Özgün Metin
Vezin: mef‘ūlü fā‘ilātü mefā‘īlü fā‘ilün
Mülk-i cihānı ṭutmaġa şāh-ı cihān-ı ṣubḥ
Yetişdi ṣubḥ-dem yine ṣāḥib-ḳırān-ı ṣubḥ
Evvel ḳademde ‘ālemi ṭutdı daḫı henūz
Yüriyiş itmeden şeh-i devr-i zamān-ı ṣubḥ
Kör oldı ise şeb-pere n’ola irişdi çün
Taḫt-ı sa‘ādet üzre bedī‘u’z-zamān-ı ṣubḥ
Gürg-i siyāh-ı şeb dişini ṣırtarur iken
Mecmū‘ı dökdi bir ṭaş ile hep şubān-ı ṣubḥ
Döndise nev‘arūsa n’ola dehr-i pīre-zen
Göründi çün ki ṭal‘at-ı baḫt-ı cüvān-ı ṣubḥ
Dīv-i siyāh-ı şeb nice ṭāḳat getüre kim
Ḥaydar-ṣıfat irişdi yine arslān-ı ṣubḥ
Gerçi ki bī-ḥisāb idi ḫayl-i sipāh-ı şeb
Ṭaġıtdı yetişüp şeh-i gītī-sitān-ı ṣubḥ
Āhū-yı çarḫı bīşe-i ẓulmetden ürküdüp
Ṣayd eyledi revān yine şīr-i jiyān-ı ṣubḥ
Ḳıldı yine kebūter-i eflāki tār u mār
Bāz-ı sefīd ile görünüp āşyān-ı ṣubḥ
Türk-i süvār-ı çarḫ eline aldı tīġini
Oldı kemend-i zīn aña hep rīsmān-ı ṣubḥ
Cām-ı cihān-nümā yetişür her ‘alā’ṣ-ṣabāḥ
Bir gicelik seferde bize armaġān-ı ṣubḥ
Örter ḥarīr-i nūr ile eṭfāl-i encümi
Gehvāre-i felekde şeh-i mihribān-ı ṣubḥ
Ṭūṭī-i sebz-i çarḫ-ı felek ṭu‘mesiyiçün
Ṭoldı nebāt ü ḳand ile şekker-sitān-ı ṣubḥ
Beñzer ki gözgü ṭopı aṣar yine āftāb
K’uruldı ḳubbe-i felege nerd-i bān-ı ṣubḥ
Ḳaldı mı ola diyü küdūrāt-ı şeb daḫı
Görmege çıḳdı çarḫa meger dīde-bān-ı ṣubḥ
Nūrānī pīr olduġıçün şöyle āftāb
Ḫoş yaraşur başında anuñ ṭaylesān-ı ṣubḥ
Türk-i süvār-ı çarḫuñ öñince revān olur
Çignine çarḫuñ uralı bergüstevān-ı ṣubḥ
Kāfūr u isfidāc ki bu deñlü yüklenür
Nerden götürüriki ‘aceb kār-bān-ı ṣubḥ
Ser-çeşme-i ḥayātı sebīl eyledi yine
Ḳaṣr-ı felekden aşaġa şādur-revān-ı ṣubḥ
Çarḫ-ı çehārüm üzre diküp sancaḳ-ı sepīd
Ṭar itdi dün şehine rehi keh-keşān-ı ṣubḥ
İdüp sipihr ḥoḳḳasını ser-nigūn döker
Bunca cevāhiri kef-i gevher-feşān-ı ṣubḥ
Bu şi‘ri dil-küşāya ki ben ibtidā idem
İşitmege hep anı iver şöyle cān-ı ṣubḥ
Ey āftāb-ı ṭal‘atı rūḥ u revān-ı ṣubḥ
V’ey mihr-i ḥüsni dīde-i cān-ı cihān-ı ṣubḥ
Beñzer ki ṭal‘atuñ güneşi vaṣfını ider
K’altun ḳalemle ‘arşa yazılur beyān-ı ṣubḥ
Meddāḥ-ı mihr-i ḥüsnüñ olaldan berü tamām
Altūn-ı ḫāliṣ ile ṭolupdur dehān-ı ṣubḥ
Āhum odıyla yanduġını sīne-i felek
Gün gibi rūşen eyledi dāġ-ı nihān-ı ṣubḥ
Zülf-i ḫamuñla oldı şeb-i tīre tīre-dil
Mihr-i ruḫuñla güldi gül ü gül-sitān-ı ṣubḥ
Bir kez götür niḳābuñı ey serv-i lāle-ruḫ
Görsün ki gül de nerde olur būstān-ı ṣubḥ
Düşdiyise göñül şeb-i hicrān ü fürḳate
Anca daḫı diye dil-i bī-çāre ḳanı ṣubḥ
Ṭoldı ‘aḳīḳ-i eşküm ile yir yüzi tamām
Yāḳūt-ı āftāb ile mānend-i kān-ı ṣubḥ
Bir ẕerre beñzemez yüzüñüñ ayına güneş
Her gün irer buña bilürem imtiḥān-ı ṣubḥ
La‘l-i lebüñ ṣafāsına şöyle ṭolar müdām
Çarḫuñ piyālesine mey-i erġavān-ı ṣubḥ
Mihr-i ruḫuñ ḫayālidür idindügi müdām
Pür-nūr olursa bes ne ‘aceb ḫān u mān-ı ṣubḥ
Ḳıldıysa ḫāk-i pāyüñe īs̱ār varlıġın
Başdan ayaġa aṣṣıdur ol yoḳ ziyān-ı ṣubḥ
Ṭutmadı anı dūd-ı dili ‘āşıḳuñ meger
‘Arş-ı berīnden ilerüdür āsmān-ı ṣubḥ
Çāk eylerem yaḳamı elüñden senüñ varup
Bir gün şu şāha kim odur emn ü emān-ı ṣubḥ
Şeh Bāyezīd ḫān kim anuñ kem ṭufeylidür
Ṭutdısa mülk-i ‘ālemi tīġ ile ḫān-ı ṣubḥ
Ol pādşehdür ol ki bed-endīşinüñ işin
İrgürmeden ḳılıca bitirür sinān-ı ṣubḥ
Taḫt-ı sa‘ādet üzre görüp mihr-i ṭal‘atın
Ḫandān u ḫurrem oldı dil-i şādmān-ı ṣubḥ
Mülk-i cihānı ṭutmaġa fī’l-ḥāl ser-be-ser
Oldı şihāb-ı tīġi anuñ tev’emān-ı ṣubḥ
Düşmenlerinüñ itmek içün ‘ömrini tamām
Meydān-ı çarḫa günde gelür pehlevān-ı ṣubḥ
Gerdise ‘ālem içre resen şöyle cā-be-cā
Devrinde ‘adlinüñ n’ola Nūşīn-revān-ı ṣubḥ
Şāh-ı felek ‘adū-yı şeh üzre yürür meger
Ālāt-ı ḥarb ile yine ṭoldı dükān-ı ṣubḥ
Ey āftāb-ı rūy-ı zemīn nūr-ı rāyüñüñ
Gerdine cehd idüp iremez hem-‘inān-ı ṣubḥ
Ḫınk-ı felek şu deñlü ki feyżüñ yükin çeker
Başladı yir yirin görinür üstüḫᵛān-ı ṣubḥ
Envār-ı rāyüñüñ ḳılıcın urduġı içün
Ṭutdı cemī‘-i ‘ālemi hep dāstān-ı ṣubḥ
Berḳiyle tīġiñuñ düşüp a‘dā bilindi bu
Ġāfiller içün olduġı ḫᵛāb-ı girān-ı ṣubḥ
Gītī-nümādur āyīne dindiyse tīġuña
Rūşen-delīl ü ḥüccet olupdur nişān-ı ṣubḥ
Bir ḳurṣ-ı āftāb ile öykünse mi gerek
Sen şeh ni‘amlarına cihān içre ḫᵛān-ı ṣubḥ
Farḳında bitdi ḫancer ile ḫaṣmuñuñ revān
Ḳahr ile cānın almaġ içün Ḳahramān-ı ṣubḥ
Gözin çıḳarmaġa saña egri deñeyenüñ
Uzatdı her yañaya seḥer-geh benān-ı ṣubḥ
Ḫaṣm u ‘adūñuñ işini bitirmege yine
Meydāna girdi baş açuban orduvān-ı ṣubḥ
Her ṣubḥ-gāh işigüñe yüz sürmegin güneş
Oldı bülend-mertebe bes āstān-ı ṣubḥ
Ol dest-i dür-feşāna şebīh oldı dir idüm
Altun aḳıtsa her yaña zer-nāvdān-ı ṣubḥ
‘Azm-i sefer ḳılur gelüben günde her ṣabāḥ
Baş ḳoyup ayaġuña şeh-i kām-rān-ı ṣubḥ
Mihr-i cemālüñüñ bu ḫū her sā‘at işidür
Güldürmek ise ‘ālemi gül gibi şān-ı ṣubḥ
Şaḫṣ-ı zamāne günde ḫıdmetüñe irmege
Oldısa vāsıṭa n’ola bes tercemān-ı ṣubḥ
Düşmenlerüñe zehr olur ḳurṣ-ı āftāb
Tīz-āb ile sirişte durur ṭut ki nān-ı ṣubḥ
Mülk-i cihāna fer virüben rūşen itmede
Bes tīġ-i āb-dāruñadur imtinān-ı ṣubḥ
Her şaḫṣa cūd u feyżüñ irer şöyle bī-ḥisāb
Her kişiye nite ki zer-i bī-girān-ı ṣubḥ
Vaḳt-i du‘ā yetişdügiçün gördüm ey Münīr
Olmış bu söz benüm gibi virdü’l-lisān-ı ṣubḥ
Gerd-i ẓulemden itmek içün pāk her ṣabāḥ
Çarḫuñ yuduḳça yüzini āb-ı revān-ı ṣubḥ
Gitdükçe zengī-i şeb olup şöyle nā-bedīd
Geldükçe yümn ü ṭal‘at ile mīhmān-ı ṣubḥ
Ḳılsun cihānda devlet ile ‘ömrüñi mezīd
Rezzāḳ-ı ḫalḳ-ı ‘ālem ü Vehhāb-ı cān-ı ṣubḥ
Günümüz Türkçesiyle
1. Dünya mülkünü ele geçirmek için sabah, o cihan şahı ve sahib-kıran, seher vakti yine yetişti. ("Sahib-kıran" iki uğurlu yıldızın kavuştuğu anda doğan, cihangir hükümdar demektir; sabah, gecenin ülkesini fetheden bir hükümdar gibi düşünülür.)
2. Devrin şahı olan sabah daha hücuma geçmeden, ilk adımında dünyayı tuttu. ("Yürüyüş" askerî hücum anlamındadır; sabahın ilk ışığı dünyayı savaşsız fetheder.)
3. Yarasa kör olduysa buna şaşmamalı; çünkü zamanın eşsizi olan sabah saadet tahtına çıkıp yetişti. ("Şeb-pere" sözlük anlamıyla "gece uçan", yani yarasadır; ışığa dayanamadığı düşünülür.)
4. Gecenin kara kurdu dişlerini sırıtırken sabahın çobanı bir tek taşla dişlerinin hepsini döktü. (Gece karanlığı kurda, sabah sürüyü koruyan çobana benzetilir.)
5. Kocakarı dünya yeni geline döndüyse şaşılır mı; çünkü sabahın genç talihinin yüzü göründü.
6. Gecenin kara devi nasıl dayanabilir; sabahın aslanı Haydar gibi yine yetişti. ("Haydar" Hz. Ali'nin lakabıdır; devlerle savaşan kahraman olarak anılır.)
7. Gece ordusunun atlıları sayısız idi; ama dünyayı fetheden sabah şahı yetişip onları dağıttı.
8. Sabahın kükreyen aslanı, göğün ceylanını karanlık ormanından ürkütüp yine çabucak avladı.
9. Sabahın yuvası beyaz doğanla görünüp göklerin güvercinlerini yine darmadağın etti. (Güvercinler yıldızlardır; beyaz doğan, sabahın aydınlığıdır.)
10. Göğün süvari Türk'ü kılıcını eline aldı; sabahın ipleri onun eyerine bağlı kement oldu. (Göğün süvarisi güneştir; sabahın uzayan ışınları kemende benzetilir.)
11. Dünyayı gösteren kadeh her sabah erkenden, bir gecelik yolculuktan sabahın bize getirdiği armağan olarak yetişir. ("Cām-ı cihān-nümā" efsanevi Cem'in dünyayı gösteren kadehidir; burada güneştir.)
12. Sabahın şefkatli şahı, felek beşiğindeki yıldız çocuklarını ışık ipeğiyle örter.
13. Felek çarkının yeşil papağanına yem olsun diye sabahın şekerliği nabat ve kandla doldu. (Yeşil gök papağana, sabahın beyaz ve tatlı ışığı şekere benzetilir; papağanın şekerle beslendiği düşünülür.)
14. Güneş yine ayna topunu asıyor gibidir; çünkü sabahın merdiveni gök kubbesine kuruldu. ("Nerd-i bān" vezin gereği ikiye ayrılmış "nerdübān", yani merdivendir. "Gözgü topu" sözlük anlamıyla ayna topu, parlatılıp asılan süs topudur; güneş, kubbeye asılan böyle bir topa benzetilir.)
15. Gecenin bulanıklığından bir şey kalmış mı diye görmek için sabahın gözcüsü göğe çıkmış olmalı.
16. Güneş nurlu bir ihtiyar olduğu için sabahın taylasanı onun başına pek yakışır. ("Taylasan" sözlük anlamıyla âlimlerin omuza ya da başa aldığı şaldır; sabahın beyazlığı ak saçlı bir pîrin örtüsü gibidir.)
17. Sabah, göğün omzuna at zırhını vurduğundan beri göğün süvari Türk'ünün önünde yürür. ("Bergüstüvan" sözlük anlamıyla savaş atına giydirilen zırh örtüsüdür. Beyit iki türlü okunabilir: gök bir at, sabah onun örtüsüdür; ya da sabah, güneşin önünden giden bir öncüdür.)
18. Bunca kâfur ve üstübeç yüklenmiş; sabahın kervanı bunları acaba nereden getirir? (Kâfur ve üstübeç beyazlıklarıyla anılır; sabahın aydınlığı bu beyaz yüklere benzetilir. Viyana nüshasında "götürdügi ‘aceb-i" okunur.)
19. Sabahın şadırvanı, felek köşkünden aşağıya hayat çeşmesinin başını yine sebil etti. (Sebil, herkesin içmesi için parasız akıtılan sudur; sabah aydınlığı herkese bedava dağıtılan bir hayat suyudur.)
20. Sabahın samanyolu dördüncü göğün üstüne beyaz sancağı dikip gecenin şahına yolu daralttı. (Güneşin dördüncü kat gökte olduğu düşünülürdü. "Dün" eski Türkçede gece demektir; mısra "dün, şahına yolu daralttı" diye de anlaşılabilir.)
21. Sabahın cevher saçan avucu, gök hokkasını ters çevirip bunca cevheri döker. (Hokka, mücevher konan küçük kutudur; dökülen cevherler ışık ve şebnemdir.)
22. Benim başlayacağım bu gönül açıcı şiiri işitmek için sabahın canı böylece koşup gelir.
23. Ey güneş yüzü sabahın ruhu ve canı olan, ey güzelliğinin güneşi sabahın dünyasının can gözü olan sevgili.
24. Sabah senin yüzünün güneşini anlatıyor gibidir; çünkü sabahın anlatışı arşa altın kalemle yazılır. (Gök yüzündeki altın ışık, altın mürekkeple yazılmış bir övgü gibidir.)
25. Sabah, güzelliğinin güneşini övmeye başladığından beri ağzı halis altınla tamamen dolmuştur. (Övgü karşılığında şairin ağzının altınla doldurulması imgesi; doğan güneş sabahın ağzındaki altındır.)
26. Göğün göğsünün benim ahımın ateşiyle yandığını sabahın gizli dağı gün gibi aşikâr etti. (Dağ, yanık izidir; güneş göğün göğsündeki yanık izi olarak düşünülür.)
27. Kıvrık zülfünle karanlık gece kara gönüllü oldu; yanağının güneşiyle sabahın gülü ve gül bahçesi güldü.
28. Ey lale yanaklı servi, bir kez peçeni kaldır da sabahın bostanı asıl gülün nerede olduğunu görsün.
29. Gönül ayrılık ve hicran gecesine düştüyse, zavallı gönül ancak o zaman "sabah nerede" der. ("Kanı" eski Türkçede "hani, nerede" demektir; aynı söz "kan" ile de çağrışım yapar, mısra "zavallı gönlün kanı sabahtır" diye de duyulabilir. 29-31. beyitler Vatikan nüshasında yoktur.)
30. Yeryüzü benim akik gözyaşlarımla, güneşin yakutuyla dolan sabahın madeni gibi baştan başa doldu.
31. Güneş senin ay yüzünün bir zerresine bile benzemez; bunu her gün sabahın sınavı ortaya koyar, bilirim. (Güneş her sabah bu sınava girer ve kaybeder.)
32. Kırmızı dudağının safasına sabahın erguvan renkli şarabı göğün kadehine durmadan böyle dolar. ("Müdām" hem "daima" hem "şarap" anlamına gelir.)
33. Sabahın sürekli edindiği şey yanağının güneşinin hayalidir; öyleyse sabahın evi barkı nurla dolarsa şaşılır mı?
34. Sabah varlığını ayağının toprağına saçtıysa, bu baştan ayağa kazançtır, sabah için bir ziyan yoktur. ("Aṣṣı" eski Türkçede fayda, kazanç demektir.)
35. Âşığın gönül dumanı sabahı kaplayamadı; çünkü sabahın göğü en yüce arştan da ileridedir.
36. Senin elinden yakamı yırtıp bir gün varır, sabahın emniyeti ve sığınağı olan şu şaha şikâyet ederim.
37. O Şah Bayezid Han'dır ki sabahın hanı dünya mülkünü kılıçla tuttuysa da onun değersiz bir sofra artığıdır. ("Tufeyli" davetsiz misafir, birinin sırtından geçinen kimsedir; sabahın hanı, yani güneş, padişahın yanında böyle sayılır.)
38. O öyle bir padişahtır ki kötülük düşünenin işini, iş kılıca varmadan sabahın mızrak ucu bitirir.
39. Onun güneş yüzünü saadet tahtının üzerinde görünce sabahın şen gönlü güldü, sevindi. (Vatikan nüshasında "mihr" yerine "māh", yani ay okunur.)
40. Dünya mülkünü bir anda baştan başa ele geçirmek için onun kılıcının şimşeği sabahın ikizi oldu. ("Şihāb" alev, kayan yıldız demektir; kılıcın parıltısı sabah aydınlığıyla ikiz sayılır.)
41. Düşmanlarının ömrünü bitirmek için sabahın pehlivanı her gün göğün meydanına gelir.
42. Adaletinin devrinde ip dünyanın her yanında böyle dolaşıyorsa şaşılır mı; sabah da onun devrinde bir Nûşirevan'dır. (Nûşirevan, adaletiyle anılan Sâsânî hükümdarıdır. "Resen" sözlük anlamıyla iptir; sabahın uzayan ışınları ipe benzetilir. Beytin bir adalet ipine ya da zincirine telmih yapıp yapmadığı metinden kesin çıkmaz. "Nūşīn-revān" sözünün içinde "tatlı akan" anlamı da duyulur.)
43. Göğün şahı padişahın düşmanı üzerine yürüyor olmalı; sabahın dükkânı yine savaş aletleriyle doldu.
44. Ey yeryüzünün güneşi, sabahın yoldaşı ne kadar çabalasa da senin görüşünün, tedbirinin nurunun tozuna yetişemez. ("Hem-‘inān" dizgin dizgine giden yol arkadaşıdır.)
45. Göğün atı senin bağışının yükünü o kadar çeker ki sabahın kemikleri yer yer görünmeye başladı. (Yük altında zayıflayan atın kemikleri görünür; tan yerindeki beyaz çizgiler bu kemiklere benzetilir.)
46. Senin görüşünün nurları kılıç vurduğu için sabahın destanı bütün dünyayı tuttu.
47. Kılıcının şimşeğiyle düşmanlar yere serilince, sabahın ağır uykusunun gafiller için olduğu anlaşıldı. (Düşmanlar sabah uykusunda gafil avlanmıştır.)
48. Senin kılıcına dünyayı gösteren ayna dendiyse, sabahın nişanı buna açık delil ve hüccet oldu.
49. Ey şah, sabahın dünyadaki sofrası tek bir güneş çöreğiyle senin nimetlerine öykünmeye mi kalkmalı? ("Kurṣ" hem yuvarlak disk hem yuvarlak ekmek demektir.)
50. Düşmanının canını kahırla almak için sabahın Kahraman'ı hançerle hemen başının üstünde bitti. (Kahraman, İran destanlarında anılan bir yiğittir; adı "kahr" sözüyle de ses oyunu yapar.)
51. Sana eğri bakanın gözünü çıkarmak için sabah seher vakti parmaklarını her yana uzattı. (Parmaklar sabahın ışınlarıdır.)
52. Düşmanının ve hasmının işini bitirmek için sabahın ordusu yine başı açık meydana girdi. ("Orduvān" sözü burada ordu anlamında görünüyor; kesin değildir.)
53. Güneş her sabah senin eşiğine yüz sürdüğü için sabahın eşiği yüksek mertebeli oldu.
54. Sabahın altın oluğu her yana altın akıtsaydı, ona o inci saçan elin benzeri oldu derdim.
55. Mutlu şah olan sabah her sabah gelip başını ayağına koyar ve sefere niyet eder.
56. Senin güzelliğinin güneşinin her saatteki huyu budur; dünyayı gül gibi güldürmek ise sabahın şanıdır. (Vatikan nüshasında "‘ālemi" sözü yoktur.)
57. Zamanın kendisi her gün senin hizmetine ulaşmak için sabahı aracı ve tercüman edindiyse şaşılır mı?
58. Güneşin yuvarlağı senin düşmanlarına zehir olur; sabahın ekmeğini kezzapla yoğrulmuş say. ("Tīz-āb" sözlük anlamıyla kezzaptır.)
59. Sabah, dünya mülküne parlaklık verip onu aydınlattığı için senin su verilmiş kılıcına minnettardır.
60. Cömertliğin ve bağışın her kişiye sabahın paha biçilmez altını gibi hesapsızca ulaşır.
61. Ey Münîr, dua vakti geldiği için gördüm ki bu söz benim gibi sabahın da dilinden düşmeyen virdi olmuş.
62. Göğün yüzünü karanlıkların tozundan temizlemek için sabahın akan suyu her sabah onu yıkadıkça,
63. Gecenin zencisi böylece gidip gözden kayboldukça, sabahın misafiri uğur ve güzel yüzle geldikçe,
64. Dünya halkının rızık vereni ve sabahın canını bağışlayan Allah dünyada ömrünü devletle artırsın.
Edebî ve Tarihî Yorum
Şiirin Yapısı
Şiir altmış dört beyitlik Türkçe bir kasidedir ve neşirde Kaside 20 numarasını taşır. Kaside, bütün beyitleri aynı kafiyeyle süren, çoğunlukla bir hükümdarı övmek için yazılan uzun nazım şeklidir. Vezin "mef‘ûlü fâ‘ilâtü mefâ‘îlü fâ‘ilün" kalıbıdır. Redif "ṣubḥ" (sabah) sözüdür; Ersoy divandaki kaside redifleri arasında bu kasideyi "ṣubḥ" redifiyle ayrıca anar. Kafiye "-ān" sesine dayanır (cihān, zamān, şubān, cüvān, arslān, sitān); Ersoy bu kasideyi, revi harfinden önce uzun ünlünün geldiği kafiye-i müreddefe örnekleri arasında gösterir. Kaside Vatikan (VT 38a) ve Viyana (VY 19b) nüshalarında vardır; 29-31. beyitler Vatikan nüshasında yoktur. Neşirdeki başlık "Der-medḥ-i Sulṭān Bāyezīd edāmallāhü mülkehū", yani "Sultan Bayezid'in övgüsünde; Allah mülkünü daim etsin" anlamındadır. Viyana nüshasının başlığı, neşirde eksik harflerle basılmış olsa da "der-medḥ-i Sulṭān Bāyezīd ḫullide mülkühū" (mülkü ebedî olsun) olarak okunabilir. Kasidenin ne zaman ve hangi vesileyle sunulduğuna dair kaynakta bilgi yoktur.
Kasidenin bölümleri metinde açıkça görülür. 1-21. beyitler sabahın doğuşunu anlatan giriş bölümüdür; kasidede bu tür girişe nesib ya da teşbib denir. 22. beyitte şair, sabahın canının işitmeye koştuğu "bu gönül açıcı şiir"e başlayacağını söyler. 23. beyit iki mısraı da "ṣubḥ" ile biten yeni bir matla‘dır ve 23-35. beyitler kasidenin içine yerleştirilmiş bir gazel gibi sevgiliye seslenir. 36. beyit girizgâhtır: âşık, sevgilinin elinden yakasını yırtıp "sabahın emniyeti olan şaha" şikâyete gideceğini söyler. Memduhun adı 37. beyitte geçer: "Şeh Bāyezīd ḫān". 37-60. beyitler medhiyedir. 61. beyitte "Münīr" mahlasıyla dua vaktinin geldiği bildirilir; son üç beyit "… dukça, … dükçe" kalıbıyla kurulan duadır.
Anlam ve Söz Sanatları
Kasidenin bütün imge düzeni redifteki sabaha bağlıdır. Giriş bölümünde sabah, gecenin ülkesini fetheden bir cihangirdir: sahib-kırandır (1), hücuma geçmeden dünyayı tutar (2), gece ordusunu dağıtır (7), kılıcını kuşanan süvaridir (10). Gece ise kara kurt (4), kara dev (6) ve sonunda kaybolup giden bir zencidir (63). Bu savaş sahnesinin yanında sabah, yıldız çocuklarını ışık ipeğiyle örten şefkatli bir hükümdar (12), ak taylasanlı bir pîr (16), beyaz yük taşıyan bir kervan (18) ve göğün köşkünden su akıtan bir şadırvandır (19). Çoban, aslan, doğan ve avcı benzetmeleri av ve sürü dünyasından gelir; Haydar (6), Cem'in kadehi (11), Nûşirevan (42) ve Kahraman (50) gibi adlar ise tarih ve efsaneye telmihtir.
Münîrî bu kasidede de söz oyunlarını sever. "Kanı" sözü hem "nerede" sorusunu hem kanı çağrıştırır (29); "müdām" hem daima hem şarap anlamına gelir (32); "kurṣ" hem güneşin yuvarlağı hem yuvarlak ekmektir (49, 58); 14. beyitte "nerdübān" (merdiven) vezin gereği "nerd-i bān" diye ayrılmıştır. Gazel bölümünde sabahın her görüntüsü sevgilinin yüzüne bağlanır: güneş sevgilinin yüzünün bir zerresine benzemez ve her sabah bu sınavı kaybeder (31); gece onun zülfünden kara gönüllü, sabah ise yanağından güleç olmuştur (27). Medhiyede aynı sabah padişahın hizmetine girer: düşmanın gözünü çıkarmak için ışık parmaklarını uzatır (51), eşiğine yüz sürer (53), padişahın kılıcına minnet duyar (59). Böylece giriş bölümündeki cihangir sabah, medhiyede Bayezid'in yanında yalnızca bir "tufeyli", yani sofra artığıyla geçinen biri olur (37).
Ersoy, şairin kendi şiirini nitelemek için kullandığı sıfatları anlatırken bu kasidenin 22. beytini "dil-küşā" (gönül açıcı) sözüne örnek verir. 25. beyitte de sabahın ağzının, sevgilinin güzelliğini övmeye başladığından beri altınla dolduğu söylenir; övgü ile ödül arasındaki bu bağ, kasidenin sonunda padişahın cömertliğinin sabahın altını gibi herkese ulaştığını söyleyen 60. beyitte tekrar karşımıza çıkar. Kasidenin herhangi bir şaire nazire olarak yazıldığına dair Ersoy'da bir bilgi yoktur.
Tarihî Bağlam
Ersoy'a göre divandaki yirmi dokuz kasidenin on dördü II. Bayezid'e yazılmış methiyelerdir; neşir başlıklarına göre bu kaside de onlardandır. Münîrî, Bayezid Amasya'da sancakbeyiyken onun meclisinde bulunmuştu. Kasidenin Bayezid'in Amasya yıllarında mı yoksa saltanatı sırasında mı yazıldığını gösteren bir kayıt yoktur.
Kaynakça
- Ersen Ersoy (hzl.), II. Bayezit Devri Şairlerinden Münîrî ve Dîvânı (İnceleme-Metin), Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay., 2017 (e-kitap), s. 90-94, K 20 (giriş s. 2, 5, 9, 10, 11). https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf (arşiv kopyası: https://web.archive.org/web/20220803084052/https://ekitap.ktb.gov.tr/Eklenti/56095,muniri-divanipdf.pdf?0)
- Ümran Ay, "Münîrî Amâsî", TDV İslâm Ansiklopedisi, 2019. https://islamansiklopedisi.org.tr/muniri-amasi
Çevrimiçi kaynaklar






