Osmanlı hanedanında padişah annesi, yani valide, çoğu zaman devletin görünmeyen ama güçlü unsurlarından biriydi. Bu geleneğin Amasya'daki köklerinden birini II. Bayezid'in annesi Gülbahar Hatun oluşturur. Fatih Sultan Mehmed'in haremine bir cariye olarak giren, oğlunun yedi yaşında başladığı Amasya sancakbeyliği boyunca yaklaşık çeyrek asır bu şehirde yaşayan ve 1481'de oğlu tahta çıkınca İstanbul'a geçerek on bir yıl kadar sarayın en nüfuzlu kadını olan Gülbahar Hatun, hem bir annenin şefkatini hem de devlet işlerini yakından izleyen bir kadının basiretini temsil eder. Hayatına dair bilinenler azdır; kökeni hakkındaki rivayetler birbirini tutmaz, doğum tarihi bilinmez. Buna karşılık arşivlerde onun adını taşıyan hüccetler, hükümler ve vakıf kayıtlarıyla oğluna yazdığı üç mektup korunmuştur. Bu belgeler, Amasya'daki şehzade sarayında geçen yılları ve İstanbul'daki son dönemini oldukça canlı biçimde aydınlatır.

Gülbahar Hatun'un hikâyesi, Amasya'nın yalnızca şehzadeleri barındıran bir sancak merkezi olmadığını, onların annelerini, eşlerini ve kalabalık maiyetlerini de ağırlayan bir saray şehri olduğunu hatırlatır. Şehzade sancaklarında valideler, haremin idaresinden vakıfların kurulmasına, şehzadenin yetişmesinden siyasi dengelerin gözetilmesine kadar geniş bir sorumluluk üstlenirdi. Gülbahar Hatun'un Amasya'da bıraktığı vakıf izleri ve şehirde edindiği mülkler, bu sorumluluğun somut karşılıklarıdır.

Kökeni Üzerine Rivayetler

Gülbahar Hatun'un nereden ve nasıl geldiği bilinmemektedir. Kaynaklarda Arnavut, Sırp, Rum ve Fransız asıllı olduğuna dair farklı rivayetler yer alır. Tayyip Gökbilgin ve Franz Babinger onu Arnavut asıllı bir köle kız olarak tanımlar; Babinger, Türk rivayetinin onu sonradan bir "Fransa kralının kızı"na dönüştürdüğünü de not eder. Arnavut kökene en yakın çağdaş tanıklık, 1475 dolaylarında Osmanlı devleti hakkında notlar tutan Cenevizli Iacopo de Promontorio-de Campis'ten gelir; ona göre Şehzade Bayezid'in annesi Arnavut bir cariyeydi. Rum kökenli olduğu görüşü ise büyük ölçüde bir ad karışıklığından doğmuştur. Bayezid'in Amasya'daki hareminde, oğlu Selim'i 1470'te bu şehirde dünyaya getiren ve yine Gülbahar adını taşıyan bir başka kadın vardı. Necdet Sakaoğlu'nun belirttiği gibi kayınvalide ile gelin, Bayezid'in Amasya valiliği sırasında aynı haremde yaşamıştı; iki kadının biyografileri sonraki yazarlarda sık sık birbirine karışmıştır. Arnavut tarihçi Dhimitër Shuteriqi'nin, Gülbahar'ın Arianiti ailesinden Gjergj Arianiti ile Maria Muzaka'nın kızı olabileceği yolundaki görüşü ise çağdaş araştırmacılarca kabul görmemiştir.

Kesin olan, onun saraya bir cariye olarak girdiğidir. Bunun en açık kanıtı, Şehzade Bayezid'in Amasya sancakbeyi olduğu yıllara ait, Zilhicce 872 (Haziran-Temmuz 1468) tarihli bir hüccettir. Amasya'nın Veled-i Kuzgun mahallesindeki bir mülkün alım satımıyla ilgili bu belgede adı "Gülbahar bint Abdullah" olarak geçer. Harem'e alınan cariyelere ad verilirken baba adı yerine "Abdullah", yani "Allah'ın kulu" yazılması yerleşik bir usuldü ve kişinin İslâm'a sonradan girmiş bir cariye olduğunu gösterirdi. Amasya çevresindeki köy gelirlerini inceleyen Hasan Karataş'ın okumasında, bir belgede adın "Gülbahar binti Abdüssamed" biçiminde geçtiği görülür. Bu tek okuma dışında belgeler "bint Abdullah" kalıbında birleşir.

Ali Açıkel ile Kübra Dursun'un 2020'de yayımlanan çalışması, bu rivayetleri tek tek ele alır. Sydney Nettleton Fisher, Gülbahar Hatun'un Tokat'ın önde gelen ailelerinden birinin kızı olan bir Türk kadını olduğunu ileri sürmüş, dayanak olarak da oğlunun Tokat'ta annesi adına bir külliye yaptırmasını göstermiştir. Fisher'in atıf yaptığı Louis Thuasne'nin Cem Sultan hakkındaki eserinin ilgili sayfasında ise Gülbahar Hatun'un adı dahi geçmez. Padişahların ülkenin pek çok yerinde vakıf kurdukları düşünülünce, Tokat'taki vakıftan bir aile bağı çıkarmak kurgudan öteye geçmez. Araştırmacıların vardığı sonuç, Gülbahar Hatun'un hangi milletten geldiğinin bilinemeyeceği, ancak saraya cariye olarak alındığının kesin olduğudur.

Fransız Prensesi Efsanesi ve Evliya Çelebi'nin Anlattıkları

Gülbahar Hatun hakkındaki en renkli rivayet, onun bir Fransız prensesi olduğu efsanesidir. Bu hikâye pek çok Batılı eserde yer alır ve hemen hepsi Joseph von Hammer'e dayanır; Hammer'in kaynağı ise Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sidir. Evliya Çelebi hikâyeyi, Yeniçeri Dergâh-ı Âlî başkâtibi Sukemerli Koca Mustafa Çelebi'den dinlediğini yazar. Anlatıya göre Mustafa Çelebi'nin halası olan Gülbahar, Fransa kralının çocuklarındandır ve İstanbul tekfuruyla nişanlanmıştır. Gelin olarak İstanbul'a götürülürken bindiği gemi, içindeki değerli eşyayla birlikte Sarayburnu açıklarında Osmanlılarca ele geçirilmiş ve Tersane bahçesinde Fatih Sultan Mehmed'e teslim edilmiştir. Akşemseddin'in telkiniyle ağabeyi Müslüman olmuş, Gülbahar ise tereddüt edince Fatih "biz onu hüsn-i terbiyeye koruz" demiştir. Hikâyeye göre Bayezid ile Cem bu evlilikten doğmuştur.

Evliya Çelebi bu anlatıyı kendi gözlemleriyle de destekler. Sabah namazına giderken Gülbahar Hatun türbesinde Kur'an okumakla görevli cüzhanların sandukaya arkalarını dönerek okuduklarını, türbenin halka hep kapalı tutulduğunu, hava karardıktan sonra ise Frenk asıllı kimselerin türbedara birkaç akçe vererek türbeyi açtırdıklarını kendi gözüyle gördüğünü yazar. Sukemerli Mustafa Çelebi'ye göre halası hiçbir zaman gerçekten Müslüman olmamıştı. Hikâyenin tarihî akışla uyuşmayan yanları açıktır. İstanbul 1453'te alındığında Gülbahar Hatun, oğlu Bayezid'i çoktan dünyaya getirmişti. Bütün kaynaklar Bayezid ile Cem'in ayrı annelerden doğduğunu kabul eder ve Gülbahar Hatun'un bir kardeşinden söz eden hiçbir belge yoktur. Açıkel ile Dursun, anlatının Cem'in annesi Çiçek Hatun'un hayatına daha uygun düştüğüne dikkat çeker; Çiçek Hatun'un Ali adlı bir ağabeyi vardı ve Cem'in Ali adlı bir dayısı olduğu bilinmektedir. John Freely de efsanenin, türbenin uzun süre halka kapalı kalmasının doğurduğu merakla halk arasında türediği görüşündedir.

Harem'e Girişi ve Şehzade Mehmed ile Birlikteliği

Gülbahar Hatun'un Osmanlı sarayına 850 (1446) yılında girdiği rivayet edilir. Onun Şehzade Mehmed'le ne zaman tanıştırıldığı ve hanımı olduğu tam olarak belli değildir. Feridun Emecen, oğlu Bayezid'in 1448'de Dimetoka'da doğmuş olmasından hareketle bu birlikteliğin, Şehzade Mehmed'in 1444'teki ilk cülusu ve 1446'da tahttan indirilmesinin ardından, yeniden tahta çıkan babası II. Murad tarafından İskender Bey'e karşı sefere katılmak üzere Manisa'dan çağrılmasından sonra başladığını düşünür. Şehzade Mehmed 1448-1450 yıllarında babasının yanında İskender Bey seferine, II. Kosova Savaşı'na ve ardından Arnavutluk harekâtına katıldı. Osmanlı padişahlarının zaman zaman konakladığı Dimetoka sarayında bulunduğu anlaşılan Gülbahar Hatun'un Şehzade Mehmed'le burada tanışmış olması muhtemeldir. Harem'e alınan cariyeler arasından padişah ya da şehzade için ayrılanların iyi bir eğitimden geçirildiği bilindiğinden, onun da bu yoldan yetiştiği düşünülür.

Gülbahar Hatun, Fatih'in cariye kökenli ilk eşidir. Osmanlı hükümdarları kuruluş döneminden XV. yüzyılın ortalarına kadar daha çok Bizans, Sırp ve Bulgar prensesleriyle ya da Türk beyliklerinin kızlarıyla evlenmişti. Fatih devri, bu evlilik anlayışının değiştiği dönem kabul edilir; bundan sonra padişahların çocukları büyük çoğunlukla cariye kökenli kadınlardan doğacaktır. Gülbahar Hatun'un hayatı, bu geçişin ilk örneklerinden biridir. Şehzade Mehmed 1450 kışında Edirne'de Dulkadıroğlu Süleyman Bey'in kızı Sitti Hatun ile görkemli bir düğünle evlendi. Gülbahar Hatun'un bu düğünün ardından Manisa'ya gidip gitmediği, Mehmed'in 1451'de padişah olmasından ve 1453'te İstanbul'un alınmasından sonra nerede yaşadığı hakkında bilgi yoktur. Bu yıllarda oğlu Bayezid'in yanında Edirne'de bulunmuş olması kuvvetle muhtemeldir.

Çocukları: Bayezid ve Gevherhan

Gülbahar Hatun'un Fatih'ten bir oğlu ve bir kızı oldu. Oğlu Bayezid'in doğum tarihi kaynaklarda 1447 sonu ile 1448 başı arasında değişir; Babinger Ocak 1448'i, bazı kaynaklar 3 Aralık 1447'yi verir, doğum yeri ise bütün kaynaklarda Dimetoka'dır. Bayezid, Fatih Sultan Mehmed'in büyük oğluydu. Kızı Gevherhan Sultan, 1474'te Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed ile evlendirildi. Fatih damadını Sivas beylerbeyiliğine tayin edince Gevherhan Sultan da kocasıyla birlikte Sivas'a gitti. Uğurlu Mehmed İran'a çağrılıp öldürülünce 1477'de İstanbul'a dönen Gevherhan Sultan'ın oğlu Ahmed, sonradan II. Bayezid'in kızı Aynışah Sultan ile evlenmiş ve kısa bir süre Akkoyunlu tahtına oturmuştur. Gevherhan Sultan da öldüğünde annesinin türbesine gömüldü.

Amasya'da Geçen Çeyrek Asır

Şehzade Sarayında Bir Anne

Osmanlı geleneğine göre şehzadeler, devlet idaresini öğrenmek üzere küçük yaşta bir sancağa gönderilir, anneleri de onlarla birlikte giderdi. Bayezid henüz yedi yaşındayken, 1455 ya da 1456'da Amasya sancakbeyi olarak tayin edildi; bazı kaynaklar bu tarihi 1454-1455 olarak verir. Gülbahar Hatun oğluyla birlikte Amasya'ya yerleşti. Bayezid'in kardeşi Mustafa ile birlikte 1457 baharında Edirne'de yapılan sünnet düğününde hazır bulunduğu anlaşılan Gülbahar Hatun, bu kısa ayrılık dışında 1481'e kadar Amasya'da yaşadı. Bayezid'in tahta çıkana kadar süren yirmi yedi yıllık sancakbeyliği boyunca annesi, Amasya'daki şehzade sarayının ve haremin başında bulundu.

Bu yıllar hem anne ile oğlun kaderlerinin birbirine kenetlendiği hem de Amasya'nın doğu sınırının en hareketli merkezlerinden biri olduğu bir dönemdi. Dulkadıroğlu Alâüddevle'nin Osmanlılara sığınması, Akkoyunlu kuvvetlerinin 1472'de Yusufça Mirza komutasında Tokat'ı tahrip etmesi ve ertesi yıl Bayezid'in sağ kolda yer aldığı Otlukbeli Savaşı, Gülbahar Hatun'un Amasya yıllarına denk gelir. Şehzadenin yanında Muarrifzâde gibi hocalar, Şeyh Hamdullah gibi bir hattat ve Çandarlı İbrahim Paşa, Yahya Paşa, Ayas Paşa gibi lalalar bulunuyordu. Ayas Paşa'yı oğlunun çocukluk yıllarından beri tanıyan Gülbahar Hatun, yıllar sonra İstanbul'dan yazdığı bir mektupta onu "atandan, dedenden kalmış pir" diye anacaktır. Bayezid'in maiyetinde bulunan devşirme kökenli devlet adamlarının bir kısmı, sonraki yıllarda Amasya'da medrese ve zaviyeler yaptıracak, şehrin XV. yüzyıl sonundaki imar hareketinin öncüleri olacaktı.

Mülkler, Köyler ve Hüccetler

Arşiv belgeleri, Gülbahar Hatun'un Amasya ve Tokat yörelerinde önemli mülklere sahip olduğunu gösterir. Fatih Sultan Mehmed 1461'deki Trabzon seferi sırasında ona Amasya'da bir köyü mülk olarak bağışlamıştı. Karataş'ın incelediği belgelere göre Fatih, ordu için eşkinci çıkarma yükümlülüğünden muaf tutulan Bağluca köyünü de 872 (1468) yılında Gülbahar Hatun'a verdi. Altı yıl sonra, 878 (1473) yılında Gülbahar Hatun bu köyü Bayezid'in Amasya'daki divanında defterdarlık yapan Hamza Bali oğlu Tâceddin Bey'e (ö. 890/1486) sattı. 883 (1478) yılında köyün muafiyeti kaldırılıp yeniden Gülbahar Hatun'a verildi; bu muhtemelen Fatih'in toprak düzenlemesinin bir sonucuydu. Bir yıl sonra aynı emir Mevlânâ Şemseddin Ahmed adlı birinin talebi üzerine yeniden çıkarıldı ki bu, köyün Gülbahar Hatun'a dönmediğini ve bir hukuki anlaşmazlığa konu olduğunu düşündürür. Veled-i Kuzgun mahallesindeki mülkle ilgili 1468 tarihli hüccet de onun Amasya'da şehir içi mülk alım satımına doğrudan katıldığını gösterir.

Bu mülk hareketleri, şehzade hanelerinin taşıdığı belirsizlikle yakından ilgilidir. Karataş'ın yorumuna göre şehzadeler yönettikleri şehirlerde büyük inşaatlara nadiren girişir, bunun yerine tahta çıktıkları takdirde şehre büyük vakıflar yapacaklarını vaat ederdi; ellerine geçen gelir ise çoğunlukla olası bir taht mücadelesi için güç toplamaya harcanırdı. Gülbahar Hatun'un oğlunun ve kendi mülklerinin geleceği konusunda kaygılı olduğu, mülklerini güvenceye almak için onları vakfa dönüştürmesinden anlaşılır.

Enderun Camii Vakfı

Gülbahar Hatun'un Amasya'daki en somut izi, bugünkü Hatuniye mahallesinde bulunan Enderun Camii'ne yaptığı vakıftır. Halk arasında Loğ Minare Camii diye bilinen bu yapı büyük ihtimalle Danişmendli hükümdarı Şemseddin İsmail Gazi Bey zamanında (1166-1172) inşa edilmişti. Hüseyin Hüsameddin, bazı belgelerde 612 (1215-1216) yılından itibaren Câmi-i Enderun ya da Câmi-i Gazi Bey adıyla anıldığını yazar. Enderun adının yapının İçkale'de bulunmasından geldiği sanılır. Gülbahar Hatun 879 (1474-1475) yılında bazı köy ve mezraaların gelirini bu camiye vakfetti. Vakfedilen köyler arasında yer alan Ağılcık, 884 (1479) yılında, toprak düzenlemesi sırasında yeniden tımar köyüne dönüştürüldü. Caminin zamanla "Hatuniye Camii" olarak da anılmaya başlaması, Gülbahar Hatun vakfından kendisine pay ayrılmasıyla açıklanır. Aynı camiye 911 (1505-1506) yılında saraya mensup Gülçiçek Hatun da çeşitli akarlar vakfetmiştir.

Vakfın etkisi yüzyıllar boyunca sürdü. Hüseyin Hüsameddin'in Amasya ulemasına dair biyografilerinde, Sarı Vâiz diye tanınan İsmail Efendi'nin Câmi-i Enderun vaizi olduğu ve "Sultan Bâyezîd-i Sânî vâlidesi Gülbahar Hâtun vakfından" duâgû vazifesi aldığı kayıtlıdır. Yıllarca vaaz ve tedrisle hayatını geçiren İsmail Efendi 16 Şevval 1132'de (1720) vefat etti. Onun ardından bu vazife oğulları Mehmed Şücâ' ve Hasan efendilere, onların da 1138 (1725-1726) ve 1147 (1734-1735) yıllarındaki ölümlerinden sonra Hasan Efendizâde Mehmed Efendi'ye geçti. Böylece XV. yüzyılda kurulan vakıf, XVIII. yüzyılda da Amasya'nın ilim çevresine gelir sağlamaya devam ediyordu. Mimari tarzı ve tuğla işçiliğiyle XII. yüzyıl özelliği taşıyan cami eskiden beri harap durumdaydı ve 1939 depreminde büsbütün harabeye döndü. Bugün yaklaşık 15 metre yüksekliğindeki kırmızı tuğla minaresi, büyük bir loğ taşını andıran biçimiyle ayakta durmaktadır.

Toprak Düzenlemesi ve Baba ile Oğul Arasındaki Gerginlik

Fatih Sultan Mehmed'in saltanatının son yıllarında uyguladığı toprak düzenlemesi, Gülbahar Hatun'un Amasya'daki hayatını doğrudan etkiledi. Bu düzenlemeyle hukuka aykırı biçimde kişilerin eline geçmiş ya da vakfedilmiş pek çok arazi mîrîye, yani devlet hazinesine geri alındı. Şaban 884 (Kasım 1479) tarihli bir hükümde Fatih, Gülbahar Hatun'un bu bölgedeki mülklerinin çoğunun hukuka uygun olmayan yollarla onun tasarrufuna geçtiğini belirtir, bu yerlerin tımar olarak dağıtılmasını ve mülk hissesine karşılık cebelü, yani tam teçhizatlı asker çıkarılmasını ister. Belge, padişah eşi bile olsa Gülbahar Hatun'un devlete karşı yükümlülüklerden muaf tutulmadığını gösterir. Karataş, toprak düzenlemesinin asıl yürütücüsü olan ve rakip şehzade hizbine yakın duran Sadrazam Karamânî Mehmed Paşa'nın, Bayezid'in hane halkının izlediği bu mülk stratejisinin farkında olduğunu düşünür.

Şehzade Bayezid bu uygulamalara karşı çıkmış, mülklere ve vakıflara getirilen kısıtlamaları sancağında uygulamakta ağır davranmıştı. Topraklarını kaybeden muhalifler giderek Amasya'da onun çevresinde toplandı. Feridun Emecen'e göre 1479 hükmü, Fatih'in muhalif grubun toplanma merkezi haline gelen Amasya'daki oğluna ve Gülbahar Hatun'a karşı aldığı tavrın açık bir göstergesidir. Aynı yıllarda Bayezid'in afyon kullandığı iddiaları da babasının kulağına gitmişti. Fatih, oğlunu buna alıştırdığı söylenen musahiplerinden Hızır Paşazâde Mahmud ile Müeyyedzâde Abdurrahman'ın öldürülmesini emretmiş, Bayezid ise onları korumuş ve babasına yazdığı mektuplarda bu "müferrihât"tan vazgeçtiğini bildirerek af dilemişti. Bu mektuplar yazılırken Gülbahar Hatun da oğlunun yanında Amasya'daydı. Oğlunu tahtta görmek isteyen bir annenin, bu gergin ortamda eşi ile oğlu arasındaki soğukluğu gücü yettiğince yatıştırmaya çalışmış olması kuvvetle muhtemeldir.

1481 ve Taht Mücadelesi

Fatih Sultan Mehmed 3 Mayıs 1481'de öldüğünde, Bayezid ile Karaman sancakbeyi olan kardeşi Cem tahta geçmek için karşı karşıya geldi. Sadrazam Karamânî Mehmed Paşa Cem'e taraftardı; İstanbul muhafızı İshak Paşa, Bayezid'in damatları Anadolu Beylerbeyi Sinan Bey ve yeniçeri ağası Kasım ise Bayezid'i destekliyordu. Babasının ölüm haberini 7 Mayıs'ta alan Bayezid, 4000 atlıyla Amasya'dan yola çıktı ve 21 Mayıs'ta Üsküdar'a ulaştı. Ertesi gün toplanan Divan-ı Hümayun, İstanbul'da babası adına vekâleten tahtta oturan Şehzade Korkut'un saltanatı babasına bıraktığını ilan etti. Fatih'e muhalif olanların yıllardır Amasya'da Bayezid'in etrafında toplanmış olması, bu kritik günlerde şehzadenin işine yaradı.

Taht mücadelesinin en gergin günlerinde Gülbahar Hatun Amasya'daydı. Ne zaman Amasya'dan ayrıldığı ve İstanbul'a ne zaman ulaştığı bilinmemektedir. Bayezid aceleyle yola çıktığı için ailesinin bir süre sonra, hazırlıklar tamamlandıktan sonra yola koyulmuş olması muhtemeldir. Bir annenin bu zorlu süreçteki varlığı, şehzadeye hem manevi bir dayanak hem de şehzade sarayında güvenilir bir gözetim sağlamıştı. İstanbul'a geldiğinde Gülbahar Hatun, hanedan kadınlarına tahsis edilmiş olan Eski Saray'a yerleşti ve hayatının geri kalanını burada geçirdi. Saray-ı Atik ya da Kızlar Sarayı da denen bu yapı, bugünkü İstanbul Üniversitesi merkez binasının bulunduğu yerdeydi; hanedan kadınlarının Topkapı Sarayı'na taşınması ancak XVI. yüzyılda, Hürrem Sultan'la başlayacaktı.

Eski Saray'da Bir Padişah Annesi

Oğlunun tahta çıkmasıyla Gülbahar Hatun, padişahtan sonra hanedanın en yüksek mevkiine yükseldi. Valide Sultan unvanı henüz kullanılmıyordu; bu unvanın ilk kez Kanuni Sultan Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan için kullanıldığı kabul edilir. Gülbahar Hatun'un rolü ise sonraki yüzyılların valide sultanlarınınkiyle büyük ölçüde örtüşür. Harem dairesinin başı olarak haremin harcamaları, yeni cariyelerin sağlanması ve iç düzen onun yetkisindeydi. Padişah Eski Saray'ı ziyaret ettiğinde annesine saygısını sunar, Gülbahar Hatun da ona yazdığı mektuplarla hem duygularını hem de devlet işlerine dair görüşlerini iletirdi.

Harem dairesinin henüz devlet yönetiminden uzak durduğu bu dönemde Gülbahar Hatun'un devlet işlerine karışması dikkat çekicidir. Devlet adamlarını yakından tanıyor, siyasi gelişmeleri izliyor ve gerektiğinde görüşlerini açıkça söylüyordu. Mektuplarından, II. Bayezid'in annesinin sözlerine değer verdiği anlaşılır. Açıkel ile Dursun, bu yönüyle onu XV. yüzyılda hanedanın en etkili kadınlarından biri sayar ve Hürrem Sultan, Nurbanu Sultan ya da Kösem Sultan gibi sonraki dönemin güçlü saray kadınlarının yanında anılması gerektiğini belirtir. Gülbahar Hatun'un bu nüfuzu, sonraki yüzyıllarda kurumsallaşacak valide sultan geleneğinin erken bir habercisi olarak görülebilir.

Mektupları

Gülbahar Hatun'un şahsiyetini tanımamızı sağlayan başlıca kaynak, oğluna yazdığı ve Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde korunan üç mektuptur. Bunların ilk ikisini Çağatay Uluçay 1956'da Harem'den Mektuplar adlı eserinde yayımlamıştır. Üçüncüsü ise arşiv katalogları Devlet Arşivleri ile birleştirildikten sonra araştırmaya açılmış ve 2020'de ilk kez incelenmiştir. Mektupların hiçbirinde tarih yoktur; yazılış zamanları içeriklerinden çıkarılır. Hepsi "Valideniz" imzasını taşır.

Özlem Mektubu

İlk mektup, nevruz vesilesiyle yazılmış ve tamamen bir annenin özlemine ayrılmıştır. Gülbahar Hatun oğlunun bayramını kutlar, onu uzun zamandır göremediğinden yakınır ve sefere çıkmadan önce bir kez olsun yüzünü görmek ister: "Benim devletlimi göresim geldi; sizin göresiniz gelmediyse, bizim geldi. Devletlû başınız-çün gelün göreyim. Benim beyciğezim yakın sefer dahi ederseniz, sağlıklarla bâri bir iki gezcik devletlû yüzünüzü görelüm gitmeden. Kırk günden artacuk oldu kim, göremedim. Benim Sultanım küstahlığımuzu ma'zur dutasız. Benim dahi sizden gayri kimimüz var." Mektup "Kemter kemine valideniz" imzasıyla biter. Tahta çıktıktan sonra uzun süre Cem Sultan meselesiyle uğraşan II. Bayezid ilk seferine 1483'te çıktığından, mektubun bu sefer hazırlıkları sırasında yazıldığı düşünülür. Mektubun nereden yazıldığı tartışmalıdır. Çağatay Uluçay, oğluyla birlikte İstanbul'a gelmeyen Gülbahar Hatun'un mektubu Amasya'dan yazmış olabileceğini düşünürken Necdet Sakaoğlu, saraya çok daha yakın bir yerden, Eski Saray'dan yazıldığını ileri sürer.

Devlet Adamları Hakkındaki Mektup

İkinci mektupta bambaşka bir Gülbahar Hatun belirir. Üç sayfalık mektubun ilk ve son sayfaları Arapça dualardan oluşur; ortadaki sayfa ise harekeli, sade ve duru bir Türkçeyle yazılmıştır ve devlet atamalarına dair görüşler içerir. Gülbahar Hatun önce oğlunu görmek için izin ister, sonra sözü devlet işlerine getirir: "Hızır Beyoğlu'na vezirlik vermişsiz, hem dahi öyle gerekti, sizi sevenleri biz dahi severiz. Sultanım, Ayas Lalanız dahi bunda imiş. Ol dahi gayat sizin muhibbinüzdür. Hem atandan, dedenden kalmış pirdir, iş görmüş kişidir. Sultanım ol dahi sizin yanınızda yaraşur." Ardından Hersekzâde Ahmed Paşa hakkındaki çekincesini dile getirir: "Hersek oğlun(u) pek çeri istemez, kapıya geldüğü acibdür, yine bir kavga etmezlerse, derler, anınçün dahi siz sağ olun, sancaklar çok benim beyciğezim, ne hacet kim ol itleri söyletesiz." Mektup "Duacınız Valideniz" imzasını taşır.

Mektupta adı geçen üç devlet adamı, Gülbahar Hatun'un Amasya yıllarından tanıdığı kişilerdir. Ayas Lala, Fatih döneminde vezirlik yapmış, Bayezid'in Amasya sancakbeyliği sırasında ona lalalık etmiş ve şehzadeler arasındaki mücadelede hep onun yanında yer almıştı. Hızır Beyoğlu, Açıkel ile Dursun'un tespitine göre II. Murad'a lalalık eden ve Rum Beylerbeyi olarak Amasya'da büyük izler bırakan Yörgüç Paşa'nın yeğeni, Hızır Paşa'nın oğlu Mehmed Paşa'dır. 1483'te vezir olan Hızır Paşaoğlu Mehmed Paşa, daha sonra Amasya sancakbeyi Şehzade Ahmed'e lala olarak tayin edilecek ve Amasya çevresinde yerel bir bani olarak tanınacaktır. Necdet Sakaoğlu ise mektuptaki Hızır Beyoğlu'nun İstanbul'un ilk kadısı Hızır Bey'in oğlu olduğunu düşünmüştü; ancak o kişi Sinan Paşa adıyla bilinir ve vezirliği yoktur. Hersekzâde Ahmed Paşa ise Bayezid'in şehzadeliğinden beri yanında bulunmuş, Cem'e karşı mücadelede onu desteklemişti. Gülbahar Hatun'un uyarısı oğlunu etkilememiş görünür. Hersekzâde 1484'te Anadolu beylerbeyi, 1489'da kaptan-ı derya ve 1492'de vezir oldu.

Kasım Bey'in Ölümü Üzerine Yazılan Mektup

Üçüncü mektup, Karamanoğlu Kasım Bey'in ölüm haberi üzerine yazılmıştır. Kasım Bey 1483'te öldüğünden mektubun bu yıl içinde kaleme alındığı anlaşılır. Fatih'in ölümünün ardından Cem'in tarafını tutan, onunla tahtı ele geçirmesi durumunda Karaman'ın kendisine bırakılması karşılığında anlaşma yapan ve Cem'i Rodos şövalyeleriyle temas kurmaya teşvik eden Kasım Bey, Bayezid'in en inatçı muhaliflerindendi. İki sayfalık mektubun ilk sayfası, "Ciğerköşem sultanım hazretleri" hitabıyla başlayan dua ve övgülerden oluşur. İkinci sayfada Gülbahar Hatun haberi sevinçle karşılar, oğlunu kutlar ve onun uzun ömürlü olması için dua ederken bütün düşmanları için de şu bedduada bulunur: "devlet-i etraf-ı 'âlemde ne kadar a'dâ ve hussâd var ise makhûr ve mahzûl kılub". Sayfanın kenarına sonradan düşülmüş küçük bir notta da oğluna yeniden dua eder.

Üç mektup birlikte okunduğunda, oğluna derin bir sevgiyle bağlı bir anne ile atamaları, muhalifleri ve devletin kaderini yakından izleyen bir siyasi kişilik aynı kalemde buluşur. Gülbahar Hatun, oğlunu bir yandan "beyciğezim" diye sever, bir yandan da yeniçerilerin kime hoşnutsuz olduğunu ona hatırlatır. Bu üslup, Amasya'daki şehzade sarayında edindiği tecrübenin İstanbul'daki saray hayatına taşındığını da düşündürür.

Tokat'taki Hatuniye Külliyesi

II. Bayezid'in annesi adına yaptırdığı en önemli eser, Tokat'ın Meydan mahallesindeki Hatuniye Külliyesi'dir. Caminin taçkapısı üzerindeki kitabeye göre yapı 890 (1485) yılında Sultan II. Bayezid'in annesi Gülbahar Hatun adına inşa edilmiştir. Külliyenin yapımına Gülbahar Hatun hayattayken başlanmıştı; Vakıflar Genel Müdürlüğü arşivinde bulunan vakfiyesi ise 898 (1492) tarihlidir ve tamamlanmasının onun ölümünden hemen önce ya da sonra gerçekleştiğini gösterir. Vakfiyeye göre külliye cami, on iki hücreli bir medrese ve imaretin yanı sıra ahır, samanlık, ekmekhane, kiler, odunluk ve abdesthaneden oluşuyordu. Tokat'ın ilk büyük Osmanlı külliyesi sayılan bu yapı topluluğu, Meydan Camii adıyla da tanınır.

Kesme taştan inşa edilen cami tabhaneli bir plana sahiptir. Kare planlı harimi on iki kenarlı bir kasnağa oturan bir kubbe örter; iki yanda kubbeli birer tabhane odası yer alır. Mukarnaslı ve baklavalı başlıklı sütunlara oturan beş kubbeli son cemaat yeri, iki renkli taşlarla örülmüş ihtişamlı bir taçkapıya açılır. Kuzeybatıdaki tek şerefeli minare sekizgen bir kaideye oturur. Caminin önündeki şadırvan 1331 (1913) yılında yeniden yapılmıştır. 1939 ve 1943 depremlerinde zarar gören cami 1953'te esaslı biçimde onarılmış ve bu onarımda sonradan dört destek payandası eklenmiştir. Medrese tamamen ortadan kalkmış, caminin doğusundaki imaret ise uzun süre harabe halinde kalmıştır. Cami bugün ibadete açıktır.

Gülbahar Hatun'un adı Edirne'de de yaşar. Edirne'de bir mahalleye adını veren ve 1451 tarihli kitabesi günümüze ulaşan Gülbahar Hatun Mescidi'nin ona ait olup olmadığı belli değildir. Arşivlerde "Edirne Gülbahar Hatun Vakfı" adıyla anılan pek çok belge bulunur. Amasya'daki Enderun Camii örneğinde olduğu gibi, Gülbahar Hatun'un önceden kurulmuş bir vakfa sonradan gelir ayırmış olması mümkündür; bu vakfa XVII. yüzyılda Hadice Turhan Sultan'ın da pay ayırdığı bilinmektedir.

Vefatı ve Fatih'teki Türbesi

Gülbahar Hatun, oğlunun saltanatında on bir yıl kadar sarayda güçlü bir sima olarak yaşadıktan sonra 898 (1492) yılında İstanbul'da vefat etti. Öldüğünde altmışlı yaşlarında olduğu tahmin edilir. II. Bayezid annesi için Fatih Camii avlusunda, babasının türbesinin karşısında bir türbe yaptırdı ve onu buraya defnetti. Türbe için de bir vakıf kuruldu ve Menteşe sancağındaki Eskihisar köyünün gelirlerinden pay ayrıldı.

Sekizgen planlı ve tek kubbeli türbe, 1766 depreminde Fatih Türbesi ile birlikte yıkıldı ve 1767-1768 yıllarında, Sultan III. Mustafa'nın emriyle eski türbenin temelleri üzerinde Mimar Mehmed Ağa tarafından yeniden yapıldı. 1782'deki Cibali yangınında da hasar gören yapı, I. Abdülhamid tarafından onarıldı ve kapısının üzerine bugünkü kitabesi konuldu. Kesme taştan, dıştan oldukça sade olan türbe, altlı üstlü pencerelerle aydınlanır; içerideki tek süsleme kubbedeki sade kalem işidir. Türbede Gülbahar Hatun'un yanı sıra kızı Gevherhan Sultan ile kimlikleri bilinmeyen iki saraylı kadına ait olmak üzere dört sanduka bulunur. Evliya Çelebi'nin XVII. yüzyılda kapalı bulduğu türbe, bugün ziyarete açıktır.

Amasya'daki İzleri

Gülbahar Hatun'un Amasya'yla bağı, hayatının en uzun ve belki de en belirleyici dönemine dayanır. Bir cariye olarak girdiği haremden çıkıp bir şehzade annesi olarak bu şehre geldiğinde oğlu yedi yaşındaydı; şehirden ayrıldığında ise oğlu imparatorluğun padişahıydı. Bu çeyrek asır boyunca Veled-i Kuzgun mahallesinde mülk edindi, çevre köylerin gelirlerini yönetti, Hatuniye mahallesindeki eski Enderun Camii'ne vakıf yaptı ve Fatih'in toprak düzenlemesiyle mülklerinin elinden alınmasına tanık oldu. Oğlunun şehzade sarayında yetişen lalalar ve devlet adamları, onun sonraki mektuplarında birer tanıdık yüz olarak yeniden belirir.

Bugün Amasya'da onun adını doğrudan taşıyan bir yapı ayakta kalmamıştır. Buna karşılık Enderun Camii'nin bulunduğu mahalle Hatuniye adını taşır ve caminin zamanla Hatuniye Camii diye de anılması, Gülbahar Hatun vakfıyla ilişkilendirilir. Vakfın XVIII. yüzyılda hâlâ Amasyalı vaizlere duâgû vazifesi ödediğini gösteren biyografi notları, onun şehre bıraktığı mirasın uzun ömürlü olduğunu gösterir. Amasya'nın şehzade annelerini de barındıran bir saray şehri olduğunu en iyi anlatan örneklerden biri, Gülbahar Hatun'un bu şehirde geçen yıllarıdır.

Kronoloji

1446: Osmanlı sarayına girdiği rivayet edilir.

1447-1448: Oğlu Bayezid Dimetoka'da doğdu.

1450: Şehzade Mehmed, Edirne'de Dulkadıroğlu Süleyman Bey'in kızı Sitti Hatun ile evlendi.

1455-1456: Bayezid'in Amasya sancakbeyi olarak tayini üzerine oğluyla birlikte Amasya'ya yerleşti.

1457: Bayezid'in Edirne'deki sünnet düğününde hazır bulundu.

1461: Fatih, Trabzon seferi sırasında ona Amasya'da bir köyü mülk olarak verdi.

1468: Amasya'nın Veled-i Kuzgun mahallesindeki bir mülkle ilgili hüccet düzenlendi; Bağluca köyü kendisine verildi.

1473: Bağluca köyünü Hamza Bali oğlu Tâceddin Bey'e sattı.

1474: Kızı Gevherhan Sultan, Uzun Hasan'ın oğlu Uğurlu Mehmed ile evlendi.

1474-1475: Amasya'daki Enderun Camii'ne köy ve mezraa gelirleri vakfetti.

1479: Fatih'in Kasım 1479 tarihli hükmüyle Amasya yöresindeki mülklerinin tımar olarak dağıtılması istendi; Ağılcık köyü yeniden tımar köyü yapıldı.

1481: Fatih Sultan Mehmed 3 Mayıs'ta öldü; Bayezid 22 Mayıs'ta tahta çıktı. Gülbahar Hatun bir süre sonra İstanbul'a geçerek Eski Saray'a yerleşti.

1483: Karamanoğlu Kasım Bey'in ölümü üzerine oğluna mektup yazdı; ilk mektubunun da bu yıl, sefer hazırlıkları sırasında yazıldığı düşünülür.

1485: Tokat'taki Hatuniye Camii, kitabesine göre onun adına tamamlandı.

1492: İstanbul'da vefat etti; Fatih Camii avlusundaki türbesine defnedildi. Tokat'taki külliyenin vakfiyesi düzenlendi.

1720: Gülbahar Hatun vakfından duâgû vazifesi alan Enderun Camii vaizi Sarı Vâiz İsmail Efendi vefat etti.

1766-1768: Depremde yıkılan türbesi III. Mustafa'nın emriyle yeniden yapıldı.

1782: Cibali yangınında hasar gören türbe I. Abdülhamid tarafından onarıldı.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, 7. cilt (Amasya ulemasına dair biyografiler, "İsmail Efendi, Sarı Vâiz" maddesi).

Akademik çalışmalar

Kitaplar

  • Çağatay Uluçay, Harem'den Mektuplar, İstanbul 1956, s. 18-20; Padişahların Kadınları ve Kızları, Ankara.
  • Necdet Sakaoğlu, Bu Mülkün Kadın Sultanları, İstanbul 2008/2015.
  • Franz Babinger, Mehmed the Conqueror and His Time, Princeton 1978, s. 51.
  • Leslie P. Peirce, The Imperial Harem: Women and Sovereignty in the Ottoman Empire, Oxford 1993.

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar