Bosnalıdır. Memi Çelebizâdedir. 1070 senesi saferinin gurresinde ikinci defa Amasya mutasarrıfı olup vusûlüne kadar kethüdâsı İbrâhim Ağa’yı mütesellim gönderdi. Fâzıl Ahmed Paşa da gurre-i saferde Köprü’den hareketle Havza’ya ikinci günü muazzam bir istikbâl alayıyla Amasya’ya geldi.⁶⁶⁰
Fâzıl Ahmed Paşa, Amasya’da üç gün ikâmet etdi. A‘yân ve halkı dinleyip haklı buldu. Şehir kethüdâsı Ahmed Ağa’nın vâsıta-i nüfûzu olan kethüdâyeri Bâlîoğlu Mehmed Ağa ile serdâr Yâkub Ağa azledildi. Sipâhilerden Hakâlalı Ekşi Mehmed Ağa sipâhi kethüdâsı, odabaşı Seksen Birin Ahmed Ağa da yeniçeri serdârı oldu.
Fakat Mumcuzâde Seyyid Ahmed Ağa, gelip taksîrâtını itiraf ederek [134] affını rica eylediğinden Fâzıl Ahmed Paşa’nın bir lütfu olmak üzere yine şehir kethüdâlığını elde etdi. Ba‘dehû Fâzıl Ahmed Paşa da Erzurum’a gitdi.
Lâkin Seyyid Ahmed Ağa, halkın cür’etkârâne tehâcümlerini Müftü Fâzıl Hızır Efendi’den bildi. Fâzıl Hızır Efendi de mukaddem azliyle Sivas’a ihzârını Seyyid Ahmed Ağa’dan biliyordu. Bu yüzden ikisi arasında onulmaz bir adâvet yarası açıldı.
Rebîülevvelde Muslî Paşa geldi. Mâh-ı mezkûrun on beşinde mütesellim-i sâbık Merzifonî İbrâhim Ağa, Sultân Bâyezîd evkâfı mütevellîsi oldu. Rebîülâhirde müddet-i kazâiyesini temdîde muvaffak olan Kadı Mustafa Efendi, İstanbul’dan gelip cumâdelûlâ gurresinde işe başladı.
Cumâdelûlânın ortalarında Sultân Bâyezîd Câmii hatîbi Kadızâde Hâfız Abdurrahman Efendi, sonlarında câmi-i mezkûrun muvakkidi “Koca Müneccim” demekle meşhûr Fâzıl Ahmed Efendi vefât etdi. Meşâhir-i ulemâdan Hâfız Ali Efendi hatîb ve Koca Müneccim’in oğlu Mehmed Efendi muvakkit oldu.
Şa’bân evâilinde şehir kethüdâsı Mumcuoğlu Seyyid Ahmed Ağa’nın ta’lîmâtıyla Akdağ ve Geldiklân nâhiyelerinde birkaç köylerin ahâlisi mukaddemen ehl-i örfe verdikleri mebâliğ-i mühimmeyi Müftü Hızır Efendi’den mutâlebe ve şikâyet ederek Amasya’ya geldiler.
Şa’bân evâsıtında müftü-i müşârün-ileyhin Eski Kethüdâ mahallesinde olan hânesini taşlayıp “Zâlim! Bizden gasben aldığın paralarımızı ver.” [135] diyerek haykırdılar. Amasya’yı inletdiler.
Seyyid Ahmed Ağa, bu vâkıayı istediği şekil ve surette büyüterek yazdırdığı şikâyetnâmeleri vâliye, Bâb-ı Âlî’ye yağdırdı. Muslî Paşa da vak’ayı bildirdi. Vâlî bu şikâyetler üzerine silahdârı Kaba Ali Ağa’yı mübâşir tâyin ederek Amasya’ya gönderdi.
Ramazânın üçüncü günü Kaba Ali Ağa Amasya’ya gelip Müftü Fâzıl Hızır Efendi’yi ahz u haps etdi. Yerine Yeğenzâde Ebussu’ûd Efendi Amasya müftüsü oldu. Şu hâle erbâb-ı hamiyyet, pek ziyâde hayret ederek dilhûn olmakta idi.
Fakat Köprülü Mehmed Paşa’ya dayanan Mumcuoğlu’nun nüfûz ve şirretine karşı sükûtu ihtiyar ederek âkibet-i hâle intizâr ediyorlardı. Çünkü mesele mahkemeye aksetmiş, vâlî olan Köprü Müftüsü Tokatlı Şücâeddîn Efendi’nin mahdûmu Köprülü Mustafa Paşa da buna büyük ehemmiyet vermişdi.
Ramazânın beşinci günü bîçâre Fâzıl Hızır Efendi muhakkarâne bir surette mahkemeye ihzâr edildi. Kadı Hayreddînzâde Mustafa Efendi, Mübâşir Ali Ağa, şehir kethüdâsı Seyyid Ahmed Ağa, mütesellim-i sâbık Muslî Ağa, Evkâf-ı Sultâniyye Mütevellisi İbrâhim Ağa’nın, pek çok ulemâ ve a‘yânın huzurunda muhâkeme başladı.
Cereyân eden muhâkeme esnasında umulmadık şâhitlerin, şâhit şeklinde müştekîlerin şehâdet ve ihbârâtıyla Hızır Efendi’nin mezkûr iki nâhiye [136] ahâlisinden ve muhtelif kimselerden sekizyüz kese akçe⁶⁶¹ aldığı anlaşılıyordu. Mahkeme pek kalabalıkdı.
Hızır Efendi, cevâbında “İddia ve talep edilen bu kadar paraları tayyârât ve cerâyim nâmlarıyla ehl-i örfün aldığını, benim almadığımı müddeîler de, şâhitler de, Hazret-i Allâmu’l-Guyûb da biliyor. Herkesin de ma‘lûmudur.” diyerek tebrie-i zimmetine gayret etdi.
Fakat mahkeme şehâdetleri derece-i kifâyede gördüğünden bu kadar çok meblağın Hızır Efendi’den tahsîliyle müddeîlere redd ü iâdesini hükmetdi.⁶⁶² Mahkemede müddeîlerin ve şâhitlerin mahkûmun aleyhe karşı irtikâb etdikleri rezâletleri halkı galeyâna getirdiyse de derhâl bastırıldı.
Bîçâre Hızır Efendi’nin müsâdereden bir kısmını kurtardığı emvâl ü emlâk ve kütüb-i kesîre ve nâdiresi bi’l-müzâyede satılıp esmânı alâ rivâyetin⁶⁶³ Mumcuoğlu’nun ceyb-i intifâ’ına kadar gitdiği söylendi. Eşyâ-yı semîne ve nâdireden ba’zıları da mübâşir Ali Ağa yed’iyle vâliye takdîm edildi.
Fâzıl-ı müşârün-ileyhin bütün mâmeleki satıldıktan sonra gelen fermân-ı âlî [137]⁶⁶⁴ile iki oğlu Ya’kûb, İbrâhim efendilerle dâmadı ve dânişmendi Fâzıl Osmân Efendi Kıbrıs’a nefy ve i‘zâm edildi.
Mesele yalnız Hızır Efendi’nin ve evlâd ü müteallikâtının nefyiyle bitmedi. Halka-i tedrîsinde bulunan yüzlerce şâkirdân-ı irfânından hayli kimseler de dûçâr-ı haps ve te’dîb oldu.
Fâzıl-ı müşârün-ileyhin i‘zâmından bir gün sonra Sultân Bâyezîd kürsü şeyhi vâiz-i meşhûr Mehmed Efendi, esnâ-yı va‘zında yirmi kadar zevâtı, mahkemede Hızır Efendi’den iddia edilen paraların ehl-i örf tarafından ahz u irtikâb edildiğine işhâd ederek Mumcuoğlu’yla avenesinden acı acı feryât etmesi, câmi-i mezkûrda hazır olan Kadı Mustafa Efendi’yi telâşa düşürdü. Birâderi Abdullah Efendi’yi Amasya nâibi tâyin ederek tegayyüb etdi.
Zâten dîlgîr ve dolgun olan halk, her dinleyeni ağlatan vâizin müessir sözleriyle coşup kabından taşdı. Derhal Mumcuoğlu’nun hânesini taşlarla harab etdi. Mumcuoğlu gizlendi. Fakat müddeî ve müştekîlerden ele geçenler fena halde döğüldü. Bu haşerâttan bir kaçı telef oldu.
Şehir kethüdâsı Mumcuoğlu Seyyid Ahmed Ağa’nın aleyhinde birçok [138] müddeîler meydana çıktı. Şehir kethüdâlığına ait muhâsebesine bakılmak üzere halk tarafından tutulup haps ve ta‘zîb edildi. Hızır Efendi’den dava ve tahsîl edilen paraların kısm-ı a‘zâmını kendisinin aldığı iddia edilmekte idi.
Şevvâlin on beşinde şehir kethüdâlığından kaldırılan Mumcuoğlu’nun yerine Nasûhzâde Mehmed Ağa şehir kethüdâsı oldu. Mutasarrıf Muslî Paşa, taşkın halkı teskîn ve te’dîbe kıyâm etmişdi. Halk ise “Mahkemedeki rezâleti men‘ etmeyip de adâlet isteyenleri te’dîbe uğraşıyorsun.” diyerek Paşa’yı da taşladı.
Zilka’denin beşinci günü Muslî Paşa, Amasya’dan çıkıp kaçtı. Altıncı günü halk, Mumcuoğlu’nun diğer hânesine hücûm ve eşyasını yağma ve kendisini yarım ölü bir halde Amasya’dan ikinci defa sürüp çıkardı. Hızır Efendi’nin eşyasından buldukları şeyleri toplayıp hıfz etdi.
A‘yândan Deli Yûsuf Ağazâde Mehmed Ağa Amasya’yı devlet nâmına idâreye kıyâm edib vukû-ı hâli Sivas Vâlisi Kıbleli Mustafa Paşa’ya bildirdi. Müteâkiben Amasya’nın ulemâ ve a‘yânı tarafından bir mahzar-ı umûmî tertib edilerek sadrâzam Köprülü Mehmed Paşa’ya ve pâdişâha takdîm edildi.
Zilka’de evâsıtında tımârhâne kurbinde Nuh Bey Dâru’l-kurrâ’sı Şeyhi Reîsi el-Kurrâ Hâfız Abdurrahman Efendi, mevlevîhâne şeyhi Mahmûd Adnî Dede Efendi, irtihâl-i dâr-ı bekâ edib Hâfız Sun‘ullah Efendi [139] dâru’l-kurrâ şeyhi, hulefâ-yı mevleviyyeden Hasan Kudsî Dede Efendi de mevlevîhâne şeyhi oldu.
Zilhicce gurresinde Vâlî Kıbleli Paşa, Sivas’tan hareket edib Tokat’ta birkaç gün kaldı. Sonra Amasya’ya geldi. Uzun tahkîkâta girişip hayli tâkîbat yaptı. Ulemâ ve halktan çoklarını tecrime kıyâm ederek şikâyetlere ma’rûz oldu. Amasya sancağı da Kayseriyye Mutasarrıfı Mehmed Paşa’ya tevcîh edildi.
Günümüz Türkçesiyle
Bosnalıdır. Memi Çelebi'nin oğludur. 1070 [1659] yılı Safer ayının başında ikinci defa Amasya mutasarrıfı oldu ve kendisi gelinceye kadar kethüdâsı İbrâhim Ağa'yı mütesellim (vekil yönetici) olarak gönderdi. Fâzıl Ahmed Paşa da Safer başında Köprü'den hareket ederek Havza'ya, ikinci gün de büyük bir karşılama alayıyla Amasya'ya geldi.
Fâzıl Ahmed Paşa Amasya'da üç gün kaldı. Şehrin ileri gelenlerini ve halkı dinleyip onları haklı buldu. Şehir kethüdâsı Ahmed Ağa'nın nüfuz aracı olan kethüdâyeri Bâlîoğlu Mehmed Ağa ile serdar Yâkub Ağa görevden alındı. Sipahilerden Hakâlalı Ekşi Mehmed Ağa sipahi kethüdâsı, odabaşı Seksen Birin Ahmed Ağa da yeniçeri serdarı oldu.
Fakat Mumcuzâde Seyyid Ahmed Ağa gelip kusurlarını itiraf ederek af dilediğinden, Fâzıl Ahmed Paşa'nın bir lütfu olarak şehir kethüdâlığını yeniden elde etti. Bundan sonra Fâzıl Ahmed Paşa da Erzurum'a gitti.
Ancak Seyyid Ahmed Ağa, halkın kendisine karşı cüretle üstüne yürümesini Müftü Fâzıl Hızır Efendi'nin işi saydı. Fâzıl Hızır Efendi de daha önce görevden alınıp Sivas'a getirtilmesini Seyyid Ahmed Ağa'nın işi biliyordu. Bu yüzden ikisi arasında onulmaz bir düşmanlık yarası açıldı.
Rebîülevvel ayında Muslî Paşa geldi. Aynı ayın on beşinde önceki mütesellim Merzifonlu İbrâhim Ağa, Sultan Bayezid vakıflarının mütevellisi oldu. Rebîülâhir ayında kadılık süresini uzattırmayı başaran Kadı Mustafa Efendi İstanbul'dan gelip Cemâziyelevvel ayının başında işe başladı.
Cemâziyelevvel ortalarında Sultan Bayezid Camii hatibi Kadızâde Hâfız Abdurrahman Efendi, ay sonlarında ise aynı caminin muvakkiti, "Koca Müneccim" diye tanınan Fâzıl Ahmed Efendi vefat etti. Tanınmış âlimlerden Hâfız Ali Efendi hatip, Koca Müneccim'in oğlu Mehmed Efendi de muvakkit oldu.
Şaban başlarında, şehir kethüdâsı Mumcuoğlu Seyyid Ahmed Ağa'nın yönlendirmesiyle Akdağ ve Geldiklân nahiyelerine bağlı birkaç köyün halkı, daha önce ehl-i örfe (yönetim ve asker sınıfından görevlilere) ödedikleri büyük meblağları Müftü Hızır Efendi'den isteyip şikâyetçi olarak Amasya'ya geldiler.
Şaban ortalarında adı geçen müftünün Eski Kethüdâ mahallesindeki evini taşlayıp "Zalim, bizden zorla aldığın paralarımızı ver" diye bağırdılar; Amasya'yı inlettiler.
Seyyid Ahmed Ağa, bu olayı istediği biçimde büyüterek yazdırdığı şikâyet dilekçelerini valiye ve Bâb-ı Âlî'ye yağdırdı. Muslî Paşa da olayı bildirdi. Vali bu şikâyetler üzerine silahdarı Kaba Ali Ağa'yı mübaşir (soruşturma ve tahsil görevlisi) tayin ederek Amasya'ya gönderdi.
Ramazanın üçüncü günü Kaba Ali Ağa Amasya'ya gelip Müftü Fâzıl Hızır Efendi'yi tutuklayıp hapsetti. Yerine Yeğenzâde Ebussuûd Efendi Amasya müftüsü oldu. Bu duruma hamiyet sahipleri büyük bir şaşkınlık içinde, yürekleri kan ağlayarak bakıyordu.
Fakat Köprülü Mehmed Paşa'ya dayanan Mumcuoğlu'nun nüfuzu ve kötülüğü karşısında susmayı seçip işin sonunu bekliyorlardı. Çünkü mesele mahkemeye yansımış, vali olan ve Köprü Müftüsü Tokatlı Şücâeddîn Efendi'nin oğlu bulunan Köprülü Mustafa Paşa da buna büyük önem vermişti.
Ramazanın beşinci günü zavallı Fâzıl Hızır Efendi aşağılayıcı bir biçimde mahkemeye getirildi. Kadı Hayreddînzâde Mustafa Efendi, mübaşir Ali Ağa, şehir kethüdâsı Seyyid Ahmed Ağa, önceki mütesellim Muslî Ağa ve Sultan vakıflarının mütevellisi İbrâhim Ağa ile pek çok âlim ve ileri gelenin huzurunda yargılama başladı.
Görülen dava sırasında, beklenmedik tanıkların ve tanık kılığına girmiş şikâyetçilerin tanıklık ve ihbarlarıyla Hızır Efendi'nin adı geçen iki nahiyenin halkından ve çeşitli kişilerden sekiz yüz kese akçe aldığı ortaya çıkıyordu. Mahkeme çok kalabalıktı.
Hızır Efendi cevabında "İddia edilen ve istenen bu kadar parayı tayyârât ve cerâim (olağan dışı vergiler ve suç cezaları) adıyla ehl-i örfün aldığını, benim almadığımı davacılar da, tanıklar da, gaybı bilen Allah da biliyor. Bunu herkes de bilir" diyerek kendini aklamaya çalıştı.
Fakat mahkeme tanıklıkları yeterli gördüğünden bu kadar büyük meblağın Hızır Efendi'den tahsil edilip davacılara geri verilmesine hükmetti. Mahkemede davacıların ve tanıkların mahkûma karşı yaptıkları rezaletler halkı galeyana getirdiyse de hemen bastırıldı.
Zavallı Hızır Efendi'nin müsadereden kurtarabildiği mal ve mülkün bir kısmı ile çok sayıdaki nadir kitabı açık artırmayla satıldı; bir rivayete göre bunların bedelinin Mumcuoğlu'nun cebine kadar gittiği söylendi. Değerli ve nadir eşyadan bazıları da mübaşir Ali Ağa eliyle valiye sunuldu.
Bu bilgin zatın bütün varlığı satıldıktan sonra gelen padişah fermanıyla kendisi, iki oğlu Yakub ve İbrâhim efendiler ve damadı ve öğrencisi Fâzıl Osman Efendi ile birlikte Kıbrıs'a sürgün edildi.
Mesele yalnızca Hızır Efendi'nin, çocuklarının ve yakınlarının sürülmesiyle bitmedi. Ders halkasındaki yüzlerce öğrencisinden pek çoğu da hapse ve cezaya uğradı.
Hızır Efendi'nin sürgüne gönderilmesinden bir gün sonra Sultan Bayezid kürsü şeyhi, ünlü vaiz Mehmed Efendi vaaz sırasında yirmi kadar kişiyi, mahkemede Hızır Efendi'den istenen paraları aslında ehl-i örfün alıp zimmetine geçirdiğine tanık gösterdi ve Mumcuoğlu ile yandaşlarından acı acı yakındı. Bu, camide bulunan Kadı Mustafa Efendi'yi telaşa düşürdü. Kadı, kardeşi Abdullah Efendi'yi Amasya naibi tayin edip ortadan kayboldu.
Zaten kırgın ve öfke dolu olan halk, her dinleyeni ağlatan vaizin etkili sözleriyle coşup taştı. Hemen Mumcuoğlu'nun evini taşlarla harap etti. Mumcuoğlu saklandı. Fakat davacı ve şikâyetçilerden ele geçenler fena halde dövüldü; bu ayak takımından birkaçı öldü.
Şehir kethüdâsı Mumcuoğlu Seyyid Ahmed Ağa'nın aleyhine birçok davacı ortaya çıktı. Şehir kethüdâlığına ait hesaplarına bakılmak üzere halk tarafından tutulup hapsedildi ve eziyet gördü. Hızır Efendi'den dava yoluyla tahsil edilen paraların büyük kısmını kendisinin aldığı ileri sürülüyordu.
Şevval'in on beşinde şehir kethüdâlığından alınan Mumcuoğlu'nun yerine Nasûhzâde Mehmed Ağa şehir kethüdâsı oldu. Mutasarrıf Muslî Paşa taşkın halkı yatıştırmaya ve cezalandırmaya girişmişti. Halk ise "Mahkemedeki rezaleti önlemedin de şimdi adalet isteyenleri cezalandırmaya mı uğraşıyorsun" diyerek Paşa'yı da taşladı.
Zilkade'nin beşinci günü Muslî Paşa Amasya'dan çıkıp kaçtı. Altıncı günü halk, Mumcuoğlu'nun öteki evine saldırıp eşyasını yağmaladı, kendisini de yarı ölü bir halde ikinci defa Amasya'dan sürüp çıkardı. Hızır Efendi'nin eşyasından bulabildiklerini toplayıp korumaya aldı.
İleri gelenlerden Deli Yûsuf Ağazâde Mehmed Ağa, Amasya'yı devlet adına yönetmeye girişti ve olup biteni Sivas Valisi Kıbleli Mustafa Paşa'ya bildirdi. Ardından Amasya'nın âlimleri ve ileri gelenleri tarafından genel bir mahzar (toplu dilekçe) hazırlanarak Sadrazam Köprülü Mehmed Paşa'ya ve padişaha sunuldu.
Zilkade ortalarında tımarhane yakınındaki Nuh Bey Darülkurrası'nın şeyhi, kurrâların reisi Hâfız Abdurrahman Efendi ile mevlevîhane şeyhi Mahmûd Adnî Dede Efendi vefat etti. Hâfız Sun'ullah Efendi darülkurrâ şeyhi, Mevlevî halifelerinden Hasan Kudsî Dede Efendi de mevlevîhane şeyhi oldu.
Zilhicce başında Vali Kıbleli Paşa Sivas'tan hareket edip Tokat'ta birkaç gün kaldı, sonra Amasya'ya geldi. Uzun bir soruşturmaya girişip epeyce kovuşturma yaptı. Âlimlerden ve halktan birçoğunu suçlu bulup cezalandırmaya kalkınca kendisi şikâyetlere uğradı. Amasya sancağı da Kayseri Mutasarrıfı Mehmed Paşa'ya verildi.
Açıklamalar ve Araştırma
Metindeki Eski Kelimeler
- gurre: Hicrî ayın ilk günü, ay başı
- mutasarrıf: sancağı yöneten idareci
- mütesellim: mutasarrıf gelinceye ya da yokken sancağı yöneten vekil
- istikbâl alayı: karşılama töreni
- a'yân: şehrin ileri gelenleri
- kethüdâyeri: sancaktaki sipahilerin kethüdâsı, onların işlerine bakan görevli
- serdâr: şehirdeki yeniçerilerin başı
- taksîrât: kusurlar
- tehâcüm: topluca saldırma, üstüne yürüme
- ihzâr: birini bir yere getirtme, celp
- adâvet: düşmanlık
- muvakkit: namaz vakitlerini belirleyen, camideki vakit görevlisi
- ehl-i örf: padişah adına yönetim ve vergi işlerini gören asker sınıfı görevlileri
- mübâşir: bir işi yerinde yürütmek için gönderilen görevli
- ahz u habs: yakalayıp hapsetme
- tayyârât ve cerâim: beklenmedik gelirler ve suç cezası olarak alınan paralar
- tebrie-i zimmet: kendini borçtan, suçtan aklama
- müzâyede: açık artırma
- nefy ü i'zâm: sürgüne gönderme
- şâkirdân: öğrenciler
- tegayyüb: ortadan kaybolma
- mahzar: birçok kişinin imzasıyla sunulan toplu dilekçe
- irtihâl-i dâr-ı bekâ: ölüm, ebedî âleme göçme
Bir Müftünün Yargılanması
Muslî Paşa'nın adını taşıyan bu madde, aslında paşanın kendisinden çok 1070 [1659-60] yılında Amasya'yı altüst eden bir davanın hikâyesidir. Muslî Paşa hakkında Hüsameddin'in verdiğinden başka bir bilgiye ulaşılamadı; Bosnalı oluşu, Memi Çelebi'nin oğlu olması ve olayların ortasında şehirden kaçışı bugün için yalnızca bu satırlardan bilinmektedir. Buna karşılık davanın öbür tarafındaki kişi, Fâzıl Hızır Efendi, XVII. yüzyıl Amasya'sının en tanınmış âlimlerinden biridir.
Hüseyin Yazıcı'nın onun hayatı ve eserleri üzerine yaptığı çalışmaya göre Hızır b. Muhammed el-Amâsî, Hüsameddin'in kaydettiği üzere 1006 [1597] dolaylarında Amasya'nın Hacı İlyas mahallesinde, Maydanos Köprüsü yakınındaki bahçeli bir konakta doğdu. Dedesinin uzun süre yasakçılık yapmasından dolayı aile "Yasakçı Oğulları" diye anılırdı. Henüz on altı yaşındayken 1020 [1611] yılında Sultan Bayezid Medresesi'ne muîd (yardımcı müderris) olarak atandı, 1041 [1631] yılında Yörgüç Paşa Medresesi müderrisi, 1058 [1648] yılında Amasya müftüsü oldu. Yazıcı, onun 1059 yılında Amasya mutasarrıfı olan Köprülü Mehmed Paşa ile şer'î meseleler yüzünden çatıştığını ve 14 Muharrem 1060'ta görevden alındığını, aynı yıl Köprülü'nün de şikâyetler üzerine sancaktan uzaklaştırıldığını belirtir. Bu ayrıntı önemlidir: Mumcuoğlu'nun arkasındaki güç olarak gösterilen Köprülü Mehmed Paşa ile Hızır Efendi'nin arasında, sadrazamlıktan yıllar önce başlamış bir soğukluk vardı.
Aynı çalışmaya göre Mumcuzâde Seyyid Ahmed Ağa, Köprülü'nün arkadaşı olarak 1067 [1656-57] yılında İstanbul'dan getirdiği fermanla şehir kethüdâsı olmuş, dört ay sonra müftü aleyhine Sivas'a ve İstanbul'a şikâyetler göndermeye başlamıştı. Hızır Efendi 17 Ramazan 1067'de yargılanmak üzere Sivas'a gönderildi; oradaki mahkeme suçsuzluğunu ortaya koyunca Sivas Valisi Söhrab Mehmed Paşa onu Amasya'ya geri yolladı ve 1069 yılında yeniden müftülüğe getirildi. Metinde Hızır Efendi'nin "daha önce görevden alınıp Sivas'a getirtilmesi" diye anılan olay budur. 1070 yılındaki ikinci dava bu eski hesabın devamı olarak görülmelidir.
Şehir Kethüdâsı Kimdi
Olayların merkezindeki şehir kethüdâlığı, bugünkü okura pek tanıdık gelmeyen bir makamdır. Osmanlı şehirlerinde şehir kethüdâsı, daha çok mali işlerde devlet ile halk arasında aracılık eden, vergilerin ve ortak harcamaların halka dağıtılmasını ve toplanmasını üstlenen, genellikle şehrin ileri gelenlerince seçilip kadının arzıyla merkezden berat alan kişiydi. Halkın vekili sayıldığı için kimi araştırmacılar onu bugünkü belediye başkanlarına benzetir. Görevden alınması da çoğu zaman şehir ileri gelenlerinin ve halkın isteğiyle olurdu; iki adayın çekişmesi şehri ikiye bölebilirdi. Mumcuoğlu'nun hem bir kez ferman getirerek bu makama oturması hem de halkın onu iki defa şehirden kovması, makamın bu iki yüzlü niteliğini, yani hem halka hem merkeze dayanan yapısını açıkça gösterir.
Köylülerin müftüden geri istedikleri paraların aslında "ehl-i örfe" ödendiği, yani yönetim görevlilerince toplanan olağan dışı vergiler ve ceza paraları olduğu Hızır Efendi'nin savunmasından anlaşılmaktadır. Hüsameddin bir dipnotunda sekiz yüz kese akçenin hangi köylerden kimlerden alındığının şer'iye sicillerinde ayrıntısıyla yazılı olduğunu söyler. Amasya'nın XVII. yüzyıl sicilleri üzerine yapılan bir incelemede 13 numaralı sicilin tam olarak 1070-1072 [1659-1662] yıllarını kapsadığı, 540 belge içerdiği ve bu defter üzerine henüz müstakil bir çalışma yapılmadığı belirtilir. Aynı incelemede bu sicilde kadı olarak "Mustafa" adının geçtiği de kaydedilmiştir; bu, metindeki Kadı Hayreddînzâde Mustafa Efendi ile uyuşmaktadır. Davanın asıl tutanakları, bir gün bu defter okunduğunda Hüsameddin'in anlatısıyla karşılaştırılabilecektir.
Hüsameddin'in Dipnotlarında Kalanlar
Hüsameddin bu maddede bilgisinin kaynaklarını da gösterir. Fâzıl Ahmed Paşa'nın Amasya'ya gelişini, paşanın kethüdâsı Erzurumlu Osman Ağa'nın Cevâhirü't-Tevârîh adlı eserine dayanarak anlatır; Hızır Efendi'nin satılan eşyasının parasının Mumcuoğlu'na gittiği rivayetini ise Abdî Efendi'den aktarır. Mahkeme kararının ardından düştüğü not dikkat çekicidir: Ona göre bu hüküm ne kadıya, ne valiye, ne mübaşire, ne Mumcuoğlu'na, ne de davacılarla tanıklara yaradı; her biri bir biçimde azle, hapse, sürgüne, ölüme ya da başka musibetlere uğradı. Gerçekten de sonraki maddede Vali Kıbleli Mustafa Paşa'nın Amasya Kalesi zindanına atıldığı ve silahdarı Kaba Ali Ağa'nın idam edildiği anlatılır.
Hüsameddin, sürgün fermanında Hızır Efendi için "cahil, şerir, hain, zalim, rüşvetçi" gibi ağır sözler kullanıldığını, oysa onun döneminin büyük bir muhakkiki olduğunun eserleri, Âkifzâde'nin el-Mecmû' mine'l-meşhûd ve'l-mesmû' adlı kitabı ve çağdaşlarının tanıklığıyla sabit olduğunu vurgular. Yazıcı'nın çalışması bu değerlendirmeyi destekler: Hızır Efendi'nin belagat üzerine yazdığı Unbûbü'l-belâğa adlı özet ve onun şerhi el-İfâza, Amasya ve çevresindeki medreselerde ders kitabı olarak okutulmuş; adı bilinen dokuz eserinden altısı bugüne ulaşmıştır. Oğulları Yakub el-Vehbî ile İbrahim el-Feyzî ve damadı Osman Efendi de onun öğrencileri arasındadır. Fermandaki sözlerle âlimin ilmî şöhreti arasındaki bu uçurum, davanın siyasi bir hesaplaşma olduğu yolundaki kanaati güçlendirir.
Hikâyenin devamı da Hüsameddin ile Yazıcı'da örtüşür. Fâzıl Ahmed Paşa 1072 yılında sadrazam olunca Hızır Efendi'yi Kıbrıs'tan geri getirtmiş, Hızır Efendi 1078 [1667] yılında dördüncü defa Amasya müftüsü olmuştur. Ölüm tarihi kaynaklarda 1060'tan 1100'e kadar farklı biçimlerde verilir; Hüsameddin'in kaydına göre müftülük görevindeyken 8 Zilhicce 1084 [Mart 1674] tarihinde vefat etmiştir.
Fâzıl Ahmed Paşa'nın Amasya Ziyareti
Metnin başında Köprü'den gelip üç gün Amasya'da kalan ve sonra Erzurum'a giden Fâzıl Ahmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa'nın oğludur. 1045 [1635-36] yılında Köprü'de doğmuş, medrese hocalığından sonra babasının yönlendirmesiyle devlet hizmetine geçmiş ve 1069 [1659] yılından itibaren Erzurum ve Şam valiliklerinde bulunmuştur. Amasya'daki kısa duruş, yani yeni vali olduğu Erzurum'a giderken memleketinin yakınındaki büyük şehirde halkın şikâyetlerini dinlemesi, bu tarihle uyumludur. İki yıl sonra babasının yerine sadrazam olacak ve Hızır Efendi'nin kaderini de değiştirecektir.
Yer ve Kurum Adları
Davacıların geldiği Akdağ ve Geldiklân, Amasya kazasının eski nahiyeleridir. Hamdullah Dedeoğlu'nun Amasya sancağının kaza ve nahiyeleri üzerine derlediği bilgilere göre Akdağ 1490'da Amasya'ya bağlı bir nahiyeydi, bugün Amasya merkeze bağlı Çiğdemlik beldesidir. XV. yüzyılda Geldiklan-abad adıyla geçen Geldiklân ise sonradan Zara, 1960'tan sonra da Doğantepe adını almış, bugün yine Amasya merkeze bağlı bir beldedir.
Metnin sonunda anılan tımarhane, Yeşilırmak kıyısındaki Amasya Darüşşifası'dır; kitabesine göre 708 [1308-1309] yılında İlhanlı döneminde yapılmıştır ve bugün tıp tarihi müzesi olarak kullanılmaktadır. Nuh Bey Darülkurrası onun yakınındaydı. Evliya Çelebi XVII. yüzyılda Amasya'da dokuz darülkurrâ bulunduğunu yazar; Hüsameddin'in sekiz darülkurrâ hakkında ayrıntılı bilgi vermesi bu sayının abartılı olmadığını gösterir.
Mevlevîhane şeyhleri konusunda ise küçük bir ayrılık göze çarpar. Abdülhalim Durma, Bayram Paşa'nın 1637'de mevlevîhaneyi yeniden yaptırmasından sonraki şeyhleri Mehmed Arif Dede, onun damadı Mahmud Dede, ardından Abdülkadir Dede ve Alaeddin Dede diye sıralar. Burada vefat haberi verilen Mahmûd Adnî Dede, büyük ihtimalle Durma'nın andığı Mahmud Dede'dir; ancak onun yerine geçtiği bildirilen Hasan Kudsî Dede, Durma'nın sıralamasında yer almaz. Durma, mevlevîhanenin vakfiyesinin 1661 yılında kaybolduğunu da kaydeder; bu, tam olarak bu maddede anlatılan karışık yıllara denk düşer.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdîzâde Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, Amasya Belediyesi Kültür Yayınları, 2022, 4. Cilt, s. 584–586. amasya.bel.tr
Akademik çalışmalar
- Neşe İnak, "Amasya Tarihinin Kaynaklarından Şeriye Sicilleri (17. Yüzyıl)", Ondokuz Mayıs Üniversitesi İnsan Bilimleri Dergisi, 4/2 (2023), s. 183-202, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/3496542
- Şenol Çelik, "Şehir Kethüdâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/sehir-kethudasi
- Abdülkadir Özcan, "Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2002, https://islamansiklopedisi.org.tr/kopruluzade-fazil-ahmed-pasa
- Gönül Cantay, "Amasya Dârüşşifâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya-darussifasi
- "Dârülkurrâ", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/darulkurra
Diğer kaynaklar