Osmanlı'da bir şehzade sancağa gönderildiğinde yanında lalası, hocaları ve kâtipleriyle birlikte çoğu zaman annesi de bulunurdu. Şehzade sarayının gündelik düzeni, genç beyin sağlığı, terbiyesi ve çevresindeki kadın hizmetliler onun gözetimindeydi. Taht mücadeleleri başladığında ise annelerin kaderi evlatlarının kaderine bağlanıyor, oğul tahta çıkarsa anne sarayın en etkili kadını oluyor, çıkamazsa sürgüne, yoksulluğa ya da yasa mahkûm kalıyordu. Amasya, XV. yüzyılın ortasından XVI. yüzyılın ortasına kadar şehzade sancağı olarak bu hayatın en uzun süre yaşandığı merkezlerden biriydi ve şehzade sarayında kalan kadınların izi bugün de kentin mahallelerinde, vakıflarında ve belgelerinde sürülebilir.

Sancakta Annenin Yeri

Amasya, XVI. yüzyıl ortalarına kadar Osmanlı hanedanına mensup şehzadelerin idarî tecrübe kazanmak için gönderildikleri başlıca merkezlerden biriydi. Çelebi Mehmed'den başlayarak II. Murad, Fatih ve II. Bayezid burada sancak beyi olarak bulundu; sonraları II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed ile Kanunî'nin oğulları Mustafa ve Bayezid de aynı görevi üstlendi. Doğu sınırına yakın bir sancağın merkezi oluşu, sınır boylarında kazanılacak başarının taht yolunda avantaj sağlayacağı düşüncesini besliyordu. Bu yüzden Amasya'ya giden şehzade kendisini tahtın en kuvvetli adayı sayma eğilimindeydi.

Böyle bir sancağa bazen çocuk denecek yaşta giden şehzadenin yanında annesinin bulunması hem pratik hem siyasî bir gereklilikti. Haremin düzeni, oğlunun çevresindeki ilişkiler ve sarayın kendi içindeki dengeler ona emanet edilirdi. Şehzade babasından uzakta, başkentin gözünden ırakta büyüyordu; annesi onun adına gelişmeleri izleyen, gerektiğinde başkentle yazışan bir tür sessiz vekil gibiydi. Şehzade sarayının kendisi gösterişli bir yapı değildi. 1555'te Amasya'ya gelen Avusturya elçilik heyetinden Dernschwam, sarayı dağın eteğinde, çevresi bahçeli, tek katlı ve tuğladan yapılmış basit bir bina olarak anlatır; Kanunî o sırada burada kalıyordu. Bu mütevazı yapının içinde birbirinden çok farklı kadın kaderleri geçti.

Gülbahar Hatun

Saraya Girişi ve Kökeni

II. Bayezid'in annesi Gülbahar Hatun'un hayatı hakkında kaynaklarda bilgi çok azdır. 1446'da Osmanlı sarayına girdiği, Arnavut, Sırp ya da Fransız asıllı olduğu rivayet edilir, ancak bunların hiçbiri belgeyle desteklenmez. Amasya'da Veled-i Kuzgun mahallesindeki bir mülkün alım satımı için düzenlenen Temmuz 1468 tarihli bir hüccette adı "Gülbahar bint Abdullah" olarak geçer. "Abdullah" kaydı, İslam'a sonradan girmiş kişilere verilen genel bir babalık adıdır ve onun saraya esir ya da cariye olarak getirildiğini düşündürür. Şehzade Mehmed'le ne zaman tanıştırıldığı ve ne zaman hanımı olduğu da belli değildir. Oğlu Bayezid'i 1448'de Dimetoka'da dünyaya getirdiğine göre bu birlikteliğin, Şehzade Mehmed'in babası II. Murad tarafından Manisa'dan çağrıldığı 1446 sonrasında başladığı tahmin edilir.

Amasya'da Yaşadığı Yıllar

Fatih'in 1451'de tahta çıkışından ve İstanbul'un 1453'te alınışından sonra Gülbahar Hatun'un durumu hakkında bilgi yoktur; büyük olasılıkla bir süre oğluyla birlikte Edirne'de kalmıştır. Bayezid henüz yedi yaşında iken, 1455 ya da 1456'da Amasya sancak beyliğine gönderildi ve annesi onunla birlikte yola çıktı. Kimi çalışmalarda aynı tayin 1454-1455 olarak verilir ve Bayezid'in yaşı dokuz gösterilir; tarih konusunda kaynaklar tam örtüşmez. Gülbahar Hatun'un 1457'de Bayezid'in Edirne'deki sünnet düğününde hazır bulunduğu anlaşılmaktadır. Sonrasında 1481'e kadar Amasya'da yaşadı. Bu süre 25 ila 27 yıl arasında hesaplanır.

Amasya yıllarında mülk sahibi bir kadın olarak da karşımıza çıkar. Fatih, 1461'deki Trabzon seferi sırasında ona Amasya'da bir köyü mülk olarak verdi. Tokat ve Amasya'da bazı vakıfları bulunduğu bilinir; çevredeki vakıflara kendi mülklerinden tahsisat ayırdığı da kaydedilmiştir. Kasım 1479 tarihli bir hükümde Fatih, bu bölgedeki mülklerin çoğunun hukuka uygun olmaksızın onun tasarrufuna geçtiğini belirtir, buraların timar olarak dağıtılması gerektiğini söyler ve mülk hissesine karşılık cebelü çıkarılmasını ister. Hükmün arka planında siyasî bir gerginlik görülür. Amasya, Fatih'e muhalif grubun toplanma merkeziydi ve padişahın bu tavrı, oğlu Bayezid ile annesine karşı duyduğu mesafeyi gösterir.

İstanbul'da Valide Olarak

Bayezid 1481'de tahta çıkınca Gülbahar Hatun İstanbul'a gitti. Valide sultan unvanı o dönemde henüz resmî bir makam hâline gelmemişti; bazı araştırmacılar bu unvanın ilk kez I. Süleyman'ın annesi Hafsa Sultan tarafından kullanıldığını belirtir. Buna rağmen Gülbahar Hatun'un nüfuzu giderek arttı ve devlet işlerine de karıştığı anlaşılıyor. Oğluna yazdığı, bugüne ulaşan iki mektuptan birinde Hersekzade Ahmed Paşa aleyhinde, öbüründe ise Bayezid'in lalası Ayas Paşa ile Hızırbeyoğlu Mehmed Paşa lehinde tavsiyelerde bulunur. Bu mektuplar, Bayezid'in annesinin sözüne değer verdiğini gösterir.

Gülbahar Hatun, yaklaşık on bir yıl sarayda güçlü bir sima olarak yaşadıktan sonra 1492'de öldü. Türbesi İstanbul'da Fatih Camii avlusunda, Fatih Türbesi'nin karşısındadır; 1766 depreminde hasar gören yapı 1767-1768'de yeniden yaptırılmıştır. II. Bayezid'in yanı sıra Akkoyunlular'a gelin giden Gevherhan Sultan'ın da annesidir. Tokat'taki Hatuniye külliyesi, oğlunun onun adına yaptırdığı vakıf yapılarından biridir ve Tokat ile Trabzon'un en büyük hanım sultan külliyelerinden sayılır. Edirne'de 1451 tarihli kitabesi günümüze ulaşan Gülbahar Hatun Mescidi'nin ise ona ait olup olmadığı belli değildir.

Selim'in Annesi Ayşe Hatun

Amasya şehzade sarayında bir başka önemli kadın, Yavuz Sultan Selim'in annesiydi. Selim 1470'te Amasya'da doğdu; babası Bayezid o sırada sancak beyiydi. Annesinin adı kaynaklarda farklı geçer. XVI. yüzyıl tarihçisi Cenabî ona Ayşe Hatun der ve onu Dulkadirli Alaüddevle Bozkurt Bey'in kızı olarak tanıtır. Anlatıya göre Dulkadirli ileri gelenleri, Şehsuvar Bey'in öldürülmesinden sonra Amasya'ya Şehzade Bayezid'in yanına sığındı ve Alaüddevle kızını burada Bayezid'e verdi; evlilik 1467 dolaylarında yapıldı. Bazı kaynaklar aynı kadına "Gülbahar" adını verir, ancak Feridun Emecen bu adlandırmanın bir atıftan öteye geçmediğini, Ayşe Hatun adının ise Cenabî tarafından açıkça belirtildiğini yazar. Aynı adı taşıyan iki Gülbahar Hatun'un zaman zaman birbirine karıştırılması da bu belirsizliğin sebeplerinden biridir.

Ayşe Hatun, Selim Trabzon sancağına gönderildiğinde onunla gitti ve yaklaşık 1505'te, oğlunun tahta çıkışından yıllar önce öldü. Bu yüzden İstanbul'da valide olarak bulunmadı. Trabzon'daki külliyesi ve türbesi onun adına yaptırılmıştır. Amasya sarayında bir süre kayınvalide ile gelinin, yani Bayezid'in annesi Gülbahar Hatun ile Selim'in annesinin birlikte yaşadığı da belirtilir.

Bülbül Hatun

Hareme Girişi ve Çocukları

Bülbül Hatun'un kökeni bilinmez. Osmanlı hanedanının hanımları gelenek olarak cariyeler arasından seçildiğinden, onun da bu yoldan saraya girdiği düşünülür. II. Bayezid henüz şehzade ve Amasya sancak beyi iken hareminde yer aldı ve üç çocuğu oldu. Hatice Sultan 1463'te, Hundi Sultan yaklaşık 1464'te Amasya'da doğdu; oğlu Şehzade Ahmed ise yaklaşık 1466'da yine bu kentte dünyaya geldi. Hatice Sultan, müderris Kara Mustafa Paşa ile evlendi; kocasının Şehzade Cem'i desteklediği suçlamasıyla 1483'te idam edilmesi üzerine dul kaldı. Hundi Sultan 1484'te Hersekzade Ahmed Paşa ile evlendi.

Ahmed, babasının en gözde şehzadesi sayıldı. 1480'de Çorum'a, ardından Amasya sancağına gönderildi ve Bülbül Hatun oğlunun yanında bulundu. Ahmed'in sancağı İstanbul'a diğer kardeşlerininkinden daha yakındı; bu, taht yarışında önemli bir üstünlüktü. Nitekim Bayezid'in son yıllarında Ahmed'e resmî olmasa da veliaht gözüyle bakıldığı belirtilir. Bu durum Bülbül Hatun'a da siyasî bir ağırlık kazandırdı.

Hatuniye Camii ve Külliyesi

Bülbül Hatun'un Amasya'daki en belirgin izi, 1510 tarihli Hatuniye Camii'dir. Cami, Yeşilırmak'ın kuzey kıyısında, Hatuniye mahallesinde, bir sıbyan mektebi ve bir imaretle birlikte yaptırılmıştır. Doğusunda Danişmendliler'den kalma Enderun Camii, batısında Selçuklu dönemine ait Yıldız Hamamı (Çukur Hamam) bulunur. Amasya tarihçisi Hüseyin Hüsameddin, mektebin kâgir ve sağlam olduğunu, 1882'de hâlâ aynı amaçla kullanıldığını ve imaretin yanlarında geniş birer tabhane bulunduğunu kaydeder. Caminin doğusundaki basit yapının bu mektep olması mümkündür.

Yapı, yuvarlak kemerli bir kapıyla girilen ve basamaklarla inilen küçük bir avlunun gerisindedir. Avluda sivri kemerli bir nişin içinde hazneli bir çeşme ve bir helâ bulunur; eski fotoğraflarda bir kuyu da görülür. Cami, aynı eksende arka arkaya dizilmiş, boyutları farklı iki küçük kubbe ile bunların yanındaki alçak çapraz tonozlu hacimlerden oluşur. Beş kubbeli son cemaat yerinin yan duvarları uzatılmıştır, minare sağ tarafta camiye bitişiktir. Moloz taştan yapılıp sıvanan yapının kirpi saçağı tuğladandır. İç ölçüleri 15,70 x 12,20 metre olan caminin bir metre kalınlığındaki duvarları, Yeşilırmak yönünden gelen taşkınlara karşı üst sıra pencerelere kadar takviye edilerek 2,50 metreye çıkarılmıştır. Kapı üzerindeki kitabenin yerine 1980'de sarı zemin üstüne siyah yağlı boyayla Arapça bir ibare yazılmıştır. Bu plan tipine XV. yüzyılda Bursa, Alaşehir, Manisa ve Dimetoka gibi yerlerde, XVI. yüzyılda ise zaman zaman İstanbul'da rastlanır.

Ladik, Vakıflar ve Bursa

Bülbül Hatun Amasya ile sınırlı kalmadı. Amasya'ya bağlı Ladik'te bir cami, bir imaret ve bir hamam yaptırdı; Amasya'da cami ve mektebin yanı sıra bir çeşme de inşa ettirdi. Ayrıca Bursa'da bir medrese kurup vakıflarla donattığı kaydedilir. Ahmet Gündüz'ün vakfiyeler üzerine yaptığı çalışmaya göre Bülbül Hatun bütün mal varlığını Amasya ve Ladik'teki hayır kurumlarının devamı için vakfetmiş, vakfın işleyişini 1511 ve 1513 tarihli iki vakfiyede ayrıntılı biçimde düzenlemiştir. Vakfiyelerde vakıf malları, görevlilerin sayısı, işleri ve ücretleri ile imaretten yararlanacak kişiler tek tek yazılıdır. Kimi kaynaklar 1505'te Enderun Camii'ne de mülklerinden bir pay ayırdığını belirtir.

Vakfın yönetimi konusunda bir araştırmacı dikkat çekici bir yorum yapar. Bülbül Hatun, mütevelli olarak önce oğlu Ahmed'i, onun ölümünden sonra Ahmed'in en büyük kızını ve bu kızın kız çocuklarını belirlemişti. Bu düzenleme, Ahmed'in tahta çıkamaması ihtimaline karşı alınmış bir tedbir olarak yorumlanmıştır. Yorum doğruysa, bir şehzade annesinin aynı zamanda hayır sahibi ve ileriyi düşünen bir siyasetçi olduğu anlaşılır.

Ahmed, kardeşi Selim ile giriştiği taht mücadelesinde Konya'yı ele geçirdi, ancak 24 Nisan 1513'te Yenişehir yakınlarında yenilip yakalandı ve kısa süre sonra idam edildi. Oğlu Şehzade Osman da aynı yılın nisan ayında Amasya'da öldürüldü ve Sultan Bayezid Camii'ne gömüldü. Bülbül Hatun bu felaketin ardından Bursa'ya gitti. Yavuz Sultan Selim'in Ahmed için Muradiye Külliyesi içinde yaptırdığı sekiz köşeli türbeye, 1515 dolaylarında öldüğünde kendisi de gömüldü. Bülbül Hatun'un 1513'te Kızılbaş eğilimi nedeniyle ev hapsine alınan torunu Fatma Sultan ile kocası Mehmed Çelebi'nin affını sağladığı da kaydedilir; bu, oğlunu kaybeden bir annenin yeni padişah karşısında hâlâ söz söyleyebildiğini gösteren az sayıdaki ayrıntıdan biridir.

Mahidevran Sultan

Amasya'da şehzade annesi olmanın en ağır bedelini ödeyen kadın, Kanunî'nin oğlu Şehzade Mustafa'nın annesi Mahidevran'dır. Mahidevran, Süleyman'ın şehzadeliği sırasında Manisa sarayında hareme girmiş, 1515'te Mustafa'yı doğurduktan sonra bu adı almış ve Süleyman'ın ilk gözdesi olmuştu. Süleyman 1520'de tahta çıkınca oğluyla birlikte İstanbul'a geldi. Hürrem Sultan'ın saraydaki yükselişi, padişaha yeni erkek evlatlar vermesi ve Mahidevran'ın gözden düşmesi Mustafa'nın konumunu sarstı. Mustafa 1534'te Saruhan sancak beyi olarak Manisa'ya gönderildi ve annesi onunla gitti. Manisa'da sekiz yıl kalan şehzade halk arasında iyi bir izlenim bıraktı.

21 Safer 948'de (16 Haziran 1541) Hürrem Sultan'ın müdahalesiyle başkente yakın olan bu sancaktan uzaklaştırılarak Amasya'ya gönderildi. Gerek Manisa'da gerek Amasya'da annesi daima yanındaydı. Venedik elçisi Bernardo Navagero 1553'te yazdığı bir raporda Mahidevran'ın oğlunu koruma çabalarını anlatır ve şehzadenin annesine duyduğu sınırsız sevgiden söz eder. Mustafa Amasya'dan babasına defalarca başvurup İstanbul'a gelmek ve özür dilemek için izin istedi; 27 Ocak 1551 tarihli feryadnamesi dahil hiçbir başvurusuna olumlu cevap verilmedi. İran seferi hazırlıkları sırasında Rüstem Paşa'nın, şehzadenin tahtı ele geçirmeye hazırlandığı yönündeki haberi üzerine Kanunî, müftü Ebüssuûd Efendi'den fetva alarak oğlunun öldürülmesine karar verdi. Şehzade Mustafa, 6 Ekim 1553'te Konya Ereğlisi yakınlarındaki ordugâhta babasının otağında boğdurularak öldürüldü. Cenazesi Bursa'ya gönderildi.

Mahidevran, Bursa şer'iyye sicillerindeki bir belgeye göre sekiz on kişilik maiyetiyle Amasya'dan Bursa'ya sürüldü. Paşmaklık gelirleri kesildi; yaklaşık on yıl boyunca oturduğu evin kirasını ödeyemedi ve borçlandı. Hürrem Sultan'ın 1558'deki ölümünden sonra Süleyman, Bursa kadısı aracılığıyla borçlarını ödetti ve ona bir ödenek bağlattı; ertesi yıl da bir ev satın aldırdı. Mustafa'nın Muradiye'deki mezarı üzerine Mustafa-i Cedid Türbesi yapıldı (1573) ve Mahidevran bu türbenin bakımı için iki değirmen ile yüz bin dirhem gümüş para vakfetti. 3 Şubat 1581'de öldü ve oğlunun yanına gömüldü. Kökeni de tartışmalıdır; kimi kaynaklar Çerkes, kimileri Arnavut, Kırımlı ya da Karadağlı olduğunu söyler. Bazı kaynaklarda adı Gülbahar olarak da geçer.

Sancak Düzeninin Sonu

Şehzade Mustafa'nın öldürülmesinden sonra İstanbul'a daha yakın şehzade sancaklarının önemi arttı ve Amasya başşehirden uzak olduğu için bu özelliğini yitirdi. XVI. yüzyıl ortalarından itibaren şehir merkezden atanan sancak beyleri tarafından yönetildi; şehzade sancağı olarak Manisa öne çıktı. Böylece şehzade annelerinin Amasya'ya gelişi de sona erdi. Yine de Hatuniye Camii, Bülbül Hatun'un vakıfları ve Sultan Bayezid Camii'ndeki Şehzade Osman'ın mezarı, bu dönemin kadınlarının Amasya'daki izlerini sürmek isteyenler için ayakta kalan noktalardır. Gülbahar Hatun'un Amasya'daki hüccetleri, Bülbül Hatun'un vakfiyeleri ve Mahidevran'ın sürgün kaydı hayatlarının belgeyle desteklenen kısmını oluşturur; geri kalanı rivayet ve tahmindir.

Kronoloji

1446: Gülbahar Hatun'un Osmanlı sarayına girdiği sanılır.

1448: Bayezid, Dimetoka'da doğar.

1455 veya 1456: Bayezid, Amasya sancak beyi olarak gönderilir; Gülbahar Hatun onunla birlikte gider (kimi çalışmalarda 1454-1455).

1461: Fatih, Trabzon seferi sırasında Gülbahar Hatun'a Amasya'da bir köyü mülk olarak verir.

1463-1466 (yaklaşık): Bülbül Hatun'un çocukları Hatice, Hundi ve Ahmed Amasya'da doğar.

1468: Amasya'da "Gülbahar bint Abdullah" adının geçtiği hüccet düzenlenir.

1470: Selim, Amasya'da doğar.

1479: Fatih, Gülbahar Hatun'un Tokat ve Amasya çevresindeki mülklerine ilişkin hüküm gönderir.

1481: Bayezid tahta çıkar; Gülbahar Hatun İstanbul'a gider.

1492: Gülbahar Hatun ölür; Fatih Camii avlusundaki türbesine gömülür.

1510: Bülbül Hatun'un Amasya'daki Hatuniye Camii yaptırılır.

1511 ve 1513: Bülbül Hatun'un iki vakfiyesi düzenlenir.

1513: Şehzade Ahmed Yenişehir'de yenilir ve idam edilir.

1515 (yaklaşık): Bülbül Hatun Bursa'da ölür ve Muradiye'deki Şehzade Ahmed Türbesi'ne gömülür.

16 Haziran 1541: Şehzade Mustafa Amasya'ya gönderilir; annesi Mahidevran yanındadır.

6 Ekim 1553: Şehzade Mustafa Konya Ereğlisi yakınlarında öldürülür.

3 Şubat 1581: Mahidevran Bursa'da ölür.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Çevrimiçi kaynaklar