Özgün Metin

Vezin: mef‘ūlü mefā‘īlü mefā‘īlü fe‘ūlün

Bir bāde-i la‘l-i leb içün ey dil-i ḫaste
Beñzer ki ṣınur tevbe-i ṣad-cāy-şikeste
Ben mest-i müdām olduġıma nükteler iden
Yā Rab ne diriki ‘acabā cām-ı eleste
Gül-zār-ı cemālüñde ki Hindū-beçe ḫālüñ
Ṭurmışdur ider tāze gül ü sünbüli deste
Ġamzeñle dile gerçi didüm rāz-ı derūnı
Sırrın dimek olmaz kişi dīvāne vü meste
Yandıysa Münīrī kül olunca saña ḳarşu
Zī ṭāli‘-i ferḫunde zihī vaḳt-i ḫuceste

Günümüz Türkçesiyle

1. Ey hasta gönül, yakut dudağın bir şarabı için yüz yerinden kırılmış tövbe yine kırılacak gibi görünüyor.

2. Benim her dem sarhoş oluşuma nükteler (laf) edene, Ya Rab, acaba elest kadehine ne diyelim? (Sarhoşluğum ezel meclisinde içilen kadehtendir.)

3. Senin cemalinin gül bahçesinde Hintli çocuk (gibi) benin durmuş, taze gül ve sümbülü deste yapıyor.

4. Gerçi gamzene ve gönle iç sırrımı söyledim; (ama) insan deliye ve sarhoşa sırrını söylememeli.

5. Münîrî sana karşı kül oluncaya dek yandıysa, ne kutlu talih, ne uğurlu vakit.

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir beş beyitlik bir Türkçe gazeldir; neşirde Türkçe gazellerin iki yüz doksan üçüncüsüdür (tg 293). Vezin "mef‘ūlü mefā‘īlü mefā‘īlü fe‘ūlün" kalıbıdır. Gazel Ersoy'un giriş bölümündeki redif listesinde yer almaz; redifsizdir ve kafiye "-este" sesine dayanır: ḫaste, şikeste, eleste, deste, meste ve ḫuceste. Kafiye kelimelerinin çoğu Farsçadır; "eleste" ve "meste" ise Arapça "elest" ile Farsça "mest" kelimelerine yönelme ekinin eklenmesiyle kurulmuştur. Gazel üç divan nüshasında da (VT 167b, VY 141a, Ü 58a) bulunur; neşirde nüsha farkı kaydedilmemiştir. Kime ve ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

Anlam ve Söz Sanatları

Gazel rindâne bir söyleyişle açılır. Matlada tövbe, yüz yerinden kırılmış bir şeydir. Kubbealtı Lugatı "şikeste" kelimesini kırık, kırılmış diye açıklar ve "Sâgar-ı şikeste" örneğini verir; aynı sözlüğe göre Farsça "sad" yüz sayısıdır. Yakut dudağın sunduğu tek bir şarap, zaten defalarca bozulmuş tövbeyi bir kez daha bozmaya yeter.

İkinci beyit sarhoşluğu ezele bağlar. Kubbealtı "elest" kelimesini Kur'an'da bildirildiği üzere Allah'ın ruhları yarattıktan sonra sorduğu "Elestü bi-rabbiküm" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) sorusunun kısaltılmış şekli diye açıklar ve "bezm-i elest" terkibini kaydeder. Aynı maddede Rûhî-i Bağdâdî'nin "Sanman bizi kim şîre-i engûr ile mestiz / Biz ehl-i harâbâttanız mest-i elestiz" beyti örnek verilir. Münîrî de kendisini kınayana, sarhoşluğunun kaynağının elest kadehi olduğunu söyler. Beyitteki "ne diriki" sözünü "ne diyelim ki" diye anlıyoruz.

Üçüncü beyitte sevgilinin yüzü bir gül bahçesidir. Kubbealtı "Hindû" kelimesinin eski edebiyattaki anlamını yüzdeki ve vücuttaki ben diye verir. Siyah ben, bahçede çalışan Hintli bir çocuğa benzetilir; "beçe" kelimesini çocuk diye anlıyoruz. Bu çocuk yanağın gülünü ve saçın sümbülünü deste yapar. Kubbealtı "deste" kelimesini elde tutulabilecek şekilde bir araya getirilmiş demet diye açıklar. Gül ile yanak, sümbül ile saç arasındaki ilgi beyitte açıkça söylenmez, okurun tamamlamasına bırakılmıştır (bizim okumamızdır).

Dördüncü beyitte sır söyleme üzerine bir hayat bilgisi vardır. Âşık iç sırrını gamzeye ve gönle açmıştır; ama gamze sarhoş, gönül delidir ve sır deliye ya da sarhoşa söylenmez. Mısradaki "dīvāne vü meste" sözü, ilk mısradaki "gamze" ve "dil" ile sırasıyla değil, ters sırayla eşleşir: gönül delidir, gamze sarhoştur (bizim tespitimizdir). Mahlas beytinde ise yanıp kül olmak bir kutlu talih sayılır. Kubbealtı "ferhunde" kelimesini uğurlu, kutlu, mesut, "huceste" kelimesini de uğurlu, hayırlı diye açıklar. Sevgiliye karşı kül olana dek yanmak, âşık için bir mutluluktur.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar