Caniklidir. Samsun ulemâsından Canikli Ali Efendi bin Mehmed’in mahdûmudur. Orada pederinden mukaddimât-ı ulûmu görüp 1262’de Amasya’ya geldi. İnepazarlı el-Hâc [225] İsmâil Hakkı, İskilipli el-Hâc Hüseyin, Caniklizâde Müftü el-Hâc Hâfız Mehmed, İbikli el-Hâc Hasan Efendilerden sırasıyla ulûm-ı akliyye ve nakliyyeyi ahz ü ikmâl-i tahsîl ederek Hacı Hasan Efendi’den mücâz ve Amasya’da ikâmetle ders-i âm oldu.
Takrîr ve ifâdesi güzel, hâfızası kuvvetli, ma’lûmatı yüksek olduğundan her tarafdan halka-i tedrîsine mülâzemet eden talebesi çoğaldı. Bir tarafdan tedrîs-i ulûm ederek neşr-i ma’ârife himmet, diğer tarafdan fünûn-ı muhtelifeden kitaplar mutâla’a ederek ma’lûmâtını tevsi’e gayret etdi. Dersi müfîd, talebesi çok olduğundan ulemâ arasında büyük bir şöhret kazandı. Bir cemm-i gafîre icâzet verdi.
1288’de Hâlidiyye halife hülefâsından ve Amasya meşâyih-i kirâmından Karabâgî eş-Şeyh el-Hâc Mir Hamza Nigârî Efendi cedd-i a’lâsı hazret-i Ali bin Ebî Tâlib’in gayretkeşliği sâ’ikasıyla ashâb-ı Rasulullah’dan olan Mu’aviye ve tarafdarları aleyhine şiddetle idâre-i lisân etdiği sırada usûl-i şer’iyye ve kavâ’id-i kelâmiyye dâ’iresinde ashâb-ı Rasulullahı müdafa’a ve makâlât-ı Hamzavîyeyi redd ü tekzîbe nasb-ı nefs etdi. Bu yüzden [226] halk ve ulemâ arasında şöhret-i i’tibârı artdı.
Ava pek ziyâde merâkı var idi. Kış günlerinde kar ve soğuğun te’siriyle 1295’de iki gözünün nûru zâ’il oldu. Üstâd-ı müşârün-ileyhin bu amâsı Şeyh Efendi’nin bed-du’âsına haml ve kerâmetinden addedildiğini iştidikde esnâ-yı va’zında “Şeyhi bî-huzûr eden dilimdir. Gözlerim değildir. Kerâmeti var ise dilimi tutsun. Gözlerime isâbet eden bir kazâyı kendiliğinden men’e muktedir değildir” cevabını verdi.
Bu esnâda Şeyh Efendi’nin ikâmet etdiği Pirinççi Mahallesi’ndeki muhteşem hânesi ricâl-i gaybiyye tarafından taşlandığı ve esâs-ı beytiyesi gözlerinin önünde yandığı ve bunların men’ine ne hükûmet ricâli ve ne de mürîdânı muktedir olamadığı görüldükde esnâ-yı va’zında bunu hikâyeden sonra “Kizb ü ihtilâkın cezâsı, recm ü ihtirâktır. Şeyh Efendi’nin da’vâ etdiği kerâmet şu cezâyı neden men’ edemiyor?” diyerek hasma ârız olan kazâda kerâmet iddi’âsının abes olduğunu anlatdı.
Şeyh Efendi, dîvânında matbu’ olan eş’ârıyla ulemâyı [227] ve hâssaten sâhib-i tercemeyi hicvetmişdi. Bunu işittikde yine esnâ-yı va’zında hicviyâtı okuttukdan sonra “ve’ş-şu’arâu yettebi’uhümu’l-ğâvûn elem terâ ennehum fi-külli vâdin yehîmûn ve ennehum yekûlûne mâ-lâ-yef’alûn”¹⁵ âyet-i kerîmesini kırâ’at ederek “ilme karşı hicv, ancak aczi ifâde eder.” demişdi.
Yörgüç Paşa Câmii vâ’izi ve medresesi müderrisi olup ömrünün sonuna kadar vazîfe-i tedrîs ve nasîhatı hüsn-i îfâ etdi. Sultân Bâyezîd Câmii şerîfinde va’z etdikçe cemâ’at va’zına koşardı.
Mahdûm-ı yegânesi Hâfız Mehmed Şükrü Efendi 1312’de bir cemm-i ğafîr ile Hicâz’a gidip Mekke-i Mükerreme’de vefât etdiğine pek ziyâde müte’essir oldu. Vefâtının ertesi günü sabâhında “Oğlum vefât etdi. Geline söyleyiniz pederinin hânesine gitsin.” diyerek büka ve ızhâr-ı te’essür etdi.
Bundan sonra iki yıl daha münzeviyâne yaşadı. İbâdât ü tâ’ât-ı ma’buduna hâsr-ı evkât ederek 1315 senesi muharreminin yirmi birinci çarşamba günü dâr-ı na’îme irtihâl etdi. Fâzıl, ulûm-i şer’iyye ve kelâmiyyede kâmil, bahhâs, münâzır, [228] hadîdü’l-mizâc, şedîdü’t-te’essür, âbid, zâhid, gâyet müteşerri’, kanû’, bünyesi nahîf, orta boylu, seyrek sakallı, buğday benizli bir zât-ı sütûde-simât idi.
Günümüz Türkçesiyle
Caniklidir. Samsun âlimlerinden Canikli Ali Efendi bin Mehmed'in oğludur. Orada babasından ilimlerin başlangıç derslerini okuyup 1262 [1846] yılında Amasya'ya geldi. İnebazarlı Hacı İsmâil Hakkı, İskilipli Hacı Hüseyin, Caniklizâde Müftü Hacı Hâfız Mehmed ve İbikli Hacı Hasan efendilerden sırasıyla aklî ve naklî ilimleri alıp öğrenimini tamamladı; Hacı Hasan Efendi'den icazet aldı ve Amasya'da yerleşerek herkese açık ders okutan müderrislerden oldu.
Anlatımı ve ifadesi güzel, hafızası güçlü, bilgisi yüksek olduğundan her taraftan gelip ders halkasına devam eden talebesi çoğaldı. Bir yandan ilim okutarak bilginin yayılmasına emek verdi, öbür yandan çeşitli ilim dallarında kitaplar okuyarak bilgisini genişletmeye çalıştı. Dersi faydalı, talebesi çok olduğundan âlimler arasında büyük bir şöhret kazandı. Pek çok kişiye icazet verdi.
1288 [1871-72] yılında, Hâlidiyye kolunun halifelerinin halifelerinden ve Amasya'nın saygın şeyhlerinden Karabağlı Şeyh Hacı Mîr Hamza Nigârî Efendi, en büyük atası Hz. Ali bin Ebî Tâlib'e duyduğu bağlılık ve gayretle Resûlullah'ın ashabından Muâviye ve taraftarları aleyhine ağır sözler söylediği sırada, İbrâhim Efendi şer'î usuller ve kelâm ilminin kuralları çerçevesinde Resûlullah'ın ashabını savunmaya ve Hamza Efendi'nin sözlerini reddedip yalanlamaya kendini adadı. Bu yüzden halk ve âlimler arasında şöhreti ve itibarı arttı.
Avlanmaya çok düşkündü. Kış günlerinde kar ve soğuğun etkisiyle 1295 [1878] yılında iki gözünün de nuru söndü. Hocanın bu körlüğünün Şeyh Efendi'nin bedduasına yorulduğunu ve şeyhin kerameti sayıldığını duyunca vaazı sırasında şu cevabı verdi: "Şeyhi rahatsız eden dilimdir, gözlerim değildir. Kerameti varsa dilimi tutsun. Gözlerime isabet eden bir kaza, kendiliğinden önlenemeyecek bir şeydir."
Bu sırada Şeyh Efendi'nin oturduğu Pirinççi Mahallesi'ndeki görkemli konağının "gayb erleri" tarafından taşlandığı, ev eşyalarının gözlerinin önünde yandığı ve ne hükümet adamlarının ne de müritlerinin bunu önleyebildiği görülünce, İbrâhim Efendi vaazında bunu anlattıktan sonra "Yalan ve uydurmanın cezası taşlanmak ve yanmaktır. Şeyh Efendi'nin iddia ettiği keramet şu cezayı neden önleyemiyor?" diyerek, hasmının başına gelen bir kazada keramet iddiasının anlamsız olduğunu anlattı.
Şeyh Efendi, divanında basılmış olan şiirleriyle âlimleri ve özellikle bu biyografinin sahibini hicvetmişti. İbrâhim Efendi bunu duyunca yine vaazı sırasında bu hicivleri okuttuktan sonra, "Şairlere gelince, onlara azgınlar uyar. Görmez misin ki onlar her vadide şaşkın şaşkın dolaşırlar ve yapmadıkları şeyleri söylerler" anlamındaki ayetleri (Şuarâ 26/224-226) okuyarak "İlme karşı hiciv, ancak acizliği gösterir" demişti.
Yörgüç Paşa Camii vaizi ve medresesinin müderrisi olup ömrünün sonuna kadar ders okutma ve öğüt verme görevini güzelce yerine getirdi. Sultan Bayezid Camii'nde vaaz ettikçe cemaat vaazına koşardı.
Tek oğlu Hâfız Mehmed Şükrü Efendi 1312 [1894-95] yılında büyük bir kalabalıkla Hicaz'a gidip Mekke'de ölünce çok sarsıldı. Oğlunun öldüğü günün ertesi sabahı "Oğlum öldü. Geline söyleyin, babasının evine gitsin" diyerek ağladı ve kederini açığa vurdu.
Bundan sonra iki yıl daha inzivada yaşadı. Vaktini Rabbine ibadet ve itaate ayırarak 1315 yılı muharreminin yirmi birinci çarşamba günü [Haziran 1897] ebedî âleme göçtü. Faziletli, şer'î ilimlerde ve kelâmda olgun, tartışmayı ve münazarayı seven, keskin mizaçlı, çabuk ve derinden etkilenen, ibadete düşkün, dünyaya gönül bağlamayan, dinin hükümlerine son derece bağlı, kanaatkâr, zayıf yapılı, orta boylu, seyrek sakallı, buğday benizli, övülmeye layık bir zattı.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- mukaddimât-ı ulûm: ilimlerin giriş, başlangıç dersleri
- ulûm-ı akliyye ve nakliyye: akla dayanan ilimler (mantık, kelâm vb.) ile nakle dayanan ilimler (tefsir, hadis, fıkıh)
- ahz ü ikmâl-i tahsîl: alıp öğrenimini tamamlama
- takrîr: ders anlatımı; halka-i tedrîs: ders halkası
- mülâzemet: devam etme, bir hocanın derslerine sürekli katılma
- neşr-i ma'ârif: bilgiyi yayma; fünûn-ı muhtelife: çeşitli bilim dalları
- cemm-i gafîr: büyük kalabalık, pek çok kişi
- halife hülefâsı: bir şeyhin halifesinin halifesi
- idâre-i lisân: dil uzatma, ağır söz söyleme
- kavâ'id-i kelâmiyye: kelâm ilminin kuralları
- makâlât: sözler; redd ü tekzîb: reddetme ve yalanlama; nasb-ı nefs: kendini adama
- amâ: körlük; bed-du'â: beddua
- ricâl-i gaybiyye: gayb erleri, görünmeyen ermişler
- kizb ü ihtilâk: yalan ve uydurma; recm ü ihtirâk: taşlanma ve yanma
- münzeviyâne: inzivaya çekilerek, yalnız
- bahhâs: tartışmayı seven; münâzır: münazara eden
- hadîdü'l-mizâc: keskin mizaçlı; şedîdü't-te'essür: derinden etkilenen
- müteşerri': dinin hükümlerine sıkı bağlı
- zât-ı sütûde-simât: övülecek nitelikleri olan kişi
Mîr Hamza Nigârî ile Tartışma
Maddenin merkezinde, Amasya'yı yıllarca meşgul etmiş bir dinî tartışma durur. Hocazâde İbrâhim Efendi'nin karşısındaki kişi, Azerbaycan'ın Karabağ bölgesinde 1805 yılında doğan, Nakşibendiyye'nin Hâlidiyye kolundan Şeyh İsmâil Sirâceddin Şirvânî'ye intisap edip ondan hilafet alan şair ve mutasavvıf Seyyid Mîr Hamza Nigârî'dir. Nigârî 1839'da mürşidiyle birlikte Amasya'ya gelmiş, bir süre burada kalmış, sonra Karabağ'a irşat için dönmüş; Çarlık Rusyası'nın baskısı üzerine Anadolu'ya geçmiş, Erzurum ve İstanbul'da yaşadıktan sonra 1867'de ailesiyle birlikte Amasya bölgesine yerleşmiştir. Etrafında çok kalabalık bir mürit kitlesi toplanmıştı.
Tartışmanın kaynağı, Nigârî'nin vaazlarında ve şiirlerinde Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisini öne çıkarması, Ehl-i Beyt'e zulmeden siyasi otoriteyi açıkça kınamasıydı. Hüsameddin'in eserinin başka bir yerinde aktardığına göre, 1288 şabanında [Ekim-Kasım 1871] Amasya'ya gönderilen Şirvânîzâde Mehmed Rüşdî Paşa, hocasının bu halifesi için Pirinççi Mahallesi'nde Dârülhadis-Osman Çelebi civarında büyük bir konak yaptırmış ve "Ali-Muâviye meselesi" bu sırada ortaya çıkmıştır. Muâviye ve onun safında yer alan Cemel ve Sıffîn savaşlarının kişileri açıkça tekfir ve lanetle anılıyor, âlimler de Ehl-i Sünnet'i savunarak buna karşılık veriyordu. Rüşdî Paşa'nın 1290 [1873] yılında sadrazam olmasından sonra mesele daha da büyümüş, âlimler ve ileri gelenler Nigârî'ye ve müritlerine "Şîa-i Aleviyye" gözüyle bakmaya başlamış, halk arasında büyük bir ayrılık doğmuştur. Hüsameddin her iki tarafın da aşırı davrandığını, halkın heyecanının bu yüzden arttığını yazar. Hocazâde İbrâhim Efendi bu tartışmada âlimlerin sözcüsü konumundadır.
Nigârî'nin divanındaki hicivler de bu atmosferin ürünüdür. Türkçe divanı 1301 [1884] yılında İstanbul'da basılmış, 1908'de Tiflis'te yeniden yayımlanmıştır; Hüsameddin'in "divanında basılmış olan şiirleri" sözü bu baskıya işaret eder. Metin Hakverdioğlu'nun incelemesine göre Nigârî'nin Süfyân, Muâviye, Yezîd ve Mervân aleyhindeki şiirleri, Ehl-i Beyt'e yapılan zulme duyulan öfkenin ürünüdür; Hakverdioğlu, onun Osmanlı'da Şiîlikle suçlanmasını Azerbaycan'da Sünnîlikle suçlanması kadar anlamsız bulur ve Nigârî'nin kendini bir mezhebe ait görmediğini savunur.
Konağın Taşlanması ve Kronoloji
Maddede anlatılan konak olayının tarihi dikkat ister. Hüsameddin burada olayı İbrâhim Efendi'nin 1295 [1878] yılındaki körlüğünden sonra, "bu esnada" diye anlatır. Oysa Nigârî'nin hayatını anlattığı yerde konağın taşlanmasını 1291 [1874] yılına koyar: o yıl Pirinççi Mahallesi'ndeki konak geceleri bilinmeyen kişilerce taşlanmış, gündüzleri de sandıklarda saklı eşya ve elbiseler yanmış, bunları yapanlar bir türlü bulunamamıştır. Nigârî bunun üzerine Gümüşlüzâde Mahallesi'nde kiralık bir eve taşınmış, orada da aynı şeyler olunca 1292 [1875] yılında Merzifon'a gitmiştir. Bu durumda İbrâhim Efendi'nin iki vaazının sırası metindekinin tersine olabilir ya da hoca, körlüğünden sonra eski bir olayı yeniden hatırlatmış olabilir. Her iki anlatımda da ortak olan, taşlama ve yangın işlerinin faillerinin bulunamamasıdır; İbrâhim Efendi bu olayı "gayb erleri" ile alaycı bir dille anar.
Tartışma, Nigârî'nin Amasya'dan uzaklaştırılmasıyla sona ermiştir. Hakkında Şiilik propagandası yaptığı, ashaba sövdüğü, devlet aleyhine faaliyet gösterdiği yolunda şikâyetler Bâbıâli'ye ulaşmış; Bâbıâli ortalığı yatıştırmak için şairin ailesi ve yakın çevresiyle birlikte Amasya'dan çıkarılmasına karar vermiştir. Nigârî 20 Mayıs 1885'te Harput'a gitmiş, Ekim 1886'da orada ölmüş, vasiyeti üzerine cenazesi Amasya'ya getirilerek oğlu Sirâcî'nin yanına defnedilmiştir. Mezarının bulunduğu yerde 1895'te yapılan ve Şirvanlı Camii ya da Azeriler Camii diye bilinen cami bugün de ayaktadır. Hüsameddin'in İbrâhim Efendi'nin ölüm tarihini 1315 [1897] olarak verdiği düşünülürse, hoca rakibinden on bir yıl kadar fazla yaşamıştır.
Yörgüç Paşa Camii
İbrâhim Efendi'nin ömrünün sonuna kadar vaizlik ve müderrislik yaptığı Yörgüç Paşa Camii ve Medresesi, Çelebi Mehmed'in oğlu Şehzade Murad'ı küçük yaşta Amasya sancakbeyliğine ataması üzerine şehzadenin lalası olarak Amasya'da kalan Yörgüç Paşa'nın yaptırdığı bir yapı topluluğunun parçasıdır. Caminin yapım yılı kimi kaynaklarda 1428, kimilerinde 1431 olarak geçer. Amasya'da sık görülen ters T planlı camilerdendir; kalın duvarlarında ve pencere kemerlerinde yer yer kullanılan kırmızı ve beyaz mermer yapıya renkli bir görünüm verir, son cemaat yerinin caminin ana mekânı içinde bulunması da dikkat çeken bir özelliğidir. Yapı bugün şehir merkezinde, Hacılar Meydanı'nda, Torumtay Türbesi'nin kuzeyinde durmaktadır.
İbrâhim Efendi'nin hocalarından İnebazarlı Hacı İsmâil Hakkı, İskilipli Hacı Hüseyin, Caniklizâde Müftü Hâfız Mehmed ve İbikli Hacı Hasan efendilere, oğlu Hâfız Mehmed Şükrü Efendi'ye ve İbrâhim Efendi'nin reddiyelerine dair yazılı bir esere başka kaynaklarda rastlanmadı.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 6. Cilt, s. 77–78. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Metin Hakverdioğlu, "Mir Hamza Nigârî ve Süfyânîler", Alevilik Araştırmaları Dergisi, yıl 6, sayı 12, 2016, s. 115 vd. (Hüsameddin'in Nigârî biyografisinin aktarımıyla birlikte).
Resmî kaynaklar
- Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Yörgüç Paşa Camii" (amasya.ktb.gov.tr).
- Kültür Portalı, "Yörgüç Paşa Camii - Amasya" (kulturportali.gov.tr).
Diğer kaynaklar
- Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, "Nigârî, Seyyid Mîr Hamza" maddesi (teis.yesevi.edu.tr).