Özgün Metin

Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün

La‘l-i lebet ki ḫāṣıyet-i nūş-ı cān dehed
Der her demī be-mu‘ciz-i Īsī revān dehed
Der-pīş-i la‘l-i to dil-i men rīşehā nümūd
Bāver ne-mī-koned meger ān dem ki cān dehed
Īn hestī-i dehen ki dilā nīst bā-vücūd
Gerded işāret-i ‘adem ez-vey nişān dehed
Pervāne-i dilem ki buved mest-i ‘ārıżet
Sūz u güdāz u girye be-her şem‘-dān dehed
Sırrī ki ez-leb-i to be-merdüm şeved ‘ıyān
Ān-rā be-nāzükī be-dil-i ḫurde-dān dehed
Der-sīne ez-ḫadeng-i to zaḫmī ki mī-şeved
Ṣad būse bīşter dil-i men ber-dehān dehed
Ez-pertev-i cemāl-i to yek lem‘a ki buved
Nūr u żiyā be-mihr ü meh-i āsmān dehed
Bergī zi-gül-sitān-ı cemālet henūz nīst
Her geh zamāne gerçi gül ü gül-sitān dehed
Mā-rā yaḳīn şod ān ki dehān-ı to hīc nīst
Hest īn ḳadr ki ẓann-ı süḫan ber-gümān dehed
Ḫāk-i rehet ki cevher-i cān gofteneş tevān
Her dem ṣabā be-merdüm ez-ān rāygān dehed
Yek būse z’ān dehen ki be-cān mī-dehed nigār
Çīzī ne-gūyemeş ki hemān rāygān dehed
Her dem be-tāb-ı ‘ışḳ-ı to sūzed dilem çü mūm
Ḫod-rā derūn-ı sīne ez-ān der-miyān dehed
Ber-rūyem eşk-rā me-kon ey dīdeem revān
Kes āb-rā ne-dīd ki ber-za‘ferān dehed
Dil-rā ki tāb-ı āteş-i mihr-i ruḫet be-sūḫt
Sūdī ‘aceb buved ki lebet nār-dān dehed
Şīrīn zi-şekkerest ü bih ez-ṣad du‘ā be-men
Düşnām-ı telḫ-rā büt-i nūşīn-lebān dehed
Ez-çeşme-i ḥayāt hemān lūle’ī nehed
Ān māh-rū ki ber-dehen-i men zebān dehed
Īn muşt-ı üstüḫᵛān ki be-cāme girifteem
Ḫᵛāhed dilem ki ber-seg-i ān dil-sitān dehed
Let ḫordenem be-ṭavf-ı ser-i kūy-ı ān ṣanem
Ẕevḳ u ṣafā-yı ravża-i bāġ-ı cinān dehed
La‘l-i lebet merā be-cevāhir fürūḫten
Mānend-i īn dü dīde be-rūyem dükān dehed
Ey şāh-ı ḥüsn her ki to-rā mī-resed lebet
Fī’l-ḥāl ez-ān dü merdümekeş-rā dü kān dehed
Ez-ḫāk-i dergeh-i to her ān baḥr-i eşk-i men
Ber-gül-sitān-ı kūy-ı to āb-ı revān dehed
Zaḫm-ı ḫadeng-i ġamze-i cādūyet ey ṣanem
Ber-cān-ı ḫaste rāḥat-ı rūḥ u cinān dehed
Bī-gül-şen-i cemālet eger ḫāk mī-şevem
Her cā ki bād-ı ṣubḥ bered … dehed
Peykān-ı tīr-i to ki be-māned be-sīneem
Be’nmāyed īnçonīn ki be-dil … dehed
Bergī zi-gül-sitān-ı cemālet ne-mī-şeved
Ger ṣad hezār berg gül-i būstān dehed
Ġālib ne ez-cibill-i to peydāst īn heme
Ez-cūy-bār-ı luṭf-ı şeh-i kām-rān dehed
Şeh Bāyezīd ḫān ki heme ḫān esīr-i ūst
Nūşīn-revān be-ḳālib-i Nūşīn-revān dehed
Ser-çeşme-i ḫilāfet ü ġāzī ki rütbeteş
Āb-ı nihāl-i ‘adl zi-tīġ-i Yemān dehed
Hemçün zamāne düşmen-i ḫod-rā celāl-i ū
Gāhī be-bād gāh be-āb-ı revān dehed
Ḫᵛāhed zi-çākerān-ı vey āyed yekī resūl
‘Īsī be-dest-i mihr ki īn nerd-i bān dehed
Ger mülk-i ‘ālemeş ki dileş ber-kesī dehed
Bīş ez-taḫayyül-i dil-i ḫod ū der-ān dehed
Dest-i bahār bīn ki çi ḳullāb mī-zened
Der-ḫıdmeteş ki ḳavs-i ḳuzaḫ-rā kemān dehed
Ez-āb-ı luṭf u perveriş-i ẓıll-i ‘āliyeş
Her şūḫ u Türk-tāz kemend ü kemān dehed
Der-her nefes ṭufeyl-i ‘aṭā vü sehā-yı ūst
Ān la‘l ü dür ki baḥr ü heme ‘ömr kān dehed
Ḫāk-i reheş ki secde-geh-i şāh-ı encümest
Her rūz būse ḫüsrev-i gerdūn ber-ān dehed
Der-devr-i şāh-bāz-ı celāleş ‘acīb nīst
Şāhīn be-çeşm-i ḫod ki be-kebk āşyān dehed
Şod perde-dār-ı ḳadr-i refī‘-i vey erçi ‘arş
Ẓıll-i ẓalīl-i ū be-felek sāye-bān dehed
Ey şāh-ı heft kişver ü sulṭān-ı baḥr ü ber
Ḫāk-i deret murād-ı heme ins ü cān dehed
Der-her süḫan ḫayāl-i daḳīḳa-şinās-ı to
Ta‘līm-i nükte-i ḫıred-i ḫurde-dān dehed
Ez-çākerān-ı dergeh-i ‘ālī-cenāb-ı to
Maḳṣūd-ı ḫalḳ-ı ‘ālem ü pīr ü cüvān dehed
Ẕerrāt-ı ḫāk-i vey hemegī mihr-i lāmi‘est
Şāh-ı felek ki rūy berīn āstān dehed
Şeh-bāz-ı sidre ez-dil ü cān mī-bered ḥased
Ḳaṣr-ı refī‘et er be-kebūter mekān dehed
Çarḫ-ı felek ki āvered īn mihr ü māh-rā
Gūyā zi-maṭbaḫet be-gedāyeş dü nān dehed
Gerd-i rehet ki çeşme-i ‘ayn-ı ḥayāt buved
Her ‘ayn-ı kīmyā ki ḫaber dād ez-ān dehed
Der-bezm-gāh-ı ‘ālem-i ‘ulvī şeb-i sefer
Ez-nevk-i nīze leşker-i to şem‘-dān dehed
Vaṣf-ı cemīl ü ‘adl-i to-rā ey melek-ṣıfat
Bā-yekdiger ḫaber heme kerd beyān dehed
Ḳadr-i refī‘-i to ki ḳażā çāker-i veyest
Her cā k’işāret-i to buved ū emān dehed
Ez-behr-i ḫūn-ı düşmen ü a‘dā-yı devletet
Ber-dest-i dehr ḫüsrev-i gerdūn emān dehed
Şāh-ı felek ne-dīde vü hergiz ne-kerdeest
Īn rūşenī ki Ḫüsrev-i ṣāḥib-ḳırān dehed
Ez-dest-i gerdişī ki resed ḫaste ber-dereş
Baḫşed ḥayāt yek nefeseş cāvdān dehed
Devlet-serā-yı şer‘ be-īn çār ṣuffaeş
Ma‘mūrter ki perveriş īn ḫanedān dehed
Ger baḥr ü kān be-ḫıdmet-i ḫod ‘acz mī-berend
Cūd u seḫā-yı Ḫüsrev-i gītī-sitān dehed
Nā-geh ki yek gedā buved ü ḥācetī bered
Ez-sāyilān-ı dergeh-i ū ḫān ü mān dehed
Şāhā egerçi Rūmīyem ü bende-i ḥaḳīr
Ammā zebān-ı Fürs be-kes ḥaḳ hemān dehed
Ber-güfte-i Ẓahīr Münīrī be-himmetet
Eknūn cevāb-ı medḥ-i Ḳızıl Arslan dehed
Selmān be-īn ḳaṣīde eger gūş mī-zened
Dāned ki dād-ı Ḥaḳ be-kesī hem-çonān dehed
İḳlīm-i Vīs-rā ki be-kes mī-dehī henūz
Fikret der-ān buved ki revān bīş ez-ān dehed
Tā īn dü gevherī ki felek rūz u şeb çonīn
Ez-behr-i def‘-i ẓulmet-i īn dūdmān dehed
Bādā zi-mihr-i ḥüsn-i to rūşen cihān ki tā
Bā-yekdiger ki mihr ü ḳamer-rā ḳırān dehed

Günümüz Türkçesiyle

1. Senin lal dudağın can şerbetinin, yani ömrü uzatan içkinin özelliğini taşır; her an İsa'nın mucizesiyle can verir. (Ölüyü dirilten İsa nefesi, sevgilinin dudağının can bağışlamasına benzetilir. "Revān" sözlük anlamıyla hem can, ruh hem de akıcı, hemen demektir.)

2. Gönlüm senin lal dudağının önünde yaralarını gösterdi; dudağın buna inanmıyor, meğer ki gönül can verdiği an inansın. (Ersoy ikinci mısraı "dudağın can bağışladığı için buna inanmadı" diye anlar; Farsça söz dizimi, gönlün can verdiği anda inanılacağı okumasına da imkân verir. Beyit iki türlü okunabilir.)

3. Ey gönül, onun varlığı olmayan ağzının bu "varlığı" yokluğun işareti olur ve ondan bir nişan verir. (Divan şiirinde sevgilinin ağzı o kadar küçüktür ki yok sayılır; ağız ancak yokluğa işaret ederek kendini belli eder.)

4. Senin yanağının sarhoşu olan pervane gönlüm her şamdana yanma, erime ve ağlama verir. (Ersoy beyti "gönlüm her şamdanın karşısında yanıp yakılıp ağlar" diye anlar; mısra, gönlün yanışının şamdanlardaki mumlara da yanmayı öğrettiği biçiminde de okunabilir.)

5. Dudağından insanlara bir sır görünecek olursa onu incelikle, ince şeyleri anlayan gönle verir.

6. Senin bakış okunun göğsümde açtığı her yaranın ağzına gönlüm yüz öpücükten fazlasını verir. (Yaranın ağzı, sevgilinin ağzıyla birlikte düşünülür; Ersoy gönlün sevgilinin ağzına yüzlerce öpücük verdiği biçiminde anlar.)

7. Yüzünün güzelliğinin ışığından tek bir parıltı olsa gökteki güneşe ve aya nur ve aydınlık verir.

8. Zaman her ne kadar her vakit gül ve gül bahçesi verse de güzelliğinin gül bahçesinden bir yaprak henüz yoktur; yani dünya senin güzelliğinin bir yaprağının benzerini bile ortaya çıkaramamıştır.

9. Senin ağzının hiç olmadığını kesin olarak anladık; şu kadar var ki söylediğin söz bir şüphe doğurur. (Ağız yoktur ama sevgili söz söylediğine göre ağzı olabilir; Ersoy "konuşup konuşmadığın konusunda şüpheye düştük" diye anlar.)

10. Yolunun toprağına can cevheri denebilir; saba yeli onu her an insanlara bedava ulaştırır.

11. O resim gibi güzel, o ağızdan cana karşılık bir öpücük veriyor; ona bir şey demem, çünkü âdeta bedava veriyor. (Ersoy "cana bir öpücük verir, karşılıksız verdiği için bir şey diyemem" diye anlar; "be-cān" sözü "can karşılığında" diye de okunabilir ve o zaman canla ödenen öpücüğün yine de bedava sayıldığı anlaşılır.)

12. Gönlüm her an senin aşkının ateşiyle mum gibi yanar; bu yüzden kendini göğsün içinde, ortada gizli tutar.

13. Ey gözüm, gözyaşlarını yüzüme akıtma; kimse safranın sulandığını görmemiştir. (Âşığın sararmış yüzü safrana benzetilir.)

14. Yanağının güneşinin ateşi gönlü yaktı; dudağın bir nar tanesi verse ne tuhaf bir fayda olurdu. (Nar tanesi dudaktan alınacak öpücüğü anlatır. "Nār" sözlük anlamıyla Arapçada ateş, Farsçada nar demektir; "nār-dān" sözü ateşle de ilişki kurar. Ersoy "dudağından bir öpücük versen bu ateşe faydası olur mu?" diye anlar.)

15. Tatlı dudaklı put gibi güzellerin acı sövgüsü bana şekerden tatlıdır, yüz duadan iyidir.

16. Dilini ağzıma koyan o ay yüzlü, hayat pınarından bir musluk koymuş olur.

17. Gönlüm, elbiseme sarılı bu bir avuç kemiği, yani bedenimi, o gönül alan sevgilinin köpeğine vermek ister.

18. O put gibi güzelin mahallesini tavaf ederken tekme yemem bana cennet bahçelerinin zevkini ve safasını verir.

19. Senin lal dudağın bana mücevher satmak için yüzümde bu iki göz gibi bir dükkân açar. (Kanlı gözyaşı döken gözler mücevher dükkânına benzetilir. Ersoy beyti "dudakların yüzüme gözlerim gibi iki maden bağışlar" diye anlar.)

20. Ey güzellik şahı, sana kim ulaşırsa dudağın o anda onun iki göz bebeğine iki maden verir.

21. Deniz olmuş gözyaşlarım, kapının eşiğinin toprağından, gül bahçesine benzeyen mahallene akarsu verir.

22. Ey put gibi güzel, büyücü bakışının okunun yarası hasta cana ruh rahatlığı ve cennetler verir.

23. Senin güzelliğinin gül bahçesinden ayrı toprak olursam, seher yeli o toprağı nereye götürürse oraya … verir. (Mısraın bir kelimesi nüshalarda yazılmamıştır; Ersoy'a göre bu yer VY ve VT nüshalarında boş bırakılmıştır.)

24. Göğsümde kalan okunun temreni, gönle … veriyormuş gibi görünür. (Bu mısraın da bir kelimesi nüshalarda yazılmamıştır.)

25. Bostan gülü yüz bin yaprak verse de senin güzelliğinin gül bahçesinden bir yaprak olamaz.

26. Galiba bütün bunlar senin yaratılışından ileri gelmiyor; (sevgili) bunları, her dileğine ulaşan şahın lütuf ırmağından veriyor. (Ersoy beytin başına "Ey sevgili!" hitabını ekleyerek anlar.)

27. Bütün hanların esiri olduğu Şah Bayezid Han, Nûşirevân'ın kalıbına tatlı bir can verir. ("Nūşīn-revān", sözlük anlamıyla "tatlı can" demektir ve adaletiyle anılan eski İran hükümdarı Nûşirevân'ın adıyla aynı sesi taşır; padişah onun adaletini yeniden diriltir. Ersoy beyti "Nûşîn-revân şeklinde cana huzur vermektedir" diye anlar.)

28. Hilafetin pınar başı ve rütbesi gazilik olan padişah, adalet fidanının suyunu Yemen kılıcından verir. (Kılıcın parıltısı "su" diye anılır; adaleti kılıç sular.)

29. Onun celali, tıpkı zaman gibi, kendi düşmanını kâh yele kâh akarsuya verir.

30. Onun kullarından biri elçi olarak göğe gelmek istese, İsa güneşin eliyle bu merdiveni uzatır. ("Nerd-i bān" sözü sözlük anlamıyla merdiven demek olan "nerdübān"dır; "mihr" de hem güneş hem sevgi anlamına gelir.)

31. Gönlü dünya mülkünden birine bir şey vermek dilese, ona kendi gönlünün hayal ettiğinden daha fazlasını verir.

32. Baharın elinin nasıl kanca attığına bak; onun hizmetinde gökkuşağını yay olarak verir. ("Ḳullāb" sözlük anlamıyla çengel, kancadır; Ersoy "yay çektiğine bir bak" diye anlar.)

33. Onun yüce gölgesinin lütuf suyundan ve terbiyesinden her şuh ve yağmacı güzel kement ve yay edinir.

34. Denizin ve madenin bütün ömür boyunca verdiği o lal ve inci, her nefeste onun bağışının ve cömertliğinin sofrasına davetsiz bir konuktur. ("Ṭufeyl" sözlük anlamıyla davetsiz misafir demektir; Ersoy bu cevherlerin onun cömertliği yanında hiç mesabesinde kaldığını söyler.)

35. Yolunun toprağı yıldızların şahının secde yeridir; göğün hükümdarı güneş her gün oraya öpücük verir.

36. Onun doğana benzeyen celalinin devrinde şahinin kendi gözünde kekliğe yuva vermesine şaşılmaz. (Adalet öyle yaygındır ki avcı kuş avını korur.)

37. Arş, onun yüce kadrinin perdeciliğini yapsa da, onun koyu ve serin gölgesi feleğe gölgelik verir.

38. Ey yedi iklimin şahı, karaların ve denizlerin sultanı, kapının toprağı bütün insanların ve cinlerin muradını verir.

39. İncelikleri bilen hayalin her sözde ince anlayışlı akla nükte dersi verir.

40. Yüce yaratılışlı kapının kullarından her biri dünya halkının, yaşlısının ve gencinin dileğini verir.

41. Onun toprağının zerrelerinin hepsi parlayan bir güneştir; bu yüzden göğün şahı güneş bu eşiğe yüz sürer.

42. Yüce sarayın bir güvercine yer verse, Sidre'nin şahini canla gönülden onu kıskanır. (Ersoy "Sidre'nin şahini"ni Cebrail olarak açıklar.)

43. Bu güneşi ve ayı getiren dönen felek, sanki senin mutfağından dilencine iki ekmek verir. (Güneş ile ay iki yuvarlak ekmeğe benzetilir.)

44. Ebedî hayat pınarı olan yolunun tozu, kimyanın özü hakkında kim haber verdiyse o özü verir. (Beyit iki türlü okunabilir: Ersoy ikinci mısraı "kimya konusunda uzman olan herkes bundan haber verdi" diye anlar. "‘Ayn" sözlük anlamıyla hem pınar hem bir şeyin kendisi, özü demektir ve beyitte iki kez bu iki anlamla kullanılır.)

45. Senin askerlerin sefer gecesinde yüce âlemin meclisine mızraklarının ucundan şamdan verir. (Mızrak uçlarının parıltısı gökteki meclise mum olur.)

46. Ey melek huylu, herkes senin güzel vasıflarını ve adaletini birbirine haber verip anlatır.

47. Kaderin kendisi kölesi olan yüce kadrin, nereye işaret edersen oraya aman verir.

48. Senin ve devletinin düşmanlarının kanı için göğün hükümdarı zamanın eline aman verir. (Beytin anlamı açık değildir; Ersoy da kelimesi kelimesine "dünyanın padişahı zamane eline eman verir" diye aktarır. Kafiye sözü "emān" 47. ve 48. beyitlerde tekrarlanır.)

49. Güneş, kıranlar sahibi hükümdarın verdiği bu parlaklığı hiç görmemiş ve kendisi de asla verememiştir.

50. Zamanın dönüşünün elinden bir hasta onun kapısına varsa, o bir nefesiyle ona ebedî hayat bağışlar.

51. Şeriatın devlet sarayı bu dört sofasıyla, bu hanedanın beslemesiyle daha mamur olur. (Dört sofanın neye işaret ettiği beyitte açıklanmaz.)

52. Denizler ve madenler kendi hizmetlerinde acze düşseler, dünyayı fetheden hükümdarın cömertliği ve bağışı yeter.

53. Ansızın bir dilenci gelip bir ihtiyacını arz etse, onun kapısındaki dilencilerden biri bile ona ev bark verir. ("Ḫān u mān" sözlük anlamıyla ev bark demektir; "ḫān" aynı zamanda hükümdar anlamına gelir. Ersoy beyti "dergâhından istekte bulunanlara saltanat bağışlar" diye anlar.)

54. Ey şah, her ne kadar Rumlu, yani Anadolulu ve hakir bir kul olsam da Fars dili kişiye hakkını yine de verir. (Ersoy "Farsçayı bilmek kişiye hakkını teslim ettirir" diye anlar.)

55. Münîrî, senin himmetinle şimdi Zahîr'in sözüne, onun Kızıl Arslan övgüsüne cevap veriyor.

56. Selmân bu kasideye kulak verse, Hakk'ın bağışını birine bu ölçüde de verdiğini anlar. ("Dād" sözlük anlamıyla hem bağış hem adalet, hak demektir.)

57. Vîs'in ülkesini daha birine verirken, düşüncen ondan da fazlasını hemen vermektir. (Ersoy "Vîs'in ülkesini birisine verdiğinde gönlün düşüncenden daha fazlasını verir" diye anlar.)

58. Felek gece gündüz bu iki cevheri, güneşi ve ayı, bu hanedanın karanlığını gidermek için böyle verdikçe,

59. Güneş ile ay birbirine kavuştukça cihan senin güzelliğinin güneşinden aydınlık olsun. ("Ḳırān" sözlük anlamıyla iki gök cisminin aynı burçta buluşmasıdır; 49. beyitteki "ṣāḥib-ḳırān" sözüyle ilişki kurar.)

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir elli dokuz beyitlik Farsça bir kasidedir ve neşirde Kaside 17 numarasını taşır. Kaside, bütün beyitleri aynı kafiyeyle süren, çoğunlukla bir hükümdarı övmek için yazılan uzun nazım şeklidir. Vezin "mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün" kalıbıdır. Redif Farsça "dehed" (verir) fiilidir; Ersoy da divandaki kaside redifleri arasında "dehed"i anar. Kafiye "-ān" sesine dayanır (cān, revān, nişān, şem‘-dān, dehān, āsmān, gül-sitān, rāygān …); Ersoy bu kasideyi revi harfinden önce uzun ünlü bulunan kafiye-i müreddefeye örnek verir. Bazı kafiye sözleri tekrarlanır: "rāygān" 10. ve 11., "emān" 47. ve 48., "cinān" 18. ve 22. beyitlerde iki kez kullanılır. 1. beyitteki "revān" ile 27. beyitteki "Nūşīn-revān" ise aynı sesi iki ayrı anlamla taşır. Kaside Vatikan (VT 31a) ve Viyana (VY 154b) nüshalarında vardır. Neşirdeki başlık "Der-medḥ-i Sulṭān Bāyezīd Ḫān ḫalledallāhü mülkehū", yani "Sultan Bayezid Han'ın övgüsünde; Allah mülkünü ebedî kılsın" anlamındadır. Kasidenin ne zaman sunulduğuna dair kaynakta bilgi yoktur.

Kasidenin bölümleri metinde açıkça görülür. 1-25. beyitler sevgiliye seslenen, gazel havasında bir giriş bölümüdür (teşbib); dudak, ağız, yanak, bakış oku ve gözyaşı bu bölümün başlıca konularıdır. 8. ve 25. beyitler hemen hemen aynı düşünceyi tekrarlar: dünyadaki bütün güller sevgilinin güzellik bahçesinden bir yaprağa denk olamaz. 26. beyit girizgâhtır; sevgilinin bütün bu güzellikleri "her dileğine ulaşan şahın" lütfundan aldığı söylenerek övgüye geçilir ve 27. beyitte Şah Bayezid Han'ın adı verilir. 27-53. beyitler medhiyedir. 54-56. beyitler şairin kendisinden ve şiirinden söz ettiği fahriye bölümüdür; mahlas 55. beyitte "Münīrī" olarak geçer. 57. beyit son bir övgü, 58-59. beyitler ise "tā …" (… oldukça) kalıbıyla birbirine bağlanan duadır.

Kaside Farsça yazılmıştır; "Günümüz Türkçesiyle" bölümü özgün beyitlere ve Ersoy'un aparattaki anlamlarına dayanır. Ersoy'dan ayrılan ya da beytin iki türlü anlaşılabildiği yerler (2, 4, 9, 11, 19, 44, 53, 57. beyitler) aktarımda ayrıca belirtilmiştir. 23. ve 24. beyitlerin ikinci mısralarında birer kelime nüshalarda yazılmamıştır; bu boşluklar özgün metinde "…" ile gösterilmiş, aktarımda doldurulmamıştır. 48. beytin anlamı açık değildir.

Anlam ve Söz Sanatları

Giriş bölümünde Münîrî divan şiirinin yerleşik güzellik mazmunlarını Farsçanın imkânlarıyla işler. Sevgilinin dudağı İsa nefesi gibi can verir (1), ağzı o kadar küçüktür ki yokluğun işaretidir ve ancak söz söylediği için var sanılır (3, 9). Âşığın gönlü yanağın sarhoşu bir pervanedir (4), mum gibi yanar (12), göğsündeki her yara bir ağız olup sevgilinin okunu öper (6). Sararmış yüz safrana benzer ve gözyaşıyla sulanmamalıdır (13); kanlı gözyaşı döken gözler mücevher dükkânına döner (19). Bu bölümde âşığın aşağılanmayı sevinçle karşılaması da sık görülür: güzellerin acı sövgüsü yüz duadan iyidir (15), sevgilinin mahallesinde tekme yemek cennet zevki verir (18), şairin bedeni sevgilinin köpeğine sunulur (17).

Medhiye bölümünde söz oyunları yoğunlaşır. 27. beyitte "nūşīn-revān" sözü hem "tatlı can" hem de adaletiyle anılan Nûşirevân'ın adıdır; Bayezid, eski hükümdarın kalıbına yeniden can verir. 28. beyitte "ser-çeşme" (pınar başı), adalet fidanının "su"yu ve Yemen kılıcının parıltısı su imgesi etrafında bir tenasüp kurar. 30. beyitte "nerd-i bān" (merdiven) sözü, 53. beyitte "ḫān u mān" (ev bark) ile "ḫān" (hükümdar) arasındaki ilişki, 56. beyitte hem bağış hem adalet anlamına gelen "dād" sözü, 59. beyitte de güneş ile ayın "ḳırān"ı ile 49. beyitteki "ṣāḥib-ḳırān" unvanı arasındaki bağ bu oyunların örnekleridir. Padişahın cömertliği abartmalı benzetmelerle anlatılır: denizin incisi ve madenin lali onun sofrasına davetsiz konuktur (34), felek güneşle ayı onun mutfağından dilencilere verilen iki ekmek gibi getirir (43), kapısındaki dilenciler bile başkalarına ev bark bağışlar (53). Adaletin yaygınlığı ise şahinin kekliğe yuva vermesiyle anlatılır (36).

54. beyit, kasidenin dikkat çeken yerlerinden biridir. Şair kendini "Rūmī", yani Anadolulu ve hakir bir kul diye anar, ama Fars dilinin kişiye hakkını vereceğini söyler; Ersoy beyti "Farsçayı bilmek kişiye hakkını teslim ettirir" diye anlar. Böylece Anadolulu bir şairin Farsça kaside yazma iddiası, kasidenin içinde açıkça dile getirilir.

Tarihî Bağlam

Kasidenin kime yazıldığı başlıktan ve 27. beyitteki "Şeh Bāyezīd ḫān" adından bellidir: memduh II. Bayezid'dir. Ersoy'a göre Münîrî'nin Farsça kasidelerinde klasik İran edebiyatının kaside ustaları Zahîr-i Fâryâbî ile Selmân-ı Sâvecî'nin etkisi görülür; TDV maddesi de aynı tespiti yapar. Ersoy bu "-ān dehed" kafiye ve redifli kasideyi hem Selmân'a hem Zahîr'e nazire olarak yazılmış şiirler arasında sayar. Şair bunu kasidenin içinde kendisi söyler: 55. beyitte Zahîr'in Kızıl Arslan övgüsüne, padişahın himmetiyle, cevap verdiğini; 56. beyitte Selmân'ın bu kasideyi duysa Hakk'ın bağışının bu ölçüde de verildiğini anlayacağını belirtir. Ersoy girişte bu iki beyti, Münîrî'nin kasidede Zahîr ile Selmân'ın izinden yürüdüğünün örneği olarak alıntılar. Kızıl Arslan, Zahîr'in övdüğü hükümdarın adı olarak beyitte geçer; kasidenin Bayezid'in Amasya'daki şehzadelik yıllarında mı yoksa saltanatı sırasında mı yazıldığı ise kaynaklarda belirtilmez.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar