XIX. yüzyılın ilk yarısında Amasya'ya uğrayan Batılı gezginler arasında William John Hamilton, şehre bir jeoloğun ve bir antikacının gözüyle birlikte bakmasıyla ayrılır. 1836 yazında yalnızca üç gün kalmasına karşın kaleye tırmandı, kayaya oyulmuş gizli geçitten üç yüz ayak derinliğe kadar indi, kral mezarlarını tek tek dolaştı, köprüleri saydı, ipek üretiminin rakamlarını not etti ve gördüklerini Strabon'un Amasya tasviriyle karşılaştırdı. 1842'de yayımladığı iki ciltlik Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia (Küçük Asya, Pontus ve Ermenistan'da Araştırmalar) adlı kitabının birinci cildi, Amasya kral mezarlarını gösteren kendi çizimiyle açılır.

Hamilton'ın asıl mesleği jeolojiydi. Londra Jeoloji Derneği'nin uzun yıllar sekreterliğini ve iki dönem başkanlığını yaptı, Kraliyet Coğrafya Derneği'ne dört kez başkan seçildi, bir süre İngiliz parlamentosunda milletvekilliği yaptı. Küçük Asya yolculuğu ve ondan çıkan kitap, bu hayatın en çok anılan ürünü oldu.

Ailesi ve Gençliği

Dictionary of National Biography'deki maddeye göre William John Hamilton 5 Temmuz 1805'te Londra'da doğdu. William Richard Hamilton'ın en büyük oğluydu. Charterhouse okulunda ve Göttingen Üniversitesi'nde okudu; özellikle modern dillere ve tarihe ağırlık verdi. 1827'de Madrid elçiliğine ataşe olarak atandı, 1829'da Paris'e geçti, Londra'ya döndükten sonra Dışişleri Bakanlığı'nda bir süre Lord Aberdeen'in yazı işlerini yürüttü.

Jeolojiye yönelmesi babasının isteğiyle oldu: jeolog Roderick Murchison ona uygulamalı jeoloji dersleri verdi. 1831'de Jeoloji Derneği'ne üye oldu ve 1832'den 1854'e kadar derneğin sekreterlerinden biri olarak görev yaptı. Murchison onu genç doğabilimci Hugh Strickland ile tanıştırdı; Doğu yolculuğu bu tanışmadan doğdu.

Küçük Asya Yolculuğu

Hamilton kitabının önsözünde, 1835'in başlarında Avrupa kıtasına bir gezi düşünürken onun yerine Osmanlı'nın Asya'daki eyaletlerine yöneldiğini, çünkü bu bölgelerin antikacı, coğrafyacı ve jeolog için "görece bilinmeyen" yerler olduğunu yazar. Üç dört ay eski yazarları okuyarak, sekstant ve daire gibi ölçü aletlerini kullanmayı öğrenerek hazırlandı. Strickland'ı yanına almayı başardığı için kendini şanslı sayıyordu; ancak Strickland 1836'nın başında İngiltere'ye dönmek zorunda kaldı. Hamilton, Strickland'ın ayrılışının ülkenin jeolojik incelemesine büyük kayıp olduğunu, kuşbilim ve böcekbilim alanında ise kaybın daha da büyük olduğunu not eder.

İkili önce İyon adalarını, Boğaziçi'ni ve Batı Anadolu'nun volkanik Katakekaumene bölgesini gezdi. Strickland dönünce Hamilton at sırtında, yalnız, Ermenistan'a kadar uzanan ve Küçük Asya'yı baştan başa kat ederek İzmir'e dönen uzun bir yol izledi. Önsözde, mevcut haritaların "en yüksek derecede yanlış" olduğunu gördüğü için zaman, mesafe ve yön kayıtlarına büyük emek verdiğini, yerleri astronomik gözlemlerle belirlemeye çalıştığını ve büyük bir kaya ve mineral koleksiyonu topladığını anlatır. Ankara'da Augustus Tapınağı'nın duvarındaki Res Gestae yazıtının Yunanca çevirisinden parçalar kopya edenlerden biri de oydu; yirmi beş yıl sonra Yunanca metni duvarların ardından çıkarıp kopya eden Georges Perrot, Pococke ile Hamilton'ın bu parçaları yayımladığını yazar.

Karadeniz'den Amasya'ya

1836 yazında Hamilton Karadeniz kıyısından iç kesimlere yöneldi. Günlüğüne göre 31 Temmuz'da Vezirköprü yolundaydı, 1 Ağustos'ta Lâdik'e ulaştı, ardından Niksar ve Tokat'a geçti. 9 Ağustos'ta Tokat'tan Turhal'a, 10 Ağustos'ta Zile'ye gitti. Zile'den ayrıldıktan sonra Sezar'ın Pontus kralı II. Pharnakes'i yendiği ve zaferini "Veni, vidi, vici" sözleriyle bildirdiği savaşın geçtiği vadiden geçtiğini, Hirtius'un tarif ettiği derin geçidin bu yere tam uyduğunu yazar.

Kitapta Zile'den Amasya'ya yolculuğun tarihi "Thursday, April 11" diye basılmıştır; ancak hemen önceki günlerin 9 ve 10 Ağustos olması ve 11 Ağustos 1836'nın gerçekten perşembeye denk gelmesi, doğru tarihin 11 Ağustos 1836 olduğunu gösterir. O gün Hamilton sekiz saatlik yolun sonunda Yeşilırmak vadisine indi; ırmağın iki yanındaki bahçeleri ve dut tarlalarını sulayan, yarıçapı on altı on sekiz ayağı bulan dev su çarklarını gördü. Yolda yük atlarından birinin bacağı kırıldı; yeni at beklerken Aksaler denen köyde bir odada çingene kadınların şarkı ve dansını izledi. Şehre yaklaşırken çitlerin ipekböceklerinin yapraklarını yediği dut dallarından örüldüğünü, iki mil kala dar bir boğazda kayaya oyulmuş eski bir su kanalının kalıntılarını gördüğünü not eder. Akşam beş buçukta Amasya'ya girdi.

Amasya'da Üç Gün

Hamilton'ın ilk izlenimi, şehrin taş evleri ve konumuyla "Türkiye'deki çoğu şehirden çok daha üstün" bir görünüşte olduğudur. Ana caddenin iki yanında, bir kısmı yıkık bir kısmı cami olarak kullanılan "Sarazen üslubunda" yapılar gördü; bunların bölgeyi Bizans'tan alan ilk sultanların türbeleri olduğunu duydu. Ona verilen bilgiye göre şehirde üç dört bin Türk, yedi yüz elli Ermeni ve yüz ile yüz elli arasında Rum hanesi vardı. Şehrin asıl çekiciliğinin Strabon'un doğduğu yer olmasından geldiğini yazar ve Strabon'un memleketini anlatan ünlü pasajını kendi çevirisiyle kitabına alır.

Hamilton'ın Amasya'daki en ayrıntılı gözlemleri kale üzerinedir. Şehirden doğrudan çıkılamayan kayalığa doğudan dolanarak, kaleyi kuzeydeki dağlara bağlayan dar sırttan tırmandı. Strabon'un kalenin yüksekliği için verdiği "beş altı stadion"un, zirveye ancak bu dolambaçlı yoldan ulaşılabildiği için yolun uzunluğunu anlattığını ileri sürdü. Tırmanışın başında kayaya kazınmış iki yazıt buldu ve güneşin en uygun ışığı verdiği saatlerde ertesi günler tekrar gelerek bunları güçlükle okudu; yazıtlar kitabın ekinde yayımlandı. Zirvede çok az eski yapı kalıntısı bulduğuna şaşırdı: duvarların çoğu Bizans ya da Türk dönemindendi, ama en yüksek noktada güzel işçilikli iki Helenistik kulenin kalıntıları duruyordu. Taşların dış yüzlerinin hafif dışbükey olduğunu, her taş sırasının on altı inç kalınlığında, düzenli örüldüğünü kaydetti.

Kalede onu en çok ilgilendiren yer, Strabon'un sözünü ettiği yeraltı geçidiydi. Hamilton, Ünye, Tokat, Turhal ve Zile kalelerinde benzerlerini görmüş olduğu bu kayaya oyulmuş merdivenli geçidin ya su almak ya da gizli çıkış kapısı olarak yapıldığını, her durumda Helenistik dönemden kaldığını düşünüyordu. Bir kılavuz ve ışıkla içine indi. Girişin tuğla kemerle örülü olması önce onu kuşkuya düşürdü, ama yirmi ayak kadar inince Helenistik taş işçiliğiyle yapılmış asıl girişe ulaştı. Basamakları aşınmış ya da çamurla dolmuş dik yolda bir seferde on beş yirmi basamak kaydı, sonunda yaklaşık üç yüz ayak derinlikte, çevresi yine Helenistik duvarla çevrili küçük ve soğuk bir su gözüne vardı. Kuyunun bir zamanlar daha derin olduğunu ve taşla doldurulduğunu düşündü; Strabon'un Pompeius'un emriyle yıkıldığını yazdığı kuyulardan biri olabileceğini ekledi. Ünye ve Turhal'daki benzer geçitlerin bu kalelerin de Mithridates'in sığınaklarından olduğu ihtimalini güçlendirdiğini yazar.

Kalenin hemen altındaki kral mezarlarını beş tane olarak sayar: üçü batıda, ikisi doğuda. Kaya yüzeyinin etkiyi artırmak için yapay olarak düzeltildiğini, batıdaki mezarlara küçük bir mağaradan geçen ve dik kaya yüzüne oyulmuş, alçak bir kaya korkulukla korunan açık bir galeriden ulaşıldığını anlatır. En uçtaki mezarın çevresindeki kayadan dar bir koridorla tamamen ayrıldığını, bitirilmemiş göründüğünü, hiçbirinde yazıt bulunmadığını belirtir ve mezarları Ker Porter'ın şehir dışında anlattığı Aynalı Mağara ile karşılaştırır. Doğudaki üç küçük mezarın altında eski Yunan surlarının önemli kalıntılarını ve en iyi Helenistik üslupta yapılmış kare bir kuleyi gördü; bunların Strabon'un kral mezarlarını içine alan sur olarak anlattığı duvarlar olduğunu yazar.

Şehir içinde Yeşilırmak üzerinde dört köprü saydı. En batıdaki taş köprü yeniydi; kral mezarlarının hemen altındaki taş köprü çok eskiydi, "görünüşe göre Roma dönemine ait"ti ve yapıldığından bu yana belirgin biçimde çökmüştü; üçüncüsü mütesellimin konağının karşısındaki ahşap köprüydü; dördüncüsü yarım mil aşağıda, şehrin ucundaki taş köprüydü. Aynı caddede, ön duvarı eski korniş, friz ve arşitrav parçalarıyla örülmüş, giriş kapısının yanları ve lentosu büyük harfli Yunanca yazıtlı uzun taşlardan yapılmış eski bir medresenin kalıntılarını gördü; bu yazıtları da kitabının ekine koydu.

Hamilton'ın Amasya ekonomisi üzerine verdiği bilgiler kısadır ama somuttur. Şehrin aşağı kesimindeki ovanın sulanan bahçeler ve dutluklarla kaplı olduğunu, ipeğin Amasya'nın başlıca ürünlerinden olduğunu ve yılda elli bin okkayı aşan ipek üretildiğini, okkasının yaklaşık yüz yirmi kuruşa satıldığını yazar. Irmak kenarında yeni kurulmuş, Nizam askerlerinin giyimi için keçeye benzeyen kaba bir yünlü kumaş dokuyan bir fabrikayı gezdi: iplik eğirme, dokuma ve kumaşı büyük tahta tokmaklarla dövme işlerinin hepsi ırmağa kurulmuş bir su çarkıyla yürütülüyordu. Hamilton makinelerin çok ilkel olduğunu, ama sanayinin bir başlangıcı olarak desteklenmeyi hak ettiğini söyler.

Gezgin, kısa süre önce yetkililerin izniyle Amasya'da bir Rum okulu açıldığını, bunun Bafra'dakiyle birlikte bölgedeki tek Rum okulu olduğunu duyar. Kendisini ziyaret eden Rum kilisesinin başrahibi, Amasya'da kitap ya da el yazması bulunmadığını, ama Kayseri'deki okulda zengin bir kütüphane olduğunu söyler; bir yıl sonra Kayseri'ye gittiğinde orada da el yazması olmadığını öğrenecektir. Çarşıları küçük ve malı az bulduğunu, Ermeni kuyumculardan Bitinya'daki Dia ve Pimolisa şehirlerine ait birkaç sikke aldığını, ama Amasya'nın kendi sikkesinden tek bir örnek bulamadığını yazar. Şehrin bir başka görüntüsü de onu etkilemiştir: geceleri çevredeki kayalıklarda barınan ve gündüzleri damlarda bekleyip artıkları toplayan, Türklerin hiç incitmediği ve zaman zaman yiyecek attığı büyük beyaz akbabalar.

Hamilton, şehre girerken yol kenarında gördüğü su kanalının yerli halk arasında Ferhat'a bağlandığını öğrenir ve hikâyeyi kitabına alır: Amasyalı bir güzele âşık olan zengin bir genç, kızın şehre uzak bir vadiden su getirmesi şartını kabul eder, yıllarca tek başına çalışır, sonunda yaşlı bir kadın ona sevdiğinin öldüğünü söyleyince işi bırakır ve kederinden ölür; ikisi yakındaki bir dağın tepesine birlikte gömülür. Hamilton'a göre Fontanier bu kanalı Strabon'un andığı su yolu sanmıştı.

Hamilton 15 Ağustos 1836 pazartesi sabahı sekiz buçukta Amasya'dan Çorum'a doğru yola çıktı. Kısa süre önce gelirken izlediği Zile yolundan üç mil geri dönüp taş bir köprüyle Yeşilırmak'ı geçti ve Amasya ovasının kuzey kenarı boyunca ilerledi. Ovanın bir zamanlar göl olduğunu, tepelerin kıvrımları boyunca aynı seviyede uzanan eski kıyı çizgilerinden anladığını yazar. Kitapta Amasya'nın, birkaç gün daha kalınsa kale ve şehrin eski eserleri, çevredeki yerler ve Merzifon yakınındaki gümüş, bakır ve tuz madenleri incelenerek çok daha verimli geçirilebileceğini söyler.

Kitap ve Sonraki Hayatı

Hamilton döndükten sonra 1837'de Kraliyet Coğrafya Derneği başkanlığına seçildi; bu görevi 1841, 1842 ve 1847'de de üstlendi. 1841-1847 yıllarında Muhafazakâr Parti'den Wight Adası'ndaki Newport'un milletvekiliydi. Yolculuğun bilimsel ayrıntılarını Jeoloji Derneği'nin yayınlarında duyurduktan sonra 1842'de, kendi çizimleriyle süslü iki ciltlik Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia; with some account of their Antiquities and Geology'yi John Murray'den yayımladı. Dictionary of National Biography'ye göre eser Alexander von Humboldt'un övgüsünü kazandı ve Hamilton 1843'te Kraliyet Coğrafya Derneği'nin kurucu madalyasına layık görüldü.

Sonraki yıllarda jeolojiye döndü: 1844'te orta Toskana'nın kayaları, 1848'te Oberstein akik ocakları, 1854-1855'te Mainz havzası ile Hessen-Kassel bölgesinin jeolojisi üzerine çalışmalar yayımladı. 1854'te ve 1865'te Jeoloji Derneği başkanı seçildi; yıllık konuşmalarında iki yıl içinde bilim alanında yayımlanan hemen her şeyi derleyip değerlendirmesiyle tanındı. 1849'dan ölümüne kadar Great Indian Peninsula Demiryolu şirketinin yönetiminde ve başkanlığında bulundu. Sağlığı bozulunca 1866'da görevlerinden çekilip bir yıl yurt dışında kaldı; İngiltere'ye döndükten kısa süre sonra, 27 Haziran 1867'de öldü. İki evlilik yaptı; ilk eşinden bir oğlu, 1838'de evlendiği ikinci eşi Margaret Dillon'dan üç oğlu ve dört kızı oldu.

Amasya Tarihindeki Yeri

Hamilton'ın Amasya bölümü kısa bir ziyaretin kaydıdır, ama 1836 Amasya'sı için değerli rakamlar ve gözlemler içerir: hane sayılarına göre Müslüman, Ermeni ve Rum nüfusun oranı, ipek üretiminin miktarı ve fiyatı, ordu için kumaş dokuyan su gücüyle çalışan fabrika, Rum okulunun açılışı, dört köprünün durumu. Kale ile kral mezarlarına dair tasvirleri, Strabon'un anlatımını yerinde sınama çabasıyla birleşir; kalenin yeraltı geçidine inip derinliğini ve içindeki su gözünü kaydetmesi bu çabanın en somut örneğidir. Kitabın ön levhası da kendi elinden çıkmış bir Amasya görüntüsüdür: kayalık, kral mezarları, kale ve önde kiremit damlı evlerle bir minare.

Kronoloji

5 Temmuz 1805: Londra'da doğdu.

1827: Madrid elçiliğine ataşe olarak atandı; 1829'da Paris'e geçti.

1831: Jeoloji Derneği üyesi oldu; 1832-1854 arasında derneğin sekreterlerinden biriydi.

1835: Hugh Strickland ile Doğu yolculuğuna çıktı.

1836 başı: Strickland İngiltere'ye döndü; Hamilton yolculuğu yalnız sürdürdü.

11 Ağustos 1836: Zile'den Amasya'ya geldi.

15 Ağustos 1836: Amasya'dan Çorum'a doğru ayrıldı.

1837: Kraliyet Coğrafya Derneği başkanı (1841, 1842 ve 1847'de yeniden).

1841-1847: Newport milletvekili.

1842: Researches in Asia Minor, Pontus and Armenia yayımlandı.

1843: Kraliyet Coğrafya Derneği'nin kurucu madalyası.

1854 ve 1865: Jeoloji Derneği başkanı.

27 Haziran 1867: Öldü.

Kaynakça

Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:

Çevrimiçi kaynaklar