Merzifon'un tarihi çoğunlukla hanlarla, medreselerle ve savaşlarla anlatılır; oysa şehrin bu yapıları kuracak serveti nereden bulduğu sorulduğunda cevap, kentin hemen kenarında uzanan düzlüğe çıkar. Taşan Dağı'nın güney eteğinde, Karadeniz'e ve İç Anadolu'ya giden yolların kesiştiği yerde kurulan şehir, ovanın pazarı olarak büyümüştür. Ovada ekilen buğday, bağlarda yetişen üzüm, bahçelerdeki meyve ve tezgâhlarda dokunan kumaş, Merzifon'un asırlar boyunca ticaret yollarına taşıdığı başlıca mallardır. Aynı düzlük, ordulara konak yeri, emirlere ve Tatar beylerine çiftlik, Osmanlı vakıflarına gelir kaynağı olmuş; yirminci yüzyılda ise ayçiçeği tarlaları ve sanayi bölgesiyle yeni bir çehreye bürünmüştür.

Bin Köy Ovası

Merzifon çevresindeki yerleşme, Kalkolitik Çağ'a, yani yaklaşık MÖ 5500'e uzanan höyüklerle başlar. Ortaova köyündeki Onhoroz, Büyük ve Küçük Küllük höyükleri ile Hayrettin köyü höyükleri, bölgenin en önemli Kalkolitik ve Eski Tunç Çağı yerleşmeleri arasında sayılır; ovada yapılan arkeolojik araştırmalar yüzlerce höyük ve yerleşim yeri tespit etmiş, bu höyüklerden çıkan seramikler Merzifon tarihinin MÖ 5500'lere kadar indiğini göstermiştir. Gölleriyle ve bereketli toprağıyla avcılığa da tarıma da elverişli olan bu ova, yaklaşık yedi bin yıl önce de insanlara yurt olmuştur. Yörenin Hitit döneminde başkent Hattuşa'ya sınır olması sebebiyle önemli bir merkez durumunda bulunduğu ve MÖ 1700 ile 700 arasında buradan iki doğal yolun geçtiği anlaşılır.

Coğrafyacı Strabon bu düzlüğü yoğun iskânı yüzünden "Bin Köy" anlamına gelen adla anmıştır. Antik kaynaklarda Chiliokomon (Binköy) diye geçen verimli ova Suluova'dan başlayarak Merzifon'a doğru uzanır ve Merzifon, ovanın başladığı yerde, Phazemon şehrinin bulunduğu tahmin edilen noktada kurulmuştur. Ovaya bu adın verilmesinde yolların kavşağında bulunmasının da payı vardır; Karadeniz kıyısına ve İç Anadolu'ya giden yolların burada kesişmesi, köylerin sık aralıklarla dizilmesine elverişli bir zemin hazırlamıştır. İmparator Hadrianus'un 131 yılının sonbaharında bölgeyi gezip savaşlarda harap olmuş kentlerin imarını, eski tapınakların onarılmasını ve yenilerinin yapılmasını emrettiği bilinir. Bu huzur döneminde ekonomik hayatın yeniden canlandığı, Merzifon'u çevreleyen surların onarıldığı ve nüfus arttıkça yeni mahallelerin eklendiği kaydedilir.

Roma sonrasında ovanın taşıdığı ağırlık değişmedi. Bizans döneminde eski yerleşmeler aynen devam etti; sekizinci yüzyılın başında Emevî akınlarına uğrayan şehir kısa süre sonra yeniden Bizans'a geçti. Ovaya hâkim olan Bulak Kalesi'nin, Alıcık köyü yakınlarında ticaret yolunun güvenliğini sağlamak üzere kurulduğu anlatılır. Onbirinci yüzyılda bölge Danişmendlilerin, onikinci yüzyılda II. Kılıç Arslan zamanında Selçukluların eline geçti; ondördüncü yüzyılda İlhanlı yönetimi ve Eretnaoğulları dönemi geldi. Merzifon, Yıldırım Bayezid zamanında, 1393'te Osmanlı egemenliğine girdi ve Çelebi Mehmed'in 1402'den sonra kurduğu düzenle Osmanlı idari taksimatına katıldı.

İki İklimin Buluştuğu Toprak

Ovanın cömertliği önce iklimden gelir. Merzifon, Karadeniz ile İç Anadolu iklimlerinin geçiş kuşağındadır; yazlar kurak ve yağışsız, kışlar ve bahar ayları yağışlı geçer, yıllık ortalama yağış metrekare başına yaklaşık 350 kilogramdır. İlçenin kuzeyi ve batısı dağlıktır; kuzeyde 1905 metreye ulaşan Taşan Dağı, doğuda Akdağ, güneyde Çakır Dağı'nın uzantıları yükselir. Orta ve doğu kesimleri ise ovalıktır. İlçe merkezinin rakımı kaynaklara göre 710 ile 750 metre arasında verilir ve bu yükseklik, geçiş iklimiyle birleşerek hem tahıla hem bağa hem de serin yerleri seven meyvelere imkân verir. Kuru yaz mevsimi, ovada sulamanın neden her zaman belirleyici olduğunu da açıklar; yağmurun yetmediği aylarda tarlaların ve bahçelerin hayatı akarsulara ve kuyulara bağlıdır.

Hüsameddin, yirminci yüzyıl başında kaleme aldığı Amasya Tarihi'nde kasabayı Taşan Dağı'nın güney eteklerinde, düzlüğe doğru hafifçe inen "gayet latif bir tepe" üzerinde tarif eder. Ona göre şehrin çevresi gönül açıcı bağlarla kuşatılmıştır; önünde, yani güneydoğusunda ise "Yedikır" adıyla tanınan bir sahra, geniş bir düzlük uzanır. Bugün aynı ad, Tersakan üzerinde kurulan barajda yaşamaktadır. Kasabanın arkasını kapatan Taşan Dağı için de ayrıntılı bir tasvir verir: Tersakan Çayı'ndan başlayıp batıya doğru Osmancık'ta Kızılırmak'a kadar uzanan dağın boyu kırk beş kilometre kadardır; doğu ucunda yirmi beş, batı ucunda sekiz kilometre genişliğindedir ve bu yüzden bir tabut biçimini andırır. Hüsameddin dağın her yanının "gayet münbit tarla", doğu taraflarının ise orman ve yayla olduğunu, güney eteklerinde Merzifon ile Hacıköy'ün, kuzey eteklerinde Havza ile Köprü'nün bulunduğunu, üzerinde ve yamaçlarında pek çok köy ve çiftlik yer aldığını yazar. Ova ile dağ böylece birbirini tamamlayan bir bütün oluşturur: düzlükte tahıl ve bağ, yamaçta tarla ve yayla, dağın doğusunda ise kereste ve otlak.

Tersakan Çayı ve Sulama

Ovanın sulanmasında asıl pay Tersakan Çayı'nındır. Çay, Ladik Gölü'nden çıktıktan sonra önce batıya, sonra güneye, sonra da doğuya doğru akarak Yeşilırmak'a karışır; adının bu ters yönlü akıştan geldiği söylenir. Hüsameddin ise adı, ırmağın kuzeyden güneye akmasına bağlar ve aynı ırmağın Arapça kaynaklarda "en-Nehrü'l-Maklûb", yani "ters akan ırmak" adıyla kayıtlı olmasından hareketle bu Türkçe adın fetihten beri yaygın olduğunu düşünür. Ona göre Ladik Gölü'ne Seki, Kızoğlu, Polad ve Çakır Gümüş yaylalarından inen altı çay dökülür ve Tersakan bu gölden doğar. Çay Suluova civarında Gümüşsuyu Deresi ile birleşir ve Amasya'nın kuzeyinde Yeşilırmak'a dökülür. Merzifon Ovası'nı Tersakan'ın kolları olan Gümüşsuyu ve Solhan çayı da sular.

Hüsameddin'in kayıtları, suyun eski düzende nasıl kullanıldığını da gösterir. Çayın akışı süreklidir; yazın azalır, baharda çoğalır. Coştuğunda kıyılarını aşıp zarar verdiği için halk ona "Deliçay" da der. İki yakasındaki pek çok fabrika, değirmen, bağ ve bahçe bu sudan yararlanır. Bu ifade, Tersakan'ın tarlaların yanı sıra kıyısındaki değirmenleri ve küçük atölyeleri de beslediğini anlatır. Sulama suyu olarak değerlendirildiğinde çayın suyu bugünkü ölçütlere göre alkalilik bakımından birinci, tuzluluk bakımından ikinci sınıftır ve ortalama pH değeri 8,5'tir.

Modern dönemde bu suyun düzenlenmesi için Tersakan üzerinde, Suluova sınırları içinde Yedikır Barajı yapıldı. Devlet Su İşleri'nin 1982 ile 1985 arasında inşa ettiği, toprak dolgu tipindeki baraj yalnızca sulama amacıyla kurulmuştur. Gövde yüksekliği akarsu yatağından 28 metredir; normal su kotunda göl hacmi 6,3 milyon metreküp, göl alanı 5,93 kilometrekaredir. Baraj 7.403 hektarlık bir alana sulama hizmeti verir. Gölde kızılkanat, sazan ve turna balıkları yaşar ve burası Karadeniz'in olta balıkçılığına elverişli ender gölleri arasında sayılır. İlçe sınırları içinde ayrıca sulama amacıyla kullanılan on dört gölet bulunur.

Bu yatırımlara karşın ovada sulanan alan hâlâ sınırlıdır. 2018 tarihli bir kalkınma ajansı raporuna göre ilçedeki 552.970 dekarlık tarım arazisinin yalnızca 170.280 dekarında, yani yaklaşık yüzde otuzunda sulu tarım yapılmakta, kalan 382.690 dekarda kuru tarım sürmektedir. Aynı rapor, ilçenin kapalı bir havzada bulunduğunu, bu yüzden içme suyunun yeraltından pompalarla çekildiğini ve şehrin su sorununun Bakırçay Projesi'yle çözülmesinin beklendiğini kaydeder. Ovanın tarihî kaderi bu rakamlarda da görülür: yağmurun belirlediği hububat düzeni ile suyun ulaştığı yerlerde gelişen bahçe ve sanayi bitkileri yan yana yaşamaya devam etmektedir.

Ordugâh ve Savaş Alanı Olarak Ova

Geniş ve düz bir arazi olan Merzifon Ovası, Amasya'ya kuzeyden ve batıdan yaklaşan orduların doğal konak yeriydi. Hüsameddin, Kadı Burhaneddin ile Osmanlılar arasındaki mücadeleyi anlatırken bu düzlüğü "Merzifon sahrası" diye anar. Yıldırım Bayezid Kastamonu üzerine yürüdüğü sırada Kadı Burhaneddin ikinci kez Amasya yöresine gelmiş, önce Merzifon sahrasına inmiş, ardından Amasya boğazını geçip şehre girmişti. Amasya beylerbeyi Ahmed Paşa kaleye kapanarak direnirken Yıldırım, Kastamonu emirliğine İsfendiyar Bey'i atayıp hızla geri döndü ve Merzifon sahrasına kondu. Hüsameddin'in aktardığına göre Kadı Burhaneddin'in divan kâtibi Aziz bin Erdeşir, Bezm ü Rezm'de Osmanlı hükümdarının "müthiş ve ağır bir askerle" Kastamonu'dan gelip Merzifon sahrasına indiğini, efendisinin de bunu duyunca Amasya'dan Turhal yönüne çekildiğini yazar. Yıldırım Bayezid, Merzifon'dan kalkıp 793 yılının başlarında (1390 sonu ile 1391 arası) ikinci kez Amasya'ya geldi. Ovanın bu olaylarda ağır bir ordunun konaklayıp beslenebileceği bir alan olarak seçilmesi, düzlüğün hem genişliğine hem de erzak sağlama imkânına işaret ediyor olabilir; bu son nokta bir çıkarımdır.

İki yüz yılı aşkın bir süre sonra ova bu kez Celâlî isyanlarının son büyük çarpışmalarından birine sahne oldu. Hüsameddin'in anlatımına göre Göksun yaylasında bozguna uğrayan Kara Said, on binden fazla adamıyla 1017 (1608) yılında Amasya'yı kuşatmış, şehri alamayınca çevreyi yağmalamaya koyulmuştu. Kuyucu Murad Paşa'nın serasker atadığı Halep beylerbeyi Hüseyin Paşa, Amasya sancağına girince kuvvetlerini ikiye ayırdı; Sivas beylerbeyi Canikli Osman Paşa'nın kolu Ladik'ten, kendi kolu ise Gümüş yöresinden ilerleyerek bütün eşkıyayı Merzifon ovasına sıkıştırdı. Ovada üç gün süren kanlı bir savaş oldu; Kara Said ağır bir yenilgiye uğradı ve geriye kalan bin kadar adamıyla doğuya kaçtı. Kara Said'in Amasya kuşatması ve Merzifon ovasındaki bu üç günlük savaş genel kaynaklarda doğrulanamamıştır; olay şimdilik Hüsameddin'in rivayeti olarak durmaktadır. Yine de anlatı, bir ovanın tarımsal servetinin onu aynı zamanda yağma ve savaş için çekici kıldığını hatırlatır.

Tatar Beylerinin Çiftlikleri ve Nahiyeler

Ovanın toprak düzenine ilişkin en ilginç bilgileri yine Hüsameddin verir; ancak bu bilgiler büyük ölçüde onun ad açıklamalarına dayanır ve belgeyle desteklenip desteklenmediği tek tek bilinmemektedir. Onun döneminde Merzifon kazası dört nahiyeye ayrılıyordu ve Hüsameddin bunların adlarını, ovanın Moğol idaresi altındaki büyük çiftliklerine bağlar. Kazanın güneybatısını kaplayan Alıcak nahiyesinin, Anadolu'daki Moğol yönetiminin temsilcisi olan Tatar kumandanı Alıcak Noyin'in çiftliği olduğu için 670 (1271-72) yıllarından beri bu adla anıldığını yazar. Kazanın kuzeydoğusundaki Zoğu nahiyesinin adını, aynı Noyin'in kethüdası olan ve zulmüyle ün salmış Zoğay adlı bir Tatar beyinin çiftliğinden aldığını, güneyi bütünüyle kaplayan Gelgiras nahiyesinin ise Alıcak Noyin'in kızı ve Pervane Bey'in eşi Kiras Hatun'un gelin olduğunda bu çiftliğe sahip olmasından ötürü önce "Gelingiras", sonra kısaltılarak "Gelgiras" dendiğini anlatır. Kiras Hatun'un nahiye merkezi olan Gelingiras köyünde bir hamamı olduğunu, bir zamanlar kaza merkezi olan bu yerin sonradan gerilediğini de ekler.

Dördüncü nahiye olan Gümüştekin, kazanın batısını kaplıyordu ve adı Danişmendli Melik Ahmed Gazi'nin oğlu Gümüştekin Gazi'ye nispet ediliyordu. Kuzeydeki dağ için de benzer bir açıklama yapılır: Taşan Dağı'nın tamamı, Hüsameddin'e göre Selçuklu soyundan Taşan Bey'in özel çiftliğiydi. Taşan Bey, Rum valisi Timurtaş'ın 727 (1327) yılında ortadan kaybolmasının ardından doğan karışıklıktan yararlanarak küçük bir beylik kurmuş, dağı merkez edindiği için dağa onun adı verilmişti. Soyundan gelen beyler dağda oturmaya devam etmiş, bir kısım toprakları vakfetmiş ve çoğunlukla Merzifon kasabasında yaşamıştı. Bu ad açıklamalarının bir kısmı halk etimolojisi niteliği taşıyabilir. Bununla birlikte nahiyelerin büyük çiftlik adlarıyla anılması, ovanın Moğol ve beylikler devrinde birkaç güçlü ailenin elinde toplanmış geniş tarım arazilerinden oluştuğunu düşündürmektedir; bu da bir çıkarımdır.

İdari çerçeve de ovanın büyümesini izledi. Merzifon, Sivas eyaletine bağlı Amasya Sancağı'nın kazasıydı. Onaltıncı yüzyıl başında kazaya Urumcuk (bugünkü Bahçecik), Muşruf (Yakacık), Samadola, Yassıviran, Hırka ve Marınca (Karamustafapaşa) köyleri bağlıydı; sonradan Sazlıca ve Sarıköy de katıldı. Onyedinci yüzyılda Amasya'nın kuzeyindeki Argoma nahiyesinin bazı köylerinden Merzifonâbâd kazası oluşturuldu. Bulak köyü merkezli bu nahiye-kaza 1880'de kaldırılınca köyleri kısmen Merzifon'a, kısmen Gümüş'e bağlandı. Hüsameddin de eski Merzifon kazasının Merzifon, Merzifonâbâd ve Gelgiras adlı üç kazadan meydana geldiğini, 1296 (1879-80) düzenlemesinde Merzifonâbâd'ın köylerinin çoğunun Hacıköy'e, bir kısmının Merzifon'a verildiğini, Gelgiras kazası da kaldırılınca köylerinin Merzifon'a katıldığını yazar. Kendi döneminde kazanın yirmi mahalle, dört bin kadar hane, dört nahiye, kırk beş kadar köy ve otuz sekiz bin kadar nüfustan oluştuğunu belirtir.

Osmanlı Döneminde Pazar Şehri

Osmanlı idaresinde Merzifon bir kaza merkeziydi. 1520 tarihli tahrire göre kasabada, yirmi sekizi Müslüman, altısı gayrimüslim olmak üzere otuz dört mahalle bulunuyordu ve tahmini nüfus beş altı bin kadardı. Aynı kayıtlarda şehrin ticari ve sınai vergilerinden yıllık yaklaşık 82.000 akçelik bir gelirin padişah haslarına ayrıldığı görülür. Onaltıncı yüzyıl sonlarında şehirde 1783 yetişkin erkek yaşıyordu. Mahalle adları dönemin hayatını yansıtır: Harmanlar, Tarakçı, Bozahane, Tuzpazarı, Sütçü ve Neccar gibi adlar, tarlayla, zanaatla ve çarşıyla iç içe bir şehre işaret eder. Hüsameddin'in eski kayıtlardan derlediği mahalle listesinde de Harmanlı, Sütçü, Tuz ve Lahana gibi adlar geçer; harman yerleriyle ve sebze bahçeleriyle anılan bu mahalleler, şehrin tarım hayatıyla ne kadar iç içe olduğunu gösterir.

Evliya Çelebi'nin 1648'de şehre uğradığında verdiği kırk dört mahalle ve dört bin ev gibi rakamlar, aynı döneme ait avarız sayımıyla karşılaştırıldığında abartılı görünür. Yaklaşık aynı yıllarda, onyedinci yüzyılın ortasına doğru yapılan sayımda Merzifon'da yirmi sekiz mahalle, 957 yetişkin ve toplam 925 hane tespit edilmiştir; bunların 625'i Müslüman, 300'ü Hıristiyan haneydi. Aynı kayıtlar, yüzyılın ilk yarısında şehre dışarıdan gelen Hıristiyan nüfusun dört mahallede toplandığını gösterir. Kaza ise 1520'de yalnızca sekiz köyü kapsıyordu; köy sayısı sonra artarak 1860 sayımında 160'ı aştı. Köylerde 1520'de 627, 1576'da 943 yetişkin erkek kayıtlıydı ve en kalabalık köy Marınca'ydı. Köylerdeki kayıtlı nüfusun 1520 ile 1576 arasında yaklaşık bir buçuk katına çıkması, kırsal yerleşmenin ve muhtemelen üretimin de genişlediğini düşündürür.

Onyedinci yüzyılda Merzifon, Kara Mustafa Paşa Külliyesi kapsamında yükselen bedesteni ve taşhanıyla kervan yollarının kavşağındaki iktisadi önemini pekiştirdi. Dikdörtgen planlı, dört kapılı bedestenin iç mekânı dokuz kubbelidir ve çevresinde arasta dükkânları yer alır; bugün de şehrin ticari merkezi olarak işlevini sürdürür. Ovanın ürünü bu çarşıda alınıp satılıyor, buradan geçen yollarla başka şehirlere taşınıyordu. İstanbul ve Ankara'yı Samsun Limanı'na bağlayan güzergâh üzerinde bulunması, Merzifon'u hem kendi ürününü satan hem de kervanların uğradığı bir yer hâline getirdi.

Ova tarımının yanında dokumacılık da şehri besledi. Kaynaklar, onaltıncı yüzyıldan ondokuzuncu yüzyıla kadar Merzifon'un pamuklu, yünlü ve boyalı kumaş üretiminde Anadolu'nun önde gelen merkezlerinden biri olduğunu, Evliya Çelebi'den Vital Cuinet'e kadar birçok seyyahın ve raporun bu geleneği kaydettiğini bildirir. Tanzimat'ın başlarında, 1840'larda yapılan temettuat sayımında şehirde on üç mahallede 929 vergi mükellefi hane kayıtlıydı ve mesleklere bakıldığında nüfusun önemli bir bölümü tekstil diyebileceğimiz iş ve zanaat kollarında çalışıyordu. Ondokuzuncu yüzyılın ortasında yaklaşık 10.000 olan şehir nüfusu yüzyıl sonunda 20.000 kadara ulaştı; Cuinet şehirde 13.380 Müslüman, 5.820 Ermeni ve 800 kadar Rum yaşadığını yazar. 1860 sayımına göre ise 160'ın üzerinde köyü olan kazanın nüfusu 25.105'e çıkmıştı ve bu sayı sonradan 30.000 dolayına erişti.

Vakıflar, Su Yolları ve Merzifonlu Kara Mustafa Paşa

Şehrin onyedinci yüzyıldaki hâlini en çok bir hayırsever şekillendirdi. Sadrazam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, 1634'te şehre en yakın köylerden biri olan Marınca'da (bugünkü Karamustafapaşa) dünyaya gelmişti. 1666 ile 1679 arasında yaptırdığı külliye cami, taşhan, bedesten, kütüphane, iki hamam ve dükkânlardan oluşuyordu ve kasabanın görünüşüne damgasını vurdu. Annesi Âbide Hatun'un Bahçekent köyünde yaptırdığı cami de aynı yüzyılın eseridir. Hüsameddin ise Âbide Hatun'un mescidini Paşa'nın doğduğu Marınca köyünde gösterir ve Paşa'nın bu mescidi 1087 (1676-77) yılında genişleterek camiye çevirdiğini, yanına bir de mektep eklediğini yazar; iki kaydın aynı yapıyı mı yoksa farklı yapıları mı anlattığı açık değildir.

Paşa'nın vakıfları arasında su yolları da vardı ve Hüsameddin bu işin boyutunu açıkça verir. 1090 (1679) yılında kasabanın ortasında sağlam, kâgir bir cami ile önünde muvakkithane, kütüphane, dershane ve şadırvan yaptıran Paşa, Taşan Dağı'ndan iki kilometrelik bir mesafeden lağımlar, yani yeraltı su yolları açtırarak kasabaya su getirmiş ve otuz kadar kâgir çeşme yaptırmıştır. Hüsameddin bu hizmeti "kasabayı gerçekten ihya" etmek diye niteler. Kapalı bir havzada, yazları kurak geçen bir ovanın kenarındaki şehir için dağdan getirilen bu su, hem içme suyu hem de kasaba içindeki bağ ve bahçeler bakımından büyük bir değişiklik anlamına gelmiş olmalıdır; bu eserlerin Merzifon'un sosyal ve ekonomik hayatında önemli değişiklikler yarattığı muhakkaktır. Paşa'dan sonra da ova kasabasının hayırseverleri aynı yolu izledi: şeyhülislam Merzifonlu Dürri Mehmed Efendi 1145 (1732-33) yılında, Hacı Ali Ağa 1178 (1764-65) yılında, Hacı Hasan Ağa 1212 (1797-98) yılında birer medrese yaptırdı; Kara Mütesellim Hüseyin Ağa ile Hacı Süleyman Ağa da birer çeşme ve mektep bıraktı.

Daha önceki yüzyıllarda şehre biçimini veren yapılar da bir vakıf düzeninin ürünüydü. Çelebi Sultan Mehmed Medresesi 1414'te, Çelebi Mehmed'in annesi Devlet Hatun'un cami ve zaviyeyle birlikte yaptırdığı imaret 1419'da, II. Murad'ın yaptırdığı Medreseönü Camii 1427'de inşa edildi. Hüsameddin, Devlet Hatun'un kethüdası Yusuf Paşa'nın soyunun bu vakıflara dört yüz yıl kadar mütevelli olduğunu yazar. Şehirdeki en eski anıt ise 1265 tarihli kitabesiyle bilinen Muînüddin Pervâne Süleyman Camii'dir. Ondokuzuncu yüzyılda şehir eğitim bakımından da yenilendi: 1866'da Amasya mutasarrıfı Ziya Paşa medresenin giriş kapısı üzerine bir saat kulesi yaptırdı, 1876'da kurulan Amerikan Koleji ise hastanesi, okulu, kütüphanesi, laboratuvarı ve rasathanesiyle şehrin kuzeyindeki en yüksek noktada yer aldı. Hüsameddin, kolejin bünyesinde sanatkârlara mahsus bir sanayi okulu bulunduğunu da kaydeder.

Şehrin bugünkü mahallelerinden biri, adıyla ovanın ekinini hatırlatır. Danişmendli emiri İltegin Gazi'nin oğlu Hüseyin Gazi'nin uzun süre kaldığı yer, Sihâmüddevle adıyla anılmış ve Osmanlı tahrir kayıtlarında Samadola, 1642 tarihli avarız defterinde Sehmüddevle olarak geçmiştir. Köy 1957'de mahalle yapılarak belediye sınırlarına katıldı; bugün Samadolu ya da daha yakın dönemlerdeki adıyla Buğdaylı mahallesi olarak bilinir. Halk arasında Mersivan diye anılan şehrin adının kökeni ise tartışmalıdır. Barsevinç adlı bir Hun Türkü'nden geldiği iddiasının dayanağı yoktur, Farsça merz ile pont sözcüklerinden türeyip Pont Devleti'nin sınır şehri anlamına geldiği görüşü de şüphelidir. Hüsameddin bu iki açıklamayı da tartışır ve Barsevinç adının daha çok Marınca köyünde yaşadığını ileri sürer; ancak bu görüş de belgeye dayanmaz. Milattan önce 64'te Pompeius'un Pontus Kralı Mithridates'i yendiği sırada bu yerde Fazemonid adlı bir yerleşme bulunuyordu ve ad, Phamidzon, Famezon, Mazifon ve Marsovan biçimlerinden geçerek Osmanlı belgelerindeki Merzifon yazımına ulaşmıştır.

Tereke Kayıtlarında Bağ, Tarla ve Öküz

Ondokuzuncu yüzyıl sonunda ova insanının neyle geçindiğini en somut biçimde ölenlerin geride bıraktığı mal listeleri gösterir. Merzifon şer'iyye sicillerinde 1883 ile 1890 yılları arasına ait 130 tereke kaydı incelenmiştir; bunların 81'i şehirde, 49'u köylerde yaşayanlara aittir. Şehirli terekelerde en dikkat çekici kalem bağdır: 81 kişiden 58'inin mirasında bağ kayıtlıdır. Bu, şehirde oturanların gelirlerinin büyük kısmını bağcılıktan sağladığını gösterir. Bahçecilik bağcılık kadar yaygın değildir ve yalnızca sekiz terekede görülür. Şehirde oturmalarına karşın on dört kişinin ineği, beşinin danası, on üçünün merkebi vardır; bu hayvanlar hem evin et ve süt ihtiyacını karşılamak hem de satış için beslenmiş olmalıdır.

Aynı kayıtlarda dokuma tezgâhı yalnızca dokuz terekede, dükkân ise on iki terekede geçer. Merzifon'un yüzyıllar boyunca dokumacılıkla tanındığı düşünülürse, 1880'lerin terekelerinde tezgâhın bu kadar az görülmesi dikkat çekicidir. Bu durum dokumacılığın o yıllarda gerilediğini ya da tezgâh sahiplerinin terekelere daha az yansıdığını düşündürebilir; elimizdeki veri bu iki ihtimalden birini seçmeye yetmez. Şehirli tereke sahiplerinin köylülerden belirgin biçimde daha varlıklı olduğu da anlaşılmaktadır.

Köylü terekeleri ovanın gündelik emeğini daha açık gösterir. "Rençber aleti" diye kaydedilen tarım araçları on bir, saban demiri on yedi terekede geçer; bel ve kazma da listelerde yer alır. Hayvanlar arasında öküz otuz altı terekeyle ilk sıradadır ve bunun sebebi tarlanın öküzle sürülmesidir. Onu inek otuz bir, dana ve merkep yirmi birer, keçi on yedi, koyun on beş, oğlak altı terekeyle izler; dokuz kişinin arı kovanı vardır. Bağcılık köylerde de önemlidir ve yirmi dokuz köylü mirasçılarına bağ bırakmıştır. Yirmi beş kişinin araba ve araba takımı vardır; ürünün pazara taşınmasında bu arabaların yeri büyük olmalıdır. Köylerdeki zenginlik ise çoğu zaman topraktan çok alacaktan doğar: Karatepe köyünden Çapuroğlu Ali Osman Ağa'nın 113.315 kuruşluk terekesinde yalnız köylülerden alacağı 18.859 kuruş tutar, köydeki evi ve odası 16.000 kuruşa değerlenir. Gülen köyünden Seyfizade Hacı Abdülkadir Ağa'nın da ödünç verip alacağı toplam 22.710 kuruştur. Ovanın ürününü kredilendiren bu ağalar, köylünün hasadını önceden bağlayan bir borç düzeninin varlığına işaret eder.

Bağlar ve Şarap

Ovanın en eski ürünlerinden biri üzümdür. Merzifon bağları Mercan, İsirge, Tilki, Amasya ve Kara üzümü çeşitleriyle tanınır. Cumhuriyet öncesinde ilçede üç şarap fabrikası ve binlerce dönüm bağ bulunuyordu. Tereke kayıtlarındaki bağ yoğunluğu ile Hüsameddin'in şehri "gönül açıcı bağlarla" çevrili diye anlatması, bu tablonun ondokuzuncu yüzyıl sonu ile yirminci yüzyıl başında da geçerli olduğunu gösterir. Bağcılar açısından ilçenin iklimi ve toprağı sofralık, özellikle de şaraplık ve şıralık üzüm yetiştirmeye son derece elverişli kabul edilir. Dört ana yolu birbirine bağlayan konumu ve havalimanı, üzümün taşınması ve pazarlanması bakımından da ilçeye avantaj sağlar.

Yirminci yüzyılda bağ alanları büyük ölçüde daraldı. 2011'de yayımlanan bir araştırma, ilçede son yıllarda kaliteli bir şaraplık çeşit olan Merzifon Karası ile modern bağlar kurulduğunu ve yörede yeniden bağcılık bilinci oluşturulmaya çalışıldığını bildirir. 2010 ile 2013 arasında Merzifon bağlarında yürütülen klon seleksiyonu çalışmasının ilk aşamasında 32 klon adayı baş omca belirlenmiş, bunlar 2022-2024 yıllarında Bafra'da kurulan bir deneme bağında verim ve kalite bakımından incelenmiştir. Araştırmacılar bu çalışmayı, Merzifon Karası'nın bölge bağcılığına yeniden kazandırılması için önemli sayar. Yeniden canlandırma projeleriyle 600 dekarlık yeni bağ alanına ulaşıldığı bildirilmektedir.

Merzifon Karası'nın İtalya'da yetiştirilen Marzemino üzümüyle aynı çeşit olduğu da yerel basında dile getirilen bir iddiadır. Merzifonlu bir köy muhtarının, bu üzümün asırlar önce Anadolu'dan götürüldüğünün söylendiğini öğrenip İtalya'dan çubuklarını getirerek bahçesine diktiği, kilosunu da aynı çeşidi yetiştirmek isteyen çiftçilere sattığı haber olmuştur. Muhtarın sözlerine göre İtalyanlar "Merzifon" diyemedikleri için üzüme Marzemino adını vermişlerdir; ancak iki çeşidin aynılığı ya da adların bağlantısı bilimsel bir çalışmayla doğrulanmış değildir. Üzümün ve bahçe ürünlerinin mutfaktaki izi ise kesin olarak sürer: aynı üzümden pekmez, pestil ve köme yapıldığı anlatılır; dut ve pancar pekmezi, kuşburnu ve alıç ezmeleri, kızılcık ekşisi de yörenin kışlık hazırlıkları arasındadır.

Cumhuriyet Döneminde Ova ve Sanayi

Cumhuriyet döneminde Merzifon gelişmesini sürdürdü. İç kesimleri Karadeniz'e, İstanbul'a ve Ankara'ya bağlayan yolların kavşağında yer alması önemini artırdı. Şehir, verimli ovanın tarım ürünlerinin pazar yeri olmasının yanında küçük ölçekli imalat sanayisini de geliştirdi. 1927 sayımında şehir nüfusu 11.352 kişiydi, 1960'ta 20.000'i aştı (22.096). 1987'de bir Organize Sanayi Bölgesi girişimi başlatıldı ve dokuma ile gıda sanayisi başta olmak üzere özel sektörün işlettiği küçük ve orta ölçekli fabrikalar kuruldu. 111,8 hektarlık bu bölgede tekstil ile elektrikli makine sektörleri ağırlık kazandı; 2018'de kırk iki faal firmada 3.500 kişi çalışıyordu. Son yıllarda hızla gelişen sanayi bölgesi, şehre bir sanayi kenti görünümü kazandırmıştır.

Bugün ilçe ekonomisi tarım, hayvancılık ve hizmet sektörleri etrafında şekillenir. İlçede 70 köy vardır ve 2024 verilerine göre nüfus 76.854 kişidir. Merzifon, Amasya il merkezinden sonra ilin en büyük yerleşim birimidir. Yüzölçümü, rakım ve köy sayısı kaynaklara göre küçük farklılıklar gösterir; bir kaynak 971, bir başkası 888 kilometrekare verir, köy sayısı da 67 ile 70 arasında değişir. 2004'te yapılan bir gelişmişlik çalışmasında ilçe, altı kademeli sıralamada ikinci derecede gelişmiş ilçeler arasında yer almıştır.

Nüfusun seyri de ovanın çekim gücünü gösterir. 1927'de 11.352 olan şehir nüfusu, yirmi dört mahalleye yayılmıştı; 1930'da belediye meclisi kararıyla bazı mahalleler birleştirilerek mahalle sayısı on ikiye indirildi. 1957'de şehrin batısındaki Samandolu köyü mahalle yapılıp belediye sınırlarına katılınca sayı on üçe çıktı ve 2004'te on sekize ulaştı. Merzifon'un nüfusu 1935, 1945, 1950 ve 1955 sayımlarında bağlı olduğu ilin merkezi Amasya'yı bile geçmiştir. 2000 sayımında ilçe merkezi 45.613 kişiydi. Valilik kayıtlarına göre ilçe toplam nüfusu 72.277'dir; bunun 58.235'i merkezde, 14.042'si köylerde yaşar. 2007'de 69.093 olan ilçe nüfusu 2024'te 76.854'e yükselmiştir ve en yüksek yıllık artışlar 2015-2016 döneminde (1.810 kişi) ve 2019-2020 döneminde (1.572 kişi) görülmüştür. 2017'de kentleşme oranı yüzde 79,48'e ulaşmıştı; ilçenin en uzak köyü merkeze yalnızca 33 kilometre uzaklıkta olduğundan şehirde oturanların gerçek oranının istatistiklerin de üzerinde olduğu belirtilir.

Ovanın Ürünleri

Ovada bugün buğday, şeker pancarı, arpa, ayçiçeği ve mercimek başlıca ürünlerdir. Bunlara bağ ve bahçe ürünleri eklenir; meyveler arasında kiraz ve elma öne çıkar. Çeşitlilik, iki iklimin birleştiği geçiş kuşağından gelir. Tahıl ve sanayi bitkileri karasal iklime, meyve ve bahçe ürünleri daha nemli koşullara dayanır; ova ikisine de imkân verir.

Son yarım yüzyılda ovanın en belirgin ürünü ayçiçeği olmuştur. Amasya ilindeki ayçiçeği üretiminin üçte ikisi Merzifon'dan karşılanır ve ilçe Türkiye'nin önemli ayçiçeği merkezleri arasında sayılır. 2026 yılında ilçede yaklaşık 70 bin dekar alana ayçiçeği ekilmiş, erken ekilen tarlaların temmuz başında çiçek açmasıyla ova sarı ve yeşil tonlarına bürünmüştür. Bitkinin ovadaki yetiştirme koşulları da uzun süredir araştırılmaktadır. 1986'da Merzifon'un Alıcık köyünde yürütülen bir deneme, Orta Karadeniz geçit bölgesinde sulu koşullarda en yüksek verimin 20 Nisan ekiminden alındığını, bu ekimin 1 Haziran ekimine göre yaklaşık yüzde kırk daha fazla ürün verdiğini, ekim geciktikçe tohum ve yağ veriminin düştüğünü göstermiştir. Araştırma, bölgede ayçiçeğinin Nisan içinde, tercihen ayın ikinci yarısında ekilmesini önermiştir. Alıcık köyünün, Hüsameddin'in Tatar kumandanı Alıcak Noyin'in çiftliğine bağladığı nahiyenin adını taşıması, ovanın yedi yüz yıllık toprak tarihinin bugünkü tarlalarla nasıl iç içe geçtiğini de hatırlatır.

Tarım arazisinin geleceği ise yeni bir sorunla karşı karşıyadır. Kalkınma ajansı raporu, mevcut arazilerin miras yoluyla ya da başka nedenlerle parçalanarak bölünmesinin ürün miktarında, kalitesinde ve deseninde önemli değişikliklere yol açtığını, arazinin bütünlüğünün korunmasının bu yüzden önem kazandığını belirtir. Ondokuzuncu yüzyıl terekelerinde mirasçılar arasında paylaştırılan bağ ve tarlaların bugün de aynı yoldan küçülmeye devam ettiği görülmektedir.

Ovanın ürünü sofraya da yansır. İlçe mutfağının en önemli yemeği olarak coğrafi işaretle tescil edilen keşkek, özel yarma, et, nohut ve suyla çömleklerde fırınlanır; sabah namazından sonra yenmesi, ekinin hasadının eve girişini simgeler. Helle, yoğurtlu yarma, sıkma tarhana, madımak, pürpürüm, kurutulmuş dilme fasulye ve çeşitli hamur işleri de yöredeki tahıl, baklagil ve hayvancılık ürünlerine dayanır.

Kronoloji

MÖ 5500 dolayı: Merzifon çevresindeki höyüklerde Kalkolitik yerleşme.

MÖ 1700-700: Hitit ve sonrası dönemde bölgeden iki doğal yol geçer.

131: Hadrianus bölgeyi gezer, harap kentlerin ve tapınakların imarını emreder.

1390-1391 (793 başları): Hüsameddin'e göre Yıldırım Bayezid Merzifon sahrasına konar, Kadı Burhaneddin Amasya'dan çekilir.

1393: Merzifon, Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı egemenliğine girer.

1520: Tahrire göre kasabada otuz dört mahalle ve 5-6.000 kişilik nüfus vardır.

1608 (1017): Hüsameddin'e göre Hüseyin Paşa ile Canikli Osman Paşa, Kara Said'i Merzifon ovasında üç günlük savaşta yener (genel kaynaklarda doğrulanamadı).

1679 (1090): Kara Mustafa Paşa Taşan Dağı'ndan lağımlarla kasabaya su getirir, otuz kadar çeşme yaptırır.

1860: Sayıma göre 160'ın üzerinde köyü olan kazanın nüfusu 25.105'tir.

1879-1880 (1296): Merzifonâbâd kazası kaldırılır, köylerinin bir kısmı Merzifon'a katılır.

1883-1890: Merzifon şer'iyye sicillerindeki 130 tereke kaydı, bağcılığın ve öküzle sürülen tarlanın ağırlığını gösterir.

1982-1985: Tersakan Çayı üzerinde Yedikır Barajı inşa edilir.

1986: Alıcık köyünde ayçiçeği ekim zamanı denemesi yapılır.

1987: Organize Sanayi Bölgesi girişimi başlatılır.

2010-2013: Merzifon bağlarında Merzifon Karası klon seleksiyonunun ilk aşaması yürütülür, 32 klon adayı belirlenir.

2026: İlçede yaklaşık 70 bin dekar alana ayçiçeği ekilir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar