XV. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı sarayına sunulan iki musiki kitabı, yazarlarının hayatından çok daha fazlasını bugüne taşımıştır. Bunlardan biri, Safiyyüddin el-Urmevî ile başlayan edvâr geleneğinin Arapça yazılmış son büyük örneklerinden sayılan er-Risâletü'l-fethiyye, öteki aynı geleneğin Türkçe yazılmış ilk metinleri arasında yer alan Zeynü'l-elhân'dır. İkisinin de yazarı, nisbesini o dönemde Amasya sancağına bağlı Lâdik kasabasından alan Muhyiddin Mehmed Çelebi'dir. Musiki tarihçileri onu kısaca Lâdikli Mehmed Çelebi diye anar.

Mehmed Çelebi'nin hayatı hakkında kaynakların söyledikleri birkaç cümleyi geçmez. Bilinenlerin çoğu eserlerinden, eserlerin ithaf kayıtlarından ve yazmaların ferağ tarihlerinden çıkarılmıştır. Yine de bu az bilginin içinde Amasya ile kurulmuş açık bir bağ vardır: Mehmed Çelebi, Şehzade Bayezid'in Amasya'da geçen uzun sancakbeyliği yıllarında onun çevresinde yer almış, Bayezid tahta çıktıktan sonra İstanbul'a giderek orada müderrislik yapmış ve bütün eserlerini bu şehzadeye, yani II. Bayezid'e sunmuştur.

Adı, Nisbesi ve Hakkındaki Yanlış Bilgiler

Müellifin asıl adı Muhyiddin Mehmed'dir. Eserlerinde babasının adı Abdülhamid olarak geçer. Ancak Gustave Flügel'in 1835'te yayımladığı Keşfü'z-zunûn neşrinde baba adı Abdülmecid diye okunmuş, bu yanlış okuma ondan sonraki pek çok yayına geçmiş ve ancak Şerefettin Yaltkaya'nın aynı eseri 1941'de yeniden neşretmesiyle düzeltilmiştir. Bir müellifin adının bir asırdan fazla yanlış dolaşması, Lâdikli'nin musiki tarihçilerinin dikkatini ne kadar geç çektiğini de gösterir.

Nisbesi de uzun süre tartışma konusu oldu. Kimi yazarlar onu Suriye kıyısındaki Lâzkiye'ye, kimileri Denizli yakınındaki Lâdik'e bağladı; Arap asıllı olduğunu ileri sürenler de çıktı. Recep Uslu'nun TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki değerlendirmesine göre bu rivayetlerin hiçbiri doğru değildir: Mehmed Çelebi, o dönemde Amasya sancağına bağlı olan, bugün Samsun iline dahil bulunan Lâdik kasabasındandır. Risâlenin Küveyt neşrinde adın "el-Lâzikî" biçiminde yazılması da Lâzkiye ile karıştırılmasını kolaylaştırmış olmalıdır. Aynı değerlendirme, onun eserlerini Amasya'da yazdığı yolundaki görüşü de reddeder. Eserlerin tarihleri, en azından musikiye dair iki kitabın Bayezid'in tahta çıkışından sonra, 1483-1485 arasında tamamlandığını gösterir.

Lâdik'ten Şehzade Bayezid'in Çevresine

Mehmed Çelebi'nin ilk eğitimini Lâdik'te aldığı, dinî ilimlerin yanında Arapça ve Farsça öğrendiği bilinmektedir. Hangi hocalardan okuduğu, Amasya medreselerinde bulunup bulunmadığı kaynaklarda yazılı değildir. Bilinen şey, Fatih Sultan Mehmed'in oğlu Şehzade Bayezid'in Amasya sancakbeyliği sırasında onun çevresine girmiş olmasıdır. Bayezid çocuk yaşta Amasya'ya gönderilmiş ve 1481'de tahta çıkıncaya kadar yaklaşık yirmi altı yıl bu sancakta kalmıştı. Lâdikli'nin şehzadenin çevresinde hangi sıfatla bulunduğu, saraydan maaş alıp almadığı ya da hangi görevi üstlendiği belgelenmemiştir.

Bayezid, babasının ölümü üzerine 886 (1481) yılında Amasya'dan İstanbul'a gidip tahta oturunca Mehmed Çelebi de başşehre geçti. İstanbul'daki asıl mesleği müderrislikti. Bu dönemde yazdığı eserlerin hepsini, şehzadeliğinden tanıdığı yeni padişaha ithaf etmesi, Amasya'da kurulan ilişkinin saltanat yıllarında da sürdüğünü düşündürür. İstanbul'da hangi medresede ders verdiği ise kullandığımız kaynaklarda yer almaz.

İlk Eseri: Zübdetü'l-beyân

Mehmed Çelebi'nin bilinen ilk eseri musiki değil mantık üzerinedir. Müderrislik yaptığı yıllarda Türkçe yazılmış bir mantık kitabı bulunmadığını görerek Zübdetü'l-beyân'ı kaleme almış ve bunu da II. Bayezid'e sunmuştur. Eser bir mukaddime, mantık terimlerinin açıklandığı bir bölüm ve bir hâtimeden oluşur. Müellif hattıyla yazılmış tek nüshası Süleymaniye Kütüphanesi'nde, Ayasofya koleksiyonunda 2490 numarada kayıtlıdır.

Eser üzerinde iki tez hazırlanmıştır. Muhsin Korkmaz 2001'de İstanbul Üniversitesi'nde metni günümüz Türkçesine aktararak dil incelemesi yapmış, Havva Kızılçardak da 2010'da Marmara Üniversitesi'nde eseri mantık açısından ele almıştır. Kızılçardak'ın tespitine göre Zübdetü'l-beyân, belirlenebildiği kadarıyla Türkçe yazılmış ilk mantık eseridir; terim ve tanımlarını Kâtibî'nin er-Risâletü'ş-Şemsiyye'sinden alır, gerekli yerlerde açıklamalar ekleyerek Türkçeye aktarır, ancak kavramları Türkçe terimlerle karşılamaz. Mantık gibi medresenin temel derslerinden birini Türkçe anlatma çabası, Lâdikli'nin musiki kitabını da önce Arapça yazıp ardından Türkçeye çevirmesiyle aynı yöne işaret eder.

Zeynü'l-elhân: Arapçadan Türkçeye Bir Edvâr

Zeynü'l-elhân fî ilmi't-te'lîf ve'l-evzân (Beste ve Usul İlminde Nağmelerin Süsü), Mehmed Çelebi'nin musiki nazariyatına dair ilk çalışmasıdır. Önce Arapça yazılmış ve II. Bayezid'e ithaf edilmiştir; eserin Fatih Sultan Mehmed'e sunulduğunu yazan kaynaklar yanılmaktadır. Arapça metnin telif tarihi kesin olarak bilinmez. Nuruosmaniye Kütüphanesi'ndeki nüshanın (nr. 3655) sonuna Hüseyin Hüsâmeddin Efendi tahmini yazım tarihi olarak 888 (1483) yılını düşmüştür. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki madde, eserin Türkçe tercümesinin tarihi göz önüne alındığında bu tahminin yerinde olduğunu kabul eder. Diğer Arapça nüshalar XX. yüzyılda bu nüshadan çoğaltılmış kopyalardır.

Müellif eserini padişaha sunduktan bir yıl sonra Türkçeye çevirmiştir. Türkçe metnin bilinen en eski nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ndedir (TY, nr. 4380) ve ferağ kaydı 10 Rebîülâhir 889 (7 Mayıs 1484) tarihini taşır. Konya Mevlânâ Müzesi Kütüphanesi'ndeki nüsha 1846'da Mevlevî Hemdem Çelebi tarafından vakfedilmiştir; Ankara'daki Millî Kütüphane nüshası ise İstanbul nüshasından istinsah edilmiştir. Türkçe metinde mütercimin adı geçmediği için çevirinin Lâdikli'ye ait olmadığı da ileri sürülmüştür. Ne var ki Zübdetü'l-beyân'ın müellif nüshası ile Zeynü'l-elhân nüshasındaki hattın aynı oluşu ve kâğıt özellikleri, Hüseyin Sadeddin Arel'in de belirttiği gibi çevirinin müellifin kendi elinden çıktığı kanaatini destekler.

Eser bir mukaddime, üç makale ve bir hâtimeden oluşur. Mukaddimede musiki ilminin, nağme ve îkā'ın tanımları yapılır, güzel sesle okumanın önemi Kur'an'dan âyetlerle desteklenir, bestecilikte kullanılan on yedi sesten söz edilir ve insan sesine en uygun çalgıların üflemeli ve telli sazlar olduğu belirtilir. Birinci makalede perdeler ve telin aralıklara bölünmesi Safiyyüddin el-Urmevî'nin yöntemiyle anlatılır; dönemin icracılarının perde bölgelerine "perde" ve "girift" dediklerinin kaydedilmesi, terimlerin tarihi açısından değerli bir bilgidir. İkinci makale, doksan bir daireden oluşan makamlar arasından rasttan başlayıp uşşakta biten on iki meşhur makamı, yedi âvâzeyi, şubeleri ve terkipleri ele alır. Üçüncü makale îkā'a, yani ritme ayrılmıştır.

Musiki tarihçileri için eserin en değerli yanı bu son bölümdedir. Mehmed Çelebi, eskilerin altı îkā'ını açıkladıktan sonra kendi zamanında kullanılan, berefşanla başlayıp darb-ı fetihle biten on sekiz usulü sayar, bunlara halk arasında kullanılan cerr-i hafîf ve rikâb îkā'larını ekler ve her usulü yalnız zamanıyla değil vuruşlarıyla da tarif eder. Darb-ı tavîl, darb-ı kasîr, çârdarb, remel-i kasîr ve remel-i tavîl, serendâz, nîm-sakīl, revan gibi başka eserlerde geçmeyen adlar, kitabı Fatih ve II. Bayezid dönemi İstanbul musikisinin başlıca kaynaklarından biri yapar. Çalgılardan yalnızca şahrûdun adının geçmesi de dikkat çeker. Eserde musiki nazariyatı tarihi "kudemâ", "müteahhirîn" ve "fî zamâninâ" (bizim zamanımızda) diye üç döneme ayrılır.

Şube sayısı konusunda kaynaklar arasında küçük bir fark vardır. TDV İslâm Ansiklopedisi'nin müellif maddesi Lâdikli'nin eserlerinde on iki makam, yirmi dört şube, yedi âvâze ve otuz terkip üzerinde durduğunu yazarken, Zeynü'l-elhân maddesi bu eserdeki şubeleri dört olarak verir. Fark, iki eserin farklı tasniflerinden kaynaklanıyor olabilir; elimizdeki kaynaklar bunu açıklamaz.

er-Risâletü'l-fethiyye

Mehmed Çelebi'nin musikiye dair ikinci eseri Arapça yazılmış er-Risâletü'l-fethiyye'dir. Müellif, kitabına padişahın fetihleri dolayısıyla bu adı verdiğini söyler. Bu yüzden eserin II. Bayezid'in Boğdan seferinde Akkirman'ı alması üzerine, 889 (1484) yılında yazıldığı tahmin edilir. Bilinen en eski nüshası 890 (1485) tarihlidir ve Halep'teki el-Mektebetü'l-Ahmediyye'de (nr. 1206) bulunur. On ikisi Türkiye dışında, üçü İstanbul Atatürk Kitaplığı, İskilip İlçe Halk Kütüphanesi ve İstanbul Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Merkezi'nde olmak üzere on beş nüshası tespit edilmiştir. Nüshaların çoğunun Türkiye dışında bulunması, eserin Arap dünyasında da okunduğunu düşündürür.

Risâle, üç fasıllık bir mukaddime ile iki bölümden oluşur. Mukaddimede musikinin tanımı, konusu, onu ortaya koyan kişi olarak Pisagor, musikinin gayesi ve adının sebebi ile riyazi ilkeleri anlatılır. Beste ilminin işlendiği birinci bölüm beş fasıldır: perdelerin taksimi, uyumlu aralıklar ve oranları, aralıkların sınıflandırılması, mülâyemet ve tenâfür, meşhur devirler, eski musikişinaslara göre altı âvâze ile şubeler ve son olarak müellifin zamanında kullanılan makamlarla bunların vakitlere ve kişilerin mizacına göre etkileri. Üç fasıllık ikinci bölüm îkā'a ayrılmıştır; usulün tanımı, zaman aralıkları ve usul dairelerinden sonra eski ve yeni nazariyatçıların kullandığı îkā'lar karşılaştırılır. Müellifin Fârâbî, Safiyyüddin el-Urmevî ve Abdülkādir-i Merâgī'den yararlandığı anlaşılmaktadır.

Eserin neşir ve çeviri tarihi de uzundur. Halep nüshası ile Bağdat'taki üç nüsha esas alınarak Hâşim Muhammed Receb tarafından Küveyt'te 1986'da tenkitli neşri yapılmıştır. Tunus'taki Zeytûne Camii Kütüphanesi nüshasından Menûbî es-Senûsî'nin yaptığı Fransızca çeviri, Baron Rodolphe d'Erlanger'in La musique arabe külliyatının dördüncü cildinde 1939'da yayımlanmıştır. Bülent Aksoy, 1987'de Fransızca çeviri ile Londra nüshası arasındaki bazı farkları göstermiştir. Rauf Yekta Bey'in esere dair Türkçe çevirisi basılamamış, Hakkı Tekin ise risâle üzerine 1999'da Niğde Üniversitesi'nde bir doktora tezi hazırlamıştır. Hafîd Efendi ed-Dürerü'l-müntehabât'ında, Rauf Yekta ve Suphi Ezgi de nazariyat kitaplarında bu eseri kaynak olarak kullanmışlardır.

Eskilerle Yeniler Arasında

Lâdikli'yi kendisinden önceki edvâr yazarlarından ayıran özellik, eskilerin (kudemâ) görüşleriyle kendi çağındaki nazariyatçıların (müteahhirûn) görüşlerini yan yana koyup sistemli biçimde karşılaştırmasıdır. Semra Şahin ve Ahmet Hakkı Turabi'nin 2025'te Amasya İlahiyat Dergisi'nde yayımlanan incelemesine göre er-Risâletü'l-fethiyye, musiki nazariyatında bu ayrımı sistemli olarak ele alan ilk eserdir. Yazarlar, Lâdikli'nin taraflardan birini savunmaktan çok iki görüşü mukayeseli biçimde sunmayı seçtiğini, bununla birlikte kendi döneminin ihtiyaçlarına cevap veren nazari açılımlar getirdiğini belirtir.

Bu açılımların başında aralıklar gelir. Urmevî, uyumlu aralıkları iki oktavla sınırlamış ve dokuz aralık saymıştı; Lâdikli'ye göre bunun sebebi insan sesinin iki oktavı aşamayacağı düşüncesiydi. Lâdikli ise şahrûd gibi bazı çalgıların iki oktavın üstüne çıkabildiğini göz önüne alarak üçüncü oktava uzanan büyük aralıkları da hesaba katar ve kendi zamanında dokuz aralığa beş aralık daha eklendiğini, böylece icrada on dört uyumlu aralık kullanıldığını yazar. Bu eklenenlerden ikisi, hicaz ve mâye cinslerinde bulunan ve bugün artık ikili denen aralıklara karşılık gelen aralıklardır. Aynı inceleme, çalgıların tasnifinde de bir yeniliğe dikkat çeker: eskiler çalgıları telli ve üflemeli diye iki gruba ayırırken, Lâdikli'nin aktardığına göre yeni nazariyatçılar vurmalı çalgıları da ayrı bir sınıf olarak sisteme katmışlardır.

Şahin ve Turabi'nin tespit ettiği öteki farklar da Osmanlı musikisinin sonraki yüzyıllardaki yönünü haber verir: ud'a yeni bir tel eklenmesi, yegâh perdesinin nazari sisteme alınması, makamların tarifinde seyir kavramının ayırt edici bir unsur olarak öne çıkması, pek çok yeni îkā' çeşidinin kullanıma girip eskilerinin büyük ölçüde terk edilmesi. Recep Uslu da Lâdikli'nin makam seyirlerini anlatırken "çıkıcı" ve "inici" ifadelerini kullandığını, kendisinden önceki nazariyatçılarda görülmeyen küçük ve büyük üçlü aralıklarından söz ettiğini ve usulleri gözde, az kullanılan ve en az kullanılan diye gruplandırdığını kaydeder. Makamı yalnız bir ses dizisi olarak değil, bir gidiş yolu olarak tarif etme eğilimi, sonraki Türk musikisi nazariyatının temel kavramlarından birinin erken izlerindendir.

Ses sistemi bakımından ise Mehmed Çelebi geleneğe bağlı kalır. Urmevî'nin on yedili ses sistemini ve Merâgī'nin doksan bir olarak kaydettiği makam dizilerini aynen benimser; aritmetik, geometrik ve harmonik olmak üzere üç tür oranı, bakiyye, tanînî ve mücennep aralıklarının yerini eskilerden aldığı gibi kabul eder. Şahin ile Turabi, Lâdikli'yi Arapça edvâr geleneğinin yerini Türkçe eserlere bırakmaya başladığı bir eşikte hem Arapça hem Türkçe yazarak iki dönem arasında köprü vazifesi gören bir müellif olarak değerlendirir.

Ölümü

Lâdikli Mehmed Çelebi'nin ne zaman ve nerede öldüğü kesin olarak bilinmez. Brockelmann yaşadığı dönem olarak yalnızca II. Bayezid'in saltanat yıllarını (1481-1512) gösterir. Henry George Farmer, Ziriklî ve Abbas el-Azzâvî ise 900 (1494-95) tarihini verirler. TDV İslâm Ansiklopedisi, ölümünü genel olarak XVI. yüzyılın başlarına yerleştirir. Mezarının yeri hakkında herhangi bir kayda rastlanmamıştır.

Yeniden Keşfedilişi ve Amasya ile Bağı

Zeynü'l-elhân ve er-Risâletü'l-fethiyye ancak XX. yüzyılda müzikologların ilgisini çekti. D'Erlanger ve Farmer'ın ardından Türkiye'de esere ilk değinen Rauf Yekta Bey oldu; 1924'te Anadolu Mecmuası'nda "Lâdikli Mehmed Efendi" başlıklı bir yazı yayımladı. Gültekin Oransay, Lâdikli'nin eserlerinde geçen makam ve usullerin tam listesini öteki eserlerle karşılaştırmalı olarak verdi. Ruhi Kalender 1982'de Ankara Üniversitesi'nde Zeynü'l-elhân'ın Türkçe nüshaları üzerine doktora tezi hazırladı; Ahmet Pekşen 2002'de eseri dil açısından inceledi; Binnaz Başar Çelik ve M. Cihat Can da XV. yüzyıl nazariyatı üzerine tezlerinde onun makam tanımlarını ve ses sistemini ele aldılar. Recep Uslu, 1998'de Musiki Mecmuası'nda "Ladikli Mehmed Çelebi Üzerindeki Şüpheler" başlıklı bir yazı yayımladı.

Amasya musiki tarihinde Lâdikli'nin yeri, Şehzade Bayezid'in sarayı etrafında oluşan ilim ve sanat çevresiyle birlikte düşünülmelidir. Aynı yüzyılda Ahmedoğlu Şükrullah'ın Edvâr-ı Mûsikî'si de bu geleneğin Türkçe halkalarından biriydi. Lâdikli'nin eserlerini Amasya'da yazmadığı bugün kabul edilse de, onu Bayezid'in yakın çevresine sokan ve ona hayatı boyunca sürecek bir hami kazandıran yer Amasya olmuştur. Nisbesini aldığı Lâdik'in o dönemde Amasya sancağının bir parçası olması da bu bağı tamamlar.

Kronoloji

1481 (886): Şehzade Bayezid Amasya'dan İstanbul'a giderek tahta çıkar; Mehmed Çelebi de İstanbul'a geçip müderrislik yapar.

1483 (888): Zeynü'l-elhân'ın Arapça metninin tahmini telif yılı (Nuruosmaniye nüshasına düşülen kayda göre).

7 Mayıs 1484 (10 Rebîülâhir 889): Zeynü'l-elhân Türkçe metninin bilinen en eski nüshasının ferağ tarihi.

1484 (889): II. Bayezid'in Akkirman'ı alması; er-Risâletü'l-fethiyye'nin bu fetih dolayısıyla yazıldığı tahmin edilir.

1485 (890): er-Risâletü'l-fethiyye'nin bilinen en eski nüshası (Halep).

1494-95 (900): Farmer, Ziriklî ve Azzâvî'nin verdiği ölüm tarihi.

1835: Flügel'in Keşfü'z-zunûn neşrinde baba adı Abdülmecid olarak yanlış okunur.

1924: Rauf Yekta'nın "Lâdikli Mehmed Efendi" yazısı.

1939: er-Risâletü'l-fethiyye'nin Fransızca çevirisi d'Erlanger'in La musique arabe külliyatında yayımlanır.

1941: Şerefettin Yaltkaya'nın Keşfü'z-zunûn neşrinde baba adı Abdülhamid olarak düzeltilir.

1986: er-Risâletü'l-fethiyye'nin Hâşim Muhammed Receb tarafından Küveyt'te tenkitli neşri.

Kaynakça

Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:

Çevrimiçi kaynaklar