Özgün Metin
Vezin: fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilün
Sünbülüñ her dem gül üzre tārmār olmaḳ neden
Nergisüñ her kūşede mest ü ḫumār olmaḳ neden
Ḫūn-ı dildür dem-be-dem derd ü ġamuñla yidügüm
Ol daḫı zülfüñ ucından zehr-i mār olmaḳ neden
Geh cefāsı ḥükm ider mülk-i dile gāhī ġamı
Bir ḫarāb-ābāda iki şehryār olmaḳ neden
Çünki mir’āt-ı cemālinden görindi kā’ināt
Der-be-der mihr ile māh āyīnedār olmaḳ neden
Ḫaṭṭ-ı dil-ber gibi āḫir çün gelürmiş yazılan
Ṣāfiyā āyīne-i dilde ġubār olmaḳ neden
Günümüz Türkçesiyle
1. Sümbül gibi saçının her an gül gibi yanağının üzerinde darmadağın olması neden; nergis gibi gözünün her köşede sarhoş ve mahmur durması neden?
2. Derdin ve gamınla her an yediğim gönül kanıdır; o kanın da zülfünün ucu yüzünden yılan zehrine dönmesi neden? ("Kan yemek" büyük acı çekmek demektir; zülüf, kıvrımları ve karalığı yüzünden yılana benzetilir.)
3. Gönül ülkesine kimi zaman sevgilinin cefası, kimi zaman gamı hükmeder; harap bir yere iki hükümdar olması neden?
4. Mademki bütün kâinat onun güzelliğinin aynasında göründü, güneş ile ayın kapı kapı dolaşan aynacılar olması neden? (Güneş ve ay ışığı yansıttıkları için ayna tutan kimselere benzetilir; ama kâinat zaten sevgilinin güzelliğinde yansımıştır.)
5. Mademki alına yazılan, sonunda dilberin yüzündeki ayva tüyü gibi gelip çıkıyormuş, ey Sâfî, gönül aynasında toz bulunması neden? ("Ḫaṭ" hem yazı hem gençlerin yüzünde beliren ayva tüyü demektir; ayva tüyünün çıkmasına "ḫaṭ gelmek" denir. "Ġubār" hem toz hem çok ince bir yazı türünün adıdır.)
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir beş beyitlik bir gazeldir ve aruzun remel bahrinden "fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilātün fā‘ilün" kalıbıyla yazılmıştır. Redif "olmaḳ neden", kafiye "-âr" sesidir: tārmār, ḫumār, mār, şehryār, āyīnedār, ġubār. Mahlas son beyitte "Ṣāfiyā" biçiminde geçer. Gazelin beş beyitlik metni Âşık Çelebi'nin Meşâ'irü'ş-şu'arâ'sındaki Sâfî maddesinde yer alır. Kınalızâde Hasan Çelebi ile Beyânî gazelin yalnız matlaını, üçüncü beytini ve maktaını verir. Gazel, Sâfî'nin divanının Sevgi ile Sevindik neşrinde de bulunmalıdır, ancak o neşrin metni burada kullanılamamıştır. Kime ve ne zaman yazıldığı bilinmiyor.
Âşık Çelebi Sâfî'yi tanıtırken onun şiire emek verdiğini ve "Aḥmed Paşa ġazellerine naẓīre dimekle ṭab‘ın āzmāyiş" ettiğini, yani Ahmed Paşa'nın gazellerine nazire söyleyerek gücünü sınadığını yazar. Kınalızâde de benzer bir hüküm verir ve Sâfî'nin şiirinde çoğunlukla Ahmed Paşa'yı izlediğini söyler. Bu gazelin de bir Ahmed Paşa gazeline nazire olup olmadığı kaynaklarda belirtilmez.
Anlam ve Söz Sanatları
Gazel baştan sona sorular üzerine kuruludur; her beyit "olmaḳ neden" diye biten bir soruyla sevgilinin halini, âşığın derdini ya da dünyanın düzenini sorgular. Bu soruların hiçbiri cevap beklemez; şair onlarla sevgilinin güzelliğini ve âşığın acısını öne çıkarır. Matlada divan şiirinin bilinen çiçek benzetmeleri arka arkaya sıralanır: sümbül saç, gül yanak, nergis gözdür. Saçın yanak üzerinde dağılması ve gözün mahmur durması, sevgilinin hem dağınık hem baygın güzelliğini anlatır.
İkinci beyitte âşığın gıdası gönül kanıdır. "Kan yemek" Türkçede büyük acı çekmeyi anlatan bir deyimdir. Şair bu kanın da sevgilinin zülfü yüzünden yılan zehrine dönüştüğünü söyler; kıvrım kıvrım ve siyah olan zülüf, divan şiirinde sık sık yılana benzetilir. Kınalızâde ile Beyânî'nin de aktardığı üçüncü beyit, devlet hayatından alınmış bir benzetmeye dayanır. Gönül bir ülkedir; o ülkeye kimi zaman sevgilinin cefası, kimi zaman gamı hükmeder. Şair harap bir yere iki hükümdarın ne gereği olduğunu sorar. Beytin arkasında "bir iklime iki padişah sığmaz" düşüncesi durur; Sâfî'nin tezkirelerde atasözlerine ve meseller kullanmaya düşkün bir şair olarak anılması bu beyitte de kendini gösterir. Bir vezirin ve defterdarın kaleminden çıkan bu beyitte ülke yönetimiyle ilgili bir sözün aşka uygulanması ayrıca dikkat çekicidir.
Dördüncü beyit tasavvufî bir düşünceye yaslanır. Kâinat sevgilinin güzelliğinin aynasında görünmüştür; böyle olunca güneş ile ayın, ışığı yansıtan aynalar gibi kapı kapı dolaşması gereksizdir. "Āyīnedār", ayna tutan kişi demektir. Güneşin ve ayın göklerdeki dolaşması, sevgilinin güzelliğini her kapıya taşımak isteyen aynacıların dolaşmasına benzetilir; bu, hüsn-i talil sanatının bir örneğidir. Makta beyti ise gazelin en ince söz oyunlarını taşır. "Ḫaṭ" kelimesi hem yazı hem gençlerin yüzünde beliren ayva tüyü anlamına gelir; ayva tüyünün belirmesine "ḫaṭ gelmek" denir. Şair, alına yazılanın tıpkı sevgilinin ayva tüyü gibi sonunda mutlaka geleceğini söyler ve gönül aynasında toz bulunmasının, yani kederlenmenin anlamsız olduğunu ekler. "Ġubār" kelimesi de hem toz hem çok küçük harflerle yazılan bir yazı türünün adıdır; böylece yazı, ayva tüyü ve toz kelimeleri aynı beyitte birbirine bağlanır. Mahlasın "saf, temiz" anlamı da aynanın tozsuz olması gerektiği düşüncesiyle örtüşür.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Âşık Çelebi, Meşâ'irü'ş-şu'arâ, hzl. Filiz Kılıç, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 553, Sâfî maddesi. ekitap.ktb.gov.tr
- Kınalızâde Hasan Çelebi, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 494-495, Sâfî maddesi. ekitap.ktb.gov.tr
- Beyânî, Tezkiretü'ş-şu'arâ, hzl. Aysun Sungurhan, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 107, Sâfî maddesi. ekitap.ktb.gov.tr
- Latîfî, Tezkiretü'ş-şu'arâ ve Tabsıratü'n-nuzamâ, hzl. Rıdvan Canım, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2018 (e-kitap), s. 321-322, Sâfî maddesi. ekitap.ktb.gov.tr






