Amasya'da bir düğün ya da mevlit, ev halkıyla birlikte bütün bir mahallenin ya da köyün ortak hazırlığıdır. Avlulara kurulan büyük bakır kazanlar günler öncesinden ateşe verilir, komşu kadınlar bir araya gelir, sofralar el birliğiyle kurulur. Hangi yemeğin pişirileceği, kime ne zaman ikram edileceği, kapların nasıl geri verileceği bile gelenekle belirlenmiştir. Bu yüzden düğün ve mevlit sofraları, damak zevkinin ötesinde bir toplumsal dayanışma sahnesidir; sevinç de hüzün de aynı kazanda paylaşılır, aynı sininin etrafında karşılanır.

Şehrin genel mutfak kültürü, ağır misafir sofrası ve tören yemekleri Amasya mutfağı üzerine yazıda bir bütün olarak anlatılmıştır. Burada ise o tablonun iki köşesi, düğün ile mevlit sofraları yakından ele alınmaktadır: düğün haftasının günlere yayılan yemekleri, keşkeğin ve zerdenin bu sofralardaki yeri, kına gecesinden gelin hamamına uzanan küçük ziyafetler, mevlidin hem sevinçli hem yaslı günlerdeki ikramları ve bütün bunları ayakta tutan komşuluk düzeni.

Düğünden Önce Kurulan Sofralar

Amasya'da düğün sofrası, düğün gününden çok önce, söz kesme ile kurulmaya başlar. Erkek tarafının aile büyükleri kız evine gidip "Allah'ın emri, Peygamber'in kavliyle" kızı istedikten ve kız evi birkaç gidişin ardından razı olduktan sonra söz kesilir; gençlere söz yüzükleri takılır, nişan ve düğün tarihleri konuşulur. Toplantı, bütün işlerin tatlılıkla gitmesi dileğiyle şerbet içilerek ya da lokum yenerek kapanır. Tatlıyla başlayan bu ilk adım, ilerideki bütün sofraların da habercisidir. Nişan genellikle hafta sonu kız evinde yapılır ve gelenlere yemek verilir; davet için erkek evinden çıkan "okuyucu" uğradığı her eve bir şeker ya da davetiye bırakır, kimi köylerde bu şekere "mum" denir.

Nişanlılık dönemi de karşılıklı gönderilen yiyecek ve hediyelerle geçer. Dinî bayramlar araya girerse oğlan evi kız evine bayramlık gönderir; kurban bayramıysa bu hediyelere süslenmiş bir kurbanlık koç ile bir altın bilezik eklenir. Merzifon'un Akören köyünde kiraz mevsiminde oğlan evinin mevsim meyveleriyle doldurduğu sepete "gelin kirazı" denir; sepetin yanına bir altın takılır, kız evi de gelenler için hazırlık yapar ve odaya gerilen ipe herkes getirdiği hediyeyi asar. Çeyiz düğünden birkaç gün önce oğlan evine taşınıp serildiğinde, çeyizi görmeye gelenlere oğlan evi yemek ve çay ikram eder.

Düğün yaklaşınca bir kez daha "eksik görme" alışverişine çıkılır ve bu kez düğün için yemeklikler de alınır. Taşova'nın Alpaslan beldesinde et, pirinç, yağ, çeyiz sandığı ve geline alınmış hediyelerden oluşan bu yük, cuma günü düğün başlamadan önce davul zurna eşliğinde kız evine gönderilir. Bu erzaka "aşboğaz" ya da "seysana" denir. Gönderilen erzak, kız evinde kurulacak sofraların yükünü oğlan evinin paylaştığını gösterir; nitekim düğünün bütün masraflarını erkek evinin karşılaması yörede genel bir kuraldır.

