Özgün Metin

Vezin: fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilün

Var iken şol ṣanemüñ kākül-i ‘anber-şikeni
Key ḫaṭādur ṭaleb itmek bize müşk-i Ḫuteni
Var göñül sen daḫı ol silsile-i zülfe ṭolaş
Ki baña ḥabl-i metīn oldı anuñ her reseni
Lāf-ı ḥüsn itdi diyü ġonca lebüñ ḳarşusına
Şöyle urdı ki ṣabā ḳan ile ṭoldı deheni
Boynı baġlu ḳulıdur ḳāmetüñüñ serv-i revān
Kimdür āzāde diyen böyleyiken nārveni
Virmeden yillere ḫākisterümi bād-ı fenā
Göre mi şem‘-i cemālüñi Münīr encümeni

Günümüz Türkçesiyle

1. Şu put gibi güzelin amberi bile geride bırakan kâkülü varken, bizim Hoten miskini aramamız ne büyük bir hatadır.

2. Haydi ey gönül, sen de o zülüf zincirine dolaş; çünkü onun her ipi bana sağlam bir ip (habl-i metîn) oldu.

3. Gonca senin dudağının karşısında güzellik taslayıp övündü diye, sabah rüzgârı ona öyle bir vurdu ki ağzı kanla doldu. (Kırmızı goncanın açılması, rüzgârın tokadıyla ağzının kanaması diye yorumlanır.)

4. Salınan servi, boyunun boynu bağlı kuludur; durum böyleyken karaağaca "hür" diyen kimdir?

5. Ey Münîr, yokluk rüzgârı küllerimi yellere savurmadan önce güzelliğinin mumunu ve çevresindeki meclisi görebilecek miyim? (Mısraın dizilişi tam açık değildir; "encümen"i mumun aydınlattığı meclis olarak anladık.)

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir beş beyitlik bir Türkçe gazeldir; neşirde Türkçe gazellerin üç yüz üçüncüsüdür (tg 303). Vezin "fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilātün fe‘ilün" kalıbıdır. Ersoy giriş bölümündeki redif listesinde bu gazelin redifini "-İ" olarak verir; kafiye "-en" sesine dayanır: şiken, Ḫuten, resen, dehen, nārven ve encümen. Gazel üç divan nüshasında (VT 169b, VY 147a, Ü 59b) ve Pervâne Bey Mecmuası'nda (PB 567a) bulunur. Dördüncü beytin ilk mısraında Viyana nüshası ile Pervâne Bey Mecmuası "serv-i revān ḳāmetüñüñ" sırasını verir. Kime ve ne zaman yazıldığı bilinmemektedir.

Anlam ve Söz Sanatları

Matla koku üzerine kuruludur. Kubbealtı Lugatı "sanem" kelimesini put ve mecazen çok güzel kimse, "kâkül" kelimesini alna düşen kısa saç demeti, "amber" kelimesini de çok güzel kokulu bir nesne diye açıklar. Aynı sözlüğün misk maddesinde Şemseddin Sivâsî'nin "Değil bûy-i Hotan yâ misk-i Tâtâr" mısraı örnek verilir; Hoten adı orada da güzel kokuyla birlikte anılır. Kâkülün kokusu amberi "kırdığına" göre misk aramak boşunadır. Kubbealtı "-şiken" ekine "kıran" anlamını verirken "şiken" kelimesini ayrıca büklüm, kıvrım diye açıklar ve "şiken-i kâkül" örneğini verir. Böylece "anber-şiken" sıfatında hem "amberi kıran" hem de kâkülün kıvrımı duyulur (bizim tespitimizdir).

İkinci beyitte zülüf bir zincir, her teli bir iptir. Kubbealtı "resen" kelimesini ip, urgan diye açıklar; "habl-i metîn" için çok kuvvetli ip anlamını verir ve teşmilen İslâm dini ile Kur'an için kullanıldığını belirtir. Şair dinî çağrışımı olan bu ifadeyi sevgilinin saçına uygular: başkaları için zincir ve tuzak olan zülüf, âşık için tutunulacak sağlam iptir. Gönüle "sen de dolaş" demesi, şairin kendisinin çoktan dolaşmış olduğunu ima eder.

Üçüncü beyit hüsn-i talil örneğidir: goncanın kırmızı açılması, sevgilinin dudağına karşı övünmesinin cezası olarak gösterilir. Sabah rüzgârı goncayı açan rüzgârdır; burada açma eylemi bir tokada, kırmızı renk de ağızdan gelen kana dönüşür.

Dördüncü beyitte iki ağaç karşılaştırılır. Kubbealtı "nârven" kelimesini karaağaç, "âzâde" kelimesini hür, serbest diye açıklar; aynı sözlüğün "âzâdelik" maddesinde Enderunlu Vâsıf'ın "Ne bu âzâdelik ey serv-i revan" mısraı yer alır, yani servi ile hürlük sıfatı şiirde birlikte anılır. Münîrî'ye göre servi bile sevgilinin boyunun boynu bağlı kuludur; öyleyse karaağaca "hür" demek hiç yakışmaz.

Mahlas beytinde mum ve pervane düşüncesi örtük olarak sürer. Kubbealtı "encümen" kelimesini meclis, topluluk diye açıklar ve Hayâlî Bey'in "şem'-i encümen" ifadesini geçiren beytini örnek verir; aynı sözlüğün "şem'" maddesindeki Leskofçalı Gālib beytinde de pervane, mum ve "hâkister" (kül) bir arada geçer. Âşık, küle dönmeden önce sevgilinin güzellik mumunu görmek ister; külün rüzgâra verilmesi ise ölümden sonra hiçbir iz kalmamasıdır.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar