Adı, Mahlası ve Lakabı
Basîrî, II. Bayezid, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerini gören, Farsça ve Türkçe şiir yazan, ama asıl şöhretini nükteleriyle kazanmış bir divan şairidir. Kendi eliyle tertip ettiği Farsça divanının mukaddimesinde künyesini Mehmed b. Ahmed b. Ebü'l-Meâlî el-Murtazâ olarak kaydeder. Mahlası Arapça "basîret" kökünden gelir ve "gönül gözü açık, idrakli" anlamını taşır. Tezkireler onu bir de "Alaca Basîrî" diye anar; bu lakap, derisinde lekeler bırakan baras (abraş) hastalığından gelir. Şair bu lakabı saklamamış, tersine kendi latifelerinin malzemesi yapmıştır. Hüseyin Hüsâmeddin Yasar ise Amasya Tarihi'nde ona "Nişânîzâde" der ve Amasya'da nişancılık yapmış bir babanın oğlu olarak tanıtır.
Basîrî'nin hayatı iki ayrı kaynak grubundan okunabilir ve bu iki grup birbirine pek benzemeyen iki portre çizer. XVI. yüzyıl şair tezkireleri ve onlara dayanan modern araştırmalar onu doğudan, Akkoyunlu saraylarından ve Herat'tan gelip İstanbul'a yerleşen bir "Acem" şairi olarak görür. Hüsâmeddin ise onu Amasya'da büyümüş, Şehzade Ahmed'in sarayında yetişmiş, şehzadenin nedimi ve şâir-i hâssı olmuş bir nişancı oğlu olarak anlatır. İki tablo yalnızca birkaç noktada örtüşür: babanın adının Ahmed olması, İskender Çelebi'nin himayesi, Ayasofya vakfından bağlanan ulûfe ve 940'lı yılların başında ölüm.
Hüsâmeddin'e Göre Ailesi
Hüsâmeddin, Basîrî'nin babasını Amasya Tarihi'nin "cim" faslında Câmî Ahmed Çelebi (Kutbzâde) adıyla ayrı bir madde hâlinde anlatır. Buna göre Ahmed Çelebi, ünlü şair ve mutasavvıf Molla Abdurrahman Câmî'nin kız kardeşinin oğludur ve babası Kutbeddin Mehmed Câmî'dir. Başka bir yerde Hüsâmeddin onun Câmî'nin akrabası olduğunun "rivayet edildiğini" söyleyerek daha ihtiyatlı bir dil kullanır. Ahmed Çelebi, Câmî'nin tavsiye mektubuyla Amasya'ya gelmiş, o sırada Amasya sancakbeyi olan Şehzade Bayezid'in, yani sonraki II. Bayezid'in iltifatını görmüş ve şehzadenin oğlu Ahmed'e Farsça hocası tayin edilmiştir.
Ahmed Çelebi'nin asıl yükselişi, Şehzade Ahmed'in Amasya sancağına geçmesiyle başlar. Hüsâmeddin'e göre 886 (1481) yılında şehzadenin divan kâtibi, 896 (1490-91) yılında da tevkiî, yani nişancısı olmuş ve Amasya sarayında büyük nüfuz kazanmıştır. 904 (1498-99) yılında sâhib-i divan Tâceddin Paşa aleyhine çalışmış, ertesi yıl onun azline muvaffak olmuş, kendisine muhalif olan kadı'l-kudât Ebussuûd Efendi'yi de azlettirmiştir. Sâhib-i divanlığı beklerken yerine Abdullah Beyzâde Kâsım Paşa getirilince kendisi de görevinden uzaklaştırılmıştır. Halefi olan hattat Fettâhîzâde Ahmed Efendi onu müderrisliğe teşvik ederken, Hüsâmeddin'in ifadesiyle "merakından müteessiren" ölmüştür. Amasyalı Münîrî'nin Münşeât'ında fazıl, şair ve edip, fakat kendini beğenmiş bir adam olarak anıldığını yine Hüsâmeddin aktarır. Tâceddin Paşa'nın vakfiyesinin zeylinde "Ahmed bin Kutbeddîn el-Câmî et-Tevkîî" imzasının bulunması, bu nişancının Amasya'daki varlığının belgeli tarafıdır.
Bu aile kaydında dikkat çeken bir ayrıntı vardır. Basîrî'nin kendi eliyle yazdığı künyede babasının adı Ahmed, dedesinin adı Ebü'l-Meâlî el-Murtazâ olarak geçer. Hüsâmeddin'in kaydında ise baba yine Ahmed'dir, fakat dede Kutbeddin Mehmed Câmî'dir. Babanın adı iki kaynakta uyuşur, dedeninki uyuşmaz.
Hüsâmeddin'e Göre Amasya Yılları
Hüsâmeddin'in anlatısında Basîrî Amasya'da büyümüştür. Babası Şehzade Ahmed'in nişancısı olunca onun gölgesinde edebiyat tahsil etmiş, şehzadeye kasideler sunarak yakınlık kazanmış ve sonunda onun nedimi ve şâir-i hâssı olmuştur. Hüsâmeddin onun bu yıllarda "müreffeh bir hayata erdiğini" yazar. Şehzade Ahmed'le aralarında geçen şakalaşmaları, yani "mütâyebât"ı, Amasyalı Münîrî'nin Münşeât'ında kaydedildiğini ve aynı eserde Basîrî'nin 916 (1510-11) yılında yirmi yedi yaşlarında gösterildiğini de ekler. Bu kayıt doğruysa şairin doğumu 1483-84 dolaylarına düşer.
Amasya sarayının bu yıllardaki edebî havasını Hüsâmeddin, 911 (1505-06) yılında Şehzade Ahmed'in oğulları için yapılan sünnet düğünü vesilesiyle anlatır. Babası II. Bayezid'den izin alan şehzade, çevre beylerini davet ederek büyük bir düğün yaptırmış, şehir donatılmıştı. Hüsâmeddin, o sırada Amasya'da Türk şairlerinden Çeşmî, Şermî, Figânî, Kâmî, Melîhî, Münîrî ve Mihrî'nin, "Acem şuarâsından" da Basîrî, Penâhî ve Kutbî'nin tanındığını söyler. Bu şairler düğünü tebrik eden kasideler yazmış ve ağır câizeler almışlardı. Hüsâmeddin'in kaydına göre Acem şairleri, Sultan Ahmed'in gözüne ve gönlüne girmek için bütün hünerlerini ortaya koyuyordu. Basîrî'nin burada "Acem" şairleri arasında sayılması, aynı yazarın onu Amasya'da büyümüş biri olarak anlatmasıyla ilginç bir gerilim taşır.
Şehzade Ahmed'in taht mücadelesini kaybedip 1513'te kardeşi Yavuz Sultan Selim'in emriyle boğdurulması, Basîrî'nin de talihini değiştirmiştir. Hüsâmeddin, bu olayı 918 yılına koyar ve şairin ondan sonra gözden düşmüş olarak Amasya'da oturduğunu yazar. 920 (1514) yılında Yavuz Sultan Selim Amasya'ya geldiğinde Basîrî ona bir "Zafer kasidesi" sunmuş, padişahın iltifatını kazanmış ve İstanbul'a gitmiştir. Burada Amasyalı defterdar İskender Çelebi'ye intisap ederek onun nedimi olmuş, kendisine Ayasofya vakfının artan gelirinden ulûfe bağlanmıştır. Hüsâmeddin, Şehzade Ahmed'in has nedimi olmanın Selim ve Süleyman devirlerinde ona ikbal yüzü göstermediğini, İskender Çelebi'nin himayesi olmasa Revânî gibi kişilerin câizesine muhtaç kalacağını düşünür.
Tezkirelerdeki Basîrî: Akkoyunlu Saraylarından Herat'a
Tezkirelerin ve modern araştırmaların anlattığı Basîrî'nin gençliği bambaşka bir coğrafyada geçer. Mehmed Çavuşoğlu'nun TDV İslâm Ansiklopedisi maddesine göre şair gençliğinde Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan'ın oğulları Uğurlu Mehmed (ö. 882/1477) ile Yâkub Bey'in (ö. 896/1490) yanında bulunmuş, onlara kasideler sunmuştur. Çok seyahat etmiş, 892 (1487) yılı dolaylarında Herat'a giderek Ali Şîr Nevâî, Hüseyin Baykara, Molla Câmî ve Binâyî ile görüşmüştür. Âşık Çelebi onun Herat'ta bu dönemin önde gelenlerinin hizmetinde bulunduğunu kaydeder. Nail Tuman'a dayanan bir kayıt doğumunu 871 (1466) olarak verir; Âşık Çelebi de onun yetmiş yaşlarında öldüğünü söyler.
Herat günlerinin en somut belgesi, Ali Şîr Nevâî'nin Basîrî için yazdığı tavsiye mektubudur. Bazı mecmualarda "Nevâî Nâmesi" adıyla kayıtlı olan bu mektubun bir nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde, Fatih 4020 numaralı yazmada, Farsça bir inşâ kitabının sonuna eklenmiş üç mektup arasında yer alır. Aysu Akcan'ın 2025'te yayımladığı neşre göre aynı yazmanın başında "Molla Basîrî hattıyladur" kaydı bulunur ve mektupların yazısı ana metninkinden farklı görünmez. Nevâî, mektubunda Basîrî'nin bu diyara gelip akranları arasında sivrildiğini ve mahlasının erdemini gösterdiğini söyler, onun adına bir muamma söyleyerek başka fazıllara tanıtır. Mektup Çağatay Türkçesiyle yazılmıştır ve sonunda "Ali Şîr" imzası vardır.
Osmanlı Ülkesine Gelişi
Basîrî'nin Osmanlı topraklarına gelişini tezkireler Nevâî ve Câmî'nin adlarıyla birlikte anar. Latîfî, Nevâî'nin divanını Osmanlı ülkesine ilk getirenin Basîrî olduğunu söyler. Âşık Çelebi ise onun II. Bayezid devrinde gelirken yanında Nevâî ile Câmî'nin kitaplarını, gazellerini ve siparişnâmelerini getirdiğini yazar. Akcan, bu anlatının Basîrî'yi Herat sarayının prestijini İstanbul'a taşıyan biri olarak gösterdiğini ve bunun şairin Osmanlı seçkinleri arasında kabul görmesinde etkili olmuş olabileceğini belirtir.
Çavuşoğlu'na göre şair 1491 dolaylarında kısa bir süre İstanbul'da bulunmuş, ardından Akkoyunlu hükümdarı Göde Ahmed Bey'in musahibi olmuştur. Bu ilk İstanbul gelişinden bir hatıra da tezkirelerde kalmıştır: Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi'den bir tevliyet istemiş, Müeyyedzâde'nin "şefkat bir marazdur, ol bizde yokdur" dediğini duyunca şu beyti söylemiştir:
Mansıb-ı vaslın dirîğ eyler bu ben üftâdeden
Dil-berüm bî-rahmrek olmış Müeyyedzâdeden
Göde Ahmed Bey, şairi 901 (1495-96) yılında elçi olarak II. Bayezid'e göndermiştir. Sehî Bey'in anlattığına göre Basîrî, Uğurluoğlu'nun hizmetindeyken o Acem'e gidip hükümdar olunca elçilik yoluyla Bayezid'e yollanmış, kendisi Rûm'dayken efendisinin başına gelen olay yüzünden geri dönememiş ve İstanbul'da evlenip kalmıştır. Göde Ahmed 1497'de ölmüştür. Akcan, şairin resmî bir elçi olmadan, Göde Ahmed'in çevresine katılmak üzere kendiliğinden de gelmiş olabileceğini ihtimal olarak not eder. Kesin olan, efendisinin ölümünden sonra İstanbul'da kalıp bir daha dönmediğidir.
İstanbul'da Bir Nüktedan
İstanbul'da Basîrî'nin hâmileri devrin önde gelen devlet ve ilim adamlarıdır: nişancı ve şair Tâcîzâde Câfer Çelebi, kazasker Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi ve daha sonra Defterdar İskender Çelebi. Padişah hazinesinden yıllık bir sâlyâne, Ayasofya vakfının artan gelirinden de günlük on akçe ulûfe alıyordu. Bunun dışında geçimini padişaha ve devlet büyüklerine sunduğu kasidelerin câizeleriyle sağlıyordu. Fikret Sarısoy'un Farsça divan üzerine çalışmasına göre divandaki yirmi üç kasidenin on biri II. Bayezid'e, dokuzu Yavuz Sultan Selim'e sunulmuştur; bu dağılım şairin iki padişahın sarayına da yakın durduğunu gösterir.
Câize her zaman gelmezdi ve Basîrî bunu sessizce karşılayan biri olmamıştır. Zeyrekoğlu kazasker olduğunda ona bir kaside sunmuş, Zeyrekoğlu câize vaat ettiği hâlde vermeyince şairin dili ona dönmüştür. Revânî Çelebi ile ilgili hikâye daha da meşhurdur. Latîfî'nin anlattığına göre Basîrî, karşılık umarak Revânî'ye bir kaside sunmuş, Revânî de cömertliğini göstermek için birkaç akçe göndermiş; meğer akçe on taneymiş ve beşi bakır, beşi kurşunmuş. Gücenen şair, Revânî'yi "Pinti Hamîd" lakaplı bir başka cimriyle aynı kumaştan biçilmiş gösteren bir kıta yazmış, Revânî'nin mutfağına yemek istemeye gittiğinde aşçısının açlıktan köpük kustuğunu söyleyen bir beyit de eklemiştir. Revânî de ona aynı dille karşılık vermiş, bir beytinde sevgilinin katı gönlünü kara diye anarken Basîrî'ye "sen de biraz alacasın" diyerek onun lakabına dokunmuştur.
Âşık Çelebi, Basîrî'nin bu hâlini şöyle tarif eder: devlet sahipleriyle latifesi barışır, her meclisin tuzu olur, sözleri süt ile şeker gibi karışırdı; büyükleri iğneler, yine de onların kaftanlarını giyer, ileri gelenlere latife yoluyla zehir içirir, yine de onların nimetini yerdi. Çavuşoğlu, nükteleri çoğunlukla hezl ve hiciv niteliğinde olduğu hâlde devlet büyüklerinin meclislerinde aranan bir kişi olmasından, latifelerinin kaba ve kırıcı olmadığı, dinleyene zevk verdiği sonucunu çıkarır. Latîfî'nin ifadesi de buna yakındır: "Merhum acep çerb-zebân ve azb-lisân, handân-rûy u bezle-gûy, nedîm-şîve, şûh-tab' kişi idi." Aynı tezkireci, cönklere geçirilecek renkli latifelerinin çok olduğunu söyledikten sonra sözü şairin kendi lakabına bağlar: huyunda ve hasletinde "alacalığından gayri" bir ayıbı yoktu.
Basîrî'nin latifelerinden bazıları tezkirelerde aynen korunmuştur. Bir risalesinde mülazım dostlarına lakaplarına uygun kadılıklar dağıtmış, Uzun Muslihiddin'e Boyabad Hisarı'nı, Köpek Bâlî'ye Yalakâbâd'ı, Ahî'ye Göynük'ü, kendisine de alacalığı yüzünden Alacahisar'ı vermiştir. Âşık Çelebi'nin anlattığına göre risaleyi, bir sultan hanımla evlenmek üzere düğün hazırlığı yapan bir vezire sunmuş, vezir "dostlara mansıplar dağıtmışsın, bize hisse yok mu" diye takılınca şair, hâline uygun gördüğü Sultanönü sancağını ona verdiğini söylemiştir. Başka bir latifesinde hamamları meslek ve zümrelere paylaştırır: müderrislere Müftü Hamamı, mülazımlara Kazasker Hamamı, kadınlara Alaca Hamam, bekârlara Azablar Hamamı, hamallara Sırt Hamamı, güzellere de Vefa Hamamı düşer. İstanbul'un hamam ve semt adlarıyla kurulan bu oyunlar, şairin meclislerde neden aranan biri olduğunu gösterir.
Basîrî tarih düşürmede de ustaydı. Tezkireler onun Kanuni Sultan Süleyman devrinin olaylarına söylediği tarihleri örnek gösterir: Belgrad'ın fethi (1521) için Kanuni'yi öven bir kıtanın son mısraına yerleştirdiği tarih, Rodos'un fethi (1522) için tarihi tek bir mısrada üç kez veren söyleyişi ve Şehzade Cihangir'in doğumu için düşürdüğü tarih bunlardandır. Zâtî, Kandî ve Keşfî başta olmak üzere XVI. yüzyılın ilk çeyreğindeki İstanbul şairleriyle dostluk kurmuştu.
Kökeni Üzerine Görüşler
Basîrî'nin nereli olduğu, eski kaynakların en çok ayrıldığı konudur. Nevâî'nin Mecâlisü'n-nefâis'ini Farsçaya çeviren Hakîm Şah Muhammed el-Kazvînî onu "Mevlânâ Basîrî-i Acemî" diye anar; Sehî Bey ve Gelibolulu Âlî de Acem der. Latîfî'nin bir rivayetinde Acem serhaddine yakın bir yerden olduğu söylenir, Latîfî'nin başka bir neşrine dayanan araştırmacılar ise onun Bağdatlı olduğunu yazdığını belirtir. Âşık Çelebi, Kınalızâde Hasan Çelebi, Beyânî ve onları izleyen Mehmed Süreyya ile Şemseddin Sâmi Horasanlı der; Riyâzî ve Kâtib Çelebi Bağdatlı olduğunu kaydeder. Âşık Çelebi'nin Nevâî'nin onu tezkiresinde andığı iddiası da yanlıştır: Basîrî'nin adı Nevâî'nin eserinde geçmez, yalnızca Kazvînî'nin çevirisinde Yavuz devri şairleri arasında eklenmiştir.
Çavuşoğlu, Bağdatlı ya da Horasanlı olduğu yolundaki kayıtları reddeder ve güneydoğu illerinden olduğunu gösteren kuvvetli rivayetler bulunduğunu söyler. Ona göre tezkirecilerin "Acem" demesi, Osmanlı aydınlarının devletin doğu sınırı ötesinde yaşayan herkesi Acem saymasından ileri gelir. Basîrî başlangıçta tezkirecilerin "Acemâne" dediği, kendi ağzı olan Azerî şivesiyle yazmış, sonra İstanbul Türkçesine geçmiştir; kendi eliyle yazdığı şiirlerde bu şivenin izleri yer yer görülür. Ahmet Kartal bu görüşe katılmakla birlikte Türkçe şiirlerindeki bazı Çağatayca özelliklerden hareketle onun Orta Asyalı bir Türk olabileceğini de ileri sürer.
Hüsâmeddin ise bu tartışmaya bambaşka bir cevap verir. Ona göre Latîfî'nin Basîrî'nin Câmî ve Nevâî'nin terbiyenâmesiyle Rûm'a geldiğine dair sözü aslında babası Ahmed Çelebi'ye aittir, çünkü Basîrî'nin yaşı buna elverişli değildir. Latîfî'nin "ekser evkatını Diyâr-ı Rûm'da geçirdiği" sözünü de "Amasya'da demektir" diye yorumlar. Tezkirelerde "Rûm" kelimesi çoğunlukla Osmanlı ülkesini, Anadolu'yu anlatır; bunu Amasya diye okumak Hüsâmeddin'in kendi yorumudur.
İki Anlatının Karşılaştırılması
İki anlatı kronoloji bakımından birbiriyle bağdaşmaz. Tezkirelerin Basîrî'si 1477'den önce Akkoyunlu sarayında kaside sunacak, 1487'de Herat'ta Nevâî ile görüşecek yaştadır ve öldüğünde yetmiş yaşlarındadır. Hüsâmeddin'in Münîrî'ye dayanarak verdiği bilgiye göre ise Basîrî 916 (1510-11) yılında yirmi yedi yaşındadır, yani Herat seyahati sırasında henüz doğmamış ya da küçük bir çocuktur. Hüsâmeddin bu güçlüğü fark etmiş ve Herat'la ilgili rivayeti babaya aktararak çözmeye çalışmıştır. Fakat tezkirelerdeki Akkoyunlu hizmeti, Göde Ahmed'in elçiliği ve İstanbul'da evlenip kalma hikâyesi bu çözümle açıklanamaz.
Öte yandan iki anlatının buluştuğu noktalar da küçümsenecek gibi değildir. Her iki tarafta babanın adı Ahmed'dir; her ikisinde de şair İskender Çelebi'nin himayesine girer, Ayasofya vakfının artan gelirinden ulûfe alır, Yavuz Sultan Selim'e kasideler sunar ve 940-941 yıllarında İstanbul'da ölür. Bu durumda iki ihtimal öne çıkar: ya Hüsâmeddin'in Amasya kaynakları aynı şairin hayatının tezkirelerde yer almayan bir dönemini anlatmaktadır, ya da Amasya'daki Nişânîzâde Mehmed Çelebi ile İstanbul'daki Acem Basîrî, aynı mahlas ve benzer künye yüzünden zamanla tek kişi gibi anlatılır olmuştur. İncelenen modern çalışmaların hiçbiri Basîrî'nin Amasya'daki hayatından söz etmez; Hüsâmeddin'in dayandığı Münîrî kaydını bu çalışmalarla karşılaştıran bir araştırmaya da rastlanmamıştır. Basîrî'nin Amasya ile bağı bu yüzden bugün yalnızca Hüsâmeddin'in aktarımına dayanır ve ihtiyatla okunmalıdır.
Eserleri
Basîrî'nin bilinen en önemli eseri, kendi hattıyla yazılmış tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde (Âşir Efendi 292) bulunan Farsça divanıdır. Aynı ciltte divandan önce Hâce-i Cihân Mahmûd b. Muhammed el-Gîlânî'nin Riyâzetü'l-inşâ'sı yer alır ve kitabın ketebe kaydı da şaire aittir. Divan bir mukaddime, yirmi üç kaside, 121 gazel ve çoğu tarih olan kıtalardan oluşur; Sarısoy'un hesabına göre toplam 1305 beyittir.
Kaynaklar onun bir Türkçe divanından da söz eder, ancak bu eserin müstakil bir nüshası bulunamamıştır. Elli kadar Türkçe şiiri, çoğu gazel olmak üzere, Farsça divanın sonunda toplu hâlde durur; Kartal bunları bir kaside, kırk altı gazel ve bazı kıta ve beyitler olarak sayar ve çeviriyazısını yayımlamıştır. XVI. yüzyıl nazire mecmualarında da bazı Türkçe şiirleri vardır. Kâtib Çelebi'nin Türkçe divandan söz etmesini Kartal, onun bir antolojide gördüğü dört beyte dayandırır.
Şaire asıl şöhretini kazandıran Letâif ise tam olarak elde değildir. Derlenmiş latifelerinin yer aldığı eksik bir nüsha Konya Koyunoğlu Müzesi Kütüphanesi'ndedir. İkinci ağızdan aktarılan bu latifelerin bir kısmı, Lâmiîzâde Lem'î Çelebi'nin derleyip babası Lâmiî'ye mal ettiği letâif içinde de bulunur. Âşık Çelebi onun Bengînâme adlı bir eserinden de söz eder, fakat bu esere henüz rastlanmamıştır.
Şiiri
Çavuşoğlu, Basîrî'nin şiirlerini vezin bakımından hemen hemen kusursuz, söyleyişini rahat bulur ve çağdaşlarının çoğunun anlam üzerinde yaptığı sanat oyunlarına onda pek rastlanmadığını belirtir. Kartal'ın incelemesine göre Türkçe şiirlerinin başlıca konusu aşktır; şair kendini Mecnun ve Ferhad'la karşılaştırır, aşk yolunda onları geride bıraktığını söyler. Tasavvufi bir damar da göze çarpar: "nûr-ı Hak"ı görmek isteyene meyhane ile mescidin aynı ışıkla dolu olduğunu hatırlatan beyitleri bunun örneğidir. Latîfî de onun Rûm diyarında uzun süre kaldığı için Türkçe şiirde Rûm şairlerinin üslubuna uyduğunu, hem Farsça hem Türkçe beğenilen sözleri olduğunu yazar. Hüsâmeddin de Basîrî maddesinde şairin şu üç matlaını örnek olarak aktarır:
Âşıklarını âh o Mesîhâ-dem öldürür
Bu âdem oldurur ki Mesîh âdem öldürür
Şol iki mahmûr gözler çehre-i dildârda
İki nergisdir açılmış gûşe-i gülzârda
Gerçi kim derler cihânda ârife bir gül yeter
Ârife bir gül yeterse bana yârim gül yeter
Ölümü
Âşık Çelebi ve Kınalızâde, Basîrî'nin 941 (1534-35) yılında İstanbul'da öldüğünü kaydeder; Hüsâmeddin ölüm yılını 940 (1533-34) olarak verir. Âşık Çelebi'ye göre öldüğünde yetmiş yaşlarındaydı. Edirnekapı dışında, birçok şairin yattığı bir mezarlığa gömülmüştür. Amasya'da adını taşıyan bir yapı, vakıf ya da mezar bilinmemektedir; şehirle bağı, Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nde kaydettiği aile ve saray hatıralarından ibarettir.
Kronoloji
1477: Gençliğinde hizmetinde bulunduğu Akkoyunlu Uğurlu Mehmed'in ölümü.
1487 dolayları: Herat'ta Ali Şîr Nevâî, Molla Câmî ve Binâyî ile görüşmesi; Nevâî'nin tavsiye mektubu.
1490-91: Hüsâmeddin'e göre babası Ahmed Çelebi'nin Şehzade Ahmed'e nişancı olması.
1491 dolayları: İlk kez kısa bir süre İstanbul'da bulunması.
1495-96: Göde Ahmed Bey tarafından elçi olarak II. Bayezid'e gönderilmesi.
1497: Göde Ahmed'in ölümü; şairin İstanbul'da kalması.
1499-1500: Hüsâmeddin'e göre babasının Amasya'daki nişancılıktan azli.
1505-06: Hüsâmeddin'e göre Amasya'daki sünnet düğününde Şehzade Ahmed'e kaside sunan "Acem" şairleri arasında anılması.
1510-11: Münîrî'ye dayanan kayda göre yirmi yedi yaşında oluşu.
1513: Şehzade Ahmed'in boğdurulması.
1514: Hüsâmeddin'e göre Yavuz Sultan Selim'e Amasya'da "Zafer kasidesi" sunup İstanbul'a gitmesi.
1521: Belgrad'ın fethine tarih düşürmesi.
1522: Rodos'un fethine tarih düşürmesi.
1533-35: İstanbul'da ölümü (Hüsâmeddin 940, Âşık Çelebi ve Kınalızâde 941).
Kaynakça
Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 7 (Basîrî Mehmed Çelebi ve Câmî Ahmed Çelebi maddeleri) ve c. 3 (Şehzade Ahmed devri), Amasya Belediyesi yayını.
- Mehmed Çavuşoğlu, "Basîrî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 5, İstanbul 1992, s. 105-106 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Ahmet Kartal, "Basîrî ve Türkçe Şiirleri", İlmî Araştırmalar: Dil, Edebiyat, Tarih İncelemeleri, 10 (2000), s. 77-96.
- Aysu Akcan, "ʿAlī Şīr Nevāyī's Letter of Recommendation for the émigré poet Baṣīrī", Keshif: E-Journal for Ottoman-Turkish Micro Editions, 3/1 (2025), s. 1-8.
- Fikret Sarısoy, Basîrî'nin Farsça Divanı, yüksek lisans tezi, Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2001 (özet).
- Hamid Algar, "Jami and the Ottomans", Jāmī in Regional Contexts (ed. Thibaut d'Hubert, Alexandre Papas), Brill, Leiden 2018/2019 (ikinci el aktarım).
- Bu kaynaklar üzerinden aktarılan tezkireler: Sehî Bey, Heşt Bihişt; Latîfî, Tezkiretü'ş-şuarâ; Âşık Çelebi, Meşâirü'ş-şuarâ; Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şuarâ; Beyânî, Tezkire; Münîrî, Münşeât.
Çevrimiçi kaynaklar






