Merzifon, Osmanlı döneminde ticareti ve dokumacılığıyla bilinen bir kasabaydı, ama kasabanın tarihini yalnızca çarşı ve han hesaplarıyla anlatmak eksik kalır. Çelebi Sultan Mehmed devrinden (1413-1421) başlayarak burada kurulan medrese, Anadolu'nun dört bir yanına müderris, kadı, müftü ve mutasavvıf yetiştirdi; kasabadan çıkan ya da kasabada ders veren bu insanlar, on beşinci ve on altıncı yüzyıl ilim hayatının bilinen adları arasına girdi. Ahmet Suphi Furat, Merzifon'da yetişen ilim adamlarını derlediği çalışmasında bu biyografileri bir araya getirmenin şehir tarihçiliği bakımından önemini vurgular ve onları âlimler, edipler, fakihler, mutasavvıflar, kadılar ve müftüler olarak sıralar. Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar'ın Amasya Tarihi ise aynı kişileri bazen bir satırla, bazen sayfalarca anlatır; mezar taşlarından, kitap kenarlarındaki notlardan ve vakfiyelerden derlediği bu kayıtlar sayesinde Merzifon medresesinin beş yüz yıla yakın hayatı kürsüye çıkan hocalarıyla birlikte izlenebilir.
Şehrin Yeri ve Medresenin Kuruluş Ortamı
Merzifon, Orta Karadeniz bölümünde Tavşan (Taşan) dağının güney eteklerinde, aynı adlı ovanın kenarında kuruludur. Denizden yüksekliği yaklaşık 750 metredir ve İstanbul ile Ankara'yı Samsun Limanı'na bağlayan yol üzerinde yer aldığı için tarih boyunca bir geçiş noktası olmuştur. Bölgenin geçmişi Kalkolitik çağa kadar uzanır. Roma döneminde Phazemon adıyla anılan yerleşmenin yerinde kurulduğu sanılan şehir, Roma ve Bizans devirlerinde Amasya'ya bağlıydı. Malazgirt Muharebesi'nden sonra Danişmendli emirlerinden İltegin Gazi tarafından fethedildi; onun oğlu Sihâmüddevle Hüseyin Gazi uzun süre burada oturdu ve kaldığı yer bugün de şehrin Samadolu (Buğdaylı) mahallesi olarak yaşar. Danişmendlilerden Anadolu Selçuklularına, oradan İlhanlılara ve Eretnaoğullarına geçen kasaba, on dördüncü yüzyılın sonlarında Kadı Burhâneddin ile Amasya emirleri arasındaki çekişmelere sahne oldu; Yıldırım Bayezid 1393'te şehri ele geçirdi.
Kasabada ilim hayatının izleri Osmanlı medresesinden önceye gider. Hüsâmeddîn, Merzifon'un eski mahalleleri arasında Erzincânî Mahallesi'nden daha eskisini göremediğini söyler ve bu adın, âlimlerden Şerefeddin Mehmed Erzincânî'nin 768 (1366-67) yılına kadar burada oturup ders vermesinden kaldığını yazar; büyük bir şehrin adı, orada ders veren bir hocanın evi yüzünden bir mahallenin adı olmuştu. Kadı Mahbûb Mahallesi de, Buhara'nın tanınmış fakih ailesi Mahbûbîlerden gelen Kadı İmâdeddin Mahbûb'u hatırlatır. Bu kadının oğlu Cemâleddin Ahmed Çelebi babasından ve Amasya âlimlerinden okuyarak Merzifon medresesinin müderrisi, sonra kasabanın müftüsü ve kadısı oldu ve 847 (1443-44) dolaylarında öldü. Hüsâmeddîn'in kaydına göre bu aile soyunu Hanefî fıkhının meşhur şârihi Sadrüşşerîa Ubeydullah b. Mes'ûd'a bağlıyordu.
Merzifon'un tipik bir Türk-İslâm şehri görünümü kazanması Danişmendlilerle başlar. En eski anıtı, 1265 tarihli kitâbesi bulunan ve 1904'te yanan Muînüddin Pervâne Süleyman Camii'dir (Ulucami). Osmanlı idaresinde ise kasaba hızlı bir gelişme gösterdi. Hüsâmeddîn'e göre Çelebi Sultan Mehmed, Amasya'da hüküm sürdüğü yıllarda Merzifon'a gelmiş ve burada bir saray yaptırmıştı; kasabanın Osmanlı tarihinde öne çıkması bu yakınlıkla başladı. 1520 tarihli kayıtlara göre otuz dört mahalle ve tahminen beş altı bin nüfus vardı; bu mahallelerin yirmi sekizinde Müslümanlar, altısında gayrimüslimler oturuyordu. Mahalle adlarının bir bölümü, on dördüncü ile on altıncı yüzyıllar arasında yörenin ileri gelenlerinden olan kişilere işaret eder. İlmî hayatın zemini de bu tabloda şekillenir: Câmi-i Cedîd mahallesindeki medrese, İmaret mahallesinde 1419'da Çelebi Mehmed'in annesi Devlet Hatun'un cami ve zâviye ile birlikte yaptırdığı imaret, II. Murad'ın yaptırdığı Medreseönü Camii (1427) ve Tâceddin İbrâhim Paşa Camii, on beşinci ve on altıncı yüzyıl defterlerinde vakıf eserleri olarak kayıtlıdır ve şehrin o çağdaki fizikî görünümünü belirler.
Çelebi Sultan Mehmed Medresesi
Merzifon'daki eğitim hayatının merkezi, halk arasında Merzifon Sultâniyesi diye anılan Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'dir. Giriş eyvanının kemeri üzerindeki sülüs hatlı Arapça kitâbeye göre inşaat Çelebi Sultan Mehmed'in emriyle 817'de (1414) başlamış, 820'de (1417) Umur Bey b. Ali tarafından tamamlanmıştır. Hüsâmeddîn yapının tarihini 818 (1415-16) olarak verir, padişahın medreseyle birlikte bir de hamam yaptırıp vakıflarını düzenlediğini ekler ve onu "gâyet muazzam, kârgir bir dârü'l-ilm" diye niteler; ona göre bu medrese Merzifon'un şerefini artırmış, ulemâsını çoğaltmıştır. Kitâbe mimarın adını da verir: Ebû Bekir b. Muhammed Hamza el-Müşeymeş. Aynı ustanın adı Amasya'daki 1414 tarihli Bayezid Paşa Camii'nin kitâbelerinden birinde "Dımaşkî" nisbesiyle geçer; yani Anadolu'da eser vermiş, aslen Şamlı bir mimar ailesinin mensubudur ve Ankara'daki 1427-28 tarihli Karaca Bey Camii'nin kitâbesinde adı anılan Ahmed b. Ebû Bekir'in babasıdır.
Yapı, erken dönem Osmanlı medreseleri arasında âbidevî görünümüyle ayrılır. Açık avlulu ve dört eyvanlı tasarımı, Türk-İslâm mimarisinin en eski medrese şemalarından biridir ve Osmanlı devrinde bu şemanın belirli bir ölçüde yaşatıldığı örneklerden sayılır. Giriş eyvanı yapı kitlesinden taşırılmış, koyu kırmızı ve açık sarı taşlarla örülmüş sivri bir kemerle dışa açılmıştır; bu iki renkli taş işçiliği Memlük mimarisini hatırlatır. Eyvanın üstünde, silindir biçimli tuğla gövdesiyle minareye benzeyen saat kulesi ise sonradan, 1865'te Amasya mutasarrıfı Ziyâ Paşa tarafından eklenmiştir. Avlu kapısının geometrik motifler, rûmîler ve sülüs hadis ibareleriyle süslü ahşap kanatları bugün Ankara Etnografya Müzesi'nde sergilenir.
Planı kusursuz bir simetriye dayanır. Ortada bir kenarı yaklaşık on beş metre olan kare, üstü açık bir avlu bulunur ve bir zamanlar merkezinde bir şadırvan vardı. Giriş eyvanının karşısında yazlık dershane görevi gören kubbeli bir eyvan, öbür eksen üzerinde ise aynı boyutlarda iki kapalı, yani kışlık dershane yer alır. Bu dört birimin aralarına beşer tane olmak üzere toplam yirmi hücre yerleştirilmiştir. Hücreler kare planlı ve tonozludur; avluya açılan birer kapının yanı sıra mazgal pencereleri, dolap nişleri ve ocaklarla donatılmışlardır. Öğrencinin gündelik yaşamı bu odalarda geçiyordu, dersler ise dershanelerde ve avluya bakan eyvanlarda yapılıyordu. Beşik tonozlu revak, iki cins taşla örülmüş sivri kemerleriyle bütün birimleri avluya bağlar. Medresenin, Gümüşhacıköy'de 1413-1415 arasında yaptırılan Hacı Halil Paşa Medresesi ile benzerliği dikkat çeker; yalnız orada avlu kubbeyle örtülmüş ve giriş eyvanı avluya doğru açılmıştır.
Medresenin vakfı, kurucusunun adıyla "Çelebi Sultan vakfı" ya da "Evkâf-ı Sultâniyye" diye anıldı ve yüzyıllar boyunca bir mütevelli eliyle yönetildi. Kayıtlarda bu görevi üstlenen kişiler arasında Fâtih devrinin reîsülküttâbı Ahmed Çelebi'nin soyundan gelen Kâsım Çelebi, on yedinci yüzyılda Kara Mustafa Paşa'nın adamlarından İbrâhim Paşa ve on sekizinci yüzyılda saraydan Merzifon'a gönderilen Hacı Yûsuf Ağa vardır. Vakfın gelirleri müderrisin, öğrencilerin ve yapının giderlerini karşılıyordu; mütevelliliğin saray ve paşa çevresinden atanan kişilere verilmesi, medresenin kasabanın sıradan bir kurumu sayılmadığını gösterir.
Kürsüdeki Müderrisler
Kuruluş Kuşağı: Ferîdeddin ve Şücâeddin İlyas
Dönemin önemli ilim kurumlarından biri olan bu medresede, kuruluşunun ardından Ferîdüddîn-i Dîvânî, Seydî Şemseddin Ahmed-i Kırîmî, Amasyalı Rükneddin Abdülkerim ve Nizâmeddin Abdurrahman-ı Âftâbî gibi seçkin âlimler müderrislik yaptı. Hüsâmeddîn bu dört adı aynı sırayla verir ve medresenin 1260 (1844) yılına kadar bu tür fâzıllarla şöhret bulduğunu söyler. Medresenin ilk müderrisi Ferîdeddin Mehmed b. İbrâhim'dir; adı TDV'de "Dîvânî", Hüsâmeddîn'de "Devvânî" nisbesiyle geçer. Seyyid Şerîf Cürcânî'nin öğrencisiydi ve kazaskerliğe kadar yükseldi. II. Murad'ın ilk yıllarında, 831'de (1427-28) devlet erkânı topluca değiştirilirken kazaskerlikten azledilince Merzifon'a döndü ve ikinci kez Sultâniye müderrisi oldu. Hüsâmeddîn bu tarihi, Ferîdeddin'in kendi el yazısıyla güzel bir ta'lik hatla kenarına not düştüğü bir Şerh-i Mufassal nüshasında gördüğünü belirtir. Ferîdeddin 842'de (1438-39) Merzifon'da öldü. Kürsüsünden geçenler arasında Niksarlı Tâceddin İbrâhim, Amasya'da Torumtay Medresesi'ne müderris olan Mevlânâ Cündî, Zeytun kadısının oğlu Zeyneddin Mehmed ve Merzifon'a yerleşip Hacı Hasanzâde Medresesi'nde ders veren Teberrük Çelebi vardır; bu son kayıt, Sultâniye'nin yanında kasabada daha küçük bir medresenin de işlediğini gösterir.
Ferîdeddin'in yerine geçen Şücâeddin İlyas b. Yahyâ b. Hamza el-Merzifonî, kasabanın kendi yetiştirdiği en büyük âlim sayılır. İlk bilgilerini Amasya'da Gümüşlüzâde Celâleddin Abdurrahman Çelebi'den aldıktan sonra Mâverâünnehir'e gitti ve Buhara'da Hâce Muhammed Pârsâ diye tanınan Hâfızüddin Muhammed b. Muhammed el-Buhârî'den okudu. 821'de (1418) icâzet alarak Merzifon'a döndü ve kendini ders vermeye adadı; öğrencileri o kadar çoğaldı ki Hüsâmeddîn'in deyişiyle "asrında Merzifon bir dârülfünûn oldu." Ferîdeddin'in ölümü üzerine Sultâniye müderrisi, ardından Merzifon'un müftüsü ve kadısı oldu ve 10 Cemâziyelâhir 852'de (Ağustos 1448) öldü. Hüsâmeddîn kabrini ziyaret edip mezar taşındaki ölüm tarihini kendisi okumuş ve ilmî silsilesini Muhammed Pârsâ ve Ebû Tâhir el-Buhârî üzerinden Sadrüşşerîa'ya kadar çıkarmıştır; onu fıkıh usulünde ve aklî ilimlerde derin, "eyâlet-i Rûmiyye'de üstâdü'l-küll" bir âlim olarak tanıtır. Furat'ın araştırmasında "İlyas er-Rûmî" diye anılan ve ardından kürsüye Kırımlı Seyyid Ahmed'in geçtiği belirtilen âlim de odur. Şücâeddin İlyas'ın soyu Merzifon'da bir ilim ailesi olarak sürdü: torunlarından Hasan Efendi on altıncı yüzyılın ortasında Sultâniye müderrisi oldu, bir başka torunu Hayreddin Hızır Efendi ise Şehzade Mustafa'nın hocalığına kadar yükseldi.
Bu yıllarda kürsü ile müftülük ve kadılık arasında sık geçişler görülür. Merzifonlu Celâleddin İlyas Çelebi Amasya ve Bursa'da okuduktan sonra Sultâniye müderrisi oldu, yıllarca ders verdi, Merzifon müftüsü ve 834'te (1430-31) kadısı olarak görüldü. Halepli Bahâeddin Mehmed Çelebi, Arap memleketlerinde tahsil gördükten sonra Merzifon'a yerleşti; ilmi ve salâhıyla tanınıp Sultâniye müderrisi, sonra Merzifon kadısı oldu ve 863 (1458-59) dolaylarında öldü. Halk arasında "Arab Çelebi" denen bu zatın kasabaya yerleşmesi, medresenin dışarıdan da hoca çektiğini gösterir.
Kırımlı Seyyid Ahmed ve Fâtih Devri
İlyas er-Rûmî'den sonra medresedeki eğitim ve öğretimin başına Kırımlı Seyyid Ahmed b. Abdullah geçti. Hüsâmeddîn onu Mevlânâ Kemâl el-Kırîmî'nin öğrencisi olarak tanıtır ve Şücâeddin'in ölümünde, 852'de Sultâniye müderrisliğine getirildiğini yazar. Oğlu Muhyiddin Mehmed, babasının kendi eliyle tuttuğu kayda göre 16 Şâban 841'de (Şubat 1438) Amasya'da doğmuştu; dolayısıyla Seyyid Ahmed Merzifon'a gelmeden önce bir süre Amasya'da bulunmuştu. Merzifon'daki öğrencileri arasında Amasya'nın sonraki kuşağını yetiştirecek kişiler vardı: Aydınzâde Hüsâmeddin Hasan, Amasya kadılkudâtlığına yükselen Kırıkzâde Hüsâmeddin Hüseyin, iki kez Sivas kadısı olan Cemâlîzâde Bahâeddin Mehmed ve İstanbul'da Hüsrev Molla'nın yanında kemale eren Ahîzâde Yûsuf bunlardandır. Seyyid Ahmed daha sonra Amasya'da Torumtay Medresesi'ne geçti ve 871'de (1466-67) oğluyla birlikte İstanbul'a gitti.
Ahmet Suphi Furat bu âlim üzerine ayrı bir makale yazmış ve onu Fâtih'in iltifatına mazhar olmuş bir ilim adamı olarak tanıtmıştır. Davut Kılıç'ın Bursalı Mehmed Tâhir'in Kırım Müellifleri'ne dayanan çalışması, eserlerini de sayar: Beyzâvî tefsirine Misbâhu't-ta'dîl fî keşfi envâri't-tenzîl adlı bir hâşiye, 874'te (1469-70) yazdığı Şerh-i Miftâhu'l-gayb, Şebüsterî'nin Gülşen-i Râz'ına 879'da (1474-75) yazdığı Farsça şerh, Şerh-i Akâid ve Telvîh hâşiyeleri. Telvîh hâşiyesi ile el-Muavvel'in yazma nüshaları, Furat'ın kaynakçasında Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki çeşitli koleksiyonlarla birlikte gösterilir. Seyyid Ahmed 879'da (1474-75) İstanbul'da öldü. Kılıç, oğlu Muhyiddin Efendi'nin Ağayokuşu'nda yaptırdığı camiye gömüldüğünü yazar; Künhü'l-ahbâr'da Bursa'da gömülü olduğu kaydı ise belgelenememiştir. Hüsâmeddîn de oğlunun, babasının Molla Kestelli Camii yakınındaki kabrinin yanına bir mescid ile bir kütüphane yaptırıp kitaplarını oraya vakfettiğini anlatır.
II. Murad devrinde Merzifon'da müderrislik yapan bir başka zat Abdullah el-Amâsî'dir. II. Bayezid dönemi âlimleri arasında Taşköprülüzâde'nin andığı Muhyiddin Seyyidi Çelebi'nin (ö. 931/1524) babası Muhammed Kocevî de Merzifon Medresesi'nde müderris olmuştur. Bu isimlerin pek çoğuna dair bilgi, Taşköprülüzâde'nin eş-Şekâiku'n-Nu'mâniyye'si ile onun Edirneli Mecdî tarafından yapılan Türkçe tercümesi gibi biyografi kitaplarına dayanır. Dolayısıyla kişilerin hayat hikâyeleri çoğunlukla birkaç satırlık bir kayıtla bilinir, ayrıntılı eserleri ise ancak bir kısmı için ulaşılabilir durumdadır.
II. Bayezid ve Yavuz Devirleri
Medrese, II. Bayezid'in Amasya'daki şehzadelik çevresiyle de yakından bağlıydı. Kürsüye adı ilk sıralarda anılan Nizâmeddin Abdurrahman Âftâbî (Hüsâmeddîn'de Âfitâbî) Amasyalı bir âlim ve şairdi. Amasya valisi olan Şehzade Bayezid'e kasideler sunarak onun musahipleri arasına girdi; 883'te (1478) şehzadenin çevresini sarsan olaylardan o da nasibini alarak Ankara'ya gönderildi. 886'da (1481) Bayezid tahta çıkınca Merzifon Sultâniyesi'ne müderris oldu, ardından Ankara ve Sivas kadılıklarında bulundu, 903'te (1497-98) emekliye ayrılarak Amasya'da Sultan Bayezid vakıflarının mütevellisi ve Şehzade Ahmed'in musahibi oldu ve 907 (1501) başlarında öldü. Lâtîfî ve Âşık Çelebi tezkireleri onun şiirlerinden örnekler aktarır; Hüsâmeddîn'in kaydettiği bir kıtası şöyledir: "Gafleti ko gözün aç ey gâfil / Elde iken koma reh-i talebi".
Aynı yıllarda kürsüye çıkan Koca Emîr İbrâhim Efendi, Amasya'ya yerleşmiş Horasânî seyyidlerden Sadreddin Mehmed'in oğluydu ve 844'te (1440-41) Amasya'da doğmuştu. İznik'te Hocazâde Muslihuddin Mustafa'dan okudu, İstanbul'da Sadrazam Karamânî Mehmed Paşa'nın çocuklarına hocalık etti; 886'da paşanın idamı üzerine Şebinkarahisar'a müderris olarak uzaklaştırıldı, sonra Merzifon Sultâniyesi'ne geldi ve 896'da (1490-91) Şehzade Korkud'un hocası olarak Manisa'ya gitti. Kürsünün, merkezden uzaklaştırılan ama gözden düşmemiş âlimler için bir bekleme yeri, aynı zamanda şehzade hocalığına giden yolda bir basamak işlevi gördüğü bu örnekte açıkça görülür.
Yavuz Sultan Selim devri âlimleri arasında ise Molla Bünyad b. Muhammed b. Ivaz b. Murad b. Osman er-Rûmî el-Merzifonî yer alır. Hüsâmeddîn onun hayatını daha ayrıntılı verir. Merzifonlu Mevlânâ Mehmed Çelebi'nin oğlu olan Bünyâd Efendi Amasya'da okuduktan sonra İstanbul'a gidip Müeyyedzâde Abdurrahman Efendi'nin derslerine devam etti, onun kâtibi ve kazaskerliği sırasında tezkirecisi oldu. 917'de (1511) hocası azledilip evi yağmalanınca Merzifon'a kaçtı; Müeyyedzâde yeniden Rumeli kazaskerliğine getirildiğinde Bünyâd Efendi de Sultâniye müderrisi oldu ve 926 (1520) yılından sonra öldü. Usul ve kelâmda usta bir âlim olarak anılır. Hocasının eserlerini ve kendi nesep ve ilim silsilesini Risâle-i Âşûriyye adlı bir eserde topladığını, Hüsâmeddîn bu risaleyi görüp okuduğunu yazar. Oğlu Şeyh Abdülganî Efendi tanınmış sûfîler arasına girdi; Amasya'daki Ganîzâdeler ailesi onun soyundandır.
On Altıncı ve On Yedinci Yüzyıllar
On altıncı yüzyılda kürsü, Merzifon'un yerleşik ilim ailelerinin elinde döndü. Zeynî tarikatının Merzifon'daki halifesi Abdurrahîm'in torunu Cemâleddin Mehmed Efendi, Amasya'da Hatîb Kâsım Efendi'den ve Şeyhîzâde Abdî Efendi'den okuyup memleketinde yıllarca ders verdi, Sultâniye müderrisi ve müftü oldu; sonra tasavvufa yönelerek dedesinin zâviyesine şeyh ve Câmi-i Kebîr'e vaiz oldu ve 938'de (1531-32) öldü. Medresenin ilk kuşağıyla tekke arasındaki bağın bir aile içinde sürdüğü bu örnek, Merzifon'da iki çevrenin birbirinden kopuk olmadığını gösterir. Şücâeddin İlyas'ın torunlarından Hayreddin Hızır Efendi 890 (1485) dolaylarında Merzifon'da doğdu, Amasya medreselerini dolaştıktan sonra Seyrek Muhyiddin'in 947'de (1540-41) ölümü üzerine Şehzade Mustafa'nın hocası oldu, altı yıl bu görevde kaldı ve 953'te (1546-47) öldü. Hüsâmeddîn bir yerde onu Sultâniye müderrisi olarak anar, başka bir yerde hocalığa getirildiğinde Amasya'daki Hüseyin Ağa Medresesi'nde ders verdiğini yazar. Şerh-i Şemsiyye'nin tasdikât kısmına bir hâşiyesi ve çeşitli risaleleri vardır.
Aynı yüzyılda Fâtih'in reîsülküttâbı Ahî Toy oğlu Ahmed Çelebi'nin soyundan bir Ahmed Efendi Sultâniye müderrisi, sonra müftü ve kadı oldu ve 967'de (1559-60) öldü. Sultâniye müderrisi Hâfızeddin Mehmed Berdaî'den okuyan Merzifonlu Bahşâyiş Çelebi 958'de (1551) kasabanın Ramazâniye Medresesi'nde müderris olarak görülür. On yedinci yüzyıla gelindiğinde Sultâniye müderrisliği ile Merzifon müftülüğü çoğu zaman aynı kişide birleşiyordu. Kasabanın yakınındaki Sehmüddevle köyünden Hayâtî Ebûbekir Efendi, Amasya'da Kadızâde Küçük Mehmed Ali Efendi'den okuduktan sonra Merzifon'da yirmi yıldan fazla ders verdi, Sultâniye müderrisi ve müftü olarak 1068'de (1657-58) öldü; şair olarak da tanınır ve pek çok öğrenci yetiştirmiştir. 1076'da (1665-66) Merzifon müftüsü Recebzâde Mehmed Efendi ölünce yerine Sultâniye müderrisi Müftüzâde Abdullah Efendi getirildi; Merzifonlu Iydî Bayram Efendi ise Sultâniye müderrisliğinden Amasya müftülüğüne yükseldi.
Kürsünün itibarı, onu taşıyanları her zaman koruyamadı. Hüsâmeddîn'in 1128 (1716) yılı kayıtlarında anlattığına göre, ordu için deve satın almakla görevlendirilen Merzifon voyvodası Hasan Ağa halktan toplanan yardım parasını Kadı Ali ve Sultâniye müderrisi ve müftüsü Abdullah Efendi ile birlikte cebine indirmiş, deve alımı göstermelik kalmıştı. Durum anlaşılınca üçü de azledilip Samsun'a sürüldü ve kaleye hapsedildi, paralar kendilerinden alınarak sahiplerine geri verildi. Yerlerine Kamlıklı Mustafa Efendi müderris ve müftü, Merzifon ileri gelenlerinden Nûhoğlu Hacı İbrâhim Ağa da Sultâniye vakfının mütevellisi yapıldı.
On Sekizinci Yüzyılda Son Parlak Dönem
On sekizinci yüzyılda kürsünün en tanınmış müderrisi Abdîzâde Eşref Abdurrahman Efendi'dir. Merzifon'un ulemâ ailelerinden birine mensuptu ve Hüsâmeddîn'e göre şair Nedîm'in babasının akrabasıydı. İlk bilgilerini Gelgiras hatibi İbrâhim Efendi'den aldı, Amasya'da müftü Çorumlu Ahmed Efendi başta olmak üzere birçok hocadan okudu, İstanbul'da rüûs imtihanını kazanıp Merzifon'a döndü. Sultâniye müderrisliğinden sonra 1136'da (1723-24) Merzifon müftüsü oldu, 1143'te İstanbul'a gidip Kıbrıs mevleviyetini aldı ve yine Merzifon'a dönerek 1151'de (1738-39) öldü. Mir'âtü's-safâ, Tezkiretü'l-hikem, Uyûnü'l-ulûm, Câmî'nin muammâ risalesine bir şerh ve bir divan yazdı. Bunların içinde kasabanın ilim tarihi için en değerli olanı, gençliğinde ders aldığı hocalarla 1100-1140 (1688-1728) yılları arasında Amasya ve çevresinde yetişen âlimleri anlatan Tezkire-i ulemâ'sıdır. Hüsâmeddîn bu eseri Amasya Tarihi'nin kaynakları arasında sayar ve Tezkiretü'l-hikem'in kenarında basıldığını belirtir. Merzifon kürsüsünden çıkan bir müderrisin, kendi çevresinin biyografilerini yazarak sonraki tarihçilere kaynak bırakması, medresenin bu dönemde de canlı bir ilim muhiti olduğunu gösterir.
Yüzyılın ikinci yarısında kürsü yerel âlimlerin elinde kaldı. Hacı Müftü İbrâhim Efendi, Amasya'da Iydîzâde Âkif Mustafa ve Laz Hoca İbrâhim efendilerden icâzet alıp Merzifon'a döndü, Sultâniye müderrisi ve müftü oldu; 1188'de (1774-75) Canikli Hacı Ali Paşa'nın baskısından kaçarak İstanbul'a gitti ve orada rüûs imtihanını kazanarak İstanbul müderrisliğine geçti. Ma'kûlzâde İbrâhim Efendi aynı hocalardan okuyup Sultâniye müderrisi ve birkaç kez müftü olarak 1200'de (1785-86) öldü. Hüsâmeddîn, el-Mecmû' adlı tabakat eserine dayanarak onu âlim ve fakih, ama her söze inanacak kadar saf bir adam olarak anlatır.
Sultâniye'nin Yanındaki Medreseler
Merzifon'un ilim hayatı tek bir medreseden ibaret değildi. Hüsâmeddîn'in sayımına göre 962'de (1554-55) Merzifonlu Ramazanzâde Mehmed Bey bir medrese, 987'de (1579-80) ümerâdan Süheyl Bey bir başka medrese yaptırdı; bunlar Ramazâniye ve Süheyliye adlarıyla tanındı. Hüsâmeddîn Süheyliye'ye sonradan Zeyneliye de dendiğini yazar; başka bir yerde ise Devlet Hatun kethüdâsı Yûsuf Paşa'nın soyundan Zeynel Bey'in Merzifon'da bir medrese yaptırıp emlâkini ona vakfettiğini, buna Zeyneliye denildiğini ve medresenin pek çok âlimin geçim kaynağı olduğunu anlatır. Ramazanzâdeler ailesi, Hüsâmeddîn'e göre bir reîsülküttâb, iki kazasker ve on kadar mevâlî yetiştirmiş bir ilim ve kalem ailesiydi.
Mahalle mektepleri de bu tabloya eklenir. Kadı Mahbûb Çelebi'nin cami ve mektebi, 900'de (1494-95) Bozacı Ali Çelebi'nin mahallesinde yaptırdığı cami ve mektep, 1018'de (1609-10) Osman Bey'in, 1072'de (1661-62) mirahur Merzifonlu Ali Ağa'nın yaptırdığı mektepler, çocukların ilk eğitimini veren kurumlardı. On sekizinci yüzyılda medrese sayısı yeniden arttı. Sonradan şeyhülislâm olan Merzifonlu Dürrî Mehmed Efendi 1145'te (1732-33) bir medrese yaptırdı. Vakıflarını oğlu Şeyhülislâm Dürrîzâde Mustafa Efendi düzenlediği için halk ona Dürrîzâde Medresesi de dedi, ama Hüsâmeddîn kayıtlara dayanarak medreseyi babanın yaptırdığını vurgular. Dürrî Mehmed Efendi'nin doğum yerini TDV maddesi belirtmez; Hüsâmeddîn ise bütün tarihî delillerin onun Merzifonlu olduğunu gösterdiğini savunur. Şeyhülislâmlığa 31 Ekim 1734'te getirilen Dürrî Efendi, altı şeyhülislâm yetiştiren Dürrîzâdeler ailesinin ilk ferdidir.
Bunları 1178'de (1764-65) Hacı Ali Ağa'nın ve 1212'de (1797-98) Hacı Hasan Ağa'nın yaptırdığı medreseler izledi. Hacı Âdil Mahallesi'ndeki Hacı Hasan Ağa Medresesi "Şifâiye" adıyla tanındı; Hüsâmeddîn'in yıllıklarına göre müderrisliğine 1211 sonlarında (1797) Şeyh Ahmed Nâsih Efendi tayin edilmiş ve bütün vaktini Kadı İyâz'ın Şifâ-i Şerîf'ini okutmaya ayırmıştı. Medresenin adı bu dersten gelir. Ayrıca kasabada Eynel Bey Medresesi de vardı; on yedinci yüzyılın sonunda Merzifonlu Hacı Müderris Ebûbekir Efendi bu medresede yıllarca ders vermişti.
Medresenin Sonu
Medresenin ilmî hayatı, 1844'ten itibaren müderrisliğin veraset yoluyla intikal etmeye başlamasıyla sona erdi. Hüsâmeddîn bunu "usûl-i verâset bu medreseyi düçâr-ı ta'tîl etti" diye ifade eder. Kürsüye liyakatle değil, aile bağıyla çıkılınca eğitim işlevini yitiren yapı bir süre silâh deposu olarak kullanıldı. Hüsâmeddîn, kendi döneminde onarımı için çalışmalara başlandığını yazar; Cumhuriyet döneminde Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından onarıldı ve çeşitli kültür faaliyetlerine tahsis edildi. Hüsâmeddîn'in Dürriye gibi öteki medreselerin de birer ilmî sülâlenin idaresinde bulunduğunu, bu yüzden müderrislerini tek tek saymaya gerek görmediğini söylemesi, aynı düzenin kasabanın bütün medreselerinde yaygınlaştığını düşündürür. Erken dönemde ilim ve ehliyetle ayakta duran kurumlar, zamanla yerleşik kadro ve miras düzeninin içinde ağırlaştı.
Tekke Çevresi ve Tasavvuf Geleneği
Merzifon'un ilim hayatı medreseyle sınırlı değildi. Medresede fıkıh, kelâm ve dil ilimleri okunurken şehrin tekkelerinde tasavvuf yaşanıyordu ve birçok kişi her iki ortamdan geçiyordu. Bu iki damarın en tanınmış temsilcisi Abdürrahîm-i Rûmî'dir. Merzifon'da doğan ve Sarı Dânişmend lakabıyla anılan bir zatın oğlu olan Abdürrahîm, ilk tahsilini memleketinde yaptıktan sonra Mısır'a gitti. Orada Sühreverdiyye tarikatının Zeyniyye kolunun kurucusu Zeynüddin el-Hâfî'ye (ö. 838/1435) intisap ederek sülûkünü tamamladı. Daha sonra şeyhiyle birlikte Horasan'a gitti ve orada birkaç yıl kaldı. Hâfî'nin, bir aşk kütüğü yakıp Rûm diyarına attıklarını söyleyen emri üzerine Anadolu'ya döndü, doğduğu Merzifon'a yerleşti ve ölümüne kadar burada irşatla meşgul oldu. Şeyhinin ona verdiği 832 (1428-29) tarihli icâzetnâmenin metni Nefehât Tercümesi'nde yer alır.
Şiirlerinde Rûmî mahlasını kullanan Abdürrahîm, "Tövbe yâ rabbi hatâ râhına gittiklerime / Bilip ettiklerime bilmeyip ettiklerime" beytiyle ün kazanmıştır. Ölüm tarihi kaynaklarda farklı verilir: TDV maddesi muhtemelen 850'de (1446) vefat ettiğini yazar, Hüsâmeddîn ise Zeynî halifelerinden Şeyh Nizâmeddin Abdurrahîm el-Merzifonî'nin 863 Muharreminde (Kasım 1458) öldüğünü ve Merzifon'daki kendi türbesine gömüldüğünü kaydeder. Kendisinden söz eden kaynaklar İrşâdü'l-enâm, Vesâyâ, Dîvançe-i İlâhiyyât ve Işknâme adlı eserlerini kaydeder, ancak bunlardan yalnızca Işknâme günümüze ulaşmıştır. Hakkında Berin Taşan tarafından müstakil bir çalışma yapılmıştır. Hüsâmeddîn Merzifon'un Zeynîlere mahsus ikinci bir tekkesini de Merzifonlu Şeyh Ali Çelebi'nin yaptırdığını, kasabanın yetiştirdiği büyük evliya arasında Sünbüliyye tarikatının kurucusu Sünbül Sinan Efendi'nin de bulunduğunu yazar. 1035'te (1625-26) Nakşbendî şeyhi Sırrî Ali Efendi'nin Âdil Mahallesi'nde kurduğu zâviye ise Sırrı Baba Tekkesi adıyla tanındı. Türbesi bugüne kadar ayakta kalan mutasavvıflar arasında Kılıç Baba, İsmâil Dede, Topçu Baba, Pehlivan Dede, Fevzi Baba, Fîruz Dede ve Dâvud Dede de sayılır; dolayısıyla Merzifon'un manevi haritası, ilmî haritası kadar kalabalıktır.
Tasavvuf geleneğinin halk katındaki en güçlü figürü ise Pîrî Baba'dır. Menkıbeye göre Hoca Ahmed Yesevî'nin izniyle Anadolu'ya gelmiştir; gerçekte büyük ihtimalle on beşinci yüzyılın ikinci yarısında yaşamıştır ve ölüm tarihi bilinmez. Hayatına dair bilgiler Hoca İbrâhim'in yazdığı Menâkıb-ı Pîrî Baba ile Evliya Çelebi'nin Seyahatnâme'sine dayanır. Hoca İbrâhim, 1520 tarihli tahrir defterinde adı geçen Pîrî Baba Zâviyesi'ni kendisinin yaptırdığını söyler; Hüsâmeddîn ise "Horasânî Pîrî Baba"nın 868'de (1463-64) bir zâviye kurup vakfını düzenlediğini yazar. Eserin yazıldığı sırada Pîrî Baba'nın yeğeni Ali Dede'nin hayatta olması, ölümünün üzerinden uzun zaman geçmediğine işaret eder ve metnin Yavuz Sultan Selim döneminde kaleme alındığı ileri sürülmüştür. Menâkıbnâme'ye göre Pîrî Baba Narince köyündendir ve yedi sekiz yaşında bir ayakkabıcının yanına çırak verilmiştir.
Menâkıbnâme ve Evliya Çelebi, Pîrî Baba'nın dönemin padişahıyla ilişkisine özellikle yer verir, fakat padişahın kim olduğu konusunda ayrılırlar. Menâkıbnâme'ye göre hamamın külhanında yaşayan Pîrî Baba, kadınların hamama geldiği saatlerde de orada kalınca Merzifon ulemâsının tepkisini çekmiş ve padişaha şikâyet edilmiştir; şikâyet edilen hükümdar Fâtih Sultan Mehmed'dir. Kerametlerini gören hükümdar ona İstanbul'un fethini müjdelemiştir. Aynı anlatıya göre fetihten sonra Fâtih'in sunduğu hediye ve arazileri reddeden Pîrî Baba, bunların kendisi için dua etmeleri karşılığında Merzifon ulemâsına bağışlanmasını istemiştir. Evliya Çelebi ise padişahın II. Murad olduğunu yazar ve şikâyetin gerekçesini kadınların sırtına kese ve sabun sürmesi ile hamile kadınlara doğacak çocuğun cinsiyetini bildirmesi olarak aktarır; ona göre müjde İzmir'in ve Şehzade Mehmed'in eliyle İstanbul'un fethine dairdir ve sultan tekkeye 366 köy ile Merzifon şehrini vakfetmiştir. Bu rakam tarihî bir belgeye değil, rivayete aittir.
Menâkıbnâme'deki anlatının ulemâ ile derviş arasındaki gerilimi ve dönemin padişahlarının dervişlere yönelik tutumunu da yansıttığı düşünülmüştür; Pîrî Baba'nın kalendermeşrep kişiliği nedeniyle zamanın ulemâsınca pek sevilmediği de bu yorumun bir parçasıdır. Menâkıbnâme, ölümünden sonra Narinceli hemşerilerinin cenazesine sahip çıkmak istediklerini, Merzifon ulemâsının buna razı olmadığını da anlatır. Hayatında kendisini şikâyet eden âlimlerin ölümünden sonra onu kasabada tutmak istemesi, iki çevrenin çatışmayla başlayıp bir tür sahiplenmeyle sonuçlanan ilişkisini iyi yansıtır. Anlatı, medrese çevresiyle tekke çevresi arasındaki ilişkinin her zaman uyumlu olmadığını gösterdiği için ilgi çekicidir.
Yörenin tarihinde on dokuzuncu yüzyılda yetişmiş şairler de anılır: Hilmi Dede, Hıfzî, Eyüb Sabri ve Muallim Cûdî Efendi bunlar arasındadır.
Kara Mustafa Paşa ve Vakıf Eserleri
On yedinci yüzyılda Merzifon'un eğitim ve kültür görünümünü belirleyen isim Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'dır. 1634-35'te Merzifon'un Marınca (bugünkü Karamustafapaşa) köyünde doğan paşanın babası timarlı sipahi Oruç Bey'dir. Babası IV. Murad'ın Bağdat kuşatmasında şehit düşünce dört yaşında yetim kaldı ve o sırada Amasya sancak beyi olan Köprülü Mehmed Bey'in himayesinde, onun oğullarıyla birlikte iyi bir medrese tahsili alarak yetişti. Başka bir rivayete göre ise Derviş adlı bir sipahinin oğludur ve 1626-27'de doğmuştur. Sonraki yıllarda Köprülü Mehmed Paşa'nın damadı oldu, kaptanıderyâlık ve sadâret kaymakamlığı yaptı ve 5 Kasım 1676'da sadrazam oldu. Sadrazamlığı Çehrin Kalesi'nin alınması ve Viyana Kuşatması'yla anılır.
Paşanın doğduğu yöreye de eser bıraktığı bilinir. 1666-1679 arasında Merzifon'da inşa ettirdiği külliye içinde cami (Paşa Camii), Taşhan, Bedesten, kütüphane, iki hamam ve dükkânlar bulunur; bu yapılar kasabanın fizik dokusunu belirler. Hüsâmeddîn'in anlatımı eğitim yönünü daha açık gösterir: paşa 1087'de (1676-77) annesi Âbide Hatun'un Marınca'da yaptırdığı mescidi genişleterek cami ve mektep hâline getirdi, 1090'da (1679) kasabanın ortasında kârgir bir cami ile önünde bir muvakkithane, kütüphane, dershane ve şadırvan yaptırdı ve camiye bir "dersiye", yani vakıftan maaş alan bir ders görevi bağladı. Taşan Dağı'ndan iki kilometrelik yeraltı yollarıyla kasabaya su getirtip otuz kadar kârgir çeşme kurdurdu; vakfının gelirleri bol idi. Külliyenin vakıfları arasında yer alan bu su yollarının Merzifon'un sosyal ve ekonomik hayatında önemli değişikliklere yol açtığı kabul edilir. Hayratın inşasını paşanın Merzifon'daki vekili Kürt Sefer Ağazâde Ahmed Ağa yürüttü; 1078'de (1667) onu Merzifon voyvodalığına getiren aynı tayinlerle, Paşa Camii'nde ders-i âm olan Hacı Mustafa Efendi de Merzifon müftüsü ve Sultâniye müderrisi oldu. Paşa Camii'nin ders-i âmlığı sonraki kuşaklarda da sürdü; Amasya'da Giritli Hâfız Mehmed Efendi'den kıraat öğrenip memleketine dönen Merzifonlu Şeyhülkurrâ Halil Efendi, Alaca Minare Camii imamlığıyla birlikte bu camide ders-i âmlık yapmıştır. Paşanın annesi Âbide Hatun adına Bahçekent köyünde bir cami yaptırdığı da bilinir. Kütüphanenin işleyişine dair ayrıntılı bir kayıt ise bulunamamıştır.
On Dokuzuncu Yüzyıl ve Yeni Okullar
On dokuzuncu yüzyılda Merzifon, nüfusu ve fizikî yapısıyla sürekli gelişen bir pazar şehriydi. Yüzyılın ortasında yaklaşık on bin olan nüfus yüzyıl sonunda yirmi bin dolayına çıktı. 1840'lardaki temettuât sayımlarında kişilerin mesleklerine bakıldığında nüfusun önemli bir bölümünün tekstil kollarında çalıştığı görülür. Yeni eğitim kurumları da bu ortamda kuruldu. Şehrin kuzeyindeki en yüksek noktada yer alan Amerikan Koleji, hastanesi, okulu, kütüphanesi, laboratuvarı ve rasathânesiyle öne çıkan bir yapı topluluğuydu. Kuruluş tarihi kaynaklarda farklı verilir: TDV'nin Merzifon maddesi ilk kuruluş tarihi olarak 1876'yı anar, Hüsâmeddîn 1300 (1882-83) yılını verir. Aslı Kırbaş'ın tezine göre American Board misyonerleri 1850'den itibaren Merzifon'a gelmeye başlamış, İstanbul'daki Bebek İlahiyat Okulu'nun buraya taşınmasının ardından önce bir kız mektebi, sonra bir lise açılmış, kolej ise resmen 8 Eylül 1886'da kapılarını açmıştır. Zamanla yerleşkeye ilahiyat okulu, sağırlar okulu, hastane, kütüphane, müze ve atölyeler eklendi; hastane Müslüman ve Hristiyan halka birlikte hizmet veriyordu.
Aynı kolej, yirminci yüzyılın başında Rumların örgütlenmesine de zemin oldu; 1904'te Pontus Cemiyeti adını alan örgütlenme Amasya, Samsun, Ordu, Giresun, Gümüşhane ve Trabzon'u kapsayan bir alana yayıldı. Hüsâmeddîn de kolejin, rüştiye ve idadi düzeyinde bir program uyguladığını, içinde bir sanat atölyesi ve herkese açık bir hastane bulunduğunu kabul eder, ama okulun öğretimden çok devam eden Ermeni gençlerinin siyasi duygularını beslediğini düşünür. Ona göre bu durum Osmanlı Müslümanlarının da gözünü açtı: Merzifon'da İslâm medreselerinin ıslahına girişildi, iki ibtidâî mektep açıldı, 1310'da (1892-93) bir rüştiye kuruldu ve bu okul 1330'da (1911-12) idadiye dönüştürüldü, ilk mekteplerin sayısı da artırıldı. Kolej Birinci Dünya Savaşı sırasında kapandı, 1924'te tamamen tasfiye edildi ve Selanik'e taşınarak orada Anatolia College adıyla yaşamını sürdürdü. Merzifon'daki yapıların bir kısmı kamu kurumlarına tahsis edildi; hastane binası bugün restore edilmiş hâliyle bir fen lisesi olarak kullanılıyor.
Medreseler bu yeni düzen içinde eski ağırlığını kaybetti. Ancak yüzyıllar boyunca Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'nin kürsüsünden yetişen âlimler, tekke çevresinde irşat yapan mutasavvıflar ve vakıf geleneği, Merzifon'un kültürel hafızasını oluşturan unsurlar olarak kaldı. Evliya Çelebi'nin 1648'de şehre geldiğinde verdiği kırk dört mahalle ve dört bin ev rakamları, tahrir defterleriyle karşılaştırıldığında abartılı çıkar; bu yüzden onun anlatısındaki şehir tasvirleri de dikkatle okunmalıdır.
Kronoloji
1265: Merzifon'un en eski anıtı olan Muînüddin Pervâne Süleyman Camii'nin (Ulucami) kitâbe tarihi.
1366-67 (768): Hüsâmeddîn'e göre âlim Şerefeddin Mehmed Erzincânî'nin Erzincânî Mahallesi'nde ders verdiği yılların sonu.
1393: Yıldırım Bayezid, Kadı Burhâneddin'in karargâh kurmasının ardından Merzifon'u ele geçirir.
1414-1417: Çelebi Sultan Mehmed Medresesi'nin inşası; kitâbeye göre 1414'te başlar, Umur Bey b. Ali eliyle 1417'de tamamlanır.
1418 (821): Şücâeddin İlyas el-Merzifonî Buhara'dan icâzet alarak Merzifon'a döner.
1419: Devlet Hatun'un cami ve zâviyeyle birlikte yaptırdığı imaret.
1427: II. Murad tarafından yaptırılan Medreseönü Camii.
1427-28 (831): Kazaskerlikten azledilen Ferîdeddin Mehmed Merzifon'a dönüp yeniden Sultâniye müderrisi olur.
1438-39 (842): Ferîdeddin Mehmed'in ölümü; kürsüye Şücâeddin İlyas geçer.
1446 (muhtemelen): TDV'ye göre Abdürrahîm-i Rûmî'nin vefatı; Hüsâmeddîn bu tarihi 1458 olarak verir.
1448 (852): Şücâeddin İlyas'ın ölümü; Kırımlı Seyyid Ahmed Sultâniye müderrisi olur.
1474-75 (879): Kırımlı Seyyid Ahmed'in İstanbul'da ölümü.
1481 (886): II. Bayezid'in tahta çıkışıyla Nizâmeddin Abdurrahman Âftâbî Sultâniye müderrisi olur.
1511 (917): Hocası Müeyyedzâde'nin azli üzerine Bünyâd Efendi Merzifon'a sığınır, sonra Sultâniye müderrisi olur.
1520: Tahrir defterine göre Merzifon'da otuz dört mahalle ve 1025 hâne vardır.
1554-55 (962): Ramazanzâde Mehmed Bey'in Ramazâniye Medresesi.
1579-80 (987): Süheyliye (Zeyneliye) Medresesi.
1666-1679: Merzifonlu Kara Mustafa Paşa'nın külliyesi inşa edilir; Hüsâmeddîn'e göre cami, kütüphane ve dershane 1679'da (1090) tamamlanır.
1716 (1128): Yardım parasını zimmetine geçiren Sultâniye müderrisi ve müftüsü Abdullah Efendi azledilip Samsun'a sürülür.
1732-33 (1145): Dürrî Mehmed Efendi'nin medresesi.
1797-98 (1212): Hacı Hasan Ağa'nın Şifâiye Medresesi.
1844: Müderrisliğin veraset yoluyla intikali başlar; medresenin ilmî hayatı sona erer.
1865: Ziyâ Paşa medresenin giriş eyvanı üzerine saat kulesini yaptırır.
1876: TDV'ye göre Amerikan Koleji'nin ilk kuruluş tarihi.
1886: Merzifon Anadolu Koleji 8 Eylül'de resmen kolej olarak açılır.
1892-93 (1310): Merzifon'da rüştiye mektebi kurulur; 1911-12'de (1330) idadiye dönüştürülür.
1924: Kolej tamamen kapanır ve Selanik'e taşınır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1-4 (e-kitap s. 58, 206-208, 469-475, 478, 590-591, 595-596, 633-634, 675, 680). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/1-4/files/basic-html/page207.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 6-8 (e-kitap s. 20-21, 31, 36, 46, 63-64, 82-83, 89-90, 121, 123, 268, 337, 344, 409, 426, 429-430, 486, 518, 528, 574, 576, 591). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page344.html
- Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 9-12 (e-kitap s. 134, 150-151, 168-169, 180-181, 230, 238). https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page150.html
Akademik çalışmalar
- Ahmet Suphi Furat, "XV. ve XVI. Yüzyıllarda Merzifon'da Yetişmiş İlim Adamları", İslam Tetkikleri Dergisi, 10(1), 2020, s. 27-41. https://dergipark.org.tr/en/pub/iuislamtd/article/689969
- Mehmet Öz, "Merzifon", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, Ankara 2004, s. 243-245. https://islamansiklopedisi.org.tr/merzifon
- M. Baha Tanman, "Mehmed I Medresesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 28, Ankara 2003, s. 394-395. https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-i-medresesi
- Nihat Azamat, "Abdürrahîm-i Rûmî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 1, İstanbul 1988, s. 293. https://islamansiklopedisi.org.tr/abdurrahim-i-rumi
- Haşim Şahin, "Pîrî Baba", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, İstanbul 2007. https://islamansiklopedisi.org.tr/piri-baba
- Abdülkadir Özcan, "Merzifonlu Kara Mustafa Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 29, Ankara 2004. https://islamansiklopedisi.org.tr/merzifonlu-kara-mustafa-pasa
- Mehmet İpşirli, "Dürrî Mehmed Efendi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 10, İstanbul 1994, s. 35. https://islamansiklopedisi.org.tr/durri-mehmed-efendi
- Davut Kılıç, "Osmanlı İlim ve Kültür Hayatında Kırımlı Müellifler", 10. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi Bildirileri, İstanbul: Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı, 2012, s. 737-738. https://makale.isam.org.tr/bitstreams/eb0aeef7-2234-4a0f-9d48-f8a396386c70/download
- Aslı Kırbaş, Geç Osmanlı Döneminde Bir Misyoner Yerleşkesi: Merzifon Anadolu Koleji, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Teknik Üniversitesi, 2019. https://tezara.org/theses/569714
Çevrimiçi kaynaklar
- https://dergipark.org.tr/en/pub/iuislamtd/article/689969
- https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page344.html
- https://islamansiklopedisi.org.tr/mehmed-i-medresesi
- https://islamansiklopedisi.org.tr/merzifon
- https://makale.isam.org.tr/bitstreams/eb0aeef7-2234-4a0f-9d48-f8a396386c70/download
- https://tezara.org/theses/569714









