Amasya'dan Çorum'a uzanan yolun güneyinde, Geldingen Ovası'nın düzlüğü içinde yükselen Oluz Höyük, uzaktan bakıldığında Anadolu'nun binlerce höyüğünden biri gibi görünür. Ova seviyesinden on beş metre kadar yükselen bu yuvarlak tepe, aslında aynı yerde art arda kurulmuş on yerleşmenin üst üste birikmesiyle oluşmuştur. 2007'de başlayan ve ara vermeden sürdürülen kazılar, höyüğün Kalkolitik Çağ'dan Helenistik Dönem'in sonuna kadar yaklaşık dört bin beş yüz yıllık bir geçmişi barındırdığını ortaya koydu. Burada Hitit, Frig, Pers ve Helenistik dönemlere ait yapı katları açığa çıkarıldı; bunların her biri bir uygarlığın bölgeye gelişini, burada kök salışını ve yerini bir başkasına bırakışını belgeler. Höyüğü arkeoloji dünyasında asıl tanınır kılan ise Pers döneminde kurulan ateşgede, onun yanındaki sütunlu yapı ve Frig çağından kalma Kubaba sunağı gibi dinsel kalıntılar oldu. Kazı başkanı Şevket Dönmez'in deyişiyle höyük, Amasya tarihinin rivayete dayanan anlatımını belgeye dayanan bir anlatıma dönüştürmeye başlamış bir merkezdir.

Konumu ve Höyüğün Görünümü

Oluz Höyük, Amasya kent merkezinin yaklaşık 25 kilometre güneybatısında, Amasya-Çorum karayolunun 27. kilometresindeki Gökhöyük Tarım İşletmesi arazisi içinde yer alır. Karayolunun üç kilometre güneyinde, Gözlek köyünün iki kilometre kuzeybatısında ve höyüğe adını veren Toklucak (eski adıyla Oluz) köyünün beş kilometre kadar doğusundadır. Kaynaklarda höyük kimi zaman Göynücek ilçesi sınırları içinde, kimi zaman Merkez ilçeye bağlı olarak anılır; Göynücek yolu üzerinde bulunması bu iki farklı anılışın nedeni olmalıdır. Literatürde Yassı Höyük ve Tepetarla Höyüğü adlarıyla da geçer. Yörede işletme arazisinin büyük bölümü bugün de "Alman Çiftliği" diye bilinir.

Höyük, Yeşilırmak'ın (antik Iris) önemli kollarından Çekerek Irmağı'nın birkaç kilometre kuzeyinde, verimli Geldingen Ovası'nın batı kenarında konumlanmıştır. Çekerek, Hitit metinlerinde Zuliya, antik kaynaklarda Skylax adıyla geçer. Yaklaşık 280 x 260 metre boyutlarında, hemen hemen yuvarlak biçimli olan tepe 45 dönümlük bir alanı kaplar ve en yüksek noktası deniz seviyesinden 478 metre kadar yüksektir. Bölge, Orta Karadeniz'in kıyı kesimiyle Orta Anadolu arasında bir geçiş noktasıdır; Hitit dönemi için önemli merkezlerden Ortaköy (Şapinuva) yaklaşık 50, Maşat Höyük (Tapigga) ise 55 kilometre uzaklıktadır. Hitit eserleri vermiş bir başka yerleşme olan Doğantepe ise höyüğün yalnızca beş kilometre kadar kuzeyindedir.

Kazılar, höyüğün çevresinin bugünkü kuru ovadan farklı bir görünümde olduğunu da gösterdi. Ova üzerinde yapılan sondajlar ve kazıda ele geçen turna, yaban kazı ve pelikan gibi su kuşlarına ait kemikler, Oluz Höyük'ün kuzeyini ve doğusunu çevreleyen küçük bir gölün varlığını kanıtladı. Kazı ekibi, Perslerin bu gölü kullanarak burada bir av parkı, yani satrapların sevdiği türden bir "paradeisos" oluşturmuş olabileceğini düşünür. Bu, yerleşmenin sıradan bir köy olmaktan çok, yönetici bir zümrenin ilgisini çeken bir yer olduğuna işaret eden ipuçlarından biridir.

Keşfi ve Kazıların Başlaması

Höyükten söz eden ilk araştırmacı, Alişar Höyük kazısına başlamadan önce Kızılırmak'ın batısında ve kavsi içinde yüzey araştırması yapan Alman asıllı Amerikalı arkeolog H. H. von der Osten'dir. Osten, 1926 Ağustosunun ortalarında Zile-Amasya yolu üzerinde, Göynücek yakınlarında otuz üç yıldır yörede yaşayan Alman bir ailenin çiftliğinde bir gece konakladığını anlatır. O geceyi hasta geçirdiği için çiftlik sahiplerinin çevredeki eski yerleşmeler hakkında verdiği bilgileri değerlendiremediğinden üzüntüyle bahseder. Yine de Amasya'ya giderken "Olas ovasının" kenarında büyükçe bir höyüğü ziyaret ettiğini not eder, ama hakkında başka bir bilgi vermez. Bugün araştırmacılar, Osten'in sözünü ettiği höyüğün büyük olasılıkla Oluz Höyük olduğunu kabul eder.

Höyüğün asıl keşfi, Osten'in ziyaretinden yetmiş iki yıl sonra gerçekleşti. İstanbul Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Anabilim Dalı'ndan Şevket Dönmez, 1997-1999 yıllarında Amasya'nın Merkez, Gümüşhacıköy, Hamamözü, Merzifon, Suluova, Taşova ve Göynücek ilçelerinde yürüttüğü yüzey araştırmaları sırasında höyüğü yeniden tespit ederek arkeoloji literatürüne kazandırdı. Dönmez, 1989'da Veli Sevin'in kazılarında başladığı meslek hayatında Samsun'daki İkiztepe kazısında on dört yıl görev yapmıştı. Kendi anlatımına göre İkiztepe'nin bıraktığı soruların, örneğin bu yerleşmenin Hitit döneminde neden ıssızlaştığının yanıtları, Orta Karadeniz'in kıyıda değil iç kesimlerinde, yani Kuzey-Orta Anadolu'da aranmalıydı. Oluz Höyük kazısı bu düşünceyle başlatıldı.

Amasya, kazıların başladığı yıllarda arkeolojik açıdan en az çalışılmış illerden biri sayılıyordu. Kral Kaya Mezarları on dokuzuncu yüzyılın ortalarından beri gezginlerin ve araştırmacıların ilgisini çekiyordu, fakat yerleşmeler üzerine yapılan çalışmalar sınırlı kalmıştı. 1949'da Mahmatlar köyünde Hâmit Zübeyr Koşay ve Mahmut Akok'un yaptığı kısa kazı ve çeşitli yüzey araştırmaları dışında ilde sistematik bir höyük kazısı yapılmamıştı.

İlk Kazı Sezonu ve Kullanılan Yöntemler

Oluz Höyük'te sistematik kazılar, Bakanlar Kurulu kararı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün izniyle, İstanbul Üniversitesi adına 6 Ağustos-5 Eylül 2007 tarihleri arasında 31 gün süren bir sezonla başladı. Kazının başkan yardımcılığını sanat tarihçisi E. Emine Naza-Dönmez üstlendi; heyette İranlı Demir Çağı uzmanı Farshid Iravani Ghadim de yer aldı. Kazı ekibi başlangıçta dört amaç belirlemişti: Orta Karadeniz'in iç kesimi için sağlam bir kronoloji kurmak, Amasya'nın MÖ 2. binyıl kültürlerini, yani Asur Ticaret Kolonileri ve Hitit çağlarını incelemek, Frig kültürünün kuzeydoğuya yayılımını izlemek ve Pontus başkentinin çevresinde hiç bilinmeyen Helenistik yerleşim mimarisini ortaya çıkarmak. Yüzey buluntularına bakarak höyüğün büyük bir Hitit kenti olduğu düşünülüyor, saray, tapınak ve hatta çivi yazılı bir arşiv bulunabileceği umuluyordu.

Kazı çalışmaları başından itibaren disiplinler arası bir yaklaşımla yürütüldü. Devlet Su İşleri'nin teknik desteğiyle höyüğün 1/1000 ve 1/500 ölçekli topografik haritaları çıkarıldı. 6-9 Ağustos 2007 tarihleri arasında İstanbul Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümü'nden Fethi Ahmet Yüksel ve Oya Tarhan Bal, höyüğün orta kesiminde yaklaşık 2000 metrekarelik bir alanda jeoelektrik, jeomanyetik ve yer radarı (GPR) yöntemleriyle toprak altındaki olası duvarların derinliğini, uzanımını ve konumunu araştırdı. Bu arkeojeofizik ölçümler, henüz kazılmamış alanların haritasını çıkararak hangi noktalarda kazı yapılacağını belirlemeyi, emeği ve parayı en verimli biçimde kullanmayı amaçlıyordu.

Mimari kalıntıların yanı sıra çanak çömlek parçaları, madeni eşyalar, tohumlar ve hayvan kemikleri de ayrı ayrı incelenmektedir. Arkeozoolog Vedat Onar hayvan kemiklerini, antropolog Y. S. Erdal ise insan iskeletlerini değerlendirdi. İlk sezonda, höyüğün en yüksek noktasındaki 30 x 10 metrelik A Açması ile doğu yamaçta basamaklı yöntemle kazılan B Açması'nda toplam 600 metrekarelik bir alanda çalışıldı ve altı mimari tabaka saptandı. Sonraki yıllarda C ve D açmaları da açıldı. Kazılar zamanla Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün kazı çalışmalarını on iki aya yayma projesine dahil edildi. 2018'deki on ikinci sezonda ekip on iki akademisyen, stajyer arkeoloji öğrencileri ve bir konservasyon öğrencisinden oluşuyordu ve çalışmanın altmış gün sürmesi planlanmıştı.

Katmanlar ve Kültür Dönemleri

İlk sezonda elde edilen tabakalanma, sonraki yıllarda ayrıntılandı ve höyükte toplam on yerleşme katı tespit edildi. Bu katlar dört büyük kültür evresi içinde değerlendirilir. En üstte, yüzey toprağına karışmış "0" tabakası Ortaçağ'a, yaklaşık 10-14. yüzyıllara aittir. Birinci mimari tabaka Helenistik Dönem'e, yani MÖ 2. yüzyılın sonu ile MÖ 1. yüzyılın başına tarihlenir. Pers kültür karakterini yansıtan 2. mimari tabaka iki evreye ayrılır: 2B evresi MÖ 425-300, 2A evresi MÖ 300-200 yıllarını kapsar. Bunun altındaki 3. tabaka MÖ 500-425 yıllarına, Frig etkisindeki 4. tabaka ise MÖ 600-500 yıllarına aittir. 5. ve 6. tabakalar Klasik ve Erken Frig dönemlerine (MÖ 9-7. yüzyıllar), 7. ve 8. tabakalar Hitit dönemine, en alttaki 9. tabaka ise Erken Tunç Çağı'na (MÖ 4. binyıl) tarihlenir.

Tabakaların tarihlenmesinde en güvenilir rehber çanak çömlektir. Çömlekçilerin kullandığı biçimler, boya bezemeler ve pişirme teknikleri her dönemin kendine özgü izini taşır. 3. tabakada boya bezeme geleneği sürerken bitkisel ve figürlü bezemelerin artması, yerel atölyelerin yeni kültür unsurlarından etkilenmeye başladığını gösterir. 2. tabakanın çanak çömleği birkaç ithal parça dışında tümüyle Orta Anadolu Geç Demir Çağı geleneğinin devamıdır. Dönmez, Kızılırmak kavsi içinde yaygın olan ve şimdiye kadar "Galat seramiği" ya da "Pontus yerli seramiği" gibi adlarla anılan bu kap grubunun aslında MÖ 10. ve 9. yüzyıllardan beri kesintisiz süren bölgesel bir geleneğin ürünü olduğunu, bu nedenle "Orta Anadolu Geç Demir Çağı Geç Evre Boya Bezekli Çanak-Çömleği" olarak adlandırılması gerektiğini savunur. Tartışma, höyük buluntularının bütün bölgenin arkeolojisine nasıl yansıdığını gösterir.

Hitit Dönemi ve Kutsal Kent Tartışması

Oluz Höyük'ün Hitit katlarında ele geçen taş bir mühür, tunç bir orak, pişmiş topraktan tezgâh ağırlıkları ve çanak çömlek parçaları, yerleşmenin Hitit Büyük Krallık döneminde (MÖ 15-13. yüzyıllar) önemli bir merkez olduğunu gösterir. 2018 sezonunda, A Açması'nın kuzey ucundaki temizlik çalışmaları sırasında 14 santimetre uzunluğunda, 9 santimetre yüksekliğinde pişmiş topraktan bir boğa heykelciği bulundu. Daha önceki sezonlarda parçalar halinde ele geçip birleştirilen boğa başlı, halka biçimli bir kapla birlikte bu heykelcik, kazı ekibinden Aslıhan Yurtsever Beyazıt'ı höyükte Hitit Fırtına Tanrısı'na adanmış bir kutsal alan ya da tapınak bulunmuş olabileceği düşüncesine götürdü. Boğa, Fırtına Tanrısı'nın kutsal hayvanıydı. Hitit katlarında bir sur sistemine rastlanmamış olması da yerleşmenin askeri olmaktan çok dinsel yönü ağır basan bir yer olduğu yorumunu destekler.

2021 sezonunda A Açması'nın kuzey ucunda yapılan derinleşme çalışmaları, Hitit Büyük Krallığı'nın yıkılışına denk gelen Çöküş Dönemi'ne (MÖ 1200-1150) ait ilginç kalıntılar verdi. 7B2 mimari tabakasında, buğday ve fiğ tohumlarının yakılmasıyla yapılmış bir dinsel törenden kalan kömürleşmiş tohumlar bulundu. Kazı ekibi bu buluntunun, Hititlerin dağılış sürecinde ortaya çıkan yeni inanç uygulamalarını ilk kez tanımaya imkân verebileceğini düşünür.

Höyüğün Hitit döneminde hangi kentle eşleşeceği konusunda farklı öneriler vardır. Şevket Dönmez, Oluz Höyük'ün Hitit belgelerinde adı geçen Şanahuitta kenti olabileceğini ileri sürer; bir Hattuşa belgesinde bu kentin Zuliya, yani Çekerek ile birlikte anılması ve Yukarı Zuliya bölgesinin Geldingen Ovası'nı kapsaması bu görüşün dayanaklarıdır. A. Ünal da Şanahuitta'nın Amasya çevresinde aranması gerektiğini ve Oluz'un bu kent için güçlü bir aday olduğunu kabul eder. Özlem Sir Gavaz ise yazılı belgelerde Nerik'e bir günlük mesafede bulunduğu anlaşılan ve Hititler için hem askeri bir istasyon hem de Fırtına Tanrısı'nın kült merkezi olan Iştahara kentinin Oluz Höyük olabileceğini önerir. Kesin sonucu, ancak kazılarda ele geçebilecek çivi yazılı tabletler verecektir. İlk yayınlardan birinin başlığında höyüğün "Kaşka Ülkesi'nin önemli kenti" olarak anılması da bölgenin Hititlerle sürekli çatışan Kaşkaların yurdu olduğu düşüncesinden kaynaklanır.

Frig Dönemi ve Kubaba Sunağı

Hitit çöküşünden yaklaşık altı yüz yıl sonra Oluz Höyük, Frig krallığının etki alanında yeniden önemli bir dinsel merkez haline geldi. 4. mimari tabakada (MÖ 600-500) Geç Frig özellikleri gösteren bezemesiz ve boya bezekli çanak çömlek, baskı yüzeyinde aslan ile ceylanın mücadelesi betimlenmiş fildişi bir damga mühür ve taş bir Kubaba heykelciğinin alt kısmı ele geçti. Bu buluntular, tabakanın Frig karakterini açıkça ortaya koyar. A Açması'nın Frig yerleşmesi olarak değerlendirilen 3. tabakasında ise kerpiç duvarların yanı sıra İskit tipinde ok uçları bulunması, bölgede varlığı bilinen İskitlerle ilişkiye işaret eder.

Dönemin en önemli yapısı Kubaba sunağıdır. Yapı 2010 sezonunda ortaya çıkmaya başladı; önce kareye yakın planlı bir bölümüyle dikkat çekti, kazı ilerledikçe önünde zemini taşla döşenmiş bir avlusu olan farklı planlı bir yapı belirdi. İçindeki taşların yoğunluğu yapının anlaşılmasını güçleştiriyordu. Bu sırada ele geçen Kubaba heykelciği parçası, üslup bakımından Boğazköy-Büyükkale ve Ankara-Bahçelievler Kubaba heykelleriyle benzerlik taşıyordu ve yapının kimliğinin belirlenmesinde belirleyici oldu. Dönmez ilk yayınında yapının bir tapınak olabileceğini öne sürdü; sonraki ayrıntılı çalışmalar, kapalı bir mekânı bulunmayan ve kare bölümü taşla dolu masif bir görünüm veren bu yapının tapınaktan çok, Frigya'daki kaya sunaklarının taştan inşa edilmiş bir benzeri olduğunu düşündürdü. MÖ 600 dolaylarında yapıldığı anlaşılan sunak, yerleşmenin o dönemdeki en yüksek noktasına kurulmuştur; batısındaki ve doğusundaki destek uzantıları hesaba katılmazsa kareye yakın dikdörtgen planlı, kütlesel bir yapıdır.

Sunak çevresinde yapılan kazılarda başka dinsel buluntular da ele geçti. Bunların en ilgi çekicileri delinmiş koyun parmak kemikleri (phalanx) ve aşık kemikleridir (astragalos). Dönmez bu kemikleri, Romalı yazar Apuleius'un "Metamorphoses" adlı eserinde anlattığı törenlerle ilişkilendirir. Apuleius, Romalıların Dea Syria dediği tanrıça Atargatis'in ayinlerinde, kendinden geçen rahiplerin bedenlerini koyun parmak kemiklerinin bağlandığı püsküllü kamçılarla kan gelinceye kadar dövdüklerini yazar. Kubaba ile birçok yönden özdeşleştirilebilecek bu tanrıçanın ayinleri eski Önasya ana tanrıça geleneklerine dayanıyorsa, Oluz Höyük'teki delinmiş kemiklerin de benzer törenlerde kamçılara bağlanmış olabileceği düşünülebilir. 2021 sezonunda sunağın güneybatısında, adak olarak bırakıldığı anlaşılan kemikten bir şahin idolü de bulundu. 2. tabakanın dolgusunda bulunan ve ucu delik, kadın göğsü biçiminde özel bir kap da kazı ekibince ana tanrıça kültüyle ilişkilendirilir; bu kabın bezeme özellikleri MÖ 6. ve 5. yüzyılları işaret eder.

Kubaba, Anadolu'nun en eski ve en köklü tanrıça figürlerinden birinin bu bölgedeki adıdır. Neolitik Çağ'da "Doğa Ana" olarak figürinlerle karşımıza çıkan ana tanrıça, Hitit döneminde Kubaba adıyla ve görece önemsiz bir tanrıça olarak görünür; Geç Hitit döneminde ise özellikle Karkamış'ta büyük saygı görür. Frigler bu tanrıçaya Matar ya da Matar Kubileya der; Yunanlılarda Kybele, Romalılarda Magna Mater adını alır. Dönmez'e göre Frigler, MÖ 13. yüzyıldan itibaren Anadolu'ya girmeye başlamış ve Midas dönemine kadar Kubaba'ya tapınmamış görünürler; Kral Midas zamanında etki alanlarını Kızılırmak havzasına ve Geç Hitit coğrafyasına kadar genişletince Karkamış tanrıçasını benimsemiş olabilirler. Oluz Höyük heykelciği MÖ 6. yüzyıla ait olup üslup bakımından Frig sanatını yansıtır.

Pers Yerleşmesi: Yol, Malikâne ve Sütunlu Salon

Persler, MÖ 6. yüzyılın ortasından Büyük İskender'in seferine kadar, yaklaşık iki yüz yirmi yıl boyunca Anadolu'yu merkezden atanan satraplar aracılığıyla yönetti. Amasya'nın da içinde bulunduğu bölge, Kappadokia satraplığının bir parçasıydı. Kazı ekibine göre, mimarideki köklü değişim ve taşınabilir maddi kültürdeki yenilikler, MÖ 450 dolaylarında Oluz Höyük'e Pers kökenli bir Akhamenid zümresinin ya da topluluğunun yerleştiğini gösterir. Yerleşme bu tarihten sonra Pers mimari geleneğine göre yeniden inşa edildi. 2. mimari tabakada, A Açması'nda güneybatıdan kuzeydoğuya uzanan anıtsal, taş döşemeli bir yol ve bunun kuzeyinde küçük bir saray ya da malikâne olduğu düşünülen karmaşık bir yapı kalıntısı ortaya çıkarıldı. Kazı ekibinin "Pers Yolu" adını verdiği bu yol, yerleşmenin ana omurgasını oluşturur ve dinsel yapılara ulaşır. Pers tipi sütun kaideleri de bu dönemin karakteristik buluntuları arasındadır.

2018 sezonunda yapılan duyuruda, höyükte 2500 yıllık bir Pers sarayına ait taht salonu ve "apadana" denilen sütunlu bir kabul salonunun ortaya çıkmaya başladığı bildirildi. Dönmez o sezon altı sütun kaidesi açığa çıkardıklarını, planın henüz netleşmediğini ve tam planın birkaç yıllık kazıyla anlaşılacağını belirtmişti. Apadana, Akhamenid başkentlerinden bilinen, çatısı sütunlarla taşınan, hükümdarın elçileri ve halkı kabul ettiği tören salonlarına verilen addır. Kazı ekibi, Oluz Höyük'teki yapının Akhamenid mimari karakterini tamamladığını, ateşgede ve kutsal yolla birlikte düşünüldüğünde höyüğün Persler tarafından Anadolu'da kurulmuş en önemli yerleşmelerden biri olduğunu ileri sürer. Dönmez'e göre bunlar, Anadolu'da bir Pers yerleşmesinde ilk kez saptanan yapılardır.

Ancak bu "ilk" nitelemesini dikkatle okumak gerekir. Anadolu'daki apadanalar üzerine yapılmış bir derleme çalışması, bu yapı türünün Anadolu'da Hattuşa'daki D Yapısı, Kerkenes Dağı, Altıntepe, Nevşehir, Larisa ve Tille Höyük gibi başka örneklerle de temsil edildiğini, Oluz Höyük apadanasının bu dizinin en son keşfedilen halkası olduğunu belirtir. Dolayısıyla Oluz'daki yapının önemi, bir Pers yerleşmesinin bütünlüğü içinde, yol, kutsal alan ve konut yapılarıyla birlikte ele geçmiş olmasından gelir. Sonraki yayınlarda, ateşgedenin hemen batısında bulunan altı sütunlu büyük yapı bir ibadethane olarak yorumlanmıştır. Dönmez bir söyleşisinde aynı sütunlu salonun ateşgedeyle ilgili bir tapınma alanı, cemaatin toplandığı bir yer ya da Pers posta sistemine ait, ulakların ve atların değiştirildiği bir haber istasyonu olabileceğini de söylemiştir. Perslerin batıda Yunanistan'dan doğuda Orta Asya'ya uzanan imparatorluklarını hızlı bir haberleşme ağıyla yönetmek zorunda olduğu düşünülürse, bu ihtimal de akla yakındır.

Dönmez ile Mona Saba'nın bir yayınının başlığında höyük "Kritalla" adıyla da anılır. Herodotos, Kserkses'in Yunanistan seferi öncesinde ordusunun Kappadokia'daki Kritalla'da toplandığını yazar. Bu eşleştirme, höyüğün Pers dönemi tarihindeki yerine dair cesur bir öneri olarak kalmaktadır ve henüz genel kabul görmüş değildir.

Ateşgede ve Erken Zerdüşt Kutsal Alanı

Oluz Höyük'ü uluslararası arkeoloji gündemine taşıyan buluntu, 2013 sezonunda "Kutsal Ateş Çukuru"nun keşfiyle ortaya çıkmaya başladı. Yıllar süren kazılar sonucunda, 2017 sezonu itibarıyla bu kalıntıların bir ateşgedeye, yani ateş tapınağına ve onu çevreleyen bir kutsal alana ait olduğu anlaşıldı. Dönmez'in yayınlarına göre ateşgede MÖ 450 dolaylarında inşa edilmiş ve en azından 2A tabakasının ilk elli yılında (MÖ 300-250) ayakta kalmıştır. Yaklaşık iki yüz yıl kullanılmış olan bu yapı, kazı ekibine göre Anadolu'nun bilinen en eski ateşgedesidir. Yapı, toprak üzerine oturtulmuş 1,60 metre çapında bir ateş çukuru ile bunun güneyinde uzanan bir naostan oluşur. Naosla birlikte dört köşeli bir plan veren ateşgedeyi kuzeyden ve batıdan basit set duvarları çevreler.

Ateş çukurunu çeviren taş sırasındaki özel taşların üzerinde kalan duman izleri, çukurun içinde ve çevresinde biriken kül ve karbon kalıntıları, burada yanan ateşin bir "sonsuz ateş" olarak hemen hemen hiç sönmeden yandığını gösterir. Ateşgedenin üstünün, içindeki ateş dışarıdan görülebilsin ve her gün ateşin başında saatlerce dua okuyan rahibin, yani magusun sesi duyulabilsin diye açık bırakıldığı düşünülür. Ateşgedenin güneyinde kurban kanlarının akıtıldığı bir kanal, doğusunda ve kuzeydoğusunda ise yapıya ulaşan özel yollar ve platformlarla donatılmış bir kutsal alan bulunuyordu. Kazı ekibine göre bu düzen, arkeologların ve dilbilimcilerin ateş kültü hakkında yıllardır yürüttüğü kuramsal tartışmaların somut karşılığını ilk kez sunar.

Ateşgede, kazı başkanı tarafından Strabon'un anlatımıyla birlikte yorumlanır. Amasyalı coğrafyacı Strabon, Kappadokia'da Pers tanrılarına adanmış çok sayıda tapınak bulunduğunu, "pyraetheia" denilen açık hava tapınaklarının merkezinde üzerinde bol kül biriken bir sunak yer aldığını, magusların burada kutsal ateşi sürekli yanar halde tuttuğunu yazar. Magular her gün bir saat boyunca ilahi okur ve dudaklarını örten keçe başlıklar giyerlerdi. Bölgede kurbanların kılıçla değil, bir tür odunla dövülerek sunulduğunu da ekler. Dönmez'e göre Oluz Höyük ateşgedesi, Strabon'dan dört yüz yılı aşkın bir süre önce, Akhamenid egemenliğinin sürdüğü MÖ 5. ve 4. yüzyıllarda Kappadokia'da ebedi ateşlerin yandığı tapınakların varlığını gösteren ilk arkeolojik bulgudur; Strabon ise değişimler geçirerek Roma dönemine kadar süren bu geleneğin tanığı olmuştur.

Ateşgedenin yazgısı da kazıda okunabilmektedir. 2013'te başlayan kazılarda kalıntıların üstünün tümüyle taş ve toprakla örtülmüş olduğu görüldü. Bu, ateşgedeye ait mimari öğelerin bilinçli olarak yıkıldığını ve bir daha kullanılmaması için taşlarla kapatıldığını gösterir. Kazı ekibine göre tapınak, Büyük İskender'in Asya seferiyle başlayan süreçte, MÖ 300'lü yıllarda tahrip edilmiştir. Tapınakta kullanıldıktan sonra kullanılamaz hale gelen kutsal eşyaların ise rastgele atılmayıp özel çukurlara, yani bothroslara gömüldüğü anlaşıldı. Ateşin ve ona ait her şeyin ne denli saygın tutulduğunu gösteren bu uygulama, kutsal alanın işleyişine dair nadir bilgiler sunar.

İbadethane ve Ateşe Yönelen Cemaat

Ateşgede küçük bir yapıdır ve içinde kalabalık bir topluluğun ibadet etmesine uygun değildir. Bu nedenle hemen batısına, ibadete katılacak cemaat için sütunlu salon biçiminde bir ibadethane inşa edilmiştir. Kazı ekibi bu yapıya Farsça "peresteşgâh" adını da verir. Güney bölümü dışında bütün duvarları açığa çıkarılan yapının mevcut alanı yüz metrekareyi geçer ve henüz kazısı tamamlanmamıştır. İçinde kuzey-güney doğrultusunda iki sıra halinde dizilmiş üçer adet, toplam altı taş sütun kaidesi bulunmuştur. Kumtaşından yontulmuş, ortalama 50 santimetre çapındaki bu kaidelerin dibine, uzun ve kalın ahşap direkleri taşıyan taşların kaymasını önlemek için yumruk büyüklüğünde moloz taşlar yerleştirilmiştir. Sütunların muhtemelen ahşap olduğu ve büyük bir çatıyı taşıdığı düşünülür. İçinde bulunan çok sayıda çanak çömlek parçası ve küçük buluntu, yapıyı kesin olarak MÖ 5. yüzyıla tarihler.

İbadethanenin doğu duvarının tam ortasında ateşgedeyi doğrudan gören bir açıklık bulunur. Kuzeydeki sütunların arasından ateşgede ve içinde yanan kutsal ateş rahatça görülebiliyordu. Kazı ekibinin gözlemine göre sabahın erken saatlerinde ibadethanede bulunanlar, hem yanan ateşi hem de ateşgedenin üzerinden doğan güneşi aynı doğrultuda izliyor olmalıydı. Dönmez, Zerdüşt dininin başından beri odak noktası olan ateşin burada bir kıble işlevi gördüğünü, yani topluluğun birlikte yöneldiği bir nokta olduğunu ileri sürer. Ona göre Oluz Höyük, ayinin yapıldığı mekân ile cemaatin ibadet ettiği mekânın Anadolu'da ve Önasya'da bilinçli olarak birbirinden ayrıldığı ilk yerdir. Fiziksel bir bağlantısı olmasa da konumsal olarak birbirine bağlanan bu iki yapı, daha sonra Hristiyanlık ve İslam gibi tek tanrılı dinlerde ortak bir unsur olacak cemaat oluşturma fikrinin erken bir örneği sayılır; böyle bir düzen önceki Anadolu dinlerinde ve eski Yunan paganizminde görülmez.

İbadethanenin kuzeyinde, 2,40 x 2,10 metre boyutlarında küçük bir kerpiç yapı daha ortaya çıkarıldı. Yapının ortasındaki küçük hücrede yapılan derinleşmede, her biri farklı renkte en az yedi kül katmanı bulundu. Kerpiçlerin kırılgan durumu, bu yapıda hiç ateş yakılmadığını ya da yangın çıkmadığını gösterdiği için, küllerin yakın bir yerden, büyük olasılıkla ateşgededen özel olarak taşındığı düşünülür. Kazı ekibi bu yapıyı kutsal küllerin saklandığı bir yer olarak değerlendirir.

Kurban, Arınma ve Tapınak Eşyaları

2020 sezonunda ateşgede ile ibadethane arasındaki boşlukta yapılan çalışmalar, ateşgedenin güneye doğru devam eden duvarına bitişik, taş ve kalypter denilen kiremitten yapılmış kısa bir kanal ortaya çıkardı. 65 santimetre uzunluğunda ve 20 santimetre genişliğindeki iri kalypter, toprağa ters çevrilerek kuzey-güney doğrultusunda yerleştirilmişti. Kanalın üstü düzgün dizilmiş taşlarla kapatılmış, ardından bütünüyle gelişigüzel atılmış taş ve toprak yığınıyla örtülmüştü; güney ucundaki gider ise iri bir taşla tıkanmıştı. Ateşgedenin kendisine yapılan işlemin bir benzeri kanala da uygulanmış, yapı sökülüp yok edilmek yerine taşlarla kapatılarak kullanılamaz hale getirilmişti. Kanalın ağzında bulunan hayvan kemiklerini inceleyen Vedat Onar, bunların satırla parçalanmış genç bir sığıra ait olduğunu belirledi. Kazı ekibi bu kanalı, kurbandan akan kanın yönlendirildiği ve biriktirildiği bir yer olarak yorumlar ve kurban kültünün ateş kültüyle birlikte uygulandığının kanıtı sayar.

Önceki yıllarda bulunan kurban çukurlarında sığır, eşek ve domuz kafatasları ele geçmiştir; bu, kurban edilen hayvanların tek türden olmadığını gösterir. Herodotos'un Perslerin sığır ve eşek yediğine dair aktardıkları, kazı ekibine göre bu kurbanların Akhamenidlerle ilişkisini doğrular. Herodotos ayrıca magusların insan ve köpek dışında her canlıyı öldürebildiğini yazar; köpeğin kurbanlar arasında görülmemesi bununla uyumludur. Dönmez bu bağlamda, 1910'da Manyas Gölü kıyısındaki Daskyleion'da bulunan ve MÖ 5. yüzyıla tarihlenen, yani Oluz ateşgedesiyle çağdaş bir kabartmayı hatırlatır. Kabartmada ağızları peçeyle örtülü iki magus, önlerindeki sunağın üzerinde kurban ettikleri bir boğa ile bir koyunun başlarıyla betimlenmiştir. Peçe, kurbanın insan nefesiyle kirlenmemesi için alınan bir önlem olmalıdır; magusların elindeki silindirik aletler ise hayvanların tokmak benzeri tahta aletlerle dövülerek öldürüldüğünü, Strabon'un anlattığı uygulamayı hatırlatır biçimde gösterir. Kabartmanın sol üst köşesinde bir ateş sunağı da görülür.

İbadethaneye kuzeyden ulaşan Pers Yolu'nun batı kenarında bulunan taş bir tekne, yapıya girmeden ve ibadete başlamadan önce su ile arınıldığına işaret eden bir buluntu olarak değerlendirilir. Kazı ekibi, kişisel arınmanın ibadete katılmak için bir ön şart sayıldığı bu düzenin İslam'daki uygulamayla benzerliğine dikkat çeker. İbadethanenin kuzeyinde, yolun batı kenarındaki bir bothrosta ise tapınak envanterine ait olduğu düşünülen bir grup eşya bulundu: taşınabilir ateş yakma kabı (ateşdan), şişler, kutsal içki haomanın hazırlanmasıyla ilişkilendirilen kepçeler ve kaplar, kurban törenlerinde kullanılan satır ve bıçaklar, testere ve balta. Kazı ekibine göre bu nesnelere benzeyen araçların bugün de Zerdüşt ayinlerinde kullanılıyor olması, dinin Oluz Höyük'te henüz kutsal kitap Avesta'nın yazıya geçirilmediği, sözlü aktarıma dayanan erken bir evresinin yaşandığını gösterir.

Yorumlar ve Tartışmalar

Oluz Höyük buluntuları, kazı ekibinin yayınlarında oldukça iddialı yorumlarla birlikte sunulmaktadır. Dönmez'e göre burada, ateşe tapan ya da ateşe saygı gösteren, tek tanrı inancına önem veren ve tanrı heykellerini önemsemeyen bir topluluk yaşamıştır. Bu topluluk Pers kökenlidir ve erken Zerdüşt dininin ilk cemaatlerinden birini oluşturur. Dönmez bir söyleşisinde, o döneme kadar Anadolu'nun hem Frig ana tanrıça dininin hem de Yunan tanrılarının etkisinde çok tanrılı bir inanç dünyası yaşadığını, Medler ve ardından Perslerle birlikte doğudan gelen bu yeni dinin Anadolu tarihinde bir kırılma noktası oluşturduğunu söyler. İslam'da tevhid, din felsefesinde monoteizm denilen inancın Anadolu'daki ilk örneğinin Oluz Höyük'te yaşandığını da ekler.

Kazı ekibinin yayınları bu yeni dinsel yapılanmayı "arkaik monoteizm" ya da "erken Zerdüşt dini" olarak adlandırır. Ancak aynı yayınlarda, tek tanrıcılığın ne zaman ve nasıl ortaya çıktığı konusunda arkeologların, tarihçilerin ve antropologların uzlaşmadığı da açıkça belirtilir. Oluz Höyük bulgularının bu tartışmaya getirdiği katkı önemlidir, fakat bunların "ilk tek tanrılı tapınak" gibi kesin hükümlerle ifade edilmesi büyük ölçüde kazı ekibinin kendi yorumuna dayanmaktadır.

Tartışmanın bir başka boyutu Herodotos'la ilgilidir. Herodotos, Perslerin tanrı heykeli, tapınak ve sunak yapmayı bilmediklerini, bunları yapanlara deli dediklerini yazar ve bunu tanrılara Yunanlılar gibi insan biçimi yakıştırmamalarına bağlar. Dönmez'e göre MÖ 480 dolaylarında doğan Herodotos otuzlu yaşlarındayken Oluz ateşgedesi zaten faaliyetteydi; Historiai'de Amasya ve çevresinden hiç söz edilmemesi, tarihçinin bu bölgeyi görmediğini düşündürür. Kazı ekibi, set duvarlarıyla çevrili basit bir ateşgededen üstü kapalı bir ibadethane kavramına geçişin Perslerde tapınak geleneğinin başlangıcı olabileceğini ve Perslere yabancı olan kapalı tapınak düşüncesinin ilk kez Anadolu topraklarında ortaya çıkmış olmasını anlamlı bulur. Hitit döneminden sonra Orta Anadolu'da kapalı tapınak geleneğinde bir kopukluk görüldüğü için, Oluz Höyük'teki yapı topluluğu Kızılırmak havzasının Demir Çağı'ndaki ilk tapınağı sayılmaktadır.

Kazı ekibi, benzer bulguların bugüne kadar ne İran'da ne de doğusundaki Afganistan ve Turan coğrafyasında saptanmış olmasına dikkat çeker. Buradan yola çıkarak Kuzey-Orta Anadolu'nun, yani Pontus Kappadokiası ile Kappadokia'nın Avesta'nın kutsal coğrafyası içinde değerlendirilmesi gerektiğini öne sürer. Bu görüş, Zerdüşt dininin kökeni ve yayılımı üzerine kurulmuş geleneksel anlatıyı yeniden düşünmeye davet eder; ancak henüz geniş bir bilimsel uzlaşma ile desteklenmiş değildir ve yeni kazılarla sınanmayı beklemektedir.

Helenistik Çağ ve Pontus Dönemi

Pers egemenliğinin sona ermesinden sonra Oluz Höyük'teki yaşam kesintisiz sürdü. 2. tabakanın 2A evresinden 1. tabakaya geçiş kesintisizdir ve bu nedenle höyük, kazı ekibine göre Helenistik Çağ olarak anılan MÖ 4, 3, 2 ve 1. yüzyılların kültürel portresini çizebilecek bölgedeki tek yerleşmedir. 1. mimari tabaka MÖ 200-47 yılları arasına tarihlenir ve kabaca yontulmuş moloz taşlarla inşa edilmiş konutlar, sokak ve caddelerle temsil edilen güçlü bir mimari geleneği yansıtır. B Açması'nda çok mekânlı büyük bir yapı kompleksi, içinde at nalı biçiminde bir fırın bulunan küçük bir oda ve taş döşemeli bir avlu açığa çıkarıldı. Yapılarda çatı örtüsü olarak kiremit yaygın biçimde kullanılmıştı.

Bu tabakanın tarihlenmesinde sikkeler belirleyici oldu. A Açması'ndaki bir çöp çukurunda Frigya'daki Apameia'da (bugünkü Dinar) basılmış bronz bir sikke, B Açması'ndaki taş döşeme üzerinde ise MÖ 2. yüzyılın sonu ile MÖ 1. yüzyılın başına tarihlenen iki Pontus şehir sikkesi bulundu. Demir bir miğfer ve kandiller de bu katın karakteristik buluntularıdır. Sığ bir kase görünümündeki, kenarında üç dikdörtgen tutamağı ve stilize bir boğa başı biçiminde akıtacağı bulunan mermer bir kap da dikkat çekicidir. Batı Anadolu ve Ege dünyasında benzerleri bilinen ve havan olarak kullanıldığı düşünülen bu türün, Oluz Höyük örneği şimdilik en doğuda bulunanıdır.

B Açması'nın 5. tabakasında karışık halde bulunan iskeletler ise ayrı bir soru işareti bırakmıştır. Bir mezara özenle yerleştirilmek yerine bir çukura gelişigüzel atıldıkları anlaşılