Amasyalı Ali oğludur. Hızır Paşa Müderrisi fâzıl-ı cum’a [466] ve müfessir Ahmed Efendilerden tahsîl-i ulûm edib ders-i âm oldu. Ba’dehû Amasya medreselerine sırasıyla müderris olduktan sonra ber vech-i te’bîd Hızır Paşa Medresesiyle mütekâ’id ve doğduğu Hızır Paşa Mahallesi’nde mukîm olduğu halde 1005 senesi hilâlinde vefât etdi.
Meşâhîr-i ulemâdan vâ’iz, müteşerri’ olup Hızır Paşa Câmii’nde her Cuma günü va’z ü nasîhat ederek halkın ahlâkını tehzîbe çalışırdı. Takrîr ve ifadesi düzgün idi. Sünbül meraklısı olduğundan “Sünbül Hoca” demekle iştihâr etmişdi. Mahdûmu defterdâr-ı şıkk-ı sânî Ali Efendi Amasya’da “Sünbülzâde” ve İstanbul’da “Sünbül Ali Efendi” demekle meşhûr olup 1032’de vefât etdi. Bunun mahdûmları Hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyundan Merâmî Ahmed Efendi ve Abdurrahman Çelebi 1049 senesinde yek-diğerini mü’teâkib vefât etdiler.
Günümüz Türkçesiyle
Amasyalı Ali'nin oğludur. Hızır Paşa Medresesi müderrisi Fâzıl-ı Cuma Efendi ile müfessir Ahmed Efendi'den ilim tahsil ederek müderrislik basamağına yükseldi. Sonra Amasya medreselerinde sırasıyla müderrislik yaptıktan sonra Hızır Paşa Medresesi ömür boyu üzerinde kalmak üzere emekliye ayrıldı; doğduğu Hızır Paşa Mahallesi'nde otururken 1005 [1596-97] yılı içinde öldü.
Tanınmış âlimlerdendi; vaiz ve dinin hükümlerine sıkı bağlı bir zattı. Hızır Paşa Camii'nde her cuma vaaz ve öğüt vererek halkın ahlâkını düzeltmeye çalışırdı. Anlatışı ve sözü düzgündü. Sümbül çiçeğine meraklı olduğu için "Sünbül Hoca" diye tanınmıştı. Oğlu, ikinci defterdar (şıkk-ı sânî defterdarı) Ali Efendi, Amasya'da "Sünbülzâde", İstanbul'da "Sünbül Ali Efendi" diye bilinir ve 1032 [1622-23] yılında öldü. Onun oğulları, Divan-ı Hümayun hâcegânından Merâmî Ahmed Efendi ile Abdurrahman Çelebi, 1049 [1639-40] yılında birbiri ardından öldüler.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- müfessir: Kur'an tefsircisi
- ders-i âm: medresede ders okutma yetkisine ulaşmış âlim
- ber vech-i te'bîd: ömür boyu sürmek üzere
- mütekâ'id: emekli; burada bir medresenin gelirine emeklilik maaşı olarak bağlanmış
- mukîm: oturan, ikamet eden
- hilâlinde: içinde, süresince
- meşâhîr-i ulemâ: ünlü âlimler
- tehzîb: arıtma, düzeltme
- takrîr: anlatış, ders ve vaazda konuşma biçimi
- sünbül: sümbül çiçeği
- iştihâr etmek: ün salmak, tanınmak
- defterdâr-ı şıkk-ı sânî: merkez maliyesindeki defterdarlıklardan biri, "ikinci kısım" defterdarı
- hâcegân-ı Dîvân-ı Hümâyûn: Divan-ı Hümayun'un kıdemli kâtipleri, kalem amirleri
- yek-diğerini mü'teâkib: birbiri ardından
Hızır Paşa Medresesi ve Camii
Sünbül Hoca'nın bütün hayatı, Amasya'nın Hızır Paşa Mahallesi'nde, aynı adı taşıyan cami ve medresenin çevresinde geçmiştir. Bu kurumların kurucusu Hayreddin Hızır Paşa, II. Murad'ın lalası Yörgüç Paşa'nın kardeşidir. Hızır Paşa 870 (1465) yılında Amasya'da üç vakıf kurmuş, bir medrese ile bir cami yaptırmış ve bunların ihtiyacı için müderris ve muid gibi kadrolar ihdas etmiştir. Vakfiyede, kardeşi Yörgüç Paşa'nın medresesindeki müderris, muid ve öğrencilere ek ödeme yapılması da şart koşulmuştur. Vakfın gelirleri Suluova, Doğantepe, Ladik ve Amasya merkezdeki arazilerden, bağ ve bahçelerden, iki han ile bir hamamdan sağlanıyordu; giderlerin büyük kısmı çalışanların maaşlarına ve binaların bakımına harcanıyordu.
Cami, kimi kaynaklarda 1466 yılında yapılmış olarak anılır. Amasya'daki Bayezid Paşa ve Yörgüç Paşa camilerinde de görülen zaviyeli, ters T planlı erken Osmanlı camilerindendir; bulunduğu yerin eğimi yüzünden girişi kuzeyden değil doğudan verilmiş, şadırvan da bu cepheye konulmuştur. Bir zamanlar hamam, medrese ve şadırvandan oluşan bir külliye iken bugün yalnızca cami ile hamam ayaktadır. Sünbül Hoca'nın emekliliğinde gelirine bağlandığı medrese, yani ders okuttuğu ve öğrenim gördüğü bina günümüze ulaşmamıştır; her cuma vaaz verdiği cami ise hâlâ ibadete açıktır.
Emeklilik Usulü
Hüsameddin'in "ber vech-i te'bîd Hızır Paşa Medresesiyle mütekâ'id" sözü, Sünbül Hoca'nın bir medresenin müderrislik gelirine ömür boyu emekli olarak bağlandığını anlatır. Amasya medreselerini sırayla dolaşan bir müderrisin, sonunda doğduğu mahalledeki medreseye yerleşmesi ve orada vaizliği de sürdürmesi, kitaptaki başka biyografilerde de görülen bir yoldur. Vakfiyedeki müderris kadrosu ile vakfın Cumhuriyet'e kadar süren muhasebe kayıtları, böyle bir emekliliğin hangi gelirle sağlandığını anlamaya yardım eder; ancak Sünbül Hoca'nın adı bu kayıtlar üzerine yapılmış araştırmada geçmemektedir.
Oğlu Sünbül Ali Efendi ve Torunları
Sünbül Hoca'nın oğlu Ali Efendi'nin ulaştığı şıkk-ı sânî defterdarlığı, Osmanlı maliyesinin üç büyük defterdarlığından biridir. Bu defterdarlık Kanunî'nin saltanatının başlarında kurulmuş, yalılarla İstanbul'daki mukataalar buraya bağlanmıştır; 1524-1525 bütçesinde adının geçmesi en geç bu tarihte var olduğunu gösterir. XVII. yüzyılda adlarda değişiklik olmuş, Anadolu defterdarı "şıkk-ı sânî", eski şıkk-ı sânî defterdarı da "şıkk-ı sâlis" diye anılmaya başlanmıştır. Ali Efendi'nin 1032'de öldüğü düşünülürse, hangi anlamda şıkk-ı sânî defterdarı olduğu bu değişikliğin tarihine bağlıdır. Defterdarlar Divan-ı Hümayun'un üyesiydi; başdefterdar sefere çıktığında şıkk-ı sânî defterdarı onun yanında bulunurdu. Amasyalı bir vaizin oğlunun İstanbul'da bu makama yükselmesi dikkat çekicidir.
Torunların mensup olduğu "hâcegân" da Divan-ı Hümayun'un kıdemli kâtiplerini anlatır. Bugünkü araştırmalara göre bu tabir XVI. yüzyıl sonları ve XVII. yüzyıl başlarından itibaren divanın ileri gelen kalem erbabı için kullanılmaya başlanmıştır; ruznameciler, muhasebeciler, mukataacılar ve tezkireciler bu zümreye girerdi. Böylece aile, iki kuşak içinde Amasya'nın medrese çevresinden İstanbul'un maliye ve kalem bürokrasisine geçmiş görünür. Sünbül Hoca'ya ve oğlu Sünbül Ali Efendi'ye dair başka kaynaklarda bilgiye rastlanmadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
Akademik çalışmalar
Resmî kaynaklar