Osmanlı hanedanında bir şehzadenin yetiştirilmesi, saray odalarında verilen bir eğitimle bitmezdi. Hükümdar adayı, belli bir olgunluğa eriştiğinde bir sancağın başına gönderilir, orada divan kurar, davaları görür, timar dağıtır, gerektiğinde askerini toplayıp sefere çıkardı. "Sancağa çıkma" denen bu uygulama, Osmanlı Devleti'nin kuruluş yıllarından XVI. yüzyılın sonlarına kadar sürdü ve hanedanın kendini yeniden üretme biçimini belirledi. Bir şehzade için hangi sancağın seçildiği, görevin yanı sıra onun taht sırasındaki yerini de gösterirdi; bu bakımdan sancak tayinleri, açıkça söylenmeyen bir veliahtlık beyanı gibi okunurdu. Amasya, bu düzenin en eski ve en itibarlı merkezlerinden biriydi.
Kökenleri
Hükümdar çocuklarını bir bölgenin başına geçirerek yönetim tecrübesi kazandırmak, Osmanlılar'a özgü bir buluş sayılmaz. Emevîler ve Abbâsîler zamanında şehzadeler valilik, kumandanlık ve hac emirliği gibi görevler üstlenmiş, bu görevlerdeki başarıları veliaht seçimlerinde ve tahta çıkışlarında belirleyici olmuştur. Şehzadeliğinde Horasan valiliği yapan Me'mûn'un buradaki icraatı, kardeşi Emîn'e karşı mücadelesinde ve hilâfeti ele geçirmesinde etkili olmuştur. Gazneliler'de şehzadelere belli bir yaşa gelince birer vilâyet verilir, maiyetiyle ve ordusuyla sultanın önünde geçit yaptıktan sonra yola çıkarlardı. Büyük Selçuklular'da melik unvanı alan şehzadelere bir şehir ya da bölge iktâ edilir, bunlar kendi ordularını ve gulâmlarını besleyerek yerel iktidarın başına geçerlerdi.
Anadolu Selçukluları'nda şehzadeler, atabeg ya da lala denen tecrübeli devlet adamlarının gözetiminde bir eyalette görevlendirilir, yılda bir kez sultanın yanına gelerek faaliyetlerini bildirir ve bölgeleri için taleplerde bulunurlardı. XIII. yüzyıldan itibaren Anadolu'da şehzadelerin eğitiminden sorumlu kişilere lala denmesi, atabeglik kurumunun Farsça etkisiyle aldığı yeni addır; benzer bir yapı Memlük, Akkoyunlu ve Karakoyunlu devletlerinde de görülür. Osmanlılar bu mirası taşra idaresinin düzenli bir parçası hâline getirdi. Kimi anlatılara göre atabeylik ile Osmanlı sancak usulü arasındaki başlıca fark şuydu: atabeylik sisteminde şehzadelere askerî yetki de verildiğinden merkezî otorite zayıflamış, Büyük Selçuklu Devleti'nin dağılmasının ardından atabeylikler bağımsız birer güç olarak ortaya çıkmıştır. Osmanlılar'da ise şehzade yetkileri zamanla merkezden denetlenen bir çerçeveye oturtuldu.
Beylikten Sancağa
Osmanlılar'da ilk dönemlerde yeni ele geçirilen topraklar, eski Türk devletlerindeki uygulamaya benzer biçimde sancak hâline getirilir, başına hizmet etmiş bir bey ya da hanedan üyesi atanırdı. Osman Bey zamanında ele geçirilen yerlerin idarî bölge yapılarak fetih politikasına hizmet etmiş beylerin yanı sıra hanedan üyelerine ve şehzadelere tahsis edildiği anlatılır. Balıkesir'in alınmasının ardından Orhan Bey'in oğlu Süleyman Paşa'yı oraya göndermesi, bu usulün ilk uygulaması sayılır. Sancak sisteminden yetişip tahta çıkan ilk Osmanlı hükümdarı ise I. Murad olmuştur. Kuruluş yıllarında şehzadelerin görev yaptığı sancakların başında uç bölgeler gelir; I. Murad döneminden sonra özellikle Anadolu beyliklerinden alınan topraklar şehzade sancağına dönüştürüldü.
Bu dönüşümün haritası belirgindir. Karesioğulları'ndan alınan Balıkesir, Germiyanoğlu Süleyman Şah'ın Osmanlılar'a bıraktığı Kütahya, Saruhanoğulları'ndan alınan Manisa, Hamîdoğulları'ndan alınan Isparta ve Antalya, Kadı Burhâneddin'den alınan Sivas ve Amasya en önemli şehzade sancak merkezleri oldu. Yıkılmış bir beyliğin başkentine hanedandan birini göndermek, orada bir bey tarafından yönetilmeye alışmış halkın gönlünü almak anlamına geliyordu. Aynı zamanda hanedanın o bölgeye verdiği önemi gösteriyor, sancağına bir şehzade gelen yörenin devlete bağlılık konusunda daha duyarlı davranacağı umuluyordu. XIV ve XV. yüzyıllarda şehzade evlilikleri de aynı siyasî amaca hizmet etti; şehzadeler Rumeli'de mücadele edilen Hıristiyan hanedan üyelerinin ve Anadolu'daki Müslüman beylerin kızlarıyla evlendi, bu bağlar yeni toprakların meşruiyetini pekiştirdi. XV. yüzyılın ortalarından sonra Anadolu'da birlik kurulup Rumeli ele geçirilince bu tür evlilikler sona erdi.
Rumeli bu düzenin dışında kaldı. I. Murad'ın oğlu Savcı'nın Rumeli'de isyan etmesinden sonra Osmanlı şehzadelerinin oradaki sancaklara çıkarılması yasaklandı. Rumeli'nin savaş alanı sayılması ve geleceğin hükümdarının bir muharebede esir düşme ihtimali de bu tercihte etkili olmuş olabilir. Tek istisna Semendire sancağıdır: II. Bayezid, oğlu Selim'in baskısı karşısında ona Rumeli yakasında bu sancağı tahsis etmişti, ancak tayin fiiliyata dönüşmeden Yavuz Sultan Selim babasını tahttan indirdi. Anadolu dışındaki şehzade sancakları arasında Kefe de anılır; Kanûnî Sultan Süleyman'ın şehzadeliğinde orada bulunduğu aktarılır.
Bir Yerleşimin Şehzade Sancağı Olması
Bir şehrin şehzade sancağı sayılabilmesi için üç özelliği taşıması beklenirdi. Erken dönemde şehzadelere ve beylere verilen sancakların uç bölgede bulunması gerekiyordu; bu, tahta geçecek şehzadeyi belirlemek bakımından da önem taşırdı, çünkü uç bölgedeki sancakta çoğunlukla hükümdarın en büyük oğlu bulunur, devletin askerî gücünün başında olması ona ileride tahta geçmek için ciddi bir imkân sağlardı. İkinci özellik, şehrin eski Anadolu beyliklerinin başkentlerinden biri olmasıydı. Üçüncüsü, bir tarih, kültür, medeniyet ve ticaret merkezi niteliği taşımasıydı. Amasya, Kadı Burhâneddin devletinin elinden alınmış bir başkent olarak ve Yeşilırmak boyundaki medreseleri ile pazarıyla bu ölçütlerin hepsini karşılıyordu.
Şehzadeler gidecekleri sancağı kendileri seçemezdi. Bazı bölgeler zaman içinde şehzade sancağı olarak kabul görmüş, bunlar da veliaht sayılan şehzadelerin gönderildiği yerler olarak belirlenmişti. Erken dönemde şehzadelere verilen sancaklar için "bey sancağı" tabiri kullanılırdı. Yıldırım Bayezid'in Amasya'yı fethetmesinden sonra veliaht şehzadeler bu sancağa gönderilmeye başlandı; Yavuz Sultan Selim'in ardından Manisa merkezli Saruhan sancağı öne çıktı. Şehzadelerin görev yaptığı şehirler arasında Amasya, Kütahya, Trabzon, Manisa ve Konya başta gelir. Bunlara Antalya, Kefe, Bolu, Isparta ve Kastamonu da eklenir. Tarihî çizelgelere bakıldığında en çok hükümdar çıkaran sancakların Saruhan yani Manisa ile Amasya olduğu görülür.
Saray Eğitiminden Sancağa
XVII. yüzyılın başlarına kadar şehzade eğitimi iki aşamalıydı. İlki saray içindeki teorik eğitimdi ve şehzadeler on ila on üç yaşlarına gelinceye kadar devrin ileri gelen hocalarından ders alırdı. Sarayda bu işe ayrılan yere şehzade okulu denirdi; şehzadeler ayrıca sarayın üçüncü avlusunda iç oğlanlarla birlikte binicilik ve dövüş sanatı çalışırdı. Teşrifat kuralları ve siyaset öğretilir, yöneticilik niteliği kazanmalarına özen gösterilirdi. Eğitim programını felsefeden Yunan ve Latin edebiyatına, astronomiden milletler tarihine uzanan geniş bir müfredat olarak anlatan aktarımlar ise çağdaş kaynaklarca doğrulanmamaktadır. Teorik eğitimin sonunda şehzade sünnet edilir, bu vesileyle büyük törenler yapılırdı.
Sünnetin ardından pratik eğitim başlar, şehzade görevlendirildiği sancakta sancak beyi olarak çalışırdı. Sancağa çıkma yaşı konusunda sabit bir kural yoktu. Kimi şehzadeler çok genç yaşta, kimileri yirmi yaş dolayında görevlendirilmiş, örneğin Kanûnî'nin oğlu Şehzade Mehmed'in yirmi yaşında sancağa çıktığı aktarılmıştır; on beş yaşı sık anılan bir ölçü olsa da bunun bir norm gibi uygulandığını söylemek mümkün değildir. Şehzade yola çıkarken yanına lalası, hocaları, annesi ve geniş bir maiyet verilirdi. Lalanın şehzade üzerindeki gözetim yetkisi, hatalı bir davranış karşısında onu divana bildirme hakkına kadar uzanırdı. Gönderilen heyetin bütün ihtiyaç malzemesi ve personeli de devlet tarafından karşılanırdı.
Sancaktaki Yetkiler ve Gelirler
Şehzadeler sancaklarında geniş idarî yetkilere sahipti. Maiyetlerinde merkezdeki divan teşkilâtına benzeyen bir kadro bulunur, bu kadronun sayısı XVI. yüzyılda 2000 kişiye kadar çıkardı. Şehzade, maiyetindeki görevlileri atayabilir ve azledebilir, timar ve maaş tevcih edebilir, mevcut timar ve maaşları terfi ettirebilir, ceza verebilir ya da affedebilirdi. Sancağın ekonomik, ticarî, imar ve sosyal faaliyetlerinden de sorumluydu; bunları merkeze bildirmek ve onay almak zorundaydı. Onay alınca şehzade, kendi tuğrasıyla hüküm yazardı. Şehzade tuğraları hükümdarlarınki gibi üç flamalı ve iki kavisliydi ve sancak idaresi için yazılan bu tuğralı hükümlere, padişah fermanlarında olduğu gibi tevkî-i hümâyun denirdi. Sancakta kurulan bu küçük saray düzeni, merkezdeki devlet teşkilâtının bir ön provası niteliğindeydi.
Sancağa şehzade göndermenin ekonomik bir yanı da vardı. Şehzadelerin masrafları hazine için büyük bir yük oluşturduğundan, gittikleri sancağın bütün gelirleri kendilerine tahsis edilerek merkezî hazine rahatlatılırdı. Şehzadeler bulundukları sancağın has gelirlerinden yararlanır, şehrin ticarî faaliyetlerinden alınan vergiler de onlara ayrılırdı. Özellikle XVI. yüzyıla kadar, sancaktayken bağımsız yaptıkları harekâtlarda ve serdar olarak katıldıkları seferlerde elde edilen ganimetin beşte biri de gelir kalemleri arasında önemli bir yer tutardı. Böylece sancak, şehzadeye hem bir görev alanı hem de kendi maiyetini beslemesine yetecek bir mali kaynak sağlıyordu.
Askerî sorumluluk, şehzadelik görevinin başında yer alıyordu. Yavuz Sultan Selim'e kadar şehzadeler babalarının isteğiyle ordunun başında sefere çıkabiliyor, sancaklarında isyan edenlere ya da huzursuzluk çıkaranlara karşı harekete geçebiliyor, hatta komşu devletlerin saldırılarına karşılık verebiliyordu. I. Murad zamanında Yıldırım Bayezid ile Yâkub Bey ordunun kol kumandanlığını yapmıştı. Bu tür görevler şehzadeye iyi bir asker olduğunu kanıtlama, babasının, askerin ve devlet ileri gelenlerinin gözünde itibar kazanma fırsatı veriyordu. XVI. yüzyıldan itibaren fiilî kumandanlık yerini muhafaza görevine bıraktı. Hükümdar bir sefer dolayısıyla merkezden ayrıldığında oğullarından birini kaymakam olarak vekil bırakırdı. Kanûnî Sultan Süleyman döneminden sonra şehzadelerin kumandanlık görevleri sona erdi.
Amasya'nın Sancak Sistemindeki Yeri
Amasya, sistemin ilk sancaklarından biri olarak, Çelebi Mehmed'den itibaren II. Murad, Fâtih ve II. Bayezid'in sancak beyliği yaptığı bir merkezdi. II. Murad'ın oğlu Alâeddin, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed, Kanûnî'nin oğulları Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid de burada idarecilik yaptı. Şehrin doğu sınırına yakın bir sancağın merkezi olması, burada bulunan şehzadelerin sınır boylarındaki mücadelelerde kazanılacak başarının taht yolunda avantaj sağlayacağı düşüncesini besledi. Çelebi Mehmed'in Fetret Devri'nde devleti yeniden toparladığı dayanak noktalarından biri olması da kentin hanedan belleğindeki yerini güçlendirdi. XVI. yüzyılda doğuda yükselen Safevî Devleti ve Anadolu'daki Türkmen zümrelerinde görülen hareketlilik, Amasya'ya sınır gözetleme işlevi de yükledi.
Sancak tayinlerinin örtük dili Amasya örneğinde açıkça işlerdi. Padişah, hangi oğlunu varis saydığını ilan etmezdi, ancak daha ağırlıklı ya da daha elverişli bir sancağa gönderilen şehzade çevresince ve kardeşleri tarafından tahta yakın sayılırdı. II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed burada kendisini tahtın en güçlü adayı olarak görmüş, Kanûnî'nin oğlu Şehzade Mustafa da aynı beklentiyle Amasya'ya yerleşmişti. Bu tür beklentiler hanedan içindeki rekabeti keskinleştirdi. Bir şehzadenin Amasya'ya yerleştirilmesi, hem onun kendi iddiasını hem de kardeşlerinin kuşkularını artırıyordu.
XVI. yüzyılın ortalarında Amasya'nın bu işlevi kaybolmaya başladı. Şehzade Mustafa'nın katlinden sonra İstanbul'a daha yakın şehzade sancaklarının önemi arttı, Amasya'nın başşehirden uzak olması bir dezavantaja dönüştü ve Manisa tek şehzade sancağı olarak öne çıktı. Bundan sonra Amasya merkezden tayin edilen sancak beyleriyle idare edildi. Kimi kaynaklar şehzade sancaklığının bitişini Şehzade Bayezid'in 1559'da İran'a kaçışına bağlar ve o tarihten sonra Amasya'da hiçbir şehzadenin görev yapmadığını belirtir. İki anlatı arasındaki fark küçüktür, zira Şehzade Mustafa'nın 1553'teki idamı ile Şehzade Bayezid'in kaçışı aynı dönemin birbirini izleyen halkalarıdır. İki yaklaşımda da sonuç aynıdır: Amasya, XVI. yüzyılın ikinci yarısında şehzade merkezi olma özelliğini yitirmiştir.
Şehzade sarayının canlı kültür hayatı da bu süre boyunca varlığını korudu. Tarihçi Şükrullah, hattat Şeyh Hamdullah, Tâcî Bey ile oğulları Câfer ve Sâdî Çelebiler, âlim Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi, Zenbilli Ali Efendi ve hekim Sabuncuoğlu Şerefeddin gibi isimler bu ortamda yetişti. 1555'te Avusturya elçilik heyetiyle Amasya'ya gelen Dernschwam, şehzade sarayını dağın eteğinde, çevresi bahçeli, tek katlı ve tuğladan yapılmış sade bir bina olarak tarif eder ve Kanûnî'nin orada kaldığını kaydeder.
Yetkilerin Daralması ve Taht Kavgaları
Sancak sisteminin başlıca sakıncası, güç ve tecrübe kazanan şehzadelerin merkezden uzakta bağımsız hareket edebilmesiydi. Padişah öldüğünde sancaklardaki şehzadelere haber salınır, haberi alan aday maiyetiyle İstanbul'a ulaşarak tahta otururdu. Tahta çıkamayan şehzadeler kimi zaman isyan ederdi. Osmanlı tarihindeki ilk şehzade isyanı, I. Murad'ın oğlu Savcı Bey'in Rumeli'deki başkaldırısıdır. Sonraki yüzyıllarda II. Bayezid'e karşı kardeşi Şehzade Cem'in isyanı, Yavuz Sultan Selim'in babasına karşı ayaklanıp tahtı ele geçirmesi ve Kanûnî Sultan Süleyman'ın oğlu Şehzade Bayezid'in isyanı bu çizginin başlıca halkalarını oluşturdu. Cem'in Batı'da esir düşmesi, Osmanlı dış politikasında uzun süre ihtiyatlı bir tutum alınmasına yol açan sonuçlar doğurmuştur. Amasya'dan yetişen Şehzade Ahmed ile Selim arasındaki taht mücadelesi de bu tehlikenin en çarpıcı örneklerinden biri olarak anılır.
Bu olaylar sancak sistemini adım adım sınırlandırdı. Yavuz Sultan Selim'in hükümdarlığından önce görece serbest hareket eden şehzadeler, kolay denetlenebilmeleri için merkeze yakın sancaklara gönderilmeye başladı ve lalaların yetkileri artırılarak şehzadeler pasifleştirildi. Kanûnî döneminde Şehzade Mustafa olayı ve Şehzade Selim ile Şehzade Bayezid arasındaki çekişme denetimi daha da sıkılaştırdı. Manisa veliaht sancağı oldu ve yalnızca veliaht şehzade sancağa gönderilir hâle geldi. Böylece sistem, birkaç şehzadenin aynı anda devletin farklı köşelerinde küçük saraylar kurduğu bir düzenden, tek bir varisin Manisa'da yetiştirildiği dar bir uygulamaya dönüştü.
Orhan Bey'den I. Ahmed'in tahta çıkışına kadar geçen yaklaşık üç asırda tahta oturan on üç hükümdardan I. Mehmed ve Yavuz Sultan Selim dışında on biri, hayatta kalan en büyük oğul olarak tahta çıkmıştır. Bu veri, kuralın resmî olmamakla birlikte gelenek hâline geldiğini düşündürür: hükümdarlık niteliklerini taşıyan en büyük oğul fiilen tahtın varisi sayılıyordu. Kardeş katli ise bu yapının karanlık tamamlayıcısıydı. Osman Bey'in amcası Dündar'ı ortadan kaldırması, Yıldırım Bayezid'in kardeşi Yâkub'u boğdurması gibi uygulamalar, Fâtih Sultan Mehmed'in kardeş katlini kanun hâline getiren hükmüyle bir bakıma resmîleşti. Başlıca gerekçe hükümdarın hâkimiyetinin ve mutlak otoritesinin korunmasıydı; tahta oturan padişah, kendisi ve şehzadeleri için tehdit saydığı diğer hanedan üyelerini ortadan kaldırırdı. Benzer uygulamalar başka devletlerde de görülmüştür; Osmanlı hanedanında ise zamanla sistemli bir nitelik kazanmıştır. Aynı dönemde komşu Safevî hanedanı da şehzadelerini eyaletlerde görevlendirmiş, ancak I. Abbas'ın 1629'daki ölümünün ardından şehzadelerin bir kısmının gözlerine mil çekilmiş, bazıları öldürülmüş ve eyalet görevi uygulaması kaldırılmıştır.
Sancağa Çıkma Usulünün Terk Edilişi
Sancağa çıkan son şehzade III. Mehmed'dir. Manisa sancağında yetişen şehzade, 1595'te tahta çıktı ve babası III. Murad'ın ardından tahta oturur oturmaz on dokuz kardeşini öldürttü. Bu infaz, halk ve idareciler nezdinde belirgin bir tepki doğurdu ve sonraki dönemde şehzadelere dokunulmaması yönündeki eğilimin güçlenmesinde etkili oldu. III. Mehmed döneminde sancağa çıkma usulü sona erdi; şehzadelerin tahta geçmeden önce sancaklarda yönetici olarak bulunduğu üç asırlık uygulama bu tarihte kesildi. Eski geleneği sürdürmek amacıyla sancağa yapılan bir iki tayin teşebbüsü uygulanmadı.
III. Mehmed'in oğlu I. Ahmed, sancağa çıkmadan tahta geçen ilk Osmanlı hükümdarı oldu. Tahta çıktığında yaşı küçüktü ve yerine bir veliaht bırakıp bırakmayacağı henüz belli değildi; bu belirsizlik, sarayda bulunan şehzadelere, özellikle kardeşi Mustafa'ya dokunulmamasını sağladı. 1617'de I. Ahmed'in ölümüyle tahta kardeşi I. Mustafa'nın geçmesi, üç asırdır süren "en büyük oğul" geleneğini sona erdirdi ve hanedanın en büyük erkek üyesinin hükümdar olduğu ekberiyet usulü, yani "ekber ve erşed" ilkesi benimsendi. Böylece taht, babadan oğula geçen bir mirasın yerine, hanedanın en yaşlı erkek üyesine ait bir hak olarak tanımlandı. Bu düzenin başlıca amacı, taht kavgalarını ve bunların yol açtığı acıları önlemekti.
Usulü kimin kaldırdığı konusunda kaynaklar farklı görüşlerdedir. Kimi anlatılarda III. Mehmed, kimilerinde I. Ahmed anılır. Bu ayrım, "sancağa çıkma" ile "kafes" arasındaki sınırın nereden çizildiğine bağlıdır. Sancağa çıkma usulü şehzadelere uygulanan bir düzen olduğundan, onu sona erdirme kararının ancak babası, yani III. Mehmed tarafından verilmiş olabileceği ileri sürülür; sancağa çıkmadan tahta geçen ilk hükümdar I. Ahmed, kafes düzeninin başlatıcısı olarak anılırken, bu düzenden tahta çıkan ilk hükümdar ise kardeşi I. Mustafa olmuştur. Kafese geçişte III. Mehmed'den sonra yerine geçecek şehzadelerin küçük yaşta olmasının da payı vardır.
Kafes Düzeni
1617'den itibaren şehzadeler için saray içinde kafes denilen kapalı bir hayat başladı. Saraya kapatılan şehzadeler ancak babalarının hükümdarlığı sırasında görece serbest yaşar, iyi bir tahsil görür, babalarıyla selâmlıklara ve gezilere çıkar, maiyetlerinde kendi daire halkını bulundururlardı. Babanın ölümünden sonra bu serbestlik yerini sıkı gözetime bırakır, şehzade kendisine ayrılan dairede bir tür hapis hayatı yaşayarak padişahlık sırasını beklerdi. Bu şehzadeler Harem'e bitişik ve şimşir ağaçlarıyla çevrili olduğundan "Şimşirlik" denen yerde ikamet ederdi. İsmail Hakkı Uzunçarşılı burada on iki daire ve her dairenin çeşitli odaları bulunduğunu, çevresinde yüksek duvarlarla çevrili küçük bir bahçe yer aldığını yazar.
Kafesteki şehzadenin on, on iki cariyesi, hazine, kiler ve seferli koğuşundan gelen ağaları vardı. Hiç kimseyle haberleşmelerine izin verilmez, yanlarına girecek kişiler için padişahın izni aranırdı. Bayram tebrikleri dışında padişah huzuruna alınmazlardı. Şehzadelere dokunulmaması ilkesi kapıkulu tarafından dikkatle izlenirdi; kimi durumlarda askerler şehzadelerin sağ olup olmadığını anlamak için onları görmek istemişti. Şehzadeler zamanlarını kuyumculuk, tornacılık, ağaç işleme, yay yapımı, deri, fildişi ve nakış gibi işlerle geçirirdi. Bu dönemde erkek çocuk sahibi olmalarına izin verilmez, cariyelerle temas sonucu oluşan gebelik hemen sonlandırılırdı. Yasak Tanzimat'tan itibaren gevşedi; Abdülaziz'in oğlu Yûsuf İzzeddin Efendi ile V. Murad'ın oğlu Selâhaddin Efendi babalarının veliahtlığı sırasında doğdu ve doğumları bir süre gizlendi. Topkapı Sarayı'nın terk edilmesiyle şehzadeler çeşitli saraylara dağıldı ve gözetimdeki gevşeme arttı. Artık Avrupa'dakilere benzer biçimde çeşitli görevler üstlenen, kamuoyunda yakından tanınan hanedan mensupları hâline geldiler.
Sonuçların Değerlendirilmesi
Sancak düzeninin bırakılması, devlet açısından hem kazanç hem kayıp getirdi. Taht kavgalarının önü alınmış, bu bakımdan merkezî otorite güçlenmişti. Öte yandan şehzadeler devlet tecrübesi edinmeden tahta çıkıyor, halkla bağları zayıflıyordu. Kafese kapatılan şehzadelerden bir bölümünün zamanla ruh sağlığını yitirdiği ve devlet işlerinden uzaklaştığı sık dile getirilen bir değerlendirmedir. Bu hükümler çoğunlukla sonraki dönem gözlemlerine dayanır ve her hükümdar için aynı ölçüde geçerli sayılamaz. Buna karşılık XVII. yüzyıl başından itibaren tahta çıkan hükümdarlar için sancaktaki idarî deneyimin yokluğu, devlet yönetimi tartışmalarında sürekli anılan bir sorun olmuştur.
Eroğlu'nun saptamasına göre Osmanlılar'da şehzadelik kurumu iki döneme ayrılır: şehzadelerin XVI. yüzyıl sonlarına kadar taşrada idarecilik yaptığı dönem ve sancağa çıkma usulünün kaldırılmasıyla sarayda kapalı bir hayata mahkûm edildikleri dönem. Amasya bu iki dönemden ilkinin merkezlerinden biriydi ve yüzyıllar boyunca geleceğin padişahlarının yetiştiği bir devlet mektebi işlevi gördü. "Şehzadeler Şehri" sıfatı bu kurumsal rolden doğdu. Sancak usulü bittikten sonra Amasya, merkezden atanan sancak beyleri tarafından yönetilen bir taşra merkezi oldu; şehzade sarayının, medreselerin ve türbelerin bıraktığı iz ise kentin hanedan tarihindeki yerini sonraki yüzyıllarda da korudu.
Kronoloji
XIV. yüzyıl, Orhan Bey dönemi: Balıkesir'in alınmasının ardından oğlu Süleyman Paşa'nın oraya gönderilmesiyle sancağa çıkma usulü başlar.
I. Murad dönemi: Şehzade Savcı'nın Rumeli'deki isyanı; ardından şehzadelerin Rumeli sancaklarına gönderilmesi yasaklanır.
Yıldırım Bayezid dönemi: Amasya'nın fethinden sonra veliaht şehzadeler bu sancağa gönderilmeye başlanır.
XV. yüzyıl: Çelebi Mehmed, II. Murad, Fâtih ve II. Bayezid Amasya'da sancak beyliği yapar; Fâtih'in kanunuyla kardeş katli hukuken tanınır.
1553: Şehzade Mustafa'nın idamı; Manisa'nın önemi artar, Amasya'nın şehzade sancağı olma özelliği zayıflar.
1559: Şehzade Bayezid'in İran'a kaçışı; kimi kaynaklara göre Amasya'da şehzade görevlendirmesinin sonu.
1595: Sancağa çıkan son şehzade III. Mehmed'in tahta geçişi ve sancağa çıkma usulünün terk edilişi.
1617: I. Ahmed'in ölümüyle I. Mustafa'nın tahta çıkışı; ekberiyet usulü ve kafes düzeni yerleşir.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Mustafa Sabri Küçükaşcı ve Haldun Eroğlu, "Şehzade", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul 2010, s. 478-483. https://islamansiklopedisi.org.tr/sehzade
- "Amasya" maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi. https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- İsmail Hakkı Uzunçarşılı, "Sancağa Çıkarılan Osmanlı Şehzadeleri", TTK Belleten, XXXIX/156 (1975), s. 659-696.
Diğer kaynaklar
- Hasan Buran, "Sancağa Çıkma Usulü (Sancak Sistemi) Nedir?", Tarih Portalı, 22 Nisan 2023. https://tarihportali.net/sancaga-cikma-usulu-sancak-sistemi-nedir/
- Haldun Eroğlu, Osmanlı Devletinde Şehzadelik Kurumu, Ankara 2004.
- Feridun M. Emecen, XVI. Asırda Manisa Kazâsı, Ankara 1989.
- Mehmet Akman, Osmanlı Devletinde Kardeş Katli, İstanbul 1997.
Çevrimiçi kaynaklar









