Özgün Metin

Vezin: Mef‘ûlü Mefâ‘îlü Mefâ‘îlü Fa‘ûlün

Eşcâr yine dürlü şükûfeyle ṭonandı
‘Ayş eyleyelüm gûşe-i gülşende gel imdi
Sevdâ belürüp başda n'ola dilde delürse
Pes vaḳt-i bahâr irdi vü enhâr bulandı
Nic'aġlayasın ḫâr-ı cefâsı ile ey dil
Baḳ ġoncalaruñ ḥüsnine gül gibi gül imdi
Gel vaḳt-i ṣafâ devr-i bahâruñ gözenidür
Ey dil demidür sen daḫi şevḳ ile ṭol imdi
Şol deñlü fiġân eylemişem güllere ḳarşu
Bülbüllerüñ uyḫusı uçup cümle uyandı
Yüz sürmek içün pâyına her serv-i revânuñ
Gözüm yaşı Ceyḥûn-ı revân bâġı ṭolandı
Geçmiş ki ḥayıf Mihrî Amâsiyye'de ‘ömrüñ
Ḳosṭanṭini'de ‘âḳil iseñ gitme ḳal imdi

Günümüz Türkçesiyle

1. Ağaçlar yine türlü türlü çiçeklerle donandı; gel şimdi gül bahçesinin bir köşesinde eğlenip safa sürelim.

2. Başta sevda belirip gönül delirirse buna şaşılır mı; işte bahar vakti geldi, ırmaklar (karlar eriyip) bulandı. ("Sevdâ" hem aşk hem de eski tıpta delilik sebebi sayılan kara safra anlamına gelir; baharda ırmakların bulanması ile aklın bulanması yan yana düşünülmüştür.)

3. Ey gönül, cefa dikeni yüzünden daha ne kadar ağlayacaksın; goncaların güzelliğine bak da sen de şimdi gül gibi gül.

4. Gel, safa vakti, baharın döneminin gözesidir, en tazelikli anıdır; ey gönül, tam zamanıdır, sen de şimdi coşkuyla dol. ("Göze" pınar, kaynak demektir; beyit, bahar mevsiminin içinde safa vaktinin bir pınar başı gibi en canlı an olduğunu söyler. Kelime "göz", yani seçkin, en iyi yer anlamında da okunabilir.)

5. Güllere karşı öyle feryat etmişim ki bülbüllerin uykusu kaçtı, hepsi uyandı.

6. Salınarak yürüyen her selvinin (her boylu poslu güzelin) ayağına yüz sürmek için gözyaşım Ceyhun ırmağı gibi akıp bağı dolaştı.

7. Ey Mihrî, yazık ki ömrün Amasya'da geçmiş; aklın varsa şimdi İstanbul'da kal, gitme. (Beyit iki türlü okunabilir; ayrıntısı aşağıda.)

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Yüz yetmiş altıncı gazel yedi beyittir ve aruzun hezec bahrinden "Mef‘ûlü Mefâ‘îlü Mefâ‘îlü Fa‘ûlün" kalıbıyla yazılmıştır. Divanın Yâ harfi bölümünde yer alır ve Arslan neşrinde yalnız Ü nüshasına dayanır; öteki üç nüshada bulunmaz. Kafiye düzeni gevşektir: beyitlerin bir kısmı "-andı" (ṭonandı, bulandı, uyandı, ṭolandı), bir kısmı "-l imdi" (gel imdi, gül imdi, ṭol imdi, ḳal imdi) sesleriyle biter. Matla beytinin iki mısraı da bu iki ses öbeğini birbirine bağlar. Tek nüshada kalmış olması, metnin bu yönünün sonraki nüshalarla karşılaştırılarak düzeltilmesine imkân vermemiştir.

Gazel konusu bakımından bir bahar şiiridir. Divan şiirinde baharın gelişi, bahçede eğlence ve şarap meclisi çağrısıyla anlatılır; bu gazelin ilk dört beyti de bu çağrıyla örülmüştür. Son beyit ise birden şairin kendi hayatına döner ve divanda Amasya'nın adının geçtiği az sayıdaki yerden birini oluşturur.

Anlam ve Söz Sanatları

Matla beyti ağaçların çiçeklerle "donanmasını" bir giyinme, süslenme gibi anlatır; bu bir teşhistir, yani ağaçlara insan gibi davranış yüklenmesidir. Gülşen Kaya divandaki ağaç tasavvurlarını incelerken bu beyti örnek gösterir: divanda şecer, eşcâr ve dıraht adlarıyla anılan ağaçlar, baharda yeniden yeşerip çiçeklenmeleri, gölgeleri ve rüzgârda salınışlarıyla ele alınır.

İkinci beyit gazelin en ince beytidir. Kaya, divanda deliliğin bahar mevsiminde arttığını bu beyitle örnekler. "Sevdâ" kelimesi aynı anda iki anlam taşır: âşığın aşkı ve eski tıpta deliliğe yol açtığı düşünülen kara safra. Baharda karların erimesiyle ırmakların bulanması, âşığın aklının bulanmasına gerekçe gösterilir; doğadaki değişme ile insanın iç dünyası arasında bir paralellik kurulmuş olur. Üçüncü beyitteki "gül gibi gül" sözünde ise aynı kelime önce isim, sonra fiil olarak kullanılır; bu, cinasın en bilinen örneklerindendir.

Beşinci beyit gül ile bülbül mazmununu tersine çevirir. Divan şiirinde güle karşı feryat eden bülbüldür; burada ise âşık bülbüllerden daha çok inler ve onların uykusunu kaçırır. Kaya, divandaki feryat ve figan beyitlerinde çoğunlukla bir bahçe, güller ve feryat eden bülbül hayali bulunduğunu belirtirken bu beyti de anar. Altıncı beyitte ise sevgili salınan bir selviye, âşığın gözyaşı Orta Asya'nın büyük ırmağı Ceyhun'a benzetilir. Gözyaşının ırmak olup bağı dolaşması, mübalağanın en uç örneklerindendir; serv, revân, Ceyhûn ve bâġ kelimeleri arasında tenasüp vardır.

Tarihî Bağlam

Gazeli Mihrî'nin hayatı bakımından önemli kılan son beytidir: "Geçmiş ki ḥayıf Mihrî Amâsiyye'de ‘ömrüñ / Ḳosṭanṭini'de ‘âḳil iseñ gitme ḳal imdi." Mehmet Arslan neşrin girişinde, kaynakların Mihrî'nin hep Amasya'da mı yaşadığı yoksa İstanbul'a gidip gitmediği konusunda bilgi vermediğini, yalnız bu beytin insanı düşündürdüğünü yazar. Arslan'ın tercih ettiği okuyuşa göre anlam şudur: "Ey Mihrî, yazık ki ömrün hep Amasya'da geçmiştir, eğer aklın var ise şimdi İstanbul'da kal, (Amasya'ya) gitme."

Arslan, bu okuyuşun bir yazı sorununa dayandığını da açıkça belirtir. "Ḳosṭanṭini'de" diye okuduğu kelime nüshada kaf, sin, tı, nun, tı, nun, dal ve he harfleriyle yazılmıştır. Kelime "Kostantin'de" diye okunursa vezin bozulur; eski metinlerde şehrin adı Kostantin, Kostantiniyye, Kostantini, Kostantine gibi biçimlerde görüldüğünden Arslan "Kostantini'de" okuyuşunu seçer. Kelimenin "Kostantin'e de" diye okunması da vezne uyar, ama bu durumda yazıda ikinci nun harfinden sonra bir he bulunması gerekirdi. Bu ikinci okuyuşta anlam tersine döner: "Ey Mihrî, yazık ki ömrün hep Amasya'da geçmiştir, eğer aklın var ise şimdi yine (Amasya'da) kal ve İstanbul'a gitme." Arslan bu anlamda beyitteki "ḥayıf" kelimesinin işlevini yitirdiğini söyler, yine de beytin bu biçimiyle Mihrî'nin birileri tarafından İstanbul'a davet edildiği izlenimini uyandırdığını ekler.

Arslan, Mihrî'nin İstanbul'da bulunmuş olabileceği ihtimalini iki kayıtla destekler. Mehmed Zihnî Efendi'nin Meşâhirü'n-Nisâ'sında Mihrî "İstanbul edîbelerinden" diye anılır; Zâtî'nin Letâ’if'inde de "Amâsiyyelü bir şâ‘ire var idi, Mihrî Hâtûn dirlerdi, İstanbul'da olurdı" denir. Arslan, gurbeti ve bir gemi yolculuğunu anlatan yüz altmış birinci gazeli de bu ihtimalin işaretleri arasında sayar. Bununla birlikte konuyu kesinliğe kavuşturamadığını açıkça söyler ve bütün önemli kaynakların Mihrî'nin Amasya'da öldüğünü ve orada gömüldüğünü bildirdiğini, dolayısıyla İstanbul'a gittiyse bile sonradan Amasya'ya döndüğünü belirtir.

Beytin başka araştırmacılardaki yeri de farklıdır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki Mihrî Hatun maddesinde İsmail E. Erünsal, şairin Amasya'da doğup hayatını bu şehirde geçirdiğini yazar ve buna divandaki "Geçmiş ki hayf Mihrî Amâsiyye'de ömrün" mısraının işaret ettiğini söyler. Gülşen Kaya da beyti, divanda Amasya'nın adının geçtiği manzumeler arasında anar ve şairin ömrünün Amasya'da geçmesinden hayıflanarak İstanbul'da kalma isteğini dile getirdiğini belirtir. Böylece aynı beyit, Mihrî'nin bütün ömrünü Amasya'da geçirdiğine de bir dönem İstanbul'da bulunduğuna da delil olarak gösterilmiştir. Tek nüshada kalmış olması ve şehir adının okunuşundaki belirsizlik yüzünden bu sorunun cevabı kesin değildir.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Mehmet Arslan (hzl.), Mihrî Hâtun Dîvânı, Ankara: T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları (Kültür Eserleri Dizisi 576), 2018, s. 143, Gazel 176 (Ü 67a); giriş s. 7-9 (G176-7 beytinin okunuşu ve Mihrî'nin İstanbul'da bulunma ihtimali). ekitap.ktb.gov.tr

Akademik çalışmalar

  • İsmail E. Erünsal, "Mihrî Hatun", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 30, 2020 baskısı, s. 37-38 (çevrimiçi: islamansiklopedisi.org.tr/mihri-hatun). islamansiklopedisi.org.tr
  • Gülşen Kaya, Mihrî Hâtun Dîvânı'nın Tahlili, yüksek lisans tezi, Fırat Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Elazığ 2010, s. 79, 226, 228, 282. openaccess.firat.edu.tr