Amasya'ya "Şehzadeler Şehri" denir. Bu ad bir övgü cümlesi olarak doğmadı; yaklaşık bir buçuk asır boyunca işleyen bir kurumun, şehzade sancak beyliğinin hatırasını taşır. Yeşilırmak'ın daracık vadisine bakan kalenin eteğinde, bir zamanlar tuğladan yapılmış, bahçeli ve gösterişsiz bir saray dururdu; Osmanlı hanedanının geleceği, hükümdar adayları bu sarayda ve çevresindeki medrese, divan ve cephe hayatında yetişirdi.
Her şehzadenin ayrıntılı hayatı sitedeki biyografilerde ayrıca anlatılır.
Şehzade Kimdir?
Şehzade, Farsça "şah" ile "zade" sözcüklerinden gelir ve hükümdarın erkek çocuğu ya da hanedanın erkek üyesi demektir. Sözcük yalnız Osmanlılara özgü değildir; başka adlarla bütün İslâm ve Türk devletlerinde bulunur: Karahanlılarda "tegin", Gaznelilerde "melikzade", Timurlularda "mirza", Kırım Hanlığında "kalgay" gibi karşılıkları vardı. Osmanlı'nın ilk dönemlerinde hanedan mensupları paşa, emir, çelebi, sultan ve beylerbeyi gibi unvanlarla anılırdı; büyük şehzadeler paşa ve emir, küçükler çelebi unvanını kullanırdı. Amasya'ya gönderilen şehzadelere de "çelebi sultan" denirdi.
Osmanlı'da taht kendiliğinden büyük oğula geçmezdi; şehzadelerin hepsinin hükümdar olma şansı kuramsal olarak eşitti ve padişahın çocukları kimden doğarsa doğsun aralarında ayrım gözetilmezdi. Orhan Bey'den I. Ahmed'e kadar geçen yaklaşık üç asırda tahta oturan on üç hükümdarın I. Mehmed ve Yavuz dışındaki on biri hayatta kalan en büyük evlat olarak çıkmıştır. Bu yüzden büyük oğul, resmî olmasa da gelenek hâline gelmiş bir biçimde tahtın vârisi sayılırdı. Yine de eşitlik hem bir onur hem de ağır bir yüktü. Padişah öldüğünde haberi alan şehzade İstanbul'a ilk ulaşan olmak zorundaydı; tahta oturan, öteki şehzadeler için zor bir dönemi de başlatmış olurdu. Osman Bey'in amcası Dündar'ı, I. Bayezid'in kardeşi Yâkub'u ortadan kaldırmasıyla başlayan uygulamayı Fatih kardeş katlini kanunlaştırarak resmîleştirmiştir; uygulamanın dayanağı hükümdarın mutlak otoritesini korumaktı. Bu düzen XVII. yüzyıl başında şehzadelerin sarayda gözetim altında tutulmasıyla sona erdi.
Sancağa Çıkmak
Osmanlı'da şehzadelik iki devreye ayrılır. Birincisi, şehzadelerin XVI. yüzyıl sonlarına kadar taşrada idarecilik yaptığı devirdir. İkincisi, sancağa çıkma usulünün kalkmasıyla sarayda kapalı bir hayata mahkûm edildikleri dönemdir. İlk dönemde yeni ele geçirilen topraklar, eski Türk devletlerindeki uygulamaya benzer biçimde sancak hâline getirilir ve bu sancaklar fetih politikasına hizmet etmiş beylere olduğu kadar hanedan üyelerine de tahsis edilirdi. Şehzadelerin bir sancağa gönderilmesine "sancağa çıkma" denirdi.
Eğitimin ilk aşaması sarayda, devrin en önde gelen hocalarının gözetiminde yürüyen kuramsal öğrenimdi. Bu dersler genellikle şehzade on-on üç yaşına gelinceye kadar sürer, sarayda eğitimin yapıldığı yere "şehzade okulu" denirdi; binicilik ve dövüş sanatı ise sarayın üçüncü avlusunda iç oğlanlarla birlikte öğretilirdi. Kuramsal eğitim sünnet merasimiyle tamamlanırdı. İkinci aşama pratik eğitimdi: Şehzade, başta lalası olmak üzere hocaları, maiyeti ve ihtiyaç duyduğu her türlü malzemeyle birlikte bir sancağa "sancak beyi" olarak çıkardı. Görevin başlıca amacı devlet yönetiminde tecrübe kazanmaktı, ama başka sebepleri de vardı. İmparatorluk topraklarının güvenliği bakımından hanedanın o bölgeye verdiği önem gösterilir, sancağına hanedan üyesi gönderilen yöre halkının devlete itaat konusunda daha duyarlı davranacağı düşünülürdü. Ekonomik gerekçe de ağır basıyordu: Şehzade masrafları hazine için büyük bir yük olduğundan, gittikleri sancağın has gelirleri ve şehrin ticaretinden alınan vergiler kendilerine ayrılır, böylece merkezî hazine rahatlatılırdı. XVI. yüzyıla kadar bağımsız yaptıkları harekâtlarda ve serdar olarak katıldıkları seferlerde elde edilen ganimetin beşte biri de şehzadeye aitti.
Şehzade atandığı sancakta gerçek bir idareciydi. Maiyetinde merkezdeki divan teşkilatına benzeyen bir kadro bulunur, bu kadronun sayısı XVI. yüzyılda 2000 kişiye kadar çıkardı. Şehzade görevlilerini atayabilir ve azledebilir, timar ve maaş dağıtır, ceza verir ya da affeder, sancağın ekonomik, ticarî, imar ve sosyal işlerinden sorumlu olurdu. Bu faaliyetlerini merkeze bildirip onay alması gerekirdi; onayı aldıktan sonra kendi tuğrasıyla hüküm yazardı. Şehzade tuğraları hükümdarlarınki gibi üç flamalı ve iki kavisliydi, bu hükümlere de hükümdarlarda olduğu gibi "tevkî-i hümâyun" denirdi. Şehzadelerin sancağı seçme yetkisi yoktu; bazı yerler veliaht şehzadelerin gönderildiği sancaklar olarak öne çıkmıştı ve erken dönemde bunlar için "bey sancağı" deyimi kullanılırdı.
Bu yetkiler zamanla daraltıldı. Bunda Fetret Devri'nden itibaren yinelenen taht kavgalarının payı büyüktür: Şehzade Cem'in II. Bayezid'e, Yavuz'un babasına, Kanuni'nin oğlu Bayezid'in babasına karşı isyanı sıkı denetimi zorunlu kılmıştır. Yavuz'dan önce serbest hareket edebilen şehzadeler daha kolay denetlenebilmeleri için merkeze yakın sancaklara gönderilmeye, lalalarının yetkileri artırılarak şehzadeler pasifleştirilmeye başlandı. Rumeli'deki sancaklara şehzade gönderilmesi ise I. Murad'ın oğlu Savcı'nın orada isyan etmesinden sonra yasaklanmıştı.
Bir uyarı da gerekir: Şehzadelerin Arapça ve Farsça dışında felsefe, matematik, astronomi, Yunan ve Latin edebiyatı gibi geniş bir müfredat aldığı yolundaki anlatımlar çağdaş kaynaklarca doğrulanmamaktadır. Bu yüzden her şehzadenin çok yönlü bir bilgin olarak yetiştiği biçimindeki genellemelerden kaçınmak gerekir. Amasya örneklerinde belgelenen şey daha sınırlıdır: Bazı şehzadeler hat, şiir ve ilimle yakından ilgilenmiştir, ama bu, kurumun bütün şehzadelere ilişkin bir müfredatı olduğunu göstermez.
Lala, Şehzadenin Yanındaki Devlet Adamı
Lala sözcüğü Farsça kökenlidir; sözlükte "kul, köle" ve efendinin çocuğuna bakmakla yükümlü hizmetkâr anlamına gelir. Zamanla ileri gelenlerin ve hükümdarların çocuklarının eğitimiyle ilgilenen, onlara yönetim sanatını öğreten ve her yönden yetişmelerinden sorumlu kişiyi anlatır oldu. Bu bakımdan daha önceki atabeglik kurumunun bir benzeriydi, ama atabeglik kadar siyasi nitelik taşımadı; Osmanlı'da lala, veliahdın ya da tahta geçen hükümdarın yerine devleti idare eden bir naip olmadı. Sözcüğün Anadolu'da XIII. yüzyıldan itibaren Farsça etkisiyle kullanılmaya başlandığı sanılır. İlk Osmanlı kaynaklarında atabeg ve lala sözcükleri bir arada geçer; Tursun Bey, Manisa'ya gönderilen Şehzade Mehmed'e (Fatih) Zağanos Paşa'nın "atabeg koşulduğunu" yazar. Lalalığın Osmanlı'da bir kurum olarak ne zaman ortaya çıktığı bilinmez; kimi araştırmacılar I. Murad devrinde müessese hâline geldiğini söyler. Fatih'in Teşkilât Kanunnâmesi, şehzade lalalığının resmî bir nitelik kazandığını gösteren ilk açık belgedir ve makamın protokoldeki yerini mal defterdarının altında gösterir.
Lalalar özenle seçilir, çoğu Enderun'dan yetişmiş deneyimli ve güvenilir kişiler arasından merkezden tayin edilirdi. İlk dönemlerde yerli emir ailelerinden gelenler de bu görevi üstlenmişti; XV. yüzyılın sonlarından itibaren ise genellikle kul asıllı devlet görevlileri getirildi. Lala sancak beyi ya da beylerbeyi rütbesindeki bir devlet adamı olabildiği gibi daha alt düzeyden bir hizmetli de olabilirdi. Görev süresi sancak beylerinde olduğu gibi iki üç yıl kadardı ve bazı durumlarda lalalar sık sık değiştirilirdi. Bunun başlıca nedeni, lalaların bulundukları yerde şehzadeyi etkileyerek ayrı bir güç unsuru olmalarını önlemekti. Yine de lalalık daha yüksek görevlere uzanan bir basamak sayılırdı; lalalık yaptıkları şehzadenin padişah olması onlara büyük nüfuz ve makam sağlardı. Kanuni'nin lalası Kasım Paşa defterdarlık ve vezirlik yapmış, II. Selim'in lalası Mustafa Paşa ikinci vezirliğe yükselmiş, III. Mehmed'in lalası Mehmed Paşa önce vezir, sonra sadrazam olmuştur.
Lalanın başlıca görevleri şehzadeye eğitim vermek, siyasi meselelerde bilgi sahibi olmasına yardım etmek, şehzade divanına vezir makamında başkanlık etmek, sancak askerleriyle sefere çıkmak ya da sefer sırasında bölgenin muhafazasını üstlenmek, merkezle şehzade arasındaki bağı sağlamak ve gerektiğinde merkezle doğrudan yazışarak tedbir almaktı. Şehzade küçük yaştaysa lalanın idari işlevi artar, yetişkin şehzadelerin yanında ise lala çoğu kez pasif kalır, işi daha çok merkezle şehzade arasındaki ilişkiyi yürütmek olurdu. II. Bayezid'in oğulları Yavuz, Korkut ve Ahmed'in yanındaki lalaların idari etkisi azdı; bunlar âdeta ismen tayin edilmiş makamlarda kaldı. Fatih, Kanuni, II. Selim, III. Murad ve III. Mehmed'in lalaları ise siyasi ve idari bakımdan öne çıktı. Lalaların yetkileri Kanuni'nin oğlu Şehzade Bayezid olayından sonra genişledi; Manisa'ya gönderilen şehzadelerin lalaları merkezden gelen hükümleri kendi adlarına yazdırır, tayin, timar tevcihi, muhafaza ve asayiş gibi pek çok konuda yetkili olurdu. III. Mehmed'den sonra sancağa çıkma usulü bırakılınca lalalık idari yönünü tümüyle yitirdi; şehzadenin saraydaki eğitimiyle ilgilenen, harem ağaları arasından seçilen başlalalık makamı onun yerini aldı.
Amasya tarihinde lalaların adı sık geçer. II. Murad'a şehzadeliğinde lalalık yapan Yörgüç Paşa, on iki yaşındaki şehzadeyle birlikte Amasya'ya gelmiş ve kentte bir külliye yaptırmıştır. II. Bayezid'in lalaları arasında Çandarlı İbrahim ve Yahya Paşa gibi tecrübeli devlet adamları vardı. Bayezid'in lalalığını yapmış Atabeyzade Hayreddin Hızır Paşa ise Amasya'da bir medrese ve bir hamam yaptırdı.
Amasya Neden Seçildi?
Bir yerleşimin şehzade sancağı olması için üç özellik aranırdı. Sancağın uç bölgede bulunması, eski bir Anadolu beyliğinin başkenti olması ve tarih, kültür, medeniyet ve ticaret merkezi sayılması gerekirdi. Uç bölge şartı taht bakımından da belirleyiciydi, çünkü sınır sancağında hükümdarın en büyük oğlu bulunur, devletin askerî gücünün başında olmak ona tahta geçme konusunda ciddi bir imkân sağlardı. Amasya üç şartı da karşılıyordu. Doğu sınırına yakındı, Danişmendlilere merkezlik etmişti, Tarsus-Kayseri-Zile-Samsun yolu üzerindeki konumu ve Azerbaycan-Bursa güzergâhına düşmesi sayesinde ticaret merkezi olarak da önemliydi. XVI. yüzyılda şehirde boyahane, şemhane ve darphane vardı, ipek dokumacılığı yaygındı ve İran ipekleri için önemli bir pazardı; 1554-1555 yıllarında on ay içinde şehre giren ve tartılan ipekli miktarı 10.632 lodraya, yaklaşık 15 tona ulaşmıştır.
Doğu sınırına yakın bir sancakta görev yapan şehzade, sınır boylarında kazanılacak başarıların şan ve şerefinin taht yolunda büyük avantaj sağlayacağını düşünürdü; bu yüzden burada bulunan şehzadelerin birçoğu kendini tahtın en güçlü adayı sayardı. Sancak, Amasya, Tokat, Sivas ve çevresini içine alan Rum vilayetinin merkeziydi. I. Murad devrinde merkezi Amasya olmak üzere kurulan Rum Eyaleti'nin ilk sancak beyliğine Şehzade Bayezid atanmış, Amasya'nın Osmanlı hâkimiyetine girmesiyle Tokat ve Sivas'ı da kapsayan Eyalet-i Rumiye-i Suğra oluşturulmuştur. Eyaletin merkezi XV. yüzyılın ilk yarısından 1520'ye kadar Amasya idi. Yıldırım Bayezid'in Amasya'yı Osmanlı topraklarına katmasından sonra veliaht şehzadeler buraya gönderilmeye başlanmış, Yavuz'dan sonra ise Manisa merkezli Saruhan sancağı öne çıkmıştır. Bu ilişkinin başlangıcı I. Murad dönemine uzanır. Anadolu'da Kadı Burhaneddin, Candaroğulları ve Karamanoğulları'nın Osmanlılar aleyhine harekete geçmesi üzerine Murad 1386'da bu beyliklere karşı bir fetih hareketine girişti. Candaroğulları'nı egemenliği altına aldıktan sonra Osmancık, Gümüş ve Amasya'nın Osmanlı egemenliğini kabul ettiği kendisine bildirilince bölgeye oğlu Yıldırım Bayezid'i gönderdi; sancağa çıkan şehzadelere verilen adla "çelebi sultan"lar dönemi böylece başlamış oldu. İlk sancak beyi konusunda küçük bir belirsizlik vardır: Amasya Emiri Ahmed ile Çandarlı Süleyman Bey'in 1384-1388 arasında Kadı Burhaneddin'e karşı Osmanlı hâkimiyetini kabul etmesiyle bazı bölgelerin Osmanlı idaresine girdiği de ileri sürülür. Yine de şehzadeler devrinin Yıldırım Bayezid'le başladığı genel kabul görür. Başka şehzade merkezleri de vardı: Kütahya, Trabzon, Manisa ve Konya başta gelirdi; Antalya, Kefe, Bolu, Isparta ve Kastamonu da zaman zaman şehzadelere merkezlik etti.
Şehrin unvanları da aynı itibarı yansıtır. Hüseyin Hüsameddin'in Amasya Tarihi'nde sayılan adlar arasında Medinetü'l-Hükema (akıl ve hikmet sahiplerinin şehri), Bağdâdü'r-Rum, Rumiyye-i Suğra (Küçük Roma), Ermeniyye-i Kübra, Hısnü'l-Mirat (Ayna Kalesi), Kubbetü'l-ulema ve Türbetü'l-evliya, Dârü'n-Nasr, Dârü'l-İzz, Dârü'l-Fütûh ve Kasrü's-Selâtin (padişahların köşkü) bulunur. Amasya için sık duyulan "Küçük Buhara" ve "Doğu'nun Oxford'u" benzetmelerine ise okuduğumuz kaynaklarda rastlamadık; bunlar sonradan yerleşmiş betimlemeler olarak kalıyor.
Şehzadeler Sarayı
Şehzadelerin oturduğu yer, iç kaledeki saraydı. Selçuklu döneminde Beyler Sarayı diye bilinen bu yapıya Osmanlılar "Şehzadeler Sarayı" dedi; halk arasında bugün de Saraydüzü Kışlası adıyla anılır. Danişmendlilerden beri sultanların ve komutanların oturduğu bu yer, asıl biçimini Çelebi Mehmed'in 1396'da Gümüşlüzade Hoca Celaleddin Çelebi'den Gümüşlüzade köşkünü satın alıp yerine büyük bir saray yaptırmasıyla kazandı. Osmanlı döneminde yaklaşık 350 yıl saray olarak kullanıldı. II. Murad'ın ve oğlu Ahmed Çelebi'nin, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed'in ve I. Selim'in burada doğduğunu belirtir.
Saray, çevresindeki kale hakkında da bilgi veren kaynaklara yansımıştır. Hüseyin Hüsameddin'e göre kale iki mahalle genişliğindeydi; iki burcu, iki kapısı, sarayı, camisi, medresesi, zaviyesi, imarethanesi ve iki hamamı vardı. Evliya Çelebi kalede eski tarz bir saray, Yıldırım Bayezid Camii, barut depoları, buğday ambarı ve sarnıçlardan söz eder; 1500'lerin tahrir kaydı ise kalede zahire saklanan beş ambarın varlığını bildirir. Kalenin ilk kez Pontus Kralı Mitridates tarafından yaptırıldığı Strabon'a dayanılarak anlatılır. Osmanlı döneminde kale ve surlar şehzadelerin sancak beyliği sırasında onarım gördü: II. Murad 1449'da, Şehzade Ahmed 1511'de. Kale XVII. yüzyılın ikinci yarısından itibaren önemini yitirdi, bakımsız kalıp doğa koşullarına terk edildi.
Kanuni'nin 1555'te Amasya'da bulunduğu günlerde şehre gelen Avusturya elçilik heyeti üyesi Hans Dernschwam saraydan şöyle söz eder: Dağın eteğinde, etrafı bahçeli, tek katlı, tuğladan yapılmış sade bir yapıdır. Aynı seyyah şehrin görünümünü de anlatır. 7 Nisan 1555'te heyetle birlikte Amasya'ya gelen Dernschwam, dar vadide yoğun bir yerleşim bulunduğunu, çoğu iki katlı ve kerpiçten evlerin birbiri üzerine yığılmış gibi durduğunu, Yeşilırmak üzerinde bir tahta ve üç taş köprü bulunduğunu yazar. 14 Nisan 1555'te çıkan büyük bir yangında yanan evlerin kısa sürede yeniden yapıldığını, şehirde o sırada on bir cami bulunduğunu da kaydeder. Tahtın bekleme salonu sayılan yapı, bu tarife göre gösterişten çok işlevi öne çıkan bir binaydı.
Amasya'da Görev Yapan On İki Şehzade
Tarihî kayıtlara göre Amasya'ya on iki şehzade sancak beyi olarak atandı. Altısı sonradan tahta çıktı, altısı çıkamadı. Kaynaklar altı tahta çıkanın adlarını saymaz; ama aşağıdaki sırada Yıldırım Bayezid, Çelebi Mehmed, II. Murad, Fatih, II. Bayezid ve III. Murad ayrıldığında rakam tutar. Bu çıkarım bize aittir ve Fatih'in Amasya sancak beyleri arasında sayılmasına dayanır; aşağıda görüleceği gibi bu nokta tartışmalıdır. Amasya'da en uzun görev yapan Şehzade Ahmed'dir (otuz yıl); onu yirmi yedi yılla babası II. Bayezid ve yirmi dört yılla Çelebi Mehmed izler. En küçük yaşta atanan yedi yaşındaki II. Bayezid, en yaşlı atanan yirmi dört yaşındaki Şehzade Mustafa'dır. Genellikle padişah oğulları atandığı hâlde, II. Bayezid'in torunu, Şehzade Ahmed'in oğlu Murad da bu görevi almıştır. Şehzadeler sancak beyliği sırasında taht mücadelelerini sürdürmüş, kendi adlarına üstünlük sağlayamayan iki şehzade, Ahmed'in oğlu Murad ile Kanuni'nin oğlu Bayezid, İran'a sığınmıştır.
- Yıldırım Bayezid: I. Murad'ın Anadolu beyliklerine karşı giriştiği 1386 seferinde Osmancık, Gümüş ve Amasya Osmanlı egemenliğini kabul ettiğini bildirince bölgeye gönderildi; Amasya Beyliği'ni Osmanlı'ya bağladı ve ilk sancak beyi oldu. Başka bir kaynak ise şehrin Osmanlı topraklarına katılışını 1398'e koyar. Bu tarih farkı kaynaklarda çözülmemiştir; yukarıda anılan 1384-1388 tartışması da ilk sancak beyi sorusunu bulanıklaştırır.
- Çelebi Mehmed (I. Mehmed): Timur tehlikesi karşısında Amasya'ya ikinci sancak beyi olarak gönderildi. Ona Haziran 1399'da Amasya, Tokat, Sivas ve Ankara'yı içine alan Rum vilayeti verildi. Ankara Savaşı'ndan sonra Amasya'yı üs yaptı, kardeşleri Îsâ ve Süleyman'a karşı mücadelesini buradan yürüttü ve 1413'te padişah oldu.
- Şehzade Murad (II. Murad): Zilhicce 806'da (Haziran 1404) Amasya'da doğdu. Annesi için Hüseyin Hüsameddin, Amasya ayanından Divitdâr Ahmed Paşa'nın kızı Şehzade Hatun der; başka bir anlatıma göre Murad, Mehmed'in bir cariyeden olma oğludur. On iki yaşında lalası Yörgüç Paşa ile birlikte Rum vilayeti beyliğiyle Amasya'ya gönderildi; gönderilişine bölgede Kara Tatarlar, Kastamonu, Canik ve Erzincan beylerinin çıkardığı karışıklıklar yol açmıştı. Bir yıl sonra Börklüce Mustafa isyanını bastırmak üzere Amasya kuvvetleriyle Saruhan ve İzmir tarafına çağrıldı, o ayrılınca bölgede Kara Tatarlar kargaşalık çıkardı. 1421'de babasının ölümü üzerine Bursa'da tahta oturdu.
- Ahmed Çelebi: II. Murad'ın 1420'de Amasya'da doğan büyük oğlu, "Büyük Ahmed". Yörgüç Paşa'nın Edirne muhafızlığına gönderilmesinden sonra 1435'te sancağa çıktı ve üç yıl kadar görevde kalıp 1438'de Amasya'da öldü.
- Mehmed (Fatih): Kaynaklar burada ayrılır. Ahmed'in ölümünden sonra 1438'de II. Murad'ın sekiz yaşındaki dördüncü oğlunun sancak beyi atandığı söylenir; Hammer'in aktardığı bir rivayeti de ekler: II. Murad'ın Amasya'daki üç oğlu Halvetî şeyhlerinden Pir İlyas'ın damadı Şeyh Abdurrahman'ı ziyaret eder; şeyh iki şehzadenin elini öpmelerine izin verir, Mehmed'in önünde ise diz çöküp ilahî takdirin kendisine tevdi edeceği devletin şan ve saadeti için bütün gücünü kullanmasını rica eder. Halil İnalcık bu iddiaya şüpheyle yaklaşır; Mehmed'in 1443 baharında iki lalasıyla birlikte Edirne'den Manisa'ya vali gönderildiği bilinir. Uzunçarşılı da Amasya'dan söz etmez. Buna karşılık TDV Amasya maddesi Fatih'i Amasya sancak beyleri arasında sayar. Bu yüzden Fatih'in Amasya yılları kesin değil, tartışmalıdır.
- Alâeddin Ali Çelebi: II. Murad'ın büyük oğludur. 1440'ta on beş yaşında atandı; kimi kaynaklar 1442'yi verir. 1443'te babasının talimatıyla emrindeki sipahilerle Karamanoğlu seferine katıldı, Amasya'ya döndüğünde öldü. Bu haber II. Murad'ı çok sarstı.
- Şehzade Bayezid (II. Bayezid): İstanbul'un fethinden sonra, 1454'te yedi yaşında Amasya'ya gönderildi ve 1481'e kadar yirmi yedi yıl kaldı. Fatih ile Uzun Hasan arasındaki Otlukbeli Savaşı'na (1473) katıldı; sefer dönüşü babasıyla Amasya'da bir ay kadar kaldı. Amasya'ya bağlı Lâdik kazası sancak beylerinin yazlık makamı olduğundan her yaz Lâdik'te bulundu. Çandarlı İbrahim ve Yahya Paşa gibi tecrübeli devlet adamlarını lala tayin etti, Amasyalı hat ustası Şeyh Hamdullah'tan yazı dersi alıp icazet aldı, şiirlerini "Adlî" mahlasıyla yazdı. Tahta çıkmak için ayrılırken hocası Şeyh Hamdullah'ı ailesiyle birlikte İstanbul'a davet etti.
- Şehzade Ahmed: II. Bayezid'in Amasya'da doğan büyük oğlu; babası ayrılırken yerine vali bırakıldı ve otuz yıl görev yaptı. Şairlere kapısını açtı; Amasyalı kadın şair Mihri Hatun kasidelerinin çoğunu ona sundu. Şahkulu isyanında kuvvetleriyle müdahale etti, ama yenilip geri çekildi. Taht için devlet adamlarından davet alınca İstanbul'a gitti, girişimi başarısız olunca Amasya'ya döndü ve 1512'de padişah olan kardeşi Selim'e karşı mücadelesini sürdürdü; 1514'te Yenişehir'de yenilerek ortadan kaldırıldı.
- Şehzade Murad (Ahmed'in oğlu): Atanan tek torundur. Babası taht için İstanbul'a gidince Amasya'da bırakıldı. Safevî halifelerinin Tokat'a hâkim olup Sivas'ı kuşattığı sırada on bin kişiyle halife Nur Ali'ye katıldı; bu buhran Yahşi Beyzade Ahmed Paşa'nın isyancıları Amasya'dan çıkarmasıyla bitti. Murad Şah İsmail'in dergâhına yöneldi, İran'da üç dört yıl idarecilik yaptıktan sonra öldü.
- Şehzade Mustafa: Kanuni'nin en büyük oğlu. Yaygın kabule göre 16 Haziran 1541'de Manisa'dan Amasya'ya nakledildi; Kimi kaynaklar 1538 tarihini verir; atandığında yirmi dört yaşında olduğunu belirtir. Hikâyesi aşağıda ayrıca ele alınıyor.
- Şehzade Bayezid (Kanuni'nin oğlu): Kütahya'dan Amasya'ya nakli Eylül 1558'de çıktı. Kardeşleri arasında saltanat çekişmesi olduğundan Selim Manisa'dan Konya'ya, Bayezid Kütahya'dan Amasya'ya tayin edildi; İstanbul'a yakın Kütahya'dan alınmasından şüphelenen Bayezid isteksiz davrandı, bazı şartlarla gitmeye razı oldu. Amasya'dan babasına yazdığı arizada, "bu Amasya'da halim mükeddedir; Allah rızası için beni âzâd idesiz" diyerek Ankara sancağını istedi. Kültürlü, mütevazı, hareketli ve cesur biri olarak maiyetince ve devlet erkânınca sevilirdi; Mustafa'nın ölümünden sonra hükümdar olacağına kesin olarak inandı, kardeş katlini düzenleyen kanunname maddesinin uygulanacağı endişesi de bu mücadelede rol oynadı. Selim'e karşı 30 Mayıs 1559'da Konya yakınında yenildi, Amasya'ya çekildi, affı kabul edilmeyince Ağustos ortasında dört oğlu ve adamlarıyla Safevî Şahı Tahmasb'a sığındı; para karşılığında geri verilip 1562'de Kazvin'de idam edildi. "Şâhî" mahlasıyla şiirler yazdı; İran'da yazdığı şiirlerde pişmanlık ve hasretin izleri görülür.
- Şehzade Murad (III. Murad): II. Selim'in tahta çıkmasıyla 1566'da yirmi bir yaşında Amasya'ya gönderilen son şehzadedir. Bir buçuk yıl kalıp Manisa'ya nakledildi. Bu yıllarda şehir Celâlî isyanları ve medrese öğrencilerinin çıkardığı karışıklıklardan etkilenmişti; Amasya'nın şehzade sancağı olma çağı böylece kapandı.
Görev tarihleri kaynaklara göre değişir. Selim Özcan'ın makalesi Alâeddin'in sancak beyliğini 1440'a, Ahmed Çelebi'nin görevini 1435'e, Şehzade Bayezid'in görevini 1558'e ve Şehzade Mustafa'nın görev süresinin sonunu 1553'e yerleştirir; sancaklar üzerine hazırlanmış bir başka liste ise Alâeddin için 1442'yi, Bayezid için 1557-1558'i, Mustafa için 1538-1552'yi verir. Aynı listede Çelebi Mehmed'in görevi 1389-1402, II. Murad'ınki 1415-1421, Şehzade Ahmed'inki 1481-1511 ve Ahmed'in oğlu Murad'ınki 1511-1512 olarak gösterilir. Fatih'in sancak beyliği ise bazı listelerde ve genel anlatılarda yer alsa da İnalcık'ın ve Uzunçarşılı'nın eserlerinde desteklenmez. Dolayısıyla sancağa çıkan şehzade sayısı ve bunlardan tahta çıkanların sayısı, Fatih'in sayılıp sayılmamasına göre değişir.
Yavuz Sultan Selim bu listede yok. Yavuz, babası II. Bayezid'in sancak beyi olduğu Amasya'da doğdu (1470 daha güçlü ihtimal, bir rivayete göre 1467-68); sünnet merasiminden sonra babasının yanına dönüp bir süre daha Amasya'da kaldı. Sancak beyi olarak ilk görev yeri ise Trabzon'dur. Annesi Dulkadıroğlu kızı Ayşe Hatun'dur. Trabzon'dayken ağabeyi Ahmed'in Amasya'da taht için en önde gelen aday olarak öne çıktığını gören Selim, durumu kabullenmedi ve mücadeleye girdi; Ahmed o sırada Amasya'yı yeniden kendi denetimi altına almıştı. Amasya'ya padişah olarak, Çaldıran ve Tebriz dönüşü geldi. Tebriz'de dokuz gün kalıp yiyecek sıkıntısı ve askerin isteksizliği yüzünden kışı orada geçirmekten vazgeçen Yavuz, 1514-1515 kışını Amasya'da geçirdi, Şah İsmail'in gönderdiği elçilik heyetini burada kabul etti. Kış boyunca yeniçeriler İstanbul'a dönmek için baskı yaptı; padişah bu olayın gerçek tahrikçilerini bulmak için çok uğraştı ve 19 Nisan 1515'te Safevîlerin elindeki Kemah'a yürüdü.
Yavuz döneminde şehir sarsıntı da yaşadı. 1516'da Amasya valisi Mehmed Paşa'nın padişahla birlikte Mısır seferinde bulunduğu sırada Varyalı Zünun (Baba Zünun) ve Baba Celal önderliğinde ayaklanan Aleviler Amasya'ya girip şehri yağmaladı. Bazı anlatımlar bu olayda sancak beyinin öldürüldüğünü söyler; okuduğumuz kaynaklarda bunun doğrulamasını bulamadık. Bölgedeki karışıklıklar Kanuni devrinde de Safevî propagandasıyla sürdü ve 1534'te Amasya sancak beyi olan Veli Paşa'nın sert idaresiyle sona erdi. Amasya, Eyalet-i Rum'un paşa sancağı Sivas olunca 1520'den sonra Sivas'a bağlandı ve bu durum Şehzade Mustafa'nın atanmasına kadar sürdü.
Şehzade Mustafa ve Bir Dönemin Sonu
Amasya'nın şehzadeler tarihi en çok Şehzade Mustafa'yla hatırlanır. Kanuni'nin Manisa'da doğan en büyük oğlu, Saruhan sancağından 16 Haziran 1541'de Amasya'ya nakledildi. Bu nakil halk ve askerde tepki uyandırdı; Kanuni de doğu topraklarının güvenliği için gönderildiğini ve veliahtlığının sürdüğünü bildirdi. Bazı kaynaklar nakli Hürrem Sultan'ın etkisine bağlar. Bu atamayla Amasya, Sivas'a bağlılıktan çıkıp müstakil bir eyalet merkezi oldu; Mustafa'nın ölümüyle yeniden Rum eyaletine bağlı bir sancak konumuna döndü.
Mustafa Amasya'da ilim meclislerine devam etti, ilme ve edebiyata ilgi duyup edip ve şairleri korudu, kendisi de "Muhlisî" mahlasıyla şiir yazdı. Hocası Mustafa Sürûrî ona eserler sundu. Bölgede halkın ve ordunun gönlünde büyük yeri vardı. Dernschwam bunu doğrular: Yollarda halkı üzüntülü ve kızgın bulmuş, halkın bir kısmının şehzadenin öldürülmüş olmasına, bir kısmının İran seferlerinin uzamasına üzüldüğünü yazmış; gördüğü herkesin şehzadeyi övdüğünü, padişahın tahttan ayrılmasıyla huzursuzluğun artacağından korkulduğunu, çünkü öteki şehzadelerin babaları gibi olamayacaklarına inanıldığını belirtmiştir.
Sonu Ekim 1553'te geldi. Kanuni'nin İran seferi sırasında şehzade, Amasya'dan beş bin kişilik kuvvetle yola çıkıp Konya-Ereğli yakınındaki Akhöyük'te babasının ordugâhına vardı ve ertesi gün (6 Ekim) padişahın otağında boğduruldu. Cenazesi Bursa'ya götürülüp Muradiye Külliyesi'ne gömüldü. Mustafa'nın ölüm yeri Konya'nın Ereğli yöresidir; Amasya'da öldürülmemiştir. Geleneksel anlatıda suçlama Hürrem Sultan ile damat Rüstem Paşa'ya yüklenir; akademik çalışmalar ise olayı taht kaygısı, asker ve halkın şehzadeye bağlılığı ve babasıyla ilişkisinin kademeli bozulması gibi birkaç sebeple açıklamaya yönelir. Yeniçeriler tepki gösterince Rüstem Paşa azledildi. Taşlıcalı Yahya'ya atfedilen mersiye "Meded meded bu cihânın yıkıldı bir yanı" dizesiyle başlar ve asırlarca dilden dile dolaştı.
Mustafa'dan sonra Kanuni, 1555'te Amasya'ya döndüğünde Avusturya İmparatoru Ferdinand'ın ve Safevî Şahı Tahmasb'ın elçilik heyetlerini şehirde kabul etti; 29 Mayıs 1555'te Safevîlerle imzalanan Amasya Antlaşması bu ikamet sırasında yapıldı. Aynı yıllarda Kanuni'nin hayatta kalan iki oğlu arasındaki çekişme şehrin kaderini de belirledi. Şehzade Bayezid, Kütahya'dan Amasya'ya nakledilmesini kendi yerine Selim'in taht vârisi seçildiği şeklinde yorumlayıp isyan etmiş, yenilerek İran'a kaçmıştır. İstanbul'a daha yakın sancakların önemi arttı; Manisa tek şehzade sancağı olarak öne çıktı ve Kanuni'den sonra yalnız veliaht şehzade sancağa gönderilir oldu. Şehzadelerin komutanlık görevleri de Kanuni devrinden sonra sona erdi. Manisa'ya gönderilen son şehzade 1583'te atanan III. Mehmed oldu; Amasya'da ise dönem 1566'da gönderilen III. Murad'la kapanmıştı. Amasya'ya bundan sonra merkezden tayin edilen sancak beyleri bakmaya başladı.
Sancağa çıkma usulü XVI. yüzyıl sonlarında fiilen bitti. 1617'de I. Ahmed'in ölümüyle tahta kardeşi I. Mustafa'nın geçmesi üç asırlık geleneği kapattı ve hanedanın en büyük erkek üyesinin hükümdar olduğu ekberiyet usulü benimsendi. Şehzadeler artık sarayda, Harem'e bitişik, şimşir ağaçlarıyla çevrili "Şimşirlik" denen bölümde, kafes denen kapalı bir hayat yaşadı. Bunda III. Mehmed'in tahta çıkışında on dokuz kardeşini öldürtmesinin halk ve idareciler arasında doğurduğu tepkinin de payı vardı.
Şehrin Kazandıkları
Şehzadeler gelince yanlarında maiyet, âlim, şair ve sanatkâr da gelirdi. Amasya bu 182 yıl boyunca şehzadelere ev sahipliği yaptı ve bugüne kalan yapıların çoğunu bu dönemde kazandı. Şehirdeki 48 Müslüman mahalleden 13'ünde cami, camisi olmayan 24 mahallede ise 25 mescit yapıldı; toplam 37 cami ve mescit eder. Evliya Çelebi şehirdeki cami ve mescitlerin tamamını iki yüz kadar sayar, dokuz cami ve yirmi mescidin adını anar. Şehre atanan vali, beylerbeyi ve paşaların hemen hepsi, şehzadeler de anneleri ve eşleri adına birer cami ya da mescit yaptırmıştı.
Dönemin başlıca eserleri şunlardır:
- Külliyeler: II. Murad'ın lalası Yörgüç Paşa'nın 1431'de yaptırdığı külliye (cami, türbe, imarethane ve dört odalı medrese); Şehzade Ahmed'in 1481'de temelini atıp 1486'da bitirdiği II. Bayezid Külliyesi (cami, medrese, mektep, imaret ve şadırvan); II. Bayezid dönemi vezirlerinden Mehmed Paşa'nın 1495 tarihli külliyesi (kâgir cami, imaret, türbe, medrese). Külliye Hacı İlyas Mahallesi'ndedir; camisi tamamlandığı 1486'dan sonra şehrin cuma camisi konumuna geldi. Ondan önce bu görevi, Danişmendlilerin fethinden sonra bir Nasturi manastırından çevrilen Fethiye Camii uzun süre Ulu Cami olarak üstlenmişti. Mektep dışında külliyenin bütün birimleri bugün de ayaktadır.
- İmaretler: Çelebi Mehmed devri emirlerinden Yakup Paşa'nın (1412), Sinaneddin Yakut Paşa'nın Yakutiye'si (1413), Çelebi Mehmed ile II. Murad'ın sadrazamlığını yapmış Amasyalı Yahşibeyzade Bayezid Paşa'nın (1414) imaretleri ile Şehzade Ahmed'in annesi Bülbül Hatun'un 1509'da yaptırdığı Hatuniye. Bu yapılar medrese öğrencilerine ücretsiz yemek verir, mahallenin yoksullarını ve konaklayan yolcuları da doyururdu.
- Medreseler: II. Bayezid'in lalası Atabeyzade Hayreddin Hızır Paşa'nın 1466 tarihli medresesi, Abdullah Bey Darülhadis (1485), Büyük Kapı Ağası Hüseyin Ağa'nın 1489'da yaptırdığı Kapıağası ve Küçük Kapı Ağası Ayas Ağa'nın 1495'te yaptırdığı Ayasağa medreseleri.
- Ticaret ve su yapıları: 1483'te II. Bayezid'in kapı ağalarından Hüseyin Ağa'nın yaptırdığı bedesten ve çevresinde gelişen Aşağı Pazar; Bayram Paşa, Bakırcıoğlu ve Menzilci Mirza hanları ile Bezzazistan; daha sonra Kapan Hanı çevresinde ikinci bir pazar, Yukarı Pazar kuruldu; Yörgüç Paşa'nın oğlu Mustafa Bey'in yaptırdığı Mustafa Bey (1436), Hızır Paşa (1466), Kumacık (1495) ve Sinan Paşa (1511) hamamları; Nişaburlu tüccar Hoca Acem Ali'nin yaptırdığı Acem Ali (1465), Temenna (1467), Hacı Hamza (1468) ve İlyas Ağa (1515) gibi çeşmeler.
Bedesten, Helkıs Köprüsü'nün güneyindeki Kazancı Mahallesi'ndedir. Bedesten yalnız büyük ve zengin şehirlerde bulunduğundan, Amasya'nın bir bedestene sahip olması şehrin bu sınıfta sayıldığını gösterir. Şehirde ayrıca batıdaki Meydan Köprüsü'nün başında okçuluk öğretildiği için "Ok Meydanı" denen bir meydan ve hacıların toplanma yeri olduğu için "Hacılar Meydanı" denen ikinci bir meydan vardı. Mahalle adları da dönemin düzenini yansıtır: Mahallelerin 15'i cami, mescit, imaret ve medrese adını, 6'sı çarşı ve pazar adını, 15'i âlim, şeyh ve derviş adlarını taşıyordu. Savadiye Mahallesi çevresinde 1576'da "Şehzade Ahmed Bağları" olarak anılan bağ ve bahçelerin bulunması şehzadelerin izinin tarım arazisine kadar sürdüğünü gösterir.
Şehir kalabalıktı da. 1520 tahririne göre 52 mahalle ve yaklaşık 8000 kişi, yüzyıl sonunda tahminen 10.000 kişi vardı. 1520 tahririnde 1042 Müslüman hane, 471 mücerret ve 324 gayrimüslim hane görünür; hane başına beş kişi alınınca yaklaşık 7300 kişi çıkar, saray hizmetlileri ve askerî zümre eklenince 8000 civarına ulaşılır. 1520'de dört, 1525 sayımında beş, yüzyıl sonunda altı mahalle gayrimüslimdi; 1525'te nüfusun yaklaşık 2000'ini gayrimüslimler oluşturuyordu, yüzyıl sonunda bu sayı 1500 civarına inmişti. Mahalle sayısı 1520 için 52 (48 Müslüman ve 4 gayrimüslim), 1525 için 55 verilir; Evliya Çelebi 48 Müslüman ve 5 Hıristiyan mahallesi sayar, 53 böyle çıkar. Evliya Çelebi ise XVII. yüzyılda 53 mahalle ve 5000 hane (yaklaşık 20.000 kişi), bir de 1060 dükkân sayar. Bu farklar farklı yıl ve yöntemlerden gelir. Bu nüfus Amasya'yı orta büyüklükte bir şehir yapıyordu; ama şehzade sancağı olmanın siyasi işlevi onu Anadolu'nun büyük şehirleri arasına sokmuştu.
Şehzadelerden Sonra
Şehzadelerin gidişiyle Amasya'nın siyasi, sosyal, kültürel ve ticari canlılığı yavaş yavaş sönmeye başladı. XVII. yüzyılda nüfus artmasına karşılık şehirde büyük bir fiziksel gelişme görülmedi; bunda şehrin gelişmeye pek elverişli olmayan konumunun rol oynamış olabileceği düşünülür. Şehzade sarayından, külliyelerinden ve mahallelerinden geriye kalanlar ise şehrin siluetini bugün de belirler; bu yapıların bir kısmı günümüze ulaşmış, bir kısmı harap olmuş, bir kısmı büsbütün yok olmuştur. XIX. yüzyılın sonlarında Ziyâ Paşa Amasya'da kısa bir süre mutasarrıf olarak bulundu. Şehzade Mustafa'nın balmumu heykeli (2005) Amasya'daki Şehzade Müzesi'nde durur.
Başta sorulan sorunun yanıtı bellidir: Amasya "Şehzadeler Şehri" olarak anılır, çünkü on iki şehzade burada görev yaptı, bunların altısı tahta oturdu. Bu sayıyı abartmamak da gerekir. Her padişah adayı Amasya'da yetişmedi; Yavuz Trabzon'da, Kanuni Manisa'da yetişti. Şehrin hanedan hafızasındaki yeri, tahta en yakın görülen şehzadelerin uzun süre buraya gönderilmesinden doğdu. Konuyu ayrıntılı çalışmak isteyenler için P. Kappert'in "Die Osmanischen Prinzen und ihre Residenz Amasya im 15. und 16. Jahrhundert" (Leiden 1976) adlı kitabı temel başvuru eserlerindendir; biz bu kitabı okuyamadık.
Kronoloji
1386: Şehzade Yıldırım Bayezid, Amasya'ya gelen ilk sancak beyidir (başka bir kaynak 1398'i verir).
1396: Çelebi Mehmed'in, Gümüşlüzade köşkünü satın alıp Şehzadeler Sarayı'nı yaptırdığı kaydedilir.
Haziran 1399: Çelebi Mehmed'e Rum vilayeti verilir.
1402: Ankara Savaşı'ndan sonra Çelebi Mehmed Amasya'ya çekilir.
1404: II. Murad Amasya'da doğar.
1413: Çelebi Mehmed padişah olur.
1421: II. Murad Amasya sancak beyliğinden tahta geçer.
1431: Yörgüç Paşa Külliyesi yaptırılır.
1438: Şehzade Ahmed Çelebi Amasya'da ölür.
1443: Şehzade Alâeddin Karaman seferinden döndüğünde ölür.
1454: Yedi yaşındaki Bayezid (II. Bayezid) Amasya'ya sancak beyi olur.
1473: Şehzade Bayezid, Otlukbeli Savaşı'na katılır.
1481-1486: II. Bayezid tahta çıkar; Amasya'daki külliyesi bu yıllarda yapılır.
1483: Hüseyin Ağa bedestenini yaptırır.
1514: Şehzade Ahmed, Yenişehir'de Selim'e yenilir.
1514-1515 kışı: Yavuz Sultan Selim Çaldıran dönüşü Amasya'da kışlar.
16 Haziran 1541: Şehzade Mustafa Amasya sancak beyi olur (kimi kaynaklar 1538 verir).
6 Ekim 1553: Şehzade Mustafa Ereğli yakınında öldürülür.
29 Mayıs 1555: Amasya Antlaşması imzalanır.
1558-1559: Kanuni'nin oğlu Bayezid Amasya'ya nakledilir, Konya'da yenilir, İran'a sığınır.
1566-1567: Şehzade Murad (III. Murad), Amasya'ya atanan son şehzade olur.
1617: I. Ahmed'in ölümüyle şehzadeler sarayda kafes hayatına geçer.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5, DergiPark.
- İlhan Şahin - Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 3, 1991 (islamansiklopedisi.org.tr/amasya). islamansiklopedisi.org.tr
- Mustafa Sabri Küçükaşcı - Haldun Eroğlu, "Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, 2010 (islamansiklopedisi.org.tr/sehzade). islamansiklopedisi.org.tr
- Feridun Emecen, "Selim I"; Halil İnalcık, "Murad II" ve "Mehmed I"; Şerafettin Turan, "Bayezid II" ve "Bayezid, Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Tuncer Baykara, "Lala", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 27, 2003 (islamansiklopedisi.org.tr/lala). islamansiklopedisi.org.tr
- Selim Özcan'ın dayandığı başlıca eserler: Hüseyin Hüsameddin, Amasya Tarihi; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, "Sancağa Çıkarılan Osmanlı Şehzadeleri", Belleten 156 (1975); Evliya Çelebi, Seyahatname, 2. kitap.
Diğer kaynaklar
- Funda Demirtaş, "Şehzade Mustafa'nın Öldürülmesi", Bilimname XVIII, 2010/1 (Erciyes Üniversitesi).
- İdris Kılıçaslan, "Şehzade Sancakları: Amasya ve Manisa", Bilimdili; "Anadolu'nun devlet ve ilim adamı yetiştiren şehzade şehirleri", Fikriyat, 3 Nisan 2020.
- Vikipedi, "Amasya Sancağı" ve "Şehzade Mustafa (I. Süleyman'ın oğlu)"; İlhami Yurdakul, "Şehzade Eğitimi", Türk Maarif Ansiklopedisi.
Çevrimiçi kaynaklar