Düğün Haftasının Yemekleri

Erkek evinde davul zurna cuma gününden itibaren çalmaya başlar, düğün evinin belli olması için kapıya bayrak dikilir. Düğünün bütün işlerini yönetecek tecrübeli bir düğün kâhyası ile gençleri yönlendirecek bir yiğitbaşı seçilir; gelin ve damadın her işini takip edecek sağdıçlar da bu sırada belirlenir. Düğüne gelen misafirlere o günden başlayarak yemek ikram edilir ve buna "danışık yedirme" denir. Düğün kâhyasının ve sağdıçların gözetiminde yürüyen bu ikram, düğün evinin kapısını düğün boyunca açık tutar; gelen kimse aç dönmez.

Düğün yemekleri bir gün önceden ya da sabah erkenden hazırlanır. Düğünden bir gün önce düğün evinde "dolma dürme" ya da "dolma gecesi" denen toplantı yapılır: köylerde hoparlörden duyurulan saatte konu komşu ve akraba kadınlar dolma sarmak için bir araya gelir. Bu toplantıya eli boş gidilmez; her gelen yanında bir miktar aşlık pirinç ya da bulgur getirir. Taşova'nın Boraboy beldesinde "düğün dolması" bu toplantının en bilinen ürünüdür. Sarılan dolmalar ve öteki yemekler kadınlara, döner, pilav ve çorbalar ise erkeklere ikram edilmek üzere ayrılır.

Köy düğünlerinde düğün evinde keşkek, pilav, et ve helva kazanları kaynatılır, evlerin damlarına ve avlulara sofralar kurulur. Kaşık bulmak ve bu kadar kalabalığa dağıtmak eskiden zor olduğundan, davetliler sofraya bellerine soktukları tahta kaşıklarıyla gelirdi. Yemek davul ve zurna eşliğinde, topluca yenirdi. Kazanların bu kadar büyük olmasının nedeni yalnızca kalabalık sayılmaz; kazanın kaynaması bolluğun ve paylaşmanın da işaretidir. Hazırlanan yemekler davetlilerle birlikte kapıdan geçen herkese, komşulara ve ihtiyaç sahiplerine de ulaştırılır.

Bu yemeklerin içeriği son kuşakta belirgin biçimde değişmiştir. Eskiden düğün sofraları nohut, taze fasulye ve patlıcan yemeği gibi yöre mutfağının tencere yemeklerinden kurulurken, son yıllarda et döner, pilav ve çorbadan oluşan tek tip bir düğün menüsü yaygınlaşmıştır. Şehirde düğünlerin önemli bir bölümü artık düğün salonlarında yapılmakta, cumartesi günü kız ve erkek tarafları burada bir araya gelip müzik eşliğinde eğlenmekte, ikramlar da salonun imkânlarına göre düzenlenmektedir. Köylerde ise geniş bir alanda kurulan sofralar, kazanlar ve davul zurna eski düzeni büyük ölçüde sürdürür.

Keşkek: Düğün Sofrasının Baş Yemeği

Düğün ve mevlit sofralarının baş yemeği keşkektir. Buğdayın ve etin uzun uzun pişirilmesiyle hazırlanan keşkek sabır, emek ve çoğu zaman güç isteyen bir yemektir. Asıl adının "döğme aşı" olduğu, halk arasında keşkek ya da herise diye anıldığı, Selçuklu ve daha önceki İslâm devletlerinin mutfağında önemli bir yer tuttuğu bilinir. Osmanlı döneminde "dükkân-ı herrâs" denen lokantalarda satılan keşkek, düğünlerde ikram edilen sevilen bir kış yemeğiydi. Bayramlarda, doğumlarda, düğünlerde ve mevlitlerde keşkek pişirilmesi, araştırmacıların gözünde bereketin ve birliğin en güçlü simgelerinden biridir.

Keşkeğin yemekten çok bir tören olduğu, uluslararası alanda da tanınmıştır. Türkiye'nin başvurusuyla "Tören Keşkeği Geleneği" 2011'de UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi'ne alınmıştır. Listeye konu olan gelenekte buğday bir gün önceden dualarla yıkanır, davul ve zurna eşliğinde büyük bir taş dibeğe götürülür ve iki ila dört kişi tarafından belli bir ritimle tokmaklanarak kabuğundan ayrılır. Pişirme çoğunlukla açık havada, büyük kazanlarda yapılır; kabuğu ayrılmış buğday, kemikli et, soğan, baharat, su ve yağ bütün gece kaynar. Ertesi gün öğleye doğru köyün en güçlü gençleri çağrılır ve keşkek, kalabalığın tezahüratı ve zurnanın sesi arasında tahta tokmaklarla dövülür.

Amasya yöresinde ise iki ayrı keşkek usulü yan yana yaşar. Merzifon keşkeği büyükbaş eti, nohut ve aşurelik bütün buğdayla taş çömleklerde, odun ateşiyle yanan taş fırınlarda yaklaşık on iki saat pişirilir; çömleğin içinde "çömçe" denen ahşap kaşıkla çarpılarak, yani dövülerek bütün malzeme ezilip lapa hâline getirilir ve üzerine tereyağlı salça sosu gezdirilerek sıcak sunulur. Kimi ustalar ete ördek ya da kaz eti de katar. Yemeğin hazırlanışı sırasında "Keşkeği dövdün mü" diye sorulması, çömlekteki keşkeğin sakız kıvamına gelene kadar dövülmesi bu usulün özüdür. Bayram sabahlarında, düğünlerde ve özel misafirlere ikram edilen Merzifon keşkeği, 30 Aralık 2014'te coğrafi işaretle tescil edilerek ilin mutfak ürünleri arasında bu belgeyi alan ilk yemek olmuştur. Keşkeğin tarihinin Hititler dönemine, üç bin yıl öncesine uzandığı da yerel tanıtımlarda dile getirilir; bu iddiayı destekleyen bir belgeye ulaşılamamıştır.

Amasya keşkeği ise bu konuda tam tersi bir yol izler. Keşkeklik buğday, koyun eti, dana kemik iliği, koyun kuyruk yağı, nohut, çemen, tuz ve sudan yapılan bu keşkek, yörede "cab" denen keşkek çömleğinde ve odun ateşiyle yanan taş fırında en az on iki saat pişirilir. Bileşenler dövülmez, çömleğe bütün hâlde konur ve piştikten sonra da buğday, et ve nohut tabakta ayrı ayrı görülür. Pişirme sırasında salça kullanılmaz; istenirse keşkeğin üzerinde biriken fazla yağ salça ve sıcak suyla karıştırılıp sos olarak üstüne dökülür. Amasya keşkeğini öbür yörelerinkinden ayıran en belirgin özellik içine çemen katılmasıdır. Yörede "Bütün keşkekler bir yana, Amasya keşkeği bir yana" sözü dolaşır. Düğün gibi özel günlerde mutlaka ikram edilen bu yemek 28 Temmuz 2022'de mahreç işaretiyle tescil edilmiş ve ilin on üçüncü coğrafi işaretli ürünü olmuştur. Keşkeğin yöredeki öteki yüzleri Amasya keşkeği üzerine yazıda ayrıca anlatılmıştır.

Keşkek bugün de yalnızca düğünlere özgü kalmamıştır. Bayramdan önce hazırlanan keşkekler bayram arifesinde toprak çömlekler içinde mahalle fırınlarına ya da evlerin fırınlarına sürülür, bayramın ilk kahvaltısından itibaren sofradaki yerini alır. Bayram ziyaretine gelenlere bakla dolması, keşkek, yuka tatlısı ve haşhaşlı çörek hazırlanması da sürmektedir. Keşkeğin bayram sabahı ile düğün sofrasında aynı özenle pişirilmesi, bu iki sofra arasındaki sıkı bağı gösterir.

Tuzlunun ve Tatlının Dengesi

Düğün ve mevlit sofraları dikkatle kurulmuş bir denge üzerine oturur. Keşkeğin yanında etli türlü, kuru fasulye ve pilav üstü kavurma gibi doyurucu yemekler sunulur; köy düğünlerinde et ve pilav kazanı keşkek kazanının hemen yanında kaynar. Tatlı köşesinde ise safranlı zerde, sütlaç ve baklava yer alır; helva kazanı da çoğu düğünde ayrıca kurulur. Bu sofralarda zerde ile keşkek çoğu zaman birlikte anılır: biri tatlının, öbürü tuzlunun temsilcisi olarak öğünün dengesini kurar.

Zerde, adını Farsçada "sarı" anlamına gelen zerd kelimesinden alır. Pirinç, şeker, su ve safranla pişirilen, kimi tariflerde gül suyu, karanfil ya da tarçınla kokulandırılan, soğuduktan sonra nar tanesi, kuş üzümü ya da bademle süslenen bir pirinç tatlısıdır. Osmanlı mutfağında hem saray sofralarında hem halk arasında sevilmiş; düğün, doğum, sünnet ve bayram gibi özel günlerde hazırlanmış, safranın verdiği altın sarısı renk bolluğun ve refahın işareti sayılmıştır. İmaretlerde yoksullara dağıtılan yemekler arasında da zerde vardı. Büyük ziyafetlerde pilav ve etle birlikte zerdenin de konduğu çanakların sofradan sonra halka bırakıldığı "çanak yağması" geleneği, zerdeyi bir ziyafet tatlısı olarak hafızalara yerleştirmiştir. Evliya Çelebi'nin aktardığı bir rivayete göre zerde ilk kez Hz. Hamza'nın vefatında yas tatlısı olarak hazırlanmıştır; bu rivayet tarihî bir belgeye dayanmaz, ama zerdenin hem sevinç hem yas sofralarında yer alabildiğini hatırlatması bakımından anlamlıdır. Tatlının Amasya'daki yeri zerde üzerine yazıda ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Baklava ise Amasya'da özellikle tırtıl baklava biçimiyle ağır misafir sofrasının ve düğün sofralarının tatlısıdır; gömlek kadayıfı ve kuymak da aynı sofralarda onun yerini alabilir. Helva ise hem düğünde hem cenazede karşımıza çıkan bir tatlıdır. Düğün evinde kaynatılan helva kazanı sevincin, ölü evinde kavrulan helva ise anmanın tatlısıdır. Aynı tatlının iki karşıt durumda pişirilmesi, Anadolu'da şekerli yiyeceğin hem paylaşılan neşeyi hem de "acıyı bal eylemek" deyişindeki gibi yası yumuşatan bir ikram olarak görülmesinden kaynaklanır.

Kına Gecesi, Gelin Hamamı ve Guya Önü

Cumartesi akşamı kız evinde kına gecesi yapılır. Kızın annesinin kardığı kına bir tepsinin ortasına konur, etrafına mumlar dikilir; gelin kına türküleri ve ilahilerle ağlatılır, avucuna altın konularak kınası yakılır. Damat tarafı davul zurna eşliğinde kına almaya gelir; mumlar, çerez, havlu ve mendille donatılmış kına tepsisi damadın sağdıcına bir bahşiş karşılığında satılır, sağdıç da onu damada daha yüksek bir fiyata satar. Köylerde kız evinden bir de tavuk alınarak oynaya oynaya erkek evine dönülür. Damada kına yakılırken bekâr gençler sağdıcın kınalı parmağına ulaşmak için yarışır; ilk ulaşanın ilk evleneceğine inanılır.

Yöreden derlenen bir kına türküsü, düğün aşının bu gecelerde nasıl bir ayrılık imgesine dönüştüğünü gösterir. Gelinin ağzından söylenen dörtlüklerden biri "Çatdılar ocah daşını, / Bişirin düğün aşını, / Çağır gelsin gardaşını, / Anam beni gelin mi eddin" diye, bir başkası ise "Atladı geçdi eşiği, / Sufrada galdı gaşşığı" diye başlar. Kurulan ocak taşı ve pişen düğün aşı sevinci, sofrada kalan kaşık ise baba evinden ayrılan kızın boş kalan yerini anlatır. Düğün yemeği, türküde bir eğlence malzemesi olmaktan çıkıp evden ayrılışın ölçüsü hâline gelir.

Gelin hamamı da yemekle iç içe bir törendir. Gelinin aile yakınlarına tanıtıldığı ve bedeninde bir kusur bulunmadığının görüldüğü bu toplantıya konuklar okuyucu kadın aracılığıyla davet edilir; gelin gelenlerin elini öper, hamamın giyinme yerinde kadın saz takımı çalar. Bakla dolması, cevizli poğaça, bat ve lokmadan oluşan yemek, gerektiğinde zenginleştirilerek hamamın göbek taşında oynanıp şarkı söylenerek yenir. Akşam ise damat ve arkadaşları için damat hamamı yapılır.

Gelin aynası âdetinde erkek tarafı gelin adayına ev halkından biri nezaretinde, faytonla süslü büyükçe bir mum ve boy aynası gönderir. Elçi kapıda dualarla karşılanır, ayna ile mum içeri alınır ve gelen yenge, önceden hazırlanmış büyük ve süslü bir kapta şeker böreğiyle uğurlanır. Bu ayna ve mum daha sonra gelin göçü gelirken Kur'an-ı Kerim ile birlikte en önde oğlan evinin eşiğinden içeri alınır. Pazar günü gelin alındıktan sonra da tatlı yine sahnededir: damat yüksek bir yerden gelinin üzerine çerez ve bozuk para serper, gelin eline verilen yağı kapı eşiğine sürer, içeri girince çeyiz sandığının üzerine kıbleye dönük oturtulur ve kaynanaya, görümcelere, orada bulunanlara "tatlı dilli olalım" dileğiyle şeker dağıtır.

Düğünün en mahrem sofrası, halk arasında "guya önü" denen velime yemeğidir. Adı "güvey önü" sözünün bozulmuş biçimidir ve gerdeğe girecek eşler için hazırlanır. Bir tepsinin içinde bütün et, pilav ve tırtıl baklavadan oluşan üç ana yemek bulunur; yemeklerin cinsi değişebilse de sunuş biçimi hep aynıdır. Tepsi, damat gerdeğe girmeden zifaf odasının kapısında geline teslim edilir. Kalabalık düğün sofrasının sonunda yeni evliler için kurulan bu küçük sofra, tuzlu ile tatlının dengesini en sade biçimiyle bir tepside toplar.

Sünnet Düğünü ve Mevlitli Sünnet

Sünnet düğünleri de düğün sofrası düzeninin bir başka hâlidir ve çoğunlukla hafta sonları yapılır. Eskiden sünnet olacak çocuklar ve arkadaşları faytonlarla şehri dolaşır, dönüşte hamama getirilirdi; çocuklar yıkanıp sünnet gömleklerini giyerken tutulan saz heyeti hamamın içinde ve önünde çalar, törene katılan ve çoğu çocuk olan konuklara simit, poğaça, eli böğründe ve şeker ikram edilirdi. Bugün faytonun yerini araç konvoyu almıştır; çocuk ve arkadaşları gezdirildikten sonra eve getirilir, sünnet yapılır, davetliler çocuğu ziyaret edip hediyelerini verir, ardından yemekler ikram edilir ve sazlı sözlü eğlence yapılır. Sünneti mevlit okutarak yapan aileler de vardır; bu durumda düğün sofrası ile mevlit sofrası aynı günde birleşir. Kirvelik ve sünnet âdetlerinin ayrıntıları sünnet düğünü üzerine yazıda anlatılmıştır.

Mevlit Geleneği ve Vesîletü'n-necât

Türkçe konuşulan coğrafyada mevlit denince akla Süleyman Çelebi'nin 812 (1409) yılında kaleme aldığı Vesîletü'n-necât adlı mesnevi gelir. Hz. Peygamber'in doğumunu, mi'racını, mucizelerini ve vefatını anlatan bu eser, zamanla yalnızca mevlit kandilinde okunan bir metin olmaktan çıkmış; kandiller ve mübarek geceler yanında ölüm, doğum, sünnet, evlenme ve hac dönüşü gibi olayların ardından sevinç ve üzüntünün birlikte paylaşıldığı toplantılarda okunur olmuştur. Eserin her bölümü, yani bahri, mevlithan denen kişi tarafından belli makamlarda okunur, bahirler arasında tevşihhanlar ilahi söyler.

Mevlit törenlerinin Osmanlı saray protokolüne Kanuni Sultan Süleyman döneminde girdiği, III. Murad zamanında ise tamamen resmîleştiği kabul edilir. Kayıtlara göre 1566'daki Zigetvar seferinde Kanuni'nin vefatı gizlenirken padişahın otağında 12 Rebiülevvel gecesi mevlit okunmuş, III. Murad da 1588'de bütün minarelerde kandil yakılmasını ve camilerde mevlit okunmasını emretmiştir. Mevlit kutlaması 1910'dan itibaren resmî bayramlar arasına alınmış, Cumhuriyet'in ilânından sonra bu resmî statü kaldırılmıştır. Ancak halkın evlerinde, camilerde ve mescitlerde okuttuğu mevlitler bu resmî düzenden bağımsız olarak yaşamayı sürdürmüştür.

Mevlidin ikramları da bu uzun gelenekle birlikte şekillenmiştir. On dokuzuncu yüzyılda bir İstanbul paşa konağında büyüyen Abdülaziz Bey'in anlatımına göre mevlit gecesi tezkerelerle davet edilen misafirlere önce mükellef yemekler hazırlanır, renkli kâğıt külahlar içinde şekerler ayrılırdı. Mevlit dinlenirken doğum anı gelince ayağa kalkılır, salavat getirilir, ardından hizmetteki ağalar gümüş gülabdanlardan dinleyenlerin ellerine gül suyu serper, şeker külahlarını dağıtır, şerbet ikram ederdi. Gül suyu ile şeker ve şerbet ikramı, Osmanlı coğrafyasının pek çok yerinde mevlidin ayrılmaz ikramı olarak yerleşmiştir. Batı Trakya'daki kadın mevlitlerinde Velâdet bahrindeki "Susadum gâyet harâretden katı / Sundular bir câm tolusı şerbeti" beyti okunurken gül şerbeti dağıtılması, aynı geleneğin metinle ne kadar iç içe yaşadığını gösteren bir örnektir.

Mevlit ile düğün sofrasının birleşmesi Osmanlı coğrafyasının başka yerlerinde de görülür. Batı Trakya'da düğünün ardından gelen ilk pazartesi gelin evinde okutulan "gelin mevlidi" ve düğün sahibinin camide ya da evinde okuttuğu "düğün mevlidi" ayrı birer âdet olarak yaşamakta, mevlidin ardından konuklara çorba, et kavurması, pilav, helva ve ayrandan oluşan "mevlit yemeği" verilmektedir. Bu örnekler, mevlit ile düğün sofrasının Osmanlı'nın geniş coğrafyasında aynı mantıkla birbirine bağlandığını gösterir: okunan metin manevî bir çerçeve kurar, ardından kurulan sofra bu çerçeveyi topluluğun ortak deneyimine dönüştürür.

Amasya'da Mevlit Sofraları

Amasya'da mevlit hem sevinçli hem hüzünlü günlerin toplantısıdır. Sünnet, doğum ya da hac dönüşü gibi sevinçli olaylar vesilesiyle okutulan mevlitler olduğu gibi, ölümün ardından belirli günlerde okutulan mevlitler de vardır. Yörede ölümün yedinci, kırkıncı ve elli ikinci günlerinde, ayrıca bayram ve kandillerde ölenin ruhu için mevlit okutulur, mezar ziyaretleri yapılır ve bu günlerde yemek verilir. Halk inanışına göre kırkıncı günde etin kemikten ayrıldığı, elli ikinci günde ise burnun düştüğü ve bunun ölüye çok acı verdiği düşünülür; kırkıncı ve elli ikinci gün anmalarına verilen önem bu inançla da ilişkilidir.

Mevlit sofralarının ardından cemaate çoğu zaman Amasya çöreği, poğaça ve çay ikram edilir, helva kavrulup dağıtılır. Bu ikramlar, misafire gösterilen saygıyı olduğu kadar anmanın manevî boyutunu da taşır. Her tabak bir hayır niyetiyle ve bir dua eşliğinde sunulan cömertliği ifade eder. Mevlitlerde şeker dağıtılması da aynı anlayıştan beslenir; şekerli yiyeceğin hem sevinci paylaştığı hem de acıyı tatlıyla hafiflettiği düşünülür.

Defnin ardından bir ila yedi gün içinde yapılan tesbih çekme toplantısı da Amasya'nın mevlit sofralarına yakın bir âdettir. Çoğunlukla yatsı namazından sonra cami cemaati, eş dost ve akrabalar cenaze evine davet edilir; imamın yönetiminde katılanlar hep birlikte yetmiş bin kez kelime-i tevhid getirir. Tören bittikten sonra cemaate Amasya çöreği, poğaça ve çay ikram edilir. Böylece mevlit ve tesbih toplantılarının ikramı, büyük düğün kazanlarının aksine, ölçülü, sade ve herkesin rahatça paylaşabileceği hamur işlerinden oluşur.

Cenaze Evine Giden Tepsiler

Ölümün ardından kurulan sofralar da düğün sofraları kadar sıkı bir düzene bağlıdır. Bir evde cenaze olduğunda o evde yemek pişirilmez; komşular ve akrabalar kendi evlerinde yemek pişirip tepsilerle cenaze evine gönderir. Menüde bir sınırlama yoktur. Gelen yemeğin kapları yalnızca duru sudan geçirilir ve yıkanmadan iade edilir. Cenaze evine komşuların getirdiği ya da orada pişirilip taziyeye gelenlere dağıtılan bu yemeklere yörede "kazma takırtısı" denir. Ayrıntılı ölüm ve taziye âdetleri cenaze ve taziye üzerine yazıda ele alınmıştır.

Ölünün ruhu için yapılan helva da bu sofraların ayrılmaz parçasıdır. Ölü helvası denen bu tatlı, ölünün kabir azabının hafiflemesi dileğiyle pişirilip dağıtılır. Ölünün hayattayken tutamadığı oruçlar ve kılamadığı namazlar için yaşına göre bir hesap çıkarılıp fakirlere para verilmesine de "kefaret sarma" denir. Kabristandan dönen cemaate cenaze evinde ya da ayrılan bir yerde yemek verilmesi ise yörede sonradan yerleşmiş bir âdet olarak anlatılır; bu sofrada bir sınır bulunmamakla birlikte çoğunlukla pide, çay ya da soğuk içecek verilir. Yas süresince evde televizyon açılmaz, müzik dinlenmez; çevrede yas varsa buna saygı gösterilir ve o sırada yapılan düğünde eğlence yapılmaz. Düğün sofrası ile yas sofrası, böylece aynı mahallede birbirini gözeterek kurulur.

Yöredeki Alevi köylerinin ölüm sofraları da kendi ritüelleriyle şekillenir. Bu köylerde ölümün ardından yapılan "dardan indirme" ayini bazı yerlerde definden günler sonra yapılabilirken, Merzifon'a bağlı Gümüştepe köyünde olduğu gibi kimi köylerde mutlaka defin gününün akşamı yapılır. Ayin sona erdikten sonra kesilen kurban pişirilir, sofralar serilir ve dualarla yenir. Ölümün ardından kurbanın etinden pişirilen yemeğin bazı köylerde mevlitle birlikte, uzaktan başsağlığına gelenler ve komşularla paylaşılması, Anadolu'nun farklı inanç çevrelerinde ölüm sofrasının aynı paylaşma düşüncesi etrafında kurulduğunu gösterir.

Paylaşma Düzeni ve İş Bölümü

Bu sofraların hazırlanışında görev paylaşımı da kendine özgü bir düzen içinde ilerler. Kimi kazanın başında durur, kimi buğday döver ya da yıkar, kimi dolma sarar, kimi tabakları dağıtır; herkes bir işin ucundan tutar. Düğünde bu işleri düğün kâhyası, yiğitbaşı ve sağdıçlar yönetir, dolma dürme gibi toplantılarda ise komşu kadınlar bir araya gelir. Ölüm evinde de benzer bir düzen işler: komşular yemek pişirip gönderir, kaplar yıkanmadan geri gider, helva kavrulup dağıtılır. Yemek pişirmek burada tek başına yapılan bir uğraş olmaktan çıkar, bir mahallenin ortak diliyle konuştuğu bir buluşmaya dönüşür.

Amasya mutfağı üzerine yapılan gastronomi araştırmaları da keşkeği, Anadolu'nun pek çok yöresinde olduğu gibi Amasya'da da düğün, sünnet ve cenaze gibi törensel yemeklerin vazgeçilmez lezzeti olarak öne çıkarır. Bu sofraların bir kısmı salon düğünleri, hazır yemek hizmetleri ve şehir hayatının hızıyla değişmiştir. Buna karşın keşkeğin bayram ve düğün haftasında yeniden fırınlara sürülmesi, cenaze evine tepsilerle yemek gönderilmesi ve mevlidin ardından çörek, poğaça ve helva dağıtılması gibi âdetler, Amasya'nın hem şehir merkezinde hem köylerinde hâlâ yaşamaktadır. Kazanların kaynadığı bu günlerde Amasya mutfağı, en cömert ve en dayanışmacı yüzünü gösterir. Düğün ve mevlit sofraları, bir topluluğun sevincini de hüznünü de aynı kazanda paylaşma biçimini bugüne taşıyan canlı bir kültürel mirastır.

Kronoloji

1409: Süleyman Çelebi, mevlit törenlerinde okunacak Vesîletü'n-necât mesnevisini yazdı (812).

1566: Zigetvar seferinde Kanuni Sultan Süleyman'ın otağında 12 Rebiülevvel gecesi mevlit okundu.

1588: III. Murad bütün minarelerde kandil yakılmasını ve camilerde mevlit okunmasını emretti.

1910: Mevlit kutlaması Osmanlı Devleti'nde resmî bayramlar arasına alındı; Cumhuriyet'in ilânından sonra bu statü kaldırıldı.

2011: Tören Keşkeği Geleneği, UNESCO İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası Temsilî Listesi'ne alındı.

30 Aralık 2014: Merzifon keşkeği coğrafi işaretle tescil edildi.

28 Temmuz 2022: Amasya keşkeği mahreç işaretiyle tescil edilerek ilin on üçüncü coğrafi işaretli ürünü oldu.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

  • Çelik, Sabri – Kaya, Tolga – Sandıkcı, Mustafa. "Somut Olmayan Kültürel Miras Ürünü Olarak Tören Keşkeği Geleneğinin Yöresel Sunum Farklılıkları". Uluslararası Türk Dünyası Turizm Araştırmaları Dergisi 6/2 (2021): 258-274. https://doi.org/10.37847/tdtad.996704
  • Şimşek, Aykut – Demircan, Göksu. "Amasya'ya Gelen Yerli Turistlerin Amasya Mutfağına Yönelik Algılarının Belirlenmesi". Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi (ASOBİD) 8 (2020): 185-205.
  • TDV İslâm Ansiklopedisi, "Mevlid" maddesi, c. 29, Ankara 2004, s. 475-485. https://islamansiklopedisi.org.tr/mevlid
  • Yıldız, Harun. "Alevi Geleneğinde Ölüm ve Ölüm Sonrası Tören ve Ritüeller". Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi 42 (2007).

Resmî kaynaklar

Kitaplar

  • Mollamemet, Ahmet. "Batı Trakya ve Ege Adalarında Mevlit Geleneği". Türk Dünyasında Mevlit Geleneği, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2023.

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar