Özgün Metin

Vezin: Feʻilātün feʻilātün feʻilātün feʻilün

Perteviñ mehde degil mihr-i münevverde de yoḳ
Ḫamrāıñ mülde degil hem gül-i aḥmerde de yoḳ
Genc-i ḥüsnüñ oḳudur ḥıfẓ ider ol zülf-i dü-tā
Mār-ı pür-semde degil bil ki bir ejderde de yoḳ
Nedir ol būy ki şehā ṭurre-i ṭarrārıñda
Nāfe-i müşgde degil micmer-i Ꜥanberde de yoḳ
Ḳadd-ı bālāña nice cūy gibi meyl itmeye dil
Naḫl-ı Tūbāda degil serv ile ꜤarꜤarda da yoḳ
Neşʾe-i cām-ı lebiñ ġayr ile aṣlā bulmam
Sāġar-ı meyde degil kāse-i sükkerde de yoḳ
Öyle ḳan dökmede çeşmiñ dil-i bīmārımdan
Tīġ teberānda degil nīze [vü] ḫançerde de yoḳ
Dilde bir tābişi var Mihrī-i zārıñ şimdi
ŞemꜤ-i sūzānda degil sūziş-i aḥkerde de yoḳ

Günümüz Türkçesiyle

1. Senin parıltın ne ayda var ne de ışık saçan güneşte; yanağının ve dudağının kırmızılığı ne şarapta var ne de al gülde.

2. Güzellik hazineni o iki büklüm zülüf korur; bil ki öyle bir bekçilik ne zehir dolu yılanda var ne de bir ejderhada. (Divan şiirinde define hazinesini yılan ya da ejderha bekler; sevgilinin kıvrım kıvrım saçı da yüzünün güzelliğini bekleyen yılana benzetilir. İlk mısradaki "oḳudur" kelimesinin okunuşu açık değildir; beytin anlamı "korur" fiiline dayanır.)

3. Ey padişahım, gönül çalan kâkülündeki o koku nedir ki ne misk kesesinde var ne de amber yakılan buhurdanda.

4. Gönül, ırmak gibi akıp senin uzun boyuna nasıl yönelmesin; öyle bir boy ne cennetteki Tûbâ ağacında var ne de servide ve ardıçta. (Divan şiirinde servi su kenarında biter; âşığın gözyaşı ya da gönlü de ırmak olup sevgilinin servi boyuna akar.)

5. Dudağının kadehinden gelen neşeyi başka hiçbir şeyde bulamam; o neşe ne şarap kadehinde var ne de şeker kâsesinde.

6. Gözün hasta gönlümden öyle kan döküyor ki bu kan dökücülük ne kılıçta, baltada var ne de mızrakta ve hançerde. (Sevgilinin bakışı, âşığı yaralayan bir silah gibi düşünülür.)

7. İnleyen Mihrî'nin gönlünde şimdi öyle bir yanış var ki ne yanan mumda var ne de korun yakıcılığında.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Bu gazel Mihrî Hatun'un divanında bulunmaz. Kütahya Vahid Paşa İl Halk Kütüphanesi'nde 43 Va 2871 numarayla kayıtlı, derleyicisi ve yazılış tarihi bilinmeyen bir şiir mecmuasının 59b varağında, Mihrî mahlasıyla yer alır. Mecmuayı yayımlayan Mutlu Muhammet Aktaş, buradaki yirmi gazelin hiçbirinin divanın bilinen nüshalarında bulunmadığını, öte yandan Mihrî mahlaslı başka bir şaire ait olduklarına dair bir bilgiye de rastlamadığını söyler. Dil, üslup ve şekil karşılaştırması onu bu gazellerin Mihrî Hatun'a ait olmasını güçlü bir olasılık saymaya götürür, ama kesin bir yargıya varılamayacağını da açıkça belirtir. Bu yüzden şiir Mihrî Hatun'un adıyla, aidiyeti kesinleşmemiş bir metin olarak okunmalıdır.

Gazel yedi beyittir ve remel bahrinin "Fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilâtün fe‘ilün" kalıbıyla yazılmıştır. Kafiye "-er" sesiyle kurulur (münevver, aḥmer, ejder, ‘anber, ‘ar‘ar, sükker, ḫançer, aḫker); arkasından gelen "de yoḳ" ise rediftir. Gazelin asıl dikkat çeken yanı, ikinci mısraların hepsinin aynı kalıba dökülmesidir: "…de degil, …de de yoḳ" (ne şunda var ne de bunda). Her beyitte sevgilinin bir özelliği anılır, ardından bu özelliğin dünyada bilinen en güçlü iki örneğinde bile bulunmadığı söylenir. Aktaş, mecmuadaki gazellerle divan arasındaki benzerlikleri sayarken "yok" kelimesinin divanda da redif olarak kullanıldığını kaydeder; divanın yetmiş altıncı gazeli de "-ası yoḳ" redifiyle kuruludur. Gazelin kime ve hangi vesileyle yazıldığına dair bir bilgi yoktur.

Anlam ve Söz Sanatları

Şiirin bütünü, sevgilinin eşsizliğini ispat etmeye çalışan bir karşılaştırmalar dizisidir. Bu tür beyitlerde güzelin özelliği, kendisine benzetildiği şeyden üstün tutulur; divan şiirinde buna teşbih-i tafdîl, yani benzeyeni benzetilenden üstün göstererek yapılan benzetme denir. Burada şair bir adım öteye geçer ve benzetmeyi bile reddeder: sevgilinin parıltısı aya, yanağı gül ve şaraba benzetilmez, onlarda hiç bulunmadığı söylenir.

İlk beyitte ay ile güneş, şarap ile gül iki ayrı çift olarak karşılaştırma alanını kurar. Güneş anlamındaki "mihr" kelimesi şairin mahlasını da hatırlatır; mahlas şiirde ayrıca son beyitte açıkça anılır. İkinci beyitte divan şiirinin bilinen bir mazmunu işlenir. Hazineler yıkık yerlerde saklanır ve onları yılan bekler; sevgilinin yüzü güzellik hazinesi, iki büklüm zülfü de bu hazineyi bekleyen yılandır. Şaire göre bu zülfün bekçiliği gerçek yılanda da, ejderhada da yoktur. Aktaş, "genc-i ḥüsn" (güzellik hazinesi) terkibinin klasik şiirde seyrek görüldüğünü, buna karşın hem bu mecmua gazellerinde hem de Mihrî'nin divanında geçtiğini belirtir; terkip gerçekten de divanın dördüncü kasidesinde yer alır.

Üçüncü beyit koku üzerine kuruludur. Misk ceylanının göbeğinden çıkan misk kesesi (nâfe) ile amber yakılan buhurdan, divan şiirinde güzel kokunun iki bilinen kaynağıdır. Sevgilinin kâkülüne "ṭarrâr" (yankesici, hilekâr) denmesi, saçın âşığın gönlünü çaldığını ima eder. Dördüncü beyitte uzun boy için Tûbâ ağacı, servi ve ardıç anılır; "cûy" (ırmak) ile servi arasında, su kenarında biten servi düşüncesine dayanan bir tenasüp vardır. Beşinci beyitte dudak kadehe, ondan alınan zevk şarabın neşesine benzetilir; şarap kadehi ile şeker kâsesi aynı mısrada yan yana gelir.

Altıncı beyit sevgilinin gözünü bir savaşçı gibi düşünür. Kılıç, balta, mızrak ve hançer sayılır; bunlar arasındaki tenasüp, gözün kan dökücülüğünü bütün silahlardan üstün gösterir. Makta beytinde ise bakış âşığa döner. Mihrî gönlündeki yanışı, divan şiirinde aşk acısının iki sabit örneği olan yanan mumdan ve kordan daha şiddetli sayar. Böylece gazel, ilk altı beyitte sevgilinin eşsizliğini anlattığı kalıbı son beyitte âşığın acısının eşsizliğine uygular. Aktaş'ın dikkat çektiği gibi mecmuadaki bu gazellerde dinî ve tasavvufî bir unsur bulunmaz; bu gazel de baştan sona sevgili ile âşık arasında geçen dünyevî bir aşk şiiridir.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar