Ankara Savaşı'ndan sonra Osmanlı Devleti'nin ayakta kalıp kalmayacağı belli değildi. Sultan Bayezid Timur'un elinde esirdi, ordu dağılmıştı, Bursa yağmalanmıştı ve hanedanın oğulları devleti aralarında paylaşmaya girişmişti. Bu karmaşanın içinden yeniden bir merkez çıkarıldıysa, bunda Amasya'nın ve bu şehirde şehzade Mehmed Çelebi'nin yanında duran lalası Bayezid Paşa'nın payı büyüktür. Paşa, 1413'te Fetret Devri kapandıktan sonra I. Mehmed'in vezîriâzamı oldu, 1421'de de Düzmece Mustafa'ya karşı gönderildiği seferde öldürüldü. Geriye Yeşilırmak kıyısında bugün de ayakta duran bir zaviye, taşa yazılmış bir vakfiye ve çağdaşı bir şairin onu överek kaleme aldığı bir mesnevi kaldı.
Kimliği ve Kökeni
Osmanlı tarihinde Bayezid adını taşıyan pek çok kişi vardır. Burada anlatılan, kaynaklarda "Amasyalı Bayezid Paşa" ve "Vezîr-i Kebîr Bayezid Paşa" diye geçen, Çelebi Mehmed'in lalalığını yapmış ve 1413'ten ölümüne kadar vezîriâzamlık makamında bulunmuş devlet adamıdır. Amasya'daki II. Bayezid (Sultan Bayezid Han) Külliyesi'nin sahibiyle karıştırılmamalıdır; o, bu paşadan yaklaşık bir asır sonra gelen padişahtır. Doğum tarihi bilinmez. Hayatı hakkındaki en kapsamlı akademik çalışma olan Mustafa Çağhan Keskin'in 2016 tarihli makalesi, Paşa'nın Amasya doğumlu sayıldığını, ancak aile kökeninin tartışmalı olduğunu belirtir.
Amasya ile bağını gösteren en sağlam belge kendi vakfiyesidir. Amasya'da yaptırdığı imaret için düzenlettiği vakfiyede baba adı Yahşi Bey olarak kayıtlıdır. Oniki ciltlik Amasya Tarihi'nin yazarı Hüseyin Hüsameddin Yasar, Yahşi Bey'in Amasyalı olduğunu ve on dördüncü yüzyılın başlarında ölen Emir Seyfeddin Sungur'un soyundan geldiğini yazar. Sungur'un Amasya çevresinde etkili olmuş, Selçuklu sonrası yönetici seçkinlere mensup biri olduğu anlaşılmaktadır. Bu silsile belgelerle doğrulanamamıştır. Yine de Çelebi Mehmed'in şehzadeliğinde ona lala atanmış olması, Paşa'nın bölgenin önemli ailelerinden birine mensup olabileceği yolunda yorumlanmıştır.
Kaynaklar köken konusunda birbirini tutmaz. Çağdaşı Rum tarihçi Doukas onu Arnavut asıllı bir köle olarak anar. Ondokuzuncu yüzyılda Amasya fetvalarını ve ilk şehir tarihini derleyen Mustafa Vazih Efendi bir Boşnak hanedanına mensup olduğunu kaydeder. Sicill-i Osmânî ise Enderûn'da yetiştiğini bildirir. Bu kayıtlar devşirme kökene işaret eder; vakfiyedeki "Yahşi" baba adı ise en azından babasının Müslüman olabileceğini düşündürür. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki madde de onun Amasya'da doğduğu için Amasyalı sayıldığını, Arnavut asıllı olmasının da muhtemel bulunduğunu söyler; iki bilginin nasıl bağdaştığı belgeyle gösterilmiş değildir. Amasya'daki yapıları için düzenlenen 820 (1418), 821 (1418) ve 823 (1420) tarihli vakıf belgelerinde adı yalnızca "Celâleddin" unvanıyla geçer. Bursa'daki Orhan İmareti'nin onarım kitabesinde ise "vezîr-i kebîr" unvanı görülür.
Lala ve Şehzade
Bayezid Paşa'nın siyasi hayatı, Yıldırım Bayezid'in oğlu Çelebi Mehmed'in lalalığına getirilmesiyle başladı. Lala, bir şehzadeyi idare, askerlik ve terbiye bakımından yetiştiren, sancakta onun yanında yönetimin yükünü taşıyan tecrübeli devlet adamıydı. TDV maddesine göre Paşa sarayda yetişmiş, Yıldırım Bayezid zamanında bazı askerî görevler almış, sonra Çelebi Mehmed'in Amasya'daki sancakbeyliği sırasında onun yakın maiyetine girmişti. Keskin'in aktardığına göre iyi bir eğitim görmüştü ve Farsçayı mesnevi okuyacak düzeyde biliyordu. Şehzadeyle birlikte Ankara Savaşı'na katıldı.
1402: Ankara'dan Amasya'ya
Yıldırım Bayezid'in Timur'a yenilip esir düşmesiyle Osmanlı ordusu dağıldı. Doukas'ın anlatımına göre Bayezid Paşa, henüz çocuk yaştaki şehzadeyi sırtında taşıyarak savaş alanından kaçırdı; dilenerek, köylerden ekmek toplayarak onu Amasya'ya ulaştırdı. Şehzadenin yaşı kaynaklarda 14 ya da 15 olarak verilir; bu belirsizlik Çelebi Mehmed'in doğum yılının kesin bilinmemesinden doğar. Sırtta taşıma ve dilencilik gibi ayrıntılar tek bir çağdaş tanığa dayanır ve menkıbevi bir tat taşır. Şehzadenin Amasya'ya sağ salim ulaştığı ise kesindir.
Sonrası uzun bir bekleyiş oldu. Devletin başı Timur'un elindeydi, Süleyman Edirne'de hüküm sürüyordu, İsa Bursa çevresinde, Musa ise Rumeli'de ayrı hesaplar peşindeydi. Amasya'da Mehmed Çelebi ile lalası kaldı. Yıldırım Bayezid daha şehzadeliğinde Kütahya'ya gönderildiği yıllarda Ahmedî ve Şeyhî gibi şairlerle tanışmış, saray hayatının eğlence meclislerini Osmanlı ortamına taşımıştı. Fetret yıllarında bu gelenek hanedan içinde sürdü ve Amasya da onun taşradaki durağı oldu.
Fetret Devri
Süleyman, İsa, Musa ve Mehmed Çelebi arasında yaklaşık on bir yıl süren taht mücadelesi Fetret Devri adıyla anılır. Bayezid Paşa bu devirde Mehmed Çelebi'nin yanından ayrılmadı. Keskin'e göre şehzadenin Amasya çevresindeki yerel unsurlarla uğraştığı kritik dönemde yanında bulunarak, bölgede Osmanlı otoritesinin yeniden kurulmasında önemli rol oynadı. Doukas, bu yıllarda Paşa'nın Alaşehirli bir Bizans soylusu olan Theologos ile dostluk kurduğunu, onunla sık sık bir araya gelip yemek yediklerini kaydeder. Keskin, Theologos'un Bizans sarayında tercümanlık yaptığını, muhtemelen Paşa için istihbarat da topladığını düşünür. Hoca Sadeddin'e dayanan başka bir kayıt, Çelebi Mehmed'in Musa Çelebi ile mücadelesi sırasında Paşa'yı Sırp Despotu'na elçi olarak gönderdiğini bildirir. Bu görev, Farsçanın yanında Balkan dillerinden birini de bildiğini düşündürür. Grekçe bir anonim Osmanlı tarihi Paşa'nın Düzmece Mustafa tarafından da elçi sıfatıyla İstanbul'a gönderildiğini söyler, ancak bu bilgiyi doğrulayan başka kaynak yoktur.
Anonim Ahval-i Sultan Mehemmed bin Bayezid Han (Bayezid Han Oğlu Sultan Mehmed'in Maceraları), Mehmed Çelebi'nin Ankara'dan Fetret'in sonuna kadarki faaliyetlerini anlatır. Halil İnalcık, metnin Çelebi Mehmed'in kendi anlatımından yararlanılarak yazıldığını ve o sırada Amasya'da bulunan şair Ahmedî'ye ait olabileceğini düşünür. Metinde Paşa'nın bazı başarılarının ve sultanın ona güveninin özellikle vurgulanması, Keskin'e göre eserin yazılmasında onun da bir rolü bulunabileceğini akla getirir. Bu bir tarihçinin varsayımıdır, belgeye dayanmaz. Solakzâde'nin aktardığı bir ayrıntı Amasya'yı doğrudan ilgilendirir: Musa Çelebi, Amasya'da düzenlenen bir işret meclisinde Çelebi Mehmed'den izin alarak Emir Süleyman Çelebi ile mücadele etmek üzere harekete geçmiştir. Şehir bu yıllarda bir askerî üs olduğu kadar, şehzadelerin ve şairlerin bir araya geldiği bir meclis merkeziydi.
1413'te Mehmed Çelebi, kardeşi Musa Çelebi ile karşılaştı. Çamurlu Savaşı (5 Temmuz 1413, Sofya yakınları) Musa'nın yenilgisi ve ölümüyle sonuçlandı; Fetret Devri sona erdi. Keskin, Hoca Sadeddin'e dayanarak bu savaşta ordunun komutasını Bayezid Paşa'nın üstlendiğini yazar. TDV maddesi de Paşa'nın aynı yıl Musa Çelebi'nin öldürülmesinde rol oynadığını belirtir.
Vezîriâzamlık: 1413-1421
Fetret'in ardından Çelebi Sultan Mehmed Bayezid Paşa'yı vezir tayin etti. TDV, Paşa'nın 1413'te vezîriâzamlığa ve Rumeli beylerbeyiliğine getirildiğini yazar; Keskin ise Rumeli beylerbeyliği payesinin 1415 Karaman seferindeki başarının ödülü olarak verildiğini aktarır. Kaynaklarda küçük bir ayrım olarak kalan bu fark, görevin ne zaman tamamlandığına dair kesin bir tarih verilemediğini gösterir.
Karaman Seferi ve Şeyhî
Keskin'e göre 1415'te (H. 818) Karamanoğulları üzerine yapılan seferde sultan hastalandı ve ordunun komutasını Bayezid Paşa devraldı. Paşa Karamanoğlu Mehmed Bey'i yenip esir aldı. TDV, onun Mehmed Bey'e şartları kendisi için ağır olan bir antlaşmayı kabul ettirdiğini kaydeder. Hoca Sadeddin, sultanı tedavi etmek üzere dönemin ünlü hekimi ve şairi Şeyhî'nin çağrıldığını anlatır ve bu öneriyi sultanın yanındaki beylerden birinin yaptığını söylemekle yetinir, ad vermez. Ankara'da sultanın yanına gelen Şeyhî, onun sefere çıkmasını uygun görmemiş, ordunun başına Bayezid Paşa geçmiştir. Keskin, Şeyhî'yi tavsiye edenin şairlerle arası iyi olan Paşa olabileceğini, çünkü bu gelişmeden en çok onun yararlandığını yorumlar; bu bir ihtimaldir, belge değildir. Seferden sonra Paşa sultandan sonraki en yetkili kişi konumuna yükselmiştir.
Seferin Kütahya'daki bir yapıyla bağlantısı da vardır. Germiyanoğlu II. Yakup Bey'in Kütahya'daki imareti, 1414 tarihli ünlü Türkçe taş vakfiyesine göre inşasından beş ay sonra Karamanoğlu işgali yüzünden iki yılı aşkın bir süre atıl kalmış, Osmanlıların Karamanoğulları'nı yenmesinin ardından Çelebi Sultan Mehmed'in izniyle yeniden hizmete girmişti. Keskin, Paşa'nın Şeyhî'nin Kütahya'dan çağrılması sürecinde II. Yakup Bey'le temas kurmuş olabileceğini, böylece bu taş vakfiyeyi duymuş ya da görmüş olabileceğini ileri sürer. Bunu aşağıda anlatılan Amasya zaviyesindeki taş vakfiyenin olası esin kaynağı sayar.
Şeyh Bedreddin Hareketi
Paşa, Şeyh Bedreddin hareketinin bastırılmasında rol alan isimlerden biridir. Keskin'e göre Şehzade Murad ile birlikte Aydın ve Manisa çevresinde ayaklanan Torlak Kemal ile Börklüce Mustafa'nın isyanını bastırmış, ardından Rumeli'ye geçerek Şeyh Bedreddin'i yakalamıştır. TDV bu gelişmeleri 1420'ye yerleştirir ve Bedreddin'in o sırada Deliorman taraflarında yerleşip çevresine taraftar topladığını belirtir. Bedreddin'in torunu ve manzum menkıbesinin yazarı Hafız Halil, sultanın Bedreddin'i affettiğini, Bayezid Paşa'nın tahrikiyle idam ettirildiğini yazar ve sorumluluğu ona yükler. Bu anlatım tek bir kaynağa dayanır. Bedreddin hadisesini sosyalist bir hareket olarak yorumlayan yazarlar da bu yüzden Paşa'ya sert çıkar. Nazım Hikmet Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı'nda onu ağır bir ifadeyle anar, Hilmi Yavuz da Bedreddin üzerine şiirlerinde Paşa'ya ayrı bir bölüm ayırmıştır. Hareketin niteliği bugün de tartışmalıdır; olayın tarihi kaynaklarda 1416 ile 1420 arasında farklı verildiği için kesin bir yıl verilemez.
Orhan İmareti'nin Onarımı
Karamanoğulları 1413'te Bursa'yı işgal ettiğinde zarar gören Orhan İmareti'nin onarımı Paşa'ya verildi. İmaretin kitabesi, Karamanoğlu'nun yakmasından sonra Sultan Mehmed'in işaretiyle büyük vezir Bayezid Paşa'nın 820 (1417-1418) yılında onarımı emrettiğini kaydeder. Keskin, bu görevin Paşa'nın emrindeki yapı ustalarından dolayı ona verilmiş olabileceğini düşünür.
Kırk Gün Gizlenen Ölüm
1421'de Çelebi Sultan Mehmed Edirne'de öldü. Bayezid Paşa ölüm haberini, sultanın vasiyeti üzerine, oğlu Şehzade Murad kente ulaşana kadar yaklaşık kırk gün gizledi ve böylece çıkması muhtemel bir kargaşayı önledi. TDV, gizlemenin bir de siyasi nedenini anar: Bizans'ta rehin tutulan Mustafa, yapılan antlaşma gereği padişahın ölümüyle serbest bırakılacaktı. Olay, Seyyid Lokman'ın on altıncı yüzyılda tamamlanan Hünername'sinde bir minyatürle de resmedilmiştir. Keskin, minyatürde ortada ayakta duran yeşil kaftanlı sakallı kişinin Bayezid Paşa olması gerektiğini, yatakta uzanan sultanın arkasındaki görevlinin de ölümün anlaşılmaması için cenazeyi hareket ettirdiğini söyler. II. Murad 1421 Mayısında tahta geçti ve Paşa'yı görevinde bıraktı.
Amasya'daki Eser: Bayezid Paşa Zaviyesi
Paşa'nın Amasya'daki izi bugün de ayaktadır. Yeşilırmak'ın doğu kıyısında, Künç Köprü'nün karşısında, Beyazıtpaşa Mahallesi'nde yükselen Bayezid Paşa Camii, akademik yazında "zaviye", vakfiyede "imaret" diye geçen çok işlevli bir yapıdır. Erken Osmanlı mimarisinin tabhâneli (zâviyeli, ters T planlı) cami tipinin Amasya çevresindeki ilk örneğidir. Semavi Eyice, TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesinde onu bu tipin en güzel örneklerinden biri sayar ve yapının Orta Asya yapı geleneklerini dönemin yeni sanat zevkiyle bağdaştıran, iddialı ve değerli bir eser olduğunu yazar. Evliya Çelebi 1646 dolaylarında Amasya'ya geldiğinde camiyi "bâğ-ı İrem-misâl", yani İrem Bağı'na benzer bir bahçe diye anar.
Kitabeler ve Tarihler
Giriş kapısı üzerindeki Arapça inşa kitabesi, yapının Sultan Mehmed zamanında "büyük emir, değerli ve şerefli vezir" Bayezid Paşa tarafından 817 yılının Muharrem ayında (Mart-Nisan 1414) yaptırıldığını bildirir. Vakıflar 820 (1418) tarihinde düzenlenmiştir. Başı eksik Arapça asıl vakfiye 11 Zilhicce 820 (19 Ocak 1418) tarihlidir ve Başvekâlet Arşivi'ndedir; 821 (1418) ve 823 (1420) tarihli ekleri vardır. Beş kubbeli son cemaat yeri, inşadan yaklaşık beş yıl sonra, 822 (1419) tarihinde eklenmiştir. Ekrem Hakkı Ayverdi, son cemaat yerindeki kitabelerden birini bir onarım kaydı sayar ve bunu 818'de (1415) bölgede büyük zarara yol açan depremle ilişkilendirir. Eyice bu görüşün yalnızca tahmine dayandığını açıkça belirtir.
Plan ve Mimari
Yapı, kubbeli bir orta sofa, güneyden ona bağlanan kubbeli mescit eyvanı, doğu ve batıda ikişer kubbeli oda, kuzeyde girişin iki yanında penceresiz iki hücre ve beş kubbeli son cemaat yerinden oluşur. Eyice, bu yan odaların yapının "zâviyeli" adını hak etmesini sağlayan tabhâne mekânları olduğunu, içlerinde dönemin evlerindeki gibi ocak ve ocağın iki yanında alçı süslemeli küçük raf gözleri bulunduğunu vurgular. Vakfiye bu birimleri "kış odası" diye anar. Orta sofanın üzerini yaklaşık 8,70 metre çapında, tepesinde aydınlık feneri olan bir kubbe örter. Burası kapalı bir avlu gibi düşünülmüş, büyük olasılıkla ortasında bir şadırvan bulunmuştur; sonraki yıllarda ibadet mekânına katılmıştır. Esas namaz mekânı bir kademe yüksektir ve daha basık bir kubbeyle örtülüdür. Taştan mihrap zengin oyma ve kabartmalarla kaplıdır; Eyice bunu usta işi bulmakla birlikte fazla kalabalık bulur. Sağdaki tabhâne odaları arasındaki dar bir taş merdiven üst kattaki maksûrelere ve eskiden minareye çıkar, aynı yerde tabhâne konukları için yapılmış bir hela bulunur. Benzer Osmanlı yapılarında rastlanmayan bu iç hela, bazı araştırmacıların burasının şehzadelerin konutu olabileceğini düşünmesine yol açmıştır.
Beş sivri kemerli son cemaat yeri revakı ağır, kalın payelere oturur. Kemerlerde beyaz mermer ile kırmızı taş birlikte örülmüş, kemer aralarına çivi başı biçiminde rozetler işlenmiştir; ortadaki iki rozetin içinde geçmeli kûfî hatla dört kez Muhammed adı yer alır. Revakın dış yüzü mukarnaslı saçaklarla ve geometrik süslemeli kuşaklarla bezenmiştir, orta kubbenin içi mukarnas ve baklavalarla donatılmıştır. Son cemaat yeri sekisinin sağında ve solunda birer fıskıyeli havuz bulunması başka hiçbir camide görülmeyen bir özelliktir. Girişin mukarnaslı yaşmağı, iki yanındaki mihrâbiyeleri ve geometrik geçmeli, oyma yazılı ahşap kapı kanatları Türk ahşap işçiliğinin seçkin örnekleri arasında sayılır. Plan ve ölçek, Bursa'daki Yıldırım Zaviyesi'ni hatırlatır. Keskin'e göre giriş bölümü derin bir eyvan içindedir, üst katta taç kapının ardındaki dar geçit eyvanın iki yanındaki balkonları birbirine bağlar ve yan birimlerdeki alçı kaplamanın bir çeşitlemesi Amasya çevresinde yalnızca burada görülür; bunlar Yıldırım Zaviyesi'nin tekrarıdır. Bu benzerlik, mimari ekibin Bursa çevresinden getirilmiş olabileceğini düşündürür.
Mimarlar ve Paşa'nın Köleleri
Girişteki kitabeye göre yapının mimarı "Dımışklı Müşeymeş oğlu diye bilinen Muhammed oğlu muallim Ebu Bekr"dir. Ebu Bekr, Amasya yakınındaki Merzifon'da Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'nin ve Ankara'da Karacabey Zaviyesi'nin mimarı Ahmed'in babasıdır. Amcası Ali ibn Müşeymeş el-Dımışkî ise 776'da (1375) Selçuk'taki Aydınoğlu İsa Bey Camii'ni yapmıştır. Keskin bu aileyi Suriye (Şam) kökenli bir usta soyu olarak tanıtır ve böyle bir mimarın seçilmesinin Paşa'nın kendi adını taşıyacak yapı için seçici davrandığını gösterdiğini söyler.
Yapının çeşitli yerlerindeki beş kitabede inşada görev almış usta ve mimarların adları geçer. Eyice, Osmanlı dönemi Türk eserlerinden hiçbirinde bu kadar çok usta imzasına rastlanmadığını, "mimar" ve "muallim" unvanlarının gerçek anlamının da tam aydınlatılamadığını yazar. Gabriel mimar unvanlı kişilerin bugünkü mimardan farklı olarak inşaata nezaret ettiğini, muallimlerin ise kalfa ya da şantiye şefi olabileceğini belirtir. Son cemaat yerindeki kitabelerde üç mimar anılır: Zekeriya oğlu Zeyneddin ile mühtedi oldukları anlaşılan iki usta. Bunlardan Abdullah oğlu Fuka Togan kitabesinde kendisini "Bayezid Paşa'nın azatlısı", Abdullah oğlu Yakup ise 822 tarihli kitabesinde "Bayezid Paşa'nın kölelerinden" diye tanıtır. Osmanlı tarihlerinde, Yalova sahillerini yağmalamaya gelen bir Bizans donanmasının esirleri arasında usta bir mimarın bulunduğu, bu kişinin azat edilerek Bursa'daki Şehadet Camii ve Hüdâvendigâr Külliyesi'nde çalıştırıldığı anlatılır. Keskin, Togan ile Yakup'un da esir alınmış gayrimüslimler olabileceğini düşünür ve Paşa'nın şair ve müzisyenlerin yanı sıra kendi inşaat ekibini de çevresinde topladığı sonucuna varır. Togan'ın 823'te (1420) Hacı İvaz Paşa'nın Dimetoka'da Çelebi Sultan Mehmed adına yaptırdığı camide de çalıştığı kitabesinden anlaşılır. Keskin, Paşa ile mimar kimliğiyle de tanınan Hacı İvaz Paşa arasında inşa faaliyetleri bakımından bir rekabet bulunmuş olabileceğini ekler.
Taşa Yazılan Vakıf
Yapıyı ayrıcalıklı kılan şey, vakfiyenin duvara yazılmasıdır. Son cemaat yerinin dış cephesinde, tepe silmesinin altında 20 santimetre yüksekliğinde ve 25,5 metre uzunluğunda bir yazı kuşağı vakfiye metnini taşır; metin, kurulan bir iskele yardımıyla Ali Yardım tarafından okunmuştur. Yeşilırmak'ın karşı yakasında, köprünün ilerisinde iki metre yüksekliğe kadar düzeltilmiş bir kayalık yüzeye de vakfiyenin sekiz satırlık bir özeti işlenmiştir; Eyice bu kaya kitabesini Kuşköprüsü yakınında gösterir. Vakıflar genellikle kâğıt üzerinde tutulan belgelerdi. Burada vakfın işleyişi herkesin görebileceği biçimde sergilenmiştir. Keskin, bu uygulamanın erken Osmanlı mimarisinde yaygın olmadığını, birkaç yıl öncesine ait yakın örneğin Kütahya'daki Germiyanoğlu II. Yakup Bey İmareti'nin 1414 tarihli taş vakfiyesi olduğunu belirtir ve esinin oradan gelmiş olabileceğini ileri sürer; bu bir varsayımdır.
Vakfiyeye göre zaviye yoksullara yemek dağıtır, yolcuları konaklatır ve ibadet hizmeti verirdi. Şeyh, imam, müezzin, nakîb, beş hâfız, kapıcı, müşrif, tahsildar, eşekçi, aşçı ve yamağı, fırıncı ve yamağından oluşan on yedi kişilik bir kadro çalışır, her birinin görevi ve ücreti ayrıntılı biçimde yazılırdı. Gelir için çok sayıda değirmen, tarım arazisi, bahçe, dükkân ve hamam vakfedilmiştir. Vakfiyedeki şahitler arasında çok sayıda "er-Rifâî" künyeli kişinin bulunması, yapının Amasya'da on üçüncü ve on dördüncü yüzyıllardan beri varlık gösteren Rufai tarikatına bağlı kişilerce kullanıldığını ve Paşa'nın bu tarikata mensup olabileceğini düşündürür; kesin bilgi değildir.
Caminin avlu duvarı ile bir kenarındaki aşhane-imaret günümüze ulaşmamıştır. Kıble duvarındaki sol iç köşede ta'lik hatla yazılmış dört beyitlik manzum bir kitabe, Mazhar adlı bir hayır sahibinin 1305'te (1887-1888) yaptırdığı önemli bir onarıma işaret eder.
Bursa'daki Eserleri
Paşa'nın imar faaliyeti Amasya ile sınırlı kalmamıştır. Bursa'da bir medrese yaptırmıştır; bugün yalnızca bir duvar bölümü ayaktadır. Ayrıca yeniden inşa edilmiş bir cami, kendisi için medresenin karşısına yaptırdığı bir türbe ve medreseye gelir sağlamak üzere inşa ettirdiği Yoğurtçu Han'ı vardır. Türbe günümüze ulaşmamıştır; Bursa araştırmacısı Kamil Kepecioğlu temellerini görmüştür, Mary Adelaide Walker'ın 1866 tarihli eskizleri arasında da Paşa'nın türbesi olarak adlandırılan bir yapı bulunur. Keskin, bu yapıların kentin eğitim ve ekonomi ihtiyaçlarına doğrudan cevap verdiğini, Amasya zaviyesinin de yoksullara yemek dağıtma, yolcu ağırlama ve ibadet gibi sosyal işlevleri yüklendiğini belirtir. Böylece Paşa, Ankara'dan sonra yeniden kurulan devletin imarına hem Bursa'da hem Amasya'da katkı vermiştir.
Edebiyatın ve Müziğin Hamisi
Paşa'nın portresine komutanlığı ve banilikleri kadar edebiyat hamiliği de damgasını vurur. Abdülvasi Çelebi'nin Halîlnâme'si (İbrahim Peygamber'in Türkçe manzum hayat hikâyesi), onun bir okur, şair dostu ve himayeci olduğunu gösteren başlıca kaynaktır. Abdülvasi Çelebi hakkında bilinenler eserinden ibarettir; hiçbir tezkirede adı geçmez. Eserin sonuna eklenen tarih kısmı Musa Çelebi'nin yenilgisini anlatan bölümle bittiği için, kitabın Fetret'in sonunda, Paşa'nın siyasi kariyerinin zirvesinde tamamlandığı anlaşılır.
Eserin anlattığına göre Bayezid Paşa, Fars edebiyatının Veys ü Râmîn mesnevisini okurken bunun Türkçe yazılmasını istedi. Çevresindeki birçok şair bu isteği yerine getirmeye hevesliydi; Paşa dönemin en ünlü şairlerinden Ahmedî'yi görevlendirdi ve her beyit için bir altın vaat etti. Abdülvasi Çelebi bu vaadi, Gazneli Mahmud'un Firdevsî'ye Şahname'nin her beyti için bir altın önermesine benzetir. Paşa'nın bunu ödeyecek güce sahip olup olmadığı tartışılır, ama ifade onun edebî esere verdiği değeri gösterir. Ahmedî birkaç ay sonra çeviriyi bitiremeden öldü. İş Abdülvasi Çelebi'ye düştü. O ise Ahmedî'nin okunaksız, birkaç beyitlik müsveddesini temel almaya yetersiz bulup İbrahim Peygamber'in hayatını yazmaya karar verdi. Kendi anlatımı şöyledir: "Biş altı ay ana meşgul olmış / Hüner dibacesin düzmemiş ölmiş."
Abdülvasi Çelebi, Paşa'yı övdüğü bölümde şu dizeleri yazar: "Anun fikri ile oldı il 'imaret / Kapusında ayrılmasun emaret". Aynı bölümde hüner sahiplerini koruyan, şairleri çevresinde toplayan bir vezir tasviri vardır. Şair, Paşa'yı küçük yaşından beri tanıdığını söyler; Keskin bu beyitlerden Abdülvasi'nin Paşa'nın eğitiminde rol almış kişilerden biri olabileceği sonucunu çıkarır. Metin bir övgü metnidir ve yazarın hamisini yüceltme eğilimi açıktır. Yine de çağdaş bir tanıklık olarak, Paşa'nın Farsça bilen, çok okuyan ve şairleri destekleyen bir devlet adamı olduğunu gösterir. Abdülvasi Çelebi eseri bir kez daha yazmasını da Paşa'dan işitmiştir; Keskin bunun Paşa'nın kişisel koleksiyonu için olabileceğini düşünür. Aynı dönemde Timurtaş Paşa'nın oğlu Umur Bey de Bursa'da vakfettiği 126 eserlik, toplam 306 ciltlik bir kitap koleksiyonuna sahipti; yönetici seçkinlerin özel kitaplık kurması dönemin bilinen bir uygulamasıydı.
Halîlnâme'ye Çelebi Mehmed'in kardeşleriyle mücadelesini anlatan bir tarih bölümünün eklenmiş olması da muhtemelen Paşa'nın fikridir. Osmanlı tarih yazımının henüz çok gelişmediği, örneklerin Ahmedî'nin İskendernâme'sine eklediği kısa Osmanlı tarihiyle ve birkaç metinle sınırlı olduğu bir devirde böyle bir girişim dikkat çekicidir. Abdülvasi Çelebi bu bölümü yazarken, o sırada kaleme alınan Ahval-i Sultan Mehemmed'den ve Paşa'nın anlatımından ya da kendi tanıklığından yararlanmış olmalıdır. Keskin, Halîlnâme'deki bu övgüleri on altıncı yüzyıl sarayında yaygınlaşan, hamiliği bir "imaj yaratma" aracı olarak kullanan davranışın erken bir örneği olarak değerlendirir.
Kitaplarla birlikte Paşa'nın çevresinde müzik ve eğlence meclisleri vardı. Abdülvasi Çelebi, onu şeşta, ney ve çengle şarkılar söylemeye, Neva, Uşşak, Hicaz, Rehavi, Hüseynî ve Irak makamları arasında dolaşmaya çağıran dizeler yazar. Bu terminolojiyi bilmesi, şairin profesyonel müzisyenlerle tanışık olduğunu gösterir; Osmanlı ortamında bilinen en erken müzik kitapları II. Murad dönemine aittir ve şair bu alana daha önce vâkıftır. İşret meclisi geleneği Selçuklulara uzanır, Osmanlılarda onu ilk düzenleyen Yıldırım Bayezid'dir; Emir Süleyman Çelebi ve Çelebi Mehmed de sürdürmüştür. Paşa hem sultanın meclislerine katılmış hem kendi meclislerini kurmuştur. Doukas'ın Theologos'la yemek yediklerini yazdığı sofralarda yabancı konukların da bulunduğu anlaşılmaktadır.
Ahmedî, Emir Süleyman'ın 1411'deki ölümünden sonra, yaklaşık seksen yaşındayken Amasya'ya taşınmıştı. Gelibolulu Mustafa Âlî'ye göre Ankara Savaşı'ndan sonra Timur bile ona saygı göstermişti. Şeyhî de onun yakın dostuydu. Böylece Amasya, Fetret yıllarında yalnız bir askerî üs olmanın ötesinde, Germiyanoğlu sarayının ve Timurlu hami geleneğinin izlerini taşıyan küçük bir edebiyat merkezine dönüştü. Keskin, Paşa'nın çevresindeki bu şair, müzisyen ve usta topluluğunu Rönesans İtalyası'nın ve Timurlu merkezlerinin sanat hamisi seçkinlerine, özellikle Baysungur Mirza'ya benzetir.
Son Sefer: Düzmece Mustafa ve Sazlıdere
II. Murad tahta çıktığında (1421), Ankara Savaşı'nda kaybolan Yıldırım Bayezid'in oğlu Şehzade Mustafa olduğunu iddia eden biri Selanik'te ortaya çıktı ve Rumeli'de büyük bir kalabalığı çevresine topladı. Osmanlı tarihçileri onu "Düzmece Mustafa" diye anar. TDV maddesi, onun Bizans'ta rehin tutulan Mustafa olduğunu ve sultanın ölümü duyulunca serbest bırakıldığını söyler. Sultan Murad, isyanı bastırmak üzere babasının çok güvendiği Bayezid Paşa'yı görevlendirdi.
Yaşlı vezir, beraberindeki az sayıda askerle İstanbul Boğazı'ndan Rumeli yakasına geçti ve Edirne yakınlarındaki Sazlıdere'de Mustafa'nın kuvvetleriyle karşılaştı. Askerlerinin büyük çoğunluğu karşı tarafa geçince teslim olmak zorunda kaldı. Mustafa onu önce ilgiyle karşıladı; sonra eskiden beri aralarında husumet bulunan İzmiroğlu Cüneyd Bey'in kışkırtmasıyla Paşa öldürüldü. TDV'ye göre bu ertesi gün olmuştur. Osmanlı tarihçileri Paşa'nın ihanet etmediğini, Mustafa tarafına geçişin bir hile olduğunu ve bu anlaşılınca katledildiğini yazar.
Aynı kaynaklar, Paşa'nın başarısızlığı baştan belli bu sefere kıskanç diğer vezirlerin ısrarıyla gönderildiğini söyler. Aşıkpaşazade, vezirler İbrahim Paşa ile Hacı İvaz Paşa'nın ona "Rumeli'nin beylerbeyisi sensin, şimdiye dek balını sen yedin, gelinini de sen söyündür" dediğini aktarır. Hoca Sadeddin ve Solakzâde de benzer bir tablo çizer. Bu, kronikçilerin ortak yorumudur ve belgeye değil, anlatıya dayanır.
Ölüm tarihi konusunda kaynaklar ayrışır. Kimi kaynaklar 1421 Temmuzunu verir. Keskin'in aktardığı en açık bilgi Hafız Halil'e aittir: Paşa, Ramazan ayından bir gün önce öldürülmüştür; Keskin bunu 29 Ağustos 1421 olarak hesaplar. Hafız Halil, Sazlıdere'de türbe yapıldığını yazar ve TDV de mezarın orada olduğunu belirtir; ancak Edirne'nin Keşan ilçesine bağlı bu köyde bir mezar henüz bulunamamıştır. Ayvansarâyî ise cenazenin "Erdel Yenicesi'ne nakledildiğini" söyler. Bursa'daki türbesine nakledildiğine dair bir bilgi yoktur.
Ailesi ve Sonrası
Ölümünden sonra ailesi Bursa'da varlığını sürdürdü. Keskin, bu sürekliliğin Sultan Murad'ın da Paşa'yı ihanetle suçlamadığını gösterdiğini yazar. Kardeşi Hamza Bey onun vezirliği sırasında deniz beylerindendi. 1417'de Venedik donanması Çanakkale Boğazı'na girip Lapseki'yi topa tuttuğunda karada 10.000'den fazla askerle Venediklilere karşı koydu; İstanbul'un fethi sırasında da Baltaoğlu Süleyman Bey'in yerine donanma komutanlığına getirildi. Keskin'e göre ağabeyinin ölümüne sebep olan Cüneyd Bey'i ilerleyen yıllarda ortadan kaldırarak bir bakıma intikamını aldı. Paşa'nın oğlu İsa Bey ise Hisar'da mescit, medrese ve imaretten oluşan bir külliye yaptırdı ve zengin gelirler vakfetti.
Şahsiyeti ve Mirası
TDV Paşa'yı sert mizaçlı, tedbirli ve otoriter biri olarak tarif eder ve Osmanlı vezîriâzamlarının en büyüklerinden sayar. Özellikle Çelebi Mehmed'in devleti toparlama çabaları sırasında büyük hizmetleri geçmiş ve itibar kazanmıştı; bu itibar Çandarlı İbrahim Paşa ve Hacı İvaz Paşa gibi Türk asıllı vezirlerin kıskançlığına yol açmıştır. Keskin, Paşa'nın çevresinde Germiyanoğlu saray kültürünün ve Timurlu hami geleneğinin izlerini görür; kendi inşaat ekibini kuran, şair ve müzisyenleri koruyan bu vezirin, klasik dönemde kurumsallaşan Osmanlı yönetici seçkinlerinin öncül bir örneği olduğunu söyler. Osmanlı kroniklerinin yalnızca siyasi bağlamda andığı bu devlet adamının öteki yüzü ancak Halîlnâme ve yapıları sayesinde görünür hale gelmiştir.
Amasya için asıl önem, Paşa'nın bu şehrin hem yetiştirdiği hem de şehre bir şey bırakan bir devlet adamı olmasındadır. Yeşilırmak kıyısındaki zaviye, kayaya işlenmiş vakfiye özeti ve Beyazıtpaşa Mahallesi'nin adı bugün de onu hatırlatır.
Kronoloji
1402: Ankara Savaşı; Bayezid Paşa, Şehzade Mehmed'i Amasya'ya ulaştırır (Doukas'ın anlatımına göre).
5 Temmuz 1413: Çamurlu Savaşı; Musa Çelebi yenilir, Fetret Devri biter. Bayezid Paşa vezir olur.
1413: Karamanoğulları'nın Bursa'yı işgali; Orhan İmareti zarar görür.
Mart-Nisan 1414 (H. 817 Muharrem): Amasya'daki zaviyenin inşa kitabesi.
1415 (H. 818): Karaman seferi; Karamanoğlu Mehmed Bey esir alınır; Paşa Rumeli beylerbeyliği payesiyle ödüllendirilir (Keskin).
1417-1418 (H. 820): Orhan İmareti'nin onarımı; Amasya zaviyesinin vakıfları düzenlenir (vakfiye tarihi 19 Ocak 1418).
1419 (H. 822): Amasya zaviyesinin son cemaat yeri eklenir.
1420: Şeyh Bedreddin hareketinin bastırılması (TDV; kaynaklarda tarih farklı verilir).
1421: Çelebi Mehmed Edirne'de ölür; Paşa haberi yaklaşık kırk gün gizler; II. Murad tahta çıkar.
1421: Sazlıdere'de Düzmece Mustafa'ya teslim olur ve öldürülür (Temmuz veya 29 Ağustos; kaynaklar ayrışır).
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Abdizâde Hüseyin Hüsameddin Yasar, Amasya Tarihi, I (Keskin'in aktarımıyla).
Akademik çalışmalar
- Mustafa Çağhan Keskin, "Bayezid Paşa: Vezir, Entelektüel, Sanat Hamisi", Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLVIII, 2016, s. 1-37 (dergipark.org.tr).
- Aydın Taneri, "Bayezid Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, V, 1992, s. 242-243 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
- Semavi Eyice, "Bayezid Paşa Camii", TDV İslâm Ansiklopedisi, V, 1992, s. 243-244 (islamansiklopedisi.org.tr). islamansiklopedisi.org.tr
Resmî kaynaklar
- T.C. Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, "Bayezid Paşa Camii" (amasya.ktb.gov.tr).
Kitaplar
- Abdülvasi Çelebi, Halîlnâme, haz. Ayhan Güldaş, Ankara 1996 (Keskin'in aktarımıyla).
- Doukas, Tarih; Hoca Sadeddin, Tâcü't-Tevârih; Aşıkpaşazade, Tevârih-i Âl-i Osman; Solakzâde, Solakzâde Tarihi (Keskin'in makalesi üzerinden).
Çevrimiçi kaynaklar









