Halvetîlik tarihinde "Çelebi Halife" diye anılan Cemâl-i Halvetî, tarikatın Osmanlı başkentinde kök salmasını sağlayan şeyhtir. Halvetiyye'nin dört ana kolundan biri olan Cemâliyye onun adını taşır; Sünbüliyye, Şâbâniyye ve bunlardan doğan pek çok şube de silsilelerini ona bağlar. İstanbul'daki ilk Halvetî âyinini onun yaptığı söylenir. Ama bu şöhretin yolu Amasya'dan geçer. Şehzade Bayezid'in sancakbeyi olarak bulunduğu yıllarda Amasya'da irşad eden Çelebi Halife, şehzadenin hocası Şemseddin Ahmed Çelebi'nin yaptırdığı Hoca Sultan Zaviyesi'nin ilk şeyhi oldu, şehzadenin ve çevresinin bağlılığını kazandı; Bayezid tahta çıkınca da onun davetiyle İstanbul'a gitti.

Hayatı hakkındaki bilgiler iki türlü kaynaktan gelir. Bir yanda Lâmiî Çelebi'nin Nefehâtü'l-üns tercümesi, Taşköprizâde'nin eş-Şakâiku'n-Nu'mâniyye'si ve Mecdî'nin bu esere yaptığı tercüme gibi on altıncı yüzyıl eserleri, öte yanda Yusuf b. Yakub, Hulvî ve Hüseyin Vassâf gibi Halvetî menakıb yazarları vardır. Lâmiî onu bizzat görmüş ve hikâyesinin bir kısmını kendi ağzından dinlemiştir; sonraki kaynaklar ise anlatıyı süsler, bazen de başka kişilerle karıştırır. Amasya'daki izleri için başlıca kaynak Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın Amasya Tarihi'dir; ancak onun verdiği tarihler ansiklopedik kaynaklardan önemli ölçüde ayrılır.

Adı, Soyu ve Doğum Yeri

TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddeye göre tam adı Ebü'l-Füyûzât Muhammed b. Hamîdüddin b. Mahmûd b. Muhammed b. Cemâleddin el-Aksarâyî'dir. Şiirlerinde Cemâlî mahlasını kullandığı belirtilir. Soyu, Molla Fenârî'nin hocası sayılan büyük âlim Cemâleddin Aksarâyî'ye (ö. 791/1388-89) ulaşır; bu yüzden aile "Cemâlîzâdeler" diye anılmıştır. Halvetî menakıb yazarı Yusuf b. Yakub, ona "Çelebi" denmesini ailesinin seçkinliğine ve kazasker oğlu olmasına bağlar. Ailenin bir kolu Amasya'ya yerleşmişti. Hüsameddin'e göre Cemâleddin Aksarâyî'nin soyundan gelenlerin bir kısmı Mısır'a ve Konya'ya, bir kısmı Aksaray'a gitmiş, bir kısmı Amasya'da kalmış, Aksaray'a gidenlerden bir bölümü de sonradan Amasya'ya dönüp Temenna Mahallesi'ne yerleşmiştir. Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa ile Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi'nin kolları İstanbul'a, Çelebi Halife'nin kolu ise Amasya'ya bağlı kalmıştır.

Doğum tarihi bilinmez. Doğum yeri konusunda kaynaklar ikiye ayrılır. Sâdık Vicdânî'nin Tomâr-ı Turuk-ı Aliyye'si ve Bursalı Mehmed Tâhir'in Osmanlı Müellifleri'nde Amasya'da doğduğu yazılıdır; Hüsameddin de maddesine "Amasyalıdır" diye başlar. Diğer kaynakların çoğu ise Aksaray'da doğduğunu söyler; Lâmiî de onu "Karamânî" nisbesiyle anar. Hasan Karataş, doktora tezinde Aksaray'da doğup büyüdüğünü kabul eder ve Amasya'ya sonradan geldiğini vurgular.

Akrabalık bağları da kaynaklarda tam örtüşmez. Hüsameddin onu Cemâlîzâde Mahmûd Çelebi'nin oğlu ve Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi'nin amcazadesi olarak gösterir. Himmet Konur, Zenbilli hakkındaki bilgileri şecereyle karşılaştırınca Zenbilli'nin aslında Çelebi Halife'nin değil babasının amcazadesi olabileceğini belirtir. Hüsameddin'in başka bir kaydına göre Zenbilli Ali Efendi'nin oğlu Molla Çelebi Cemâleddin Mehmed, Çelebi Halife'nin kızından doğmuştu; yani iki aile evlilikle de birbirine bağlanmıştı.

Bir Şeyh Arayışı: Karaman, Tokat ve Erzincan

Çelebi Halife'nin tasavvufa yönelişini en erken anlatan Lâmiî'dir ve bu anlatı şeyhin kendi ağzından nakledilir. Buna göre medrese tahsilinin başındayken, Teftâzânî'nin Muhtasarü'l-Me'ânî'sini okuduğu sırada tasavvuf yoluna girmeye karar verdi. Karataş, bu kitabın medrese müfredatındaki yerine bakarak onun o sırada Karaman'ın merkezi Larende'de, küçük bir medresede olduğunu düşünür. Sefîne'ye dayanan TDV maddesine ve Reşat Öngören'e göre önce Zeyniyye şeyhlerinden Hacı Halife diye tanınan Seyyid Abdullah el-Kastamonî'ye intisap edip icazet almış, ama içindeki tatminsizlik geçmemiştir. Konur, bu bilginin bir kısmının Hulvî'den geldiğini ve Hulvî'nin bazı noktalarda Çelebi Halife'yi adaşı Cemâl Halife ile karıştırdığını hatırlatarak ihtiyatla karşılanması gerektiğini söyler.

Halvetîlikle tanışması Karaman'da olmuştur. Alâeddin Halvetî'nin (ö. 867/1462-63) halifesi Abdullah Karamânî'nin yanında halvete girdi. Kendi anlattığına göre bir gün Alâeddin Halvetî, Fatih'in İstanbul'dan uzaklaştırdığı yıllarda, baştan ayağa siyahlar giymiş ve siyah bir ata binmiş olarak Larende'ye girdi. Genç derviş onu görünce derin bir muhabbet duydu ve müridi olmak istedi; Alâeddin Halvetî ona hemen hilafet hırkası vermeye kalkıştı, o ise yolunu tamamlamadığını söyleyerek kabul etmedi. Şeyhin "Bundan sonra Halvetî terbiyesi için benim müritlerime muhtaç olacaksın" dediği nakledilir. Kısa süre sonra hem Alâeddin Halvetî hem Abdullah Karamânî öldü.

Bunun üzerine Tokat'a gidip halk arasında Tâhiroğlu diye bilinen Ümmî Şeyh Tâhirzâde'ye intisap etti. Lâmiî'nin aktardığı hatırası, erken dönem Halvetî terbiyesine dair en canlı tasvirlerden biridir. Okuma yazma bilmeyen bu Türkmen şeyh, kendi ifadesine göre "feyz" ile "hayz" kelimelerini karıştıracak kadar ümmîydi, ama manevî tesiri güçlüydü. Önce onu zaviyesinin ve mescidinin inşaatında çalıştırdı, sonra başka dervişlerle birlikte toprağa kazılmış bir çukura koyup açlıkla terbiye etti. Diğer dervişler dayanamayıp yakındaki köyden yiyecek getirince şeyh hepsini kovdu; Çelebi Halife ise açlıktan ölecek hâle gelinceye kadar direndi. Durumu haber verilince şeyhin "Ölsün" dediği anlatılır. Bu sert terbiye, ona bir keşif hâli gelip bunu şeyhine anlatıncaya kadar sürdü. Hüsameddin, Tâhirzâde'nin ölümünü 867 yılının Zilhicce ayına koyar. Karataş, Çelebi Halife'nin Tokat'taki şeyhini anlatırken onun ümmîliğini ve "Türkmen" oluşunu vurgulamasını, sonraki yıllarda İstanbul'da ulemaya hitap etmeye çalışan bir şeyhin kendi geçmişine bakışı olarak yorumlar.

Tokat'tan sonra Halvetiyye'nin ikinci piri sayılan Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî'nin yanına, Bakü'ye gitmek üzere yola çıktı. Erzincan'da Yahyâ'nın halifesi Muhammed Bahâeddin Erzincânî ile karşılaştı. Kaynaklarda Pîr Muhammed, Şeyh Pîrî ya da Molla Pîrî diye de anılan bu şeyhin yanında kalmayıp yoluna devam etti; iki konak gittikten sonra Yahyâ-yı Şirvânî'nin (ö. 868/1463-64) öldüğü haberini alınca Erzincan'a döndü ve Erzincânî'ye intisap etti. Seyrüsülûkünü onun yanında tamamlayıp icazet aldı. Sonraki Halvetî yazarları, Çelebi Halife ile Yahyâ-yı Şirvânî arasında daha doğrudan bir bağ kurmak için Erzincânî'nin rolünü küçültmüştür; on yedinci yüzyıl yazarı Muhammed Nazmi, Erzincânî'yi onun yalnızca "hırka ve kisve şeyhi" sayar. Erzincânî'nin ölüm tarihi de tartışmalıdır: Hulvî 869 (1465) der, ama TDV maddesine göre Erzincânî eserini 873'te (1468-69) yazdığını kendisi belirtir ve son dönem kaynakları ölümünü 879 (1474) olarak verir.

Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ndeki biyografi bu güzergâhı biraz farklı anlatır: Amasya'da İbrîzâde Muhyiddin Mehmed ile Cendîzâde Rükneddin Ahmed'den ders aldıktan sonra Halvetî halifelerinden "Pîr Abdullah Çelebi"nin sohbetine katılmış, onun işaretiyle Tokat'a gitmiş, oradan Erzincan'a geçmiş, Erzincan'da "Pîrî Halife"nin hizmetinde yolunu tamamlayıp Amasya'ya gelmiştir. Abdullah adı her iki anlatıda da vardır; farkı Hüsameddin'in onun tahsilini baştan Amasya'ya yerleştirmesindedir.

Amasya'ya Gelişi ve Hoca Sultan Zaviyesi

Çelebi Halife'nin Amasya'ya ne zaman geldiği tam olarak bilinmez. Karataş, Hüsameddin'in onu Karaman toprakları 1466'dan sonra Osmanlı'ya katıldığında Amasya'ya zorla gönderilmiş biri olarak kaydettiğini aktarır; kendisi ise genç şeyhin icazetten sonra Amasya'yı seçmesini o yıllarda Konya çevresinin savaş alanına dönmesine ve Zeynîlerin orada güçlü olmasına bağlar. Mehmet Koçak, icazetten sonra önce Tokat'ta bir süre irşad ettiğini, sonra Amasya'ya geçtiğini yazar ve bir görüşe dayanarak ilk geldiğinde Pir İlyas'ın kurduğu Gümüşlüoğlu Tekkesi'nde hizmet etmiş olabileceğini ekler; ancak Hüsameddin'de bu yönde doğrudan bir kayıt yoktur. Konur'a göre Amasya'ya gönderilmesi Erzincânî'nin ölümünden önce gerçekleşmiş, Şehzade Bayezid ile şeyhin Amasya'daki beraberliği 1481'e kadar en az yedi yıl sürmüştür.

Amasya'daki asıl yeri Hoca Sultan Zaviyesi'dir. Şehzade Bayezid'in hocası ve yakın çevresinden, Amasya'nın zengin ayanından Şemseddin Ahmed Çelebi, 880 (1475) yılında Dârüsselâm Mahallesi'nin üst tarafında büyük bir hankah, yanında bir misafirhane ve bir imaret yaptırdı. Halk onun unvanından dolayı bu yapıya Hoca Sultan Zaviyesi dedi. Hüsameddin'e göre Şemseddin Ahmed Çelebi, Çelebi Halife'ye "pek ziyade meclûb" olduğu için zaviyeyi ona yaptırmış, şeyhliğini ona vermiş ve bütün mülklerini zaviyenin giderlerine vakfetmişti. Vakfiyede tevliyetin kurucunun, nezaretin ise ilk şeyhin, yani Çelebi Halife'nin evladına ait olması şart koşulmuştu. Kadir Özköse, zaviyenin yerini eski Dârüsselâm Mahallesi'nde, bugünkü Fethiye Mahallesi civarında gösterir. Hüsameddin kendi zamanında zaviyenin harap olduğunu, kurucunun kabrinin kapı önünde kaldığını ve arsa üzerine bir ev yapıldığını, kayıp mezar taşlarını o evin bahçe duvarında bulduğunu anlatır.

Hüsameddin'e göre Çelebi Halife zühdü, takvası ve ilmiyle hem ulemaya hem halka kendini sevdirdi; Amasya valisi Bayezid de zaman zaman tekkesini ziyaret edip ihsanlarda bulunurdu. Hulvî'nin Lemezât'ı bu yakınlığı daha ileri götürür: şehzadenin şeyhe "tam bir itikadı" vardı ve ona biat etmişti. Şehzadenin kapıcıbaşısı ve musahibi Hacı Mustafa Ağa da şeyhin müridiydi; rüyalarının tabiri ve teselli bulması için şehzade ile şeyh arasında aracılık ederdi. Bu Mustafa Ağa, sonradan sadrazam olacak Koca Mustafa Paşa'dır. TDV maddesi, II. Bayezid'in Amasya'da onunla tanışmasını ve kapıcıbaşının ona mürid olmasını, şeyhin sonraki İstanbul itibarının başlıca sebepleri arasında sayar.

Amasya'daki ilmî çevreyle ilişkisine dair Hüsameddin bir iki ayrıntı daha verir. Mesnevî'nin iki meşhur beytini Arapça olarak şerh ettiği Şerh-i Dü Beyt-i Celâlî adlı risalesini 888 (1483) yılında, risalenin girişindeki ifadesine göre Amasya medreselerinden birinin müderrisi Kasım'ın hatırlatması üzerine yazmıştır. Amasya'da İçerişehir'deki Mahmud Çelebi Zaviyesi'nin şeyhi olan ve 894'te ölen İmâmzâde Ahmed Şemseddin Çelebi'yi eserlerinde çokça övdüğü de kaydedilir.

Saltanat Mücadelesi ve Karamânî Mehmed Paşa

Çelebi Halife'nin adını Osmanlı tarihine bağlayan olay, Fatih Sultan Mehmed'in ölümünün ardından Bayezid ile kardeşi Cem arasında yaşanan taht mücadelesidir. En eski anlatım Lâmiî'nindir ve olaydan kırk yıl kadar sonra yazılmıştır; Lâmiî bunu Kazasker Tâcîzâde Cafer Çelebi'den dinlemiştir. Cafer Çelebi'nin babası Tâcî Bey, Bayezid'in Amasya'daki sarayında defterdardı ve olayda şehzade ile şeyh arasında aracılık etmişti.

Bu anlatıya göre Bayezid bir gün Tâcî Bey'e üç bin akçe verip dervişlerin sofrası için Çelebi Halife'ye götürmesini istedi ve "Bir muradım vardır, lütfedip onunla meşgul olsun" dedi. Muradın ne olduğunu sormak isteyen Tâcî Bey'e "Onlar teveccüh edip muradımı bilir" cevabını verdi. Şeyh önce "Muradlarını deseler hoş idi" diye söylendi; ertesi gün Tâcî Bey'i çağırıp şehzadenin isteğinin sadrazam Karamânî Mehmed Paşa'nın helaki olduğunu bildirdi. Ancak paşa, Zeyniyye şeyhi Şeyh Vefâ'nın hazırladığı ve her türlü kazayı savan "sad ender sad" vefkini başında taşıyordu; Şeyh Vefâ ayrıca onun etrafına kimsenin giremeyeceği bir daire çizmişti. Çelebi Halife yine de şehzadenin muradının gerçekleşeceğini müjdeledi ve otuz üç gün sonra büyük bir hadise olacağını, kırk gün dolmadan paşanın öleceğini söyledi. Haber kendisine ulaşınca Bayezid'in utancından yüzü kızardı ve "Vallahi ben kimsenin sebepsiz helakine razı olmam, ancak bu zalim kardeşim Cem'e meyledip babama sürekli beni gammazlıyor" dedi. Otuz üç gün sonra Fatih'in ölüm haberi Amasya'ya ulaştı; yola çıkan Bayezid'e otuz dokuzuncu gün yeniçerilerin Mehmed Paşa'yı öldürdüğü haberi geldi.

Taşköprizâde aynı hikâyeyi başka ayrıntılarla anlatır. Onun anlatımında para yoktur; şeyh önce isteği reddeder, şehzadenin ısrarı üzerine gayb âleminde teveccüh eder ve Karaman evliyasının Cem'in yanında durduğunu görür. Onlar şeyhe ateş atarlar; ateşlerden biri Çelebi Halife'nin kızına isabet eder ve kız birkaç gün sonra hastalanıp ölür. İkinci teveccühte şeyh, Karamânî Mehmed Paşa'nın Müslümanların vakıflarını iptal edip beytülmale geçirdiğini söyler; bunun üzerine Şeyh Vefâ dışındaki Karaman evliyası paşayı desteklemekten vazgeçer. Taşköprizâde, Çelebi Halife'nin bir akrabasından duyduğu ilginç bir ayrıntıyı da ekler: şeyhin bu teveccühü sırasında Amasya'da Mehmed adını taşıyan kırk kişinin başına çeşitli musibetler gelmiş, anlatıcı da o sırada çocukken çıktığı ağacın dalı kırılıp başı yarılmıştır. Hulvî ise Tâcî Bey'in yerine Hacı Mustafa Ağa'yı aracı olarak gösterir.

Bu anlatıların tarihî değeri tartışmalıdır. John J. Curry, Çelebi Halife'nin olaylara gerçekten karıştığı sonucuna varır; bazı araştırmacılar ise hikâyeyi bir topluluğun kendi tarihini Osmanlı'nın kuruluş anlatısına sonradan yerleştirme çabası olarak görür. Karataş, anlatının özünde iki tarikatın, Fatih devrinde sarayda itibarlı olan Zeyniyye ile yükselmekte olan Halvetiyye'nin, İstanbul'daki gelecekleri için verdiği mücadeleyi yansıttığını savunur. Fatih döneminde Halvetî şeyhi Alâeddin Halvetî İstanbul'dan uzaklaştırılmış, Karamânî Mehmed Paşa'nın vakıf ve mülk arazilerini tımara çeviren uygulaması tarikat zaviyelerini de etkilemişti; Çelebi Halife'nin Karaman evliyasına söylediği sözler bu kırgınlığı taşır. Konur da olayı Amasya ile Karaman arasında bir rekabet olarak okur: bir yanda Şehzade Bayezid, Çelebi Halife, defterdar Tâcî Bey ve kapıcıbaşı Mustafa Ağa; öbür yanda Şehzade Cem, Konyalı sadrazam Karamânî Mehmed Paşa ve Zeyniyye şeyhi Şeyh Vefâ.

Karataş, "Mehmed" adına yapılan vurgunun bazı modern yazarlarca Fatih'in ölümüne Halvetîlerin karıştığı yolunda yorumlandığını da hatırlatır ve bu yorumu ikna edici bulmaz: çağdaş kaynakların hiçbiri zehirlenmeden söz etmez, Taşköprizâde bile Fatih'in yanlış tedavi yüzünden öldüğünü yazar, üç bin akçe ise böyle bir iş için gülünç derecede küçük bir paradır. Sonraki Halvetî yazarı Yusuf b. Yakub'un sadrazamın adını "Mehmed" yerine "Ahmed" yazması, Karataş'a göre ancak böyle bir dedikoduyu örtme çabası olarak anlaşılabilir.

Amasya'daki bir yapı da bu döneme bağlanır. Hüsameddin'e göre Cem'in saltanat girişimi Amasya'daki Bayezid'i huzursuz ettiğinde, Amasya'nın Halvetî şeyhlerinden Gümüşlüzâde Pîr Hayreddin Hızır Çelebi ile Cemâlîzâde Pîr Cemâleddin Mehmed Çelebi Halife onu teselli etmiş, saltanatın kendisine nasip olacağını müjdelemiş ve Amasya'da bir cami, medrese ve imaret yaptırmasını rica etmişlerdi. Bayezid tahta çıkınca sözünü tuttu; Amasya valisi oğlu Şehzade Ahmed'e emir gönderdi ve II. Bayezid Külliyesi 886 Recebinde başlanıp 891 Recebinde tamamlandı. Özköse de külliyenin Çelebi Halife'nin ricası üzerine yaptırıldığını yazar ve tarih olarak 1485'i verir.

İstanbul Yılları

Tahta çıktıktan birkaç yıl sonra II. Bayezid, Çelebi Halife'yi İstanbul'a davet etti. Koçak'ın aktardığına göre şeyh yüz kadar müridiyle Amasya'dan yola çıktı, Üsküdar İskelesi'nde devletin ileri gelenlerince karşılandı ve önce Ayvansaray'da, Gül Camii yakınında Kapıcıbaşı Mustafa Ağa'nın konağında misafir edildi. Aynı kaynağa göre 1485'te İstanbul'a geldi ve 1486'da Koca Mustafa Paşa'nın onun için yaptırdığı dergâha yerleşti. Yusuf b. Yakub, Mustafa Paşa'nın şeyhin İstanbul'da kalması için padişahtan Kızlar Manastırı denilen yeri istediğini ve burada hankah, imaret, cami, medrese ve hamamdan oluşan bir külliye yaptırdığını kaydeder. Eski bir Bizans manastırından dönüştürülen bu dergâh, bugün Kocamustafapaşa semtinde Sünbül Efendi Camii olarak bilinir ve Karataş'a göre Halvetiyye'nin imparatorluktaki en etkili merkezlerinden biri oldu; Amasya'daki Çilehane gibi, halvet için çok sayıda hücre barındırıyordu.

Çelebi Halife İstanbul'da kısa sürede şehrin tanınmış şeyhlerinden biri oldu. Hüseyin Vassâf'a göre İstanbul'da ilk Halvetî âyinini o icra etti. Bayezid ve Amasyalı çevresi tekkesini düzenli olarak ziyaret ederdi. Şeyh ise ulemanın kabulünü kazanmaya çalıştı: Sahn-ı Semân medreselerine gidip gelir, Arapça eserler yazardı. Lâmiî, Semâniye müderrisi Kasım Çelebi'den ders okurken hocasını ziyarete gelen Çelebi Halife'yi gördüğünü, ayrılırken bineğinin üzengisini tuttuğunu ve şeyhte büyük bir vecd hâli müşahede ettiğini anlatır.

İstanbul'a gitmesiyle Amasya'daki zaviye boş kalmadı. Hüsameddin'in birinci cildine ve ona dayanan Özköse'ye göre yerine oğlu Bedreddin Mahmud Çelebi geçmiş, sonra Hayreddin Hızır Çelebi, Muhyiddin Mehmed Çelebi ve Alâeddin Çelebi sırasıyla şeyh olmuştur. Hüsameddin'in sekizinci ciltteki biyografileri ise sırayı farklı verir: Çelebi Halife'nin yerine yeğeni Muhyiddin Mehmed Çelebi b. Kâsım geçmiş, 915'te onun ölümü üzerine Bedreddin Mahmud Çelebi on yedi yıl kadar şeyhlik yapmıştır.

Hac Yolculuğu ve Ölümü

İstanbul'da büyük bir veba salgını yaşanınca II. Bayezid, Çelebi Halife'yi kırk dervişiyle birlikte, salgının kalkması için dua etmek üzere hacca gönderdi. Konur'un aktardığı bazı kaynaklarda salgına bir deprem de eklenir. TDV maddesine göre şeyh yerine Sünbül Sinan'ı vekil bıraktı; Karataş ise Sünbül Sinan'ın o sırada Mısır'da olduğunu, şeyhin onu kutsal topraklarda kendisiyle buluşmaya çağırdığını yazar. Çelebi Halife Mekke'ye varamadan Tebük yakınlarında öldü. Vasiyetinde Sünbül Sinan'ın Koca Mustafa Paşa dergâhında yerine geçmesini ve kızı Safiye Hatun ile evlenmesini istemişti. Lâmiî, bu yolculuktan sonra yıllarca veba görülmemesinin şeyhin fedakârlığına bağlandığını kaydeder.

Ölüm tarihi kaynaklar arasında en çok tartışılan konudur. TDV maddesi, Konur ve Karataş, ölümüne düşürülen "kad mâte şâh-ı evliyâ" tarih mısraına dayanarak 899 (1494) yılını verir. Koçak 1497'yi yazar; Curry'nin makalesinin başlığında 900/1494 ve 905/1499 olasılıkları birlikte anılır. Hüsameddin ise iki farklı tarih verir: Amasya Tarihi'nin olaylar kısmında 903'teki veba için Hicaz'a gönderildiğini ve Mekke'de öldüğünü yazarken, sekizinci ciltteki biyografisinde Bayezid'in onu 887'de kırk müridiyle Hicaz'a gönderdiğini, dönüşte irşada devam ettiğini, 903'te Pir Abdurrahman Çelebi'nin ölümü üzerine Şehzade Ahmed'in şeyhi olduğunu ve 908 Muharreminin başında öldüğünü, bununla birlikte hac yolunda öldüğünün de rivayet edildiğini kaydeder. Hüsameddin'in anlatısı onu İstanbul'a hiç taşımaz ve ömrünün sonuna kadar Amasya'da gösterir; bu, diğer bütün kaynaklarla çelişir. Elimizdeki bilgilerle en güçlü tarih, tarih mısraının da desteklediği 899 (1494) yılıdır.

Eserleri ve Tasavvuf Anlayışı

TDV maddesinin yazarı Mehmet Serhan Tayşi'ye göre Cemâl-i Halvetî, Osmanlı döneminde en çok eser veren sûfîlerden biridir ve eserlerinin hemen hepsini Arapça yazmıştır. Risalelerinin çoğu bazı sure ve ayetlerin tasavvufî tefsiriyle ilgilidir. Fâtiha ve Duhâ surelerinin tefsiri, Âyetü'l-kürsî tefsiri olan Kitâbü'n-Nûriyye, Haşr suresinin son ayetlerini yedi tavır açısından yorumlayan Risâletü'l-Kevseriyye, abdestin sırlarını yedi fasılda anlatan Esrârü'l-vudû', Euzü besmeleyi açıklayan Risâletü'r-Rahîmiyye, kırk kudsî hadisin şerhi, zühd ve takvaya dair kırk hadisin izahı, zikrin âdabına dair bir fasıl, Molla Câmî'nin bir beytinin ve Ferîdüddin Attâr'ın bazı beyitlerinin şerhleri bunlar arasındadır. Sirâcü's-sâlikîn'i önce Türkçe yazmış, sonra Arapça'ya çevirmiştir. Bir de küçük bir divanı vardır. Hüsameddin bunlara Amasya'da yazdığı Şerh-i Dü Beyt-i Celâlî'yi ekler. Karataş, Arapça eserlerinin muhatabının İstanbul uleması olduğunu, şeyhin bu yolla eğitimli seçkinlerle bağ kurmaya çalıştığını belirtir.

En çok bilinen eseri Envârü'l-kulûb li-talebi rü'yeti'l-mahbûb'dur. Burada İsrâ suresinin ayetlerinden hareketle tasavvuf yolundaki yedi mertebeyi sıralar: sadr, kalb, ruh, sır, fenâfillâh, hayret ve fenâ fi'l-fenâ. Bunları yedi seyre karşılık getirir: seyr ilallah, seyr lillâh, seyr alallah, seyr billâh, seyr maallah, seyr fillâh, seyr anillâh. Aynı risalede Mü'minûn suresinin ilk ayetlerinden yola çıkarak "atvâr-ı seb'a" diye bilinen yedi tavrı açıklar ve dört türlü cennetten söz eder: amellerin karşılığı olan cennetü'l-ef'âl, Peygamber'e samimi bağlılıkla kazanılan cennetü'l-vârise, ilahî isim ve sıfatların tecellisinden doğan cennetü's-sıfât ve ancak tezkiye, tasfiye ve tecliye ile ulaşılan cennetü'z-zât.

Halifeleri ve Cemâliyye Kolu

Cemâliyye, Halvetiyye'nin dört ana kolundan biridir ve ondan Sünbüliyye, Şâbâniyye, Assâliyye ve Bahşiyye adlı dört tali kol doğmuştur. Hüseyin Vassâf'ın sıraladığı meşhur halifeleri arasında Sünbül Sinan Efendi, İdris Efendi, Cemal Efendi, Kasım Efendi, Alâeddîn-i Uşşâkî, Hayreddin Tokadî, Üveys Dede, Cemşâh-ı Karamânî, Sinân-ı Erdebîlî, Muslihuddin Efendi, Selâhaddin Efendi, Bayezid Halife, Ali Dede ve Dâvud Dede vardır.

Bu halifelerin önemli bir kısmı Amasya ile bağlantılıdır. Hüsameddin'in listesinde yeğeni ve Hoca Sultan Zaviyesi'ndeki halefi Muhyiddin Mehmed Efendi, Hayreddin Hızır el-Amâsî ve Merzifonlu Sünbül Sinan öne çıkar. Sünbül Sinan, Karataş'ın deyişiyle "Amasya'nın bir başka evladı"dır; önce Çelebi Halife'nin dervişlerine tepeden bakan bir medrese talebesiyken rüyalarla bu yola çağrılmış, şeyhinin ölümünden sonra Koca Mustafa Paşa dergâhının başına geçmiştir. Hayreddin Hızır Tokâdî ise Hüsameddin'e göre Amasya'da İçerişehir'in Karatay Mahallesi'ndeki, aslen Nakşibendîler için kurulmuş Mahmud Çelebi Tekkesi'nde şeyhlik yaparak orada Halvetî âdetlerini yürütmüştür.

Amasya'da Çelebizâdeler

Çelebi Halife'nin soyu Amasya'da "Çelebizâdeler" adıyla yüzyıllarca sürdü. Hüsameddin'e göre oğulları Bedreddin Mahmud ve Şemseddin Ahmed Efendiler de âlim ve şeyhlerdendi. Bedreddin Mahmud Çelebi babasından şer'î ilimleri ve tasavvufu öğrenmiş, onunla birlikte Hicaz'a gitmiş, dönüşte Mısır'da bir süre âlimlerden faydalanıp Amasya'ya gelmiş, Hoca Sultan Zaviyesi'nde şeyhlik yapıp 932 dolaylarında ölmüştür. Kabri, Hoca Sultan civarında Taksim önünde, Uzun Yol Mezarlığı'nın başındaki Çelebioğlu Türbesi'ndedir. Hüsameddin aynı aileden on yedinci yüzyılda Torumtay Medresesi müderrisi olan Çelebi Şeyhzâde Ahmed Efendi'yi, 1192'de ölen Amasya müftüsü Çelebizâde Hacı Hüseyin Efendi'yi de sayar. Zaviyenin nezareti uzun süre bu ailede kaldı; Özköse'ye göre 1686'da Çelebizâdelerin Amasya'daki kolu sona erince tekke Zanalı ailesine geçti, on sekizinci yüzyılın ortasında miras olarak paylaşılıp faaliyeti sona erdi.

Ailenin en tanınmış mensubu ise Sadrazam Pîrî Mehmed Paşa'dır. TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki maddesine göre Pîrî Mehmed Paşa, Çelebi Halife'nin oğludur; muhtemelen 1463'te Konya'da doğmuş, medrese tahsiline babasının Halvetî şeyhi olarak bulunduğu Amasya'da başlamış, bir süre Amasya Mahkemesi'nde kâtiplik yapmış (896/1491), Amasya valiliği sırasında babasından dolayı kendisini tanıyan II. Bayezid'in tahta çıkışından sonra kadılıklara, sonra defterdarlığa yükselmiştir. Konur da onu Çelebi Halife'nin oğlu olarak kaydeder. Hüsameddin ise Pîrî Paşa'yı ailenin İstanbul'a giden kolundan sayar, Çelebi Halife'nin oğulları arasında anmaz. Koçak, İstanbul'a önce Çelebi Halife'nin gittiğini, oğlu Pîrî Mehmed Paşa ile amcasının oğlu Ali Cemâlî'yi sonra yanına aldırdığını, bazı çocuklarının ise Amasya'da kaldığını yazar.

Bir Ad Karışıklığı: Cemâl Halife

Çelebi Halife ile aynı yıllarda Amasya'da yaşamış ve "Cemâl Halife" diye anılmış bir başka Halvetî şeyhi vardır; ikisi kaynaklarda zaman zaman karıştırılmıştır. Hüsameddin'in Amasya Tarihi'ne göre bu kişi, Karaman'dan Amasya'ya göç etmiş Mehmed Çelebi'nin oğlu Karamânîzâde Cemâleddin İshak Efendi'dir. Amasya'nın Temenna Mahallesi'nde doğmuş, Pîrî Mehmed Paşa ile birlikte büyümüş, Amasyalı hattat Abdullah Efendi'den yazı meşk etmiş, İstanbul'da medrese tahsili görmüş, sonra Amasya'ya dönerek Habîb-i Karamânî'ye intisap etmiştir. 902'de şeyhinin ölümü üzerine Selâmet Hatun Tekkesi'nin şeyhi olmuş, yirmi iki yıl kadar burada vaaz ve tefsir, hadis dersleri vermiş; Şehzade Ahmed de zaman zaman derslerine gelmiştir. Yavuz Sultan Selim'in tahta çıkışından sonra Amasya'dan ayrılıp İstanbul'a gitmiş, sadrazam Pîrî Mehmed Paşa'nın Molla Gürânî semtinde yaptırdığı zaviyede şeyh olmuş ve 940'ta (Şakâyık'a göre 933'te) ölmüştür.

Cemâleddin İshak Karamânî, Habîb-i Karamânî'nin silsilesindendir; Çelebi Halife ise Erzincânî üzerinden Yahyâ-yı Şirvânî'ye bağlanır. Karataş, Halvetiyye'nin Osmanlı topraklarında bu iki kurucunun, Çelebi Halife ile Habîb-i Karamânî'nin farklı siyasî çevrelere mensubiyeti üzerinden "Rûmî" ve "Karamânî" diye iki kola ayrıldığını savunur. Konur, Hulvî'nin Lemezât'ta Çelebi Halife'ye atfettiği bazı bilgilerin daha önce yazılmış Şakâyık'ta Cemâl Halife'ye ait olarak geçtiğini belirtir. Bu yüzden iki şeyhten birine ait bir bilgiyi aktarırken Cemâleddin Mehmed ile Cemâleddin İshak adlarına dikkat etmek gerekir.

Kronoloji

867 (1462-63): Karaman'daki şeyhleri Alâeddin Halvetî ve Abdullah Karamânî öldü; Çelebi Halife Tokat'a, Ümmî Şeyh Tâhirzâde'nin yanına gitti. Hüsameddin, Tâhirzâde'nin ölümünü 867 Zilhiccesine koyar.

868 (1463-64): Seyyid Yahyâ-yı Şirvânî'nin ölümü; Çelebi Halife Erzincan'a dönüp Muhammed Erzincânî'ye intisap etti.

880 (1475): Şemseddin Ahmed Çelebi, Amasya'da Dârüsselâm Mahallesi'nde Hoca Sultan Zaviyesi'ni yaptırıp şeyhliğini Çelebi Halife'ye verdi.

886 (1481): Fatih Sultan Mehmed'in ölümü ve II. Bayezid'in tahta çıkışı; Halvetî kaynaklarına göre Çelebi Halife bu süreçte şehzadeyi manevî olarak destekledi.

886-891 (1481-1486): Hüsameddin'e göre Çelebi Halife ile Pîr Hayreddin Hızır Çelebi'nin ricası üzerine Amasya'da II. Bayezid Külliyesi inşa edildi.

888 (1483): Hüsameddin'e göre Şerh-i Dü Beyt-i Celâlî'yi yazdı.

1485-1486: Koçak'a göre İstanbul'a geldi ve Koca Mustafa Paşa'nın onun için yaptırdığı dergâha yerleşti.

899 (1494): Veba için dua etmek üzere gönderildiği hac yolunda Tebük yakınlarında öldü (TDV, Konur, Karataş). Diğer kaynaklarda 1497, 905 ve 908 tarihleri de geçer.

915 (1509-10): Hüsameddin'e göre Hoca Sultan Zaviyesi şeyhi olan yeğeni Muhyiddin Mehmed Çelebi öldü, yerine oğlu Bedreddin Mahmud Çelebi geçti.

1686: Özköse'ye göre Çelebizâdelerin Amasya'daki kolu sona erdi; Hoca Sultan Tekkesi Zanalı ailesine geçti.

Kaynakça

Bu makalede şu kaynaklardan yararlanılmıştır:

  • Mehmet Serhan Tayşi, "Cemâl-i Halvetî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 7, İstanbul 1993, s. 302-303. https://islamansiklopedisi.org.tr/cemal-i-halveti
  • Himmet Konur, "Amasya'dan İstanbul'a Saltanat Yolunda Bir Şehzade ve Bir Şeyh: II. Bâyezîd ve Cemâl-i Halvetî", Sufiyye, 13, 2022, s. 227-244. https://doi.org/10.46231/sufiyye.1152572
  • Mehmet Koçak, "XV. ve XVI. Yüzyıllarda Siyaset, İlmiye ve Tasavvuf Üçgeninde Cemâlî Ailesi", Bartın Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, 9(2), 2024, s. 111-126. https://doi.org/10.70916/buefd.1595047
  • Hasan Karataş, The City as a Historical Actor: The Urbanization and Ottomanization of the Halvetiye Sufi Order by the City of Amasya in the Fifteenth and Sixteenth Centuries, Doktora Tezi, University of California, Berkeley, 2011, s. 94-118. https://escholarship.org/uc/item/7nv104fk
  • Hüseyin Hüsâmeddîn Yasar, Amasya Tarihi, c. 1 (Hoca Sultan Tekkesi, Mahmud Çelebi Tekkesi, Çelebioğlu Türbesi, Sultan Bayezid Camii ve sülaleler bahisleri); c. 3 (903 yılı olayları, s. 483 dolayı); c. 6 (s. 123-124 ve devamı) ("Ahmed Şemseddîn Çelebi-Hoca Sultan", "Ahmed Şemseddîn Çelebi-İmâmzâde" maddeleri); c. 8 ("Bedreddîn Mahmûd Çelebi-Çelebi Halîfezâde", "Cemâleddîn Mehmed Çelebi-Çelebi Halîfe", "Cemâleddîn İshâk Efendi-Karamânîzâde", "Cemâleddîn Mehmed Çelebi-Molla Çelebi" maddeleri), Amasya Belediyesi Kültür Yayınları.
  • Kadir Özköse, "Amasya'da Bulunan Halvetiyye Tekkeleri", Akademiar, 5, 2018, s. 91-118.
  • Zaur Şükürov, "Muhammed Bahâeddin Erzincânî", TDV İslâm Ansiklopedisi, Ankara 2020, s. 502-503. https://islamansiklopedisi.org.tr/muhammed-bahaeddin-erzincani
  • Yusuf Küçükdağ, "Pîrî Mehmed Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, İstanbul 2007, s. 280-281. https://islamansiklopedisi.org.tr/piri-mehmed-pasa

Çevrimiçi kaynaklar