıflarının "vâsi ve mebzûl", yani geniş ve bol olduğunu söyler ve bunların başında Amasya'nın meşhur bedesteninin geldiğini yazar. Hüseyin Ağa şehrin ortasında, Yakut Paşa Bedesteni'nin batısına bitişik olarak ikinci bir bedesten yaptırmış ve onu 890 (1485) yılında medresesinin ihtiyaçları için vakfetmiştir. Hüsameddin bedestenin Kazancı Mahallesi'nde, eski adıyla Kaya Paşa Mahallesi'nde bulunduğunu, yanına Kızlarağası Firuz Ağa'nın da bir bedesten yaptırdığını kaydeder. Medresenin kapısındaki yazının aynısı bedestenin üzerinde de görülüyordu, yalnız orada tarih 888 (1483) olarak kazılmıştı. Vakıf kayıtlarına göre Argoma'daki, bugünkü Suluova'ya bağlı Eymir köyünün vakıf malikânesi de medresenin gelirleri arasındaydı.

Hüsameddin vakfın sonraki yüzyıllardaki durumuna dair de bir şikâyet kaydeder. Bedesten baştan sona sahih vakıf olduğu hâlde sonradan bazı dükkânları mülk edinilmiş, orta bedesten ise yalnızca onarılması şartıyla on yıllığına Abranusyan Biraderler'e kiraya verilmiş, ancak yirmi yıla yakın bir süre vakfa geri teslim edilmemişti; Hüsameddin bunu "incelenmeye değer bir durum" olarak not eder. Vakfın yönetimi saray çevresiyle bağını uzun süre korumuştur. 1203 (1789) yılında III. Selim'in tahta çıkışını izleyen aylarda sarayda kuşçubaşı olan Amasyalı Yeşillizâde Hasan Ağa'nın "Hüseyin Ağa vakfı" mütevellisi olarak Amasya'ya gönderildiği kayıtlıdır. Muhammet Enes Yüksek'in medrese üzerine hazırladığı tez de kurumun sistemli bir yönetime sahip olduğunu ve Haremeyn Evkafı'na bağlandığını tespit eder.

Yapım Tarihi

Yapının tarihi kaynaklarda farklı yıllarla karşımıza çıkar. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin Kapı Ağası Medresesi maddesi, kitabeye dayanarak 894 (1489) yılını verir. Bir turizm ansiklopedisi maddesi de kitabeden hareketle 1489'u verir. Resmî kültür ve turizm yayınlarının çoğunda ise tarih 1488 olarak yazılıdır. Aradaki bir yıllık fark hicrî 894 yılının miladî 1488 sonu ile 1489'a yayılmasından doğmuş olabilir, ancak bunu belgeleyen bir açıklama yoktur. Hüsameddin'in kendi eserinde de birden fazla tarih geçer. Medreseler bölümünde yapıyı kitabeye dayanarak 894'e tarihler; vakayinamede 890 (1485) yılında Hüseyin Ağa ile Ayas Ağa'nın Şamlılar Mahallesi'ndeki medreselerinin, Hacı Sinanoğlu Abdullah Paşa'nın darülhadisi ve Mehmed Paşa'nın camisiyle birlikte tamamlanıp "Amasya'nın şenlendiğini" yazar; Hüseyin Ağa'nın biyografisinde ise medresenin 888'de bitirildiğini söyler. Bu farklar, yapımın birkaç yıla yayılmış olabileceğini, kitabenin ise binanın tamamlanmasından sonra konduğunu düşündürür, fakat kesin bir sonuca varmak mümkün değildir.

Kitabe Arapçadır ve Hüsameddin'in eserinde metni verilmiştir. Yayına hazırlayanların çevirisine göre kitabe, yapıyı "hayır hasenat sahibi ve hayır müesseselerinin banisi, Sultan Bayezid Han'ın sarayında Kapuağası diye bilinen Hüseyin Ağa b. Abdülmuîn"in, "sultanın bağış ve ihsanı ile" 894 yılında inşa ettiğini bildirir. İfade, medresenin yapımında padişahın doğrudan desteğinin bulunduğunu gösterir. Kitabe bugün yerinde değildir. Kapının kemerinin üzerinde bulunması gereken levha, medrese 1940'tan sonra terk edilip yıkılmaya bırakıldığında yerinden çıkarılmış, birçok parçaya ayrılmış ve Amasya Müzesi'ne nakledilmiştir.

Medresenin Derecesi

Osmanlı medreselerinde müderrisin aldığı günlük ücret, yani pâye, kurumun saygınlığını gösterir. Bu medresenin derecesi kaynaklarda farklı verilir. TDV maddesine göre ilk yapıldığı yıllarda otuzlu olan Kapı Ağası Medresesi, 963 (1556) yılında kırklılar arasında yer alıyordu. Hüsameddin ise medresenin "tertib-i medaris itibarıyla sittîn", yani altmışlı derecesinde olduğunu, Amasya'da birinci sınıftan sayıldığını, büyük ulemaya verildiğini ve müderrisine günde altmış akçe ödendiğini yazar; resmî tanıtım metinleri de onu Altmışlı Medreseler arasında sayar. Muhammet Enes Yüksek'in tezi ise medreseyi Osmanlı derecelendirmesinde ellili medreseler sınıfında gösterir. Bu bilgiler büyük olasılıkla farklı dönemlere aittir ve medresenin zamanla yükseldiğini yansıtır; ancak elimizdeki kaynaklar yükselişin hangi tarihlerde olduğunu ayrıntılı olarak göstermez.

Sekizgen Plan

Medresenin dikkat çeken yanı planıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi, düzenleme ve plan şeması bakımından Osmanlı medrese mimarisinde benzerine hemen hemen rastlanmayan bir yapı olduğunu belirtir. Sekizgen şema daha önce Selçuklu mezar anıtlarında görülmüştür ve kaynaklar bu şemanın ilk kez bu medresede uygulandığını kaydeder. Planın özgünlüğü yalnızca biçim kaygısından doğmamıştır. Arazinin topografyası da avlunun alışılmış dörtgenden uzaklaşmasında rol oynar ve bunun sonucunda medresenin kapısı ile dershanesi aynı eksen üzerinde bulunmaz.

Girişe kuzeybatı kenarındaki kapıdan geçilir. Kapının büyük kemeri yay kemeri biçimindedir. İçeride küçük bir dehliz ve bu dehlizin iki yanında kubbeli iki oda yer alır. Medresenin ortasındaki sekizgen avlu her kenarda dörder payeyle taşınan sivri kemerli revaklarla çevrilidir. Revakların üzeri basık çapraz tonozlarla örtülüdür ve öğrenci odalarına bu revaklardan geçilir. Odaların avluya bakan cephesi Bursa kemerleriyle hareketlendirilmiştir. Bu cephelerin sıvalarında malakârî denen bir süslemenin bulunduğu, yapı terk edilmeden önce de fark edilmişti.

Kapı, cepheden dışa taşkın, kenar bordürlü, anıtsal ölçüde bir sivri kemerli taç kapı olarak tarif edilir ve üzerindeki kitabelik yeri bugün boştur. Revakları taşıyan sütunların başlıkları genel olarak sadedir. Bir tanıtım yazısı bu planı, hem içeriden hem dışarıdan sekizgen olan tek yapı olması bakımından ayrıca önemli bulur. Bazı yayınlar, sekizgen şemanın mezar dışındaki mimaride ilk kez burada kullanıldığını da ekler. Bu iddia, şemanın daha önce yalnızca Selçuklu mezar anıtlarında görüldüğü bilgisinin bir yorumudur ve karşılaştırmalı bir araştırmayla desteklenmiş görünmemektedir.

Plan, aynı bölgedeki öteki medreselerle karşılaştırıldığında daha belirgin hâle gelir. Resmî tanıtım metinlerine göre Merzifon'da Çelebi Mehmed'in 1414'te yaptırdığı medrese, Selçuklu medrese mimarisinde olduğu gibi dört eyvanlı ve kare planlıdır. Amasya'da 1485-1486 yıllarında yapılan II. Bayezid Külliyesi'nin birimleri arasında da bir medrese sayılır. Hüseyin Ağa'nın medresesi bu külliyeyle hemen hemen aynı yıllarda yükselmiş, şehirdeki medrese sayısını artırmış ve kare avlu geleneğine bir seçenek getirmiştir. Aynı mahallede birkaç yıl sonra yapılan Küçük Ağa Medresesi'nde ise beşik tonozlu hücreler ortak bir avlunun kuzey ve batı kenarlarına dizilmiş, önlerine revak uzatılmıştır; iki komşu yapı arasındaki bu fark, Hüseyin Ağa'nın medresesindeki tercihin bilinçli bir seçim olduğunu düşündürür.

Odalar ve Dershane

Revakların arkasındaki öğrenci odaları pandantiflerle geçişi sağlanan kubbelerle örtülüdür ve kubbeler sekizgen kasnaklara oturur. Köşelere denk gelen odalarda yaklaşık bir metre derinliğinde ve 2,10 metre genişliğinde birer niş vardır. Bütün odalarda alt ve üst pencere, ikişer dolap yeri, bir kandillik ve ara duvarlarda ocak bulunur. Odalar dışarıya altlı üstlü pencerelerle açılır. Alt sıradaki dikdörtgen pencereler tuğladan sivri hafifletme kemerlerine sahiptir, üst sıradaki pencereler ise tuğladan yuvarlak kemerlidir. Odaların avluya yalnızca tek bir kapıyla açılması, her birini hem barınak hem çalışma hücresi hâline getiren düzenin parçasıdır. Hüsameddin de medresenin son derece sağlam, her yanı taştan, odalarının geniş ve dershanesinin mükemmel olduğunu yazar. Kaynaklarda bu odalarda yıllarca yaşayıp çalışan müderris ve talebelerin adları geçer; aşağıda anılacak olan İbrîzâde Abdurrahman Efendi, ömrünü medresenin hücrelerinden birinde geçirmiştir.

Güney kenarındaki dershane aynı zamanda mescit olarak kullanılmıştır. Yapı kütlesinden daha yüksektir ve dışa doğru taşkın bir hacim oluşturur. Kare planlı bu mekân bir kubbeyle örtülüdür ve giriş yönünde iki yarım kubbe ile yanlara genişletilmiştir. Avluya bakan cephesi diğer yüzlere göre daha özenli işlenmiş olup bir son cemaat yerini andırır. Ortadaki birim mukarnaslı dolgulu aynalı tonozla örtülüdür. Dershane-mescide kademeli silmelerle teşkilatlanmış, üst kısmı mukarnaslı bir kapıdan girilir ve köşelerde birer rozet yer alır. Girişin tam karşısındaki mihrap TDV maddesine göre tuğladan yapılmış ve oldukça sadedir. Başka bir tanıtım metni ise mihrabın çini kaplı olduğunu ve yanında bir minder bulunduğunu söyler; iki tarif birbirine uymaz ve onarımlarla değişen bir durumu yansıtıyor olabilir. Doğu ve batı yönlerinde yarım kubbeyle örtülü eyvanlar yer alır, ana kubbenin üstü ise kurşunla kaplıdır. Mihrabın iki yanındaki ve yan duvarlardaki altlı üstlü iki sıra pencereye ek olarak, kubbe kasnağında dört yönde birer pencere bulunur.

Yapı Malzemesi ve Çeşme

Duvarlarda tuğla ile taş birlikte kullanılmıştır. TDV maddesine göre yapı üç sıra tuğla ve bir sıra taşla örülmüştür. Resmî tanıtım metni aynı düzeni, yatay şeritler hâlindeki üçer sıra tuğla örgünün aralarının moloz taşla doldurulması biçiminde anlatır. Giriş cephesinin solunda, cephenin simetriği sayılan yüzde dışa çıkıntılı, üzeri tonozlu, 5 × 2,95 metre ebadında bir birim görülür. Bu bölümün gusülhane olabileceği ileri sürülmüştür, ancak yapıyı daha önce inceleyen Albert Gabriel'in planında bu birim yoktur. Dolayısıyla sonradan eklenmiş olması mümkündür.

Medresenin önünde klasik üslupta bir çeşme durur. Düzgün, iri küfeki taşlarından yapılan çeşmenin önünde tek parça taştan oyulmuş bir yalak bulunur. Kemeri kırmızı taşlarla beyaz mermerlerin dönüşümlü sıralanmasıyla örülmüştür. Kemerin üzerindeki mermer levha boştur ve herhalde bir kitabe konulmak üzere hazırlanmıştır. Oldukça sade olan bu çeşmenin de Hüseyin Ağa'nın hayratından biri olabileceği düşünülür.

İlk Müderrisler

Medresenin açılışından sonraki ilk yıllar, Hüsameddin'in vakayinamesinde ayrıntılı biçimde izlenebilir. Ona göre Büyük Ağa diye bilinen Hüseyin Ağa medresesine ilk müderris olarak Amasya ulemasından Ustaoğlu Tâceddîn İbrâhim Efendi atanmış, komşu Küçük Ağa Medresesi'ne ise Horasanlıoğlu Seyyid Tâceddîn İbrâhim Efendi getirilmiştir. Tâceddîn İbrâhim Efendi'nin babası, kaynaklarda lacivert rengini icat eden bir debbağ ustası olarak anılır; "Ustaoğlu" lakabı buradan gelir. Hüsameddin ölümünün ardından medreseye Akşehir'den "Bursalı Deli Birader" diye tanınan Mehmed Çelebi bin Durmuş'un geldiğini, onun çok titiz bir müderris olduğunu yazar. Deli Birader, 904 (1498-1499) yılında talebeleriyle çekişip kavgaya tutuştuğu için görevinden alınmıştır. Hüsameddin'in biyografiler cildinde ise Tâceddîn İbrâhim'in Hüseyniye'ye hocası İbrîzâde'nin ölümü üzerine geçtiği ve 909'da öldüğü yazılıdır; bu kayıt, aynı eserin vakayinamesindeki sıralamayla tam uyuşmaz.

Deli Birader'in yerine nakîbüleşraf kaymakamı Koca Emîr İbrâhim Efendi Büyük Ağa müderrisi olmuştur. Koca Emîr, Bayezid'in Amasya'daki hocası Horasanlıoğlu Seyyid Abdullah Efendi'nin ailesindendi; Amasya'daki seyyidlerin defterini düzenleyerek nakîbüleşrafa gönderen de oydu. İmzasını "İbrâhim bin Mehmed el-Acem" diye atar, şehre yeni gelen İranlılarla yakın ilişki kurardı. Hüsameddin, Amasya'daki Abdüllatif Efendi Kütüphanesi'nde onun kendi hattıyla yazdığı bir kitabı gördüğünü, kitabın zahrında 905 (1499-1500) tarihli şu kaydın bulunduğunu aktarır: "Ketebehu el-fakîru'l-muhtâc ilâ rahmetillahi'l-kadîr İbrâhim bin Mehmed el-'Acem el-müderris bi'l-medreseti'l-Hüseyniye bi-Amasya." Bu kayıt, medresenin daha ilk yıllarında Medrese-i Hüseyniyye adıyla anıldığını gösteren birinci elden bir belgedir. Koca Emîr, İranlılarla yakınlığı yüzünden ulemanın itirazlarına uğramış ve 911 (1505) yılında Tokat Hatuniye Medresesi'ne gönderilerek Amasya'dan uzaklaştırılmıştır.

Bu yıllarda medrese başka adlarla da kayıtlara geçer. Hatîbzâde İbrâhim bin Halîl, 888'de Darende kadısıyken Cem Sultan taraftarı sanılarak azledilmiş, suçsuzluğu anlaşılınca kendisine Amasya'da "Hüseyniye, yani Büyük Ağa müderrisliği" verilmiştir. Şakâyık-ı Nu'mâniyye'nin aktardığına göre İbrîzâde Abdurrahman Efendi Amasya'daki Hüseyniyye Medresesi'nde müderrisken vefat etmiştir. Âdeti, medresenin hücrelerinden birinde oturup gece gündüz ilimle uğraşmaktı; talebe yetiştirmiş, eserler kaleme almış, ancak ölümü yüzünden bunlar müsvedde hâlinde kalmıştır. Kitabın yayımcısının notuna göre ölüm tarihi 902 (1496) muharremidir. Hüsameddin bu medresenin "Bahçeler İçi'nde Büyük Ağa denilen Hüseyin Ağa medresesi" olduğunu özellikle belirtir ve 910 (1504-1505) yılında Şirvanî Hibetullah Efendi'nin azliyle yeni bir müderris atandığını kaydeder.

Taşköprülüzâde ve Şehzade Ahmed Dönemi

Medresede ders veren müderrisler arasında en tanınmışı Taşköprülüzade Muslihuddin Mustafa Efendi'dir. Atanma tarihi Hüsameddin'de iki farklı biçimde geçer: medreseler bölümünde 911, biyografiler cildinde ise 914 yılı verilir. Oğlu Taşköprizâde Ahmed Efendi, 14 Rebîülevvel 901 (2 Aralık 1495) tarihinde Bursa'da doğmuştur ve sonradan Şakâiku'n-nu'mâniyye ile Miftâhu's-saâde gibi eserlerin yazarı olarak tanınacaktır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre babasının Amasya Hüseyniye Medresesi'ne tayin edilmesi üzerine o da Amasya'ya gitmiş, burada babasının yanında öğrenimini sürdürmüş, Şeyhzâde Muhyiddin Mehmed Kocevî, Mahmûd b. Kadızâde-i Rûmî ve Muhammed et-Tûnisî gibi âlimlerden ders alarak tahsilini tamamlamıştır. Ahmed Efendi'nin çocukluğu babasının görev yerleri arasında geçmiştir. Babası bir dönem Ankara'daki Akmedrese'de müderrislik yapmış, sonra Üsküp'e tayin edilmiş, ardından Amasya'ya gelmişti. Bu yolculuklar, o dönemde müderrislerin sık sık görev yeri değiştirdiğini ve Amasya'nın bu ağın içinde yer aldığını gösterir.

Taşköprülüzâde'nin Amasya'daki yıllarında medrese, Şehzade Ahmed'in sarayına bağlı canlı bir ilim çevresinin içindeydi. Bu çevrede yetişenlerden Sinâneddîn Yûsuf Efendi, 893'te Amasya'nın Kurşunlu Mahallesi'nde doğmuş, Sultan Bayezid Mektebi'nde Kur'an'ı ezberledikten sonra Büyük Ağa Medresesi'nde kalarak önce Küçük Ağa müderrisi Emirkulu Şemseddîn Ahmed Efendi'den, sonra Büyük Ağa'ya müderris olarak gelen Taşköprülü Muslihuddin Efendi'den ders almıştır. Niksarlı Emîr Sinan Çelebi de 896'da Amasya'ya gelerek Koca Emîr İbrâhim Efendi'nin derslerine devam etmiş ve bu medresede kalmıştır. Sinan Çelebi uzun yıllar sonra, 937'de aynı medresenin müderrisi olacak ve 940 (1534) yılı zilhiccesinde bu görevdeyken vefat edecektir.

1512'de I. Selim'in tahta çıkışı ve Şehzade Ahmed'in ortadan kaldırılması medresenin hocalarını da etkiledi. Hüsameddin'e göre 918'de Seydî Ali Efendi, Taşköprülü Muslihuddin Efendi'nin yerine Medrese-i Hüseyniyye müderrisi olmuştur; Sinâneddîn Yûsuf Efendi de aynı yıl hocasıyla birlikte İstanbul'a gitmiştir. Vakayinamede ise Şehzade Ahmed taraftarları hakkında yapılan soruşturmanın ardından, 919 tarihli fermanla Büyük Ağa müderrisi Taşköprülü Muslihuddin Efendi'nin Bursa'ya gönderildiği yazılıdır. Kaynakların İstanbul ve Bursa olarak ayrılan bu kayıtları, Muslihuddin Efendi'nin Amasya'dan ayrılışının saray çevresindeki tasfiyeyle bağlantılı olduğunu düşündürür.

Sonraki Yüzyıllarda Müderrisler

Medrese on altıncı yüzyıl boyunca Amasya'nın en itibarlı kürsülerinden biri olarak kaldı. Hüsameddin 924 (1518) dolaylarında Büyük Ağa müderrisi Amasyalı Muslihuddin Efendi'yi şehrin herkese açık ders veren âlimleri arasında sayar. Hüseyniyye müderrisi ve Sultan Bayezid Kütüphanesi'nin hâfız-ı kütübü Muslihuddin Mûsâ Efendi, 933-934 yıllarında çıkan karışıklıklarda Amasya müftülüğüne ve Sultaniye müderrisliğine getirilmiştir. 946 (1539-1540) yılında Bahşîzâde Kemâleddîn İbrâhim Efendi Büyük Ağa müderrisi olmuştur. Hâfız Acemzâde Ebu'l-Meâlî Ahmed Efendi, babası Hâfızeddîn Mehmed el-Berdaî bu medresede müderrisken doğmuş, 957'de babasının ölümü üzerine aynı kürsüye getirilmiştir. Şehzade Mustafa'ya yakınlık gösteren Ahmed Efendi, Hüsameddin'in ifadesiyle onun tahta çıkışını beklerken 960 (1553) şevvalinde öldürülmüştür. Biyografiler cildinde bu dönemden başka adlar da geçer. Halfet Gazi, Atabeg ve Ayas Ağa medreselerinden sonra Büyük Ağa'ya yükselen Koca Hüseyin Efendi ile kadılığa geçmeden önce burada ders veren Şeyh İmâdzâde Cemâleddîn Mehmed Şah Efendi bunlardandır.

Bu kayıtlardan çıkan tablo, medresenin Amasya'daki müderrislik basamaklarının üst ucunda yer aldığını gösterir. Halfet Gazi, Atabeg, Hızır Paşa ve Ayas Ağa medreselerinde ders veren âlimler, ardından Büyük Ağa'ya yükselir; buradan da Tokat Hatuniye, Merzifon Sultaniye gibi daha büyük kürsülere ya da kadılığa geçerlerdi. Medresenin müderrisliği aynı zamanda Amasya müftülüğüne açılan bir kapıydı. Hüsameddin 1024 (1615) yılında yerli ulemadan Büyük Ağa müderrisi Dursun Efendizâde Mehmed Efendi'nin, on sekizinci yüzyıl başlarında Büyük Ağa (Hüseyniyye) müderrisi Koca Muîd İsmâil Efendi'nin, 1148 (1735) yılında Antepli Hacı Osman Efendi'nin ve 1203 (1789) yılında Şeyhzâde Abdullah Vecîh Efendi'nin bu kürsüden Amasya müftülüğüne geçtiğini kaydeder.

On sekizinci yüzyılda müderrislik, Osmanlı taşrasında sık görüldüğü gibi bir ailenin içinde el değiştirmeye başlamıştı. Hüsameddin'in verdiği listeye göre medresenin müderrisi olan ünlü âlim Kayyımzâde Hacı İsmâil Efendi 1140-1141 dolaylarında vefat etmiş, yerine Ayıntâbî Hacı Kara Osman Efendi geçmiştir. Kara Osman Efendi, Büyük Ağa müderrisiyken 1149'da İçeri Şehir'deki Karatay Mahallesi'nde Osmaniye Medresesi'nin dershanesini yaptıracaktır. Onu Hâfız Mehmed Efendi, 1168'de İbatsalı Seyyid Abdullah Efendi, 1179'da Halîl Efendi, ardından Seyyid Mustafa Efendi ve oğlu Seyyid Mehmed Emîn Efendi izlemiştir. 1193 (1779) yılında meşhur âlimlerden Şeyhzâde Abdullah Vecîh Efendi müderris olmuş, 1218'de ölümünden sonra kürsü oğulları Seyyid Mehmed Şerîf, Abdurrahman ve Ahmed Rüşdî efendiler arasında paylaşılmış, sonra Ahmed Rüşdî Efendi ile onun oğulları Hâfız Ali ve İsmâil efendilere geçmiştir. Bu medresede ikamet ederek Kayyımzâde ile Çorumlu Seyyid Hacı Mehmed Efendi'den ders alan talebelerin adları da biyografilerde sık sık geçer.

Son Müderrisler ve Medresenin Sönüşü

Hüsameddin'e göre medrese 1293 (1876) yılına kadar son derece mamur ve talebeyle dolu idi. Son müderrisi, Şeyhzâde ailesinden el-Hâc Hâfız Ali Efendi bin Seyyid Şeyh Ahmed Rüşdî Efendi'dir; medreseler bölümünde ise 1312 (1894-1895) yılında Hacı Hâfız Ali Efendizâde el-Hâc Ali Efendi'nin tedris hakkına sahip olduğu kaydedilir. Yirminci yüzyılın başında yazan Hüsameddin, bir zamanlar bu kadar sağlam olan binanın artık "harap bir hâlde herkesi müteessir etmekte" olduğunu not eder. Osman Fevzi Olcay da gençliğinde medresenin müderrisinin "Şeyh-zade Hoca Efendi" denilen Çorumlu bir âlim olduğunu işittiğini yazar. Bu ad, Hüsameddin'in andığı Şeyhzâde ailesini hatırlatır, ancak iki kayıt arasındaki bağ doğrulanamamaktadır.

Kurumun canlılığı on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru azaldı. Medrese sisteminin genel çözülüşü bu yapıyı da etkiledi, boşalan bina depremlerin ve bakımsızlığın etkisiyle harap bir hâle geldi.

Rüstem Paşa Medresesi ile İlişkisi

Kapıağası Medresesi'nin sekizgen planı Osmanlı mimarlık tarihinde daha sonraki bir yapıyla birlikte anılır. TDV maddesine göre bu plan, bazı küçük değişikliklerle Mimar Sinan tarafından 1550 tarihli İstanbul Rüstem Paşa Medresesi'nde uygulanmıştır. Rüstem Paşa Medresesi'nin kitabesinde 1550-1551 yılları yazılıdır, ama Âtâî'nin eserinde inşa tarihi 1547-1548 olarak geçer. Sekizgen avlulu bu İstanbul yapısı yaklaşık 42 × 43 metre boyutlarındadır ve revakların arkasında 22 oda içerir. Sinan, Amasya örneğinden aldığı şemayı kendi çözümleriyle yorumlamıştır. Kareden sekizgene geçişi sağlayan köşe odaları yalnızca Rüstem Paşa Medresesi'nde uygulanmıştır ve Amasya yapısında yoktur.

Bu bağ, bir taşra yapısının başkentteki bir başyapıtla ilişkilendirilmesi bakımından değerlidir. Elimizdeki kaynaklar ise ilişkinin doğrudan örnek alma biçiminde mi, yoksa ortak bir plan fikrinin farklı çözümleri biçiminde mi olduğu konusunda ayrıntı vermez. Hüseyin Ağa'nın sonradan İstanbul'da saray çevresinde yükselmiş ve orada da büyük vakıflar kurmuş olması, Amasya'daki yapının başkentte bilinmesini kolaylaştırmış olabilir; ancak bu da bir tahmindir. Bu nedenle benzerlik, belgeye değil mimari karşılaştırmaya dayanan bir görüş olarak okunmalıdır.

Terk, Yıkım ve Onarım

Medrese 1940 yılından sonra terk edilmiş ve yıkılmaya bırakılmıştır. Yapının büyük hasar gördüğü deprem kimi kaynaklarda 1939, TDV maddesinde ise 1942 olarak verilir. Aradaki fark, yapının birden fazla sarsıntıdan etkilenmiş olmasıyla açıklanabilir. 1942'deki Amasya depreminde dershanenin kubbesi büyük çatlaklarla zedelenmiş, dökülen sıvaların altında malakârî süsleme izleri görülmüştür. 1965'ten sonra dershane kubbesi yıkılmış, önündeki revak da hemen hemen ortadan kalkmış, ayakta yalnızca iki sütunla bunların taşıdığı kemerler kalmıştır.

Kapsamlı onarım Vakıflar İdaresi tarafından yapılmış ve yapı tamamen yenilenmiştir. Çökmüş olan dershane kubbesi, revak kemerleri, sütunlar ve sütun başlıkları yeniden yapılmış, avlunun ortasına bir şadırvan yerleştirilmiştir. Bir başka kaynak avludaki havuzun sonradan eklendiğini ve onarımın 1980 yılında Vakıflar İdaresi himayesinde yapıldığını belirtir. Kültür ve turizm yayınları restorasyonu 1978 olarak anar, TDV maddesi ise 1980'li yılları verir. Bu fark, onarımın uzun bir sürece yayılmış olmasından kaynaklanıyor olabilir. Medrese bugün Kur'an kursu olarak kullanılmaktadır. İngilizce bir kaynak, en büyük kubbeli odanın dershane olarak işlev gördüğünü ve bugün yerel gençlerin hafızlık eğitimi için kullanıldığını yazar; Muhammet Enes Yüksek'in tezi de medresenin Amasya'nın dinî ve sosyal hayatındaki yerini hafızlık eğitimiyle sürdürdüğünü vurgular. Böylece yaklaşık beş yüz yıl önce talebe yetiştirmek amacıyla kurulan yapı, temel işlevini korumuş olur.

Kronoloji

888 (1483): Hüseyin Ağa'nın Amasya bedesteninin üzerindeki yazıda verilen tarih; Hüsameddin medresenin de bu yıl bitirildiğini yazar.

890 (1485): Hüseyin Ağa bedesteni medresesine vakfeder; Hüsameddin'e göre medrese bu yıl tamamlanır, Hüseyin Ağa İstanbul'a gider ve yerine Ayas Ağa Amasya sarayının kapı ağası olur.

894 (1488/1489): Kitabedeki yapım tarihi; TDV maddesi 1489 yılını verir.

1494-1495: Kapı Ağası Ayas Ağa, Şamlar'da cami, medrese ve mektep yaptırır; bir resmî kaynak bu onarımı Hüseyin Ağa'ya bağlar.

902 (1496): Müderris İbrîzâde Abdurrahman Efendi medresede vefat eder.

904 (1498-1499): Deli Birader Mehmed Çelebi azledilir, yerine Koca Emîr İbrâhim Efendi getirilir.

905 (1499-1500): Koca Emîr İbrâhim Efendi bir kitabın zahrına kendisini "Amasya'daki Hüseyniye Medresesi müderrisi" olarak kaydeder.

909 (1503-1504): Hüseyin Ağa'nın İstanbul'daki Küçük Ayasofya vakfına ait çifte hamam yapılır.

1508: Bir tez Hüseyin Ağa'nın ölümünü bu yıla tarihler; türbesi Küçük Ayasofya'dadır.

911 / 914 (1505 / 1508): Taşköprülüzâde Muslihuddin Mustafa Efendi'nin müderrisliğe atanması için Hüsameddin'de geçen iki tarih.

918-919 (1512-1513): Şehzade Ahmed'in ortadan kaldırılmasının ardından Taşköprülüzâde Amasya'dan ayrılır, yerine Seydî Ali Efendi gelir.

1550: Mimar Sinan sekizgen planı İstanbul'da Rüstem Paşa Medresesi'nde uygular.

1556: TDV maddesine göre medrese pâye bakımından kırklılar arasında yer alır.

1789: Yeşillizâde Hasan Ağa, Hüseyin Ağa vakfı mütevellisi olarak Amasya'ya gönderilir; Büyük Ağa müderrisi Şeyhzâde Abdullah Vecîh Efendi Amasya müftüsü olur.

1876: Hüsameddin'e göre medresenin talebeyle dolu son dönemi bu yıla kadar sürer.

1940 sonrası: Medrese terk edilir; kitabe yerinden çıkarılıp Amasya Müzesi'ne nakledilir.

1942: Amasya depreminde dershane kubbesi zarar görür.

1978-1980'li yıllar: Vakıflar İdaresi medreseyi onarır; yapı Kur'an kursu olarak kullanılır.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Burgaz maddesinin bibliyografyasında anılan ve madde üzerinden yararlanılan çalışmalar: Semavi Eyice, "Kapu Ağası Hüseyin Ağa'nın Vakıfları", Edebiyat Fakültesi Araştırma Dergisi (EFAD), sy. 9, 1978, s. 149-246; A. Gabriel, Monuments Turcs d'Anatolie, II, Paris 1934, s. 53-56; Cahid Baltacı, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976; Oktay Aslanapa, Osmanlı Devri Mimarisi, İstanbul 1986, s. 144-145.
  • İrem Gündüz Polat, Küçük Ayasofya and the Foundation of Babüssaade Ağası Hüseyin Ağa, yüksek lisans tezi, Boğaziçi Üniversitesi, İstanbul 2016 (tez özeti).
  • Muhammet Enes Yüksek, Amasya Büyük Ağa Medresesi ve Şehrin İlim-Kültür Hayatına Etkisi, yüksek lisans tezi, Ondokuz Mayıs Üniversitesi, Samsun 2020 (tez özeti).

Resmî kaynaklar

  • T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye Kültür Portalı, "Kapı Ağası (Büyük Ağa) Medresesi" maddesi. kulturportali.gov.tr
  • T.C. Amasya Valiliği, Medreseler sayfası.

Diğer kaynaklar

  • Gülay Burgaz, "Kapı Ağası Medresesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 24, İstanbul 2001, s. 342-343. islamansiklopedisi.org.tr
  • "Taşköprizâde Ahmed Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 40, İstanbul 2011, s. 151-152.
  • M. Baha Tanman, "Ayas Ağa Külliyesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 4, İstanbul 1991, s. 201-202.
  • Türkiye Turizm Ansiklopedisi, "Amasya Kapı Ağası Medresesi" maddesi.
  • "Rüstem Paşa Medresesi", mimarsinan.gen.tr.
  • "Büyük Ağa Medrese", Wikipedia (İngilizce).

Çevrimiçi kaynaklar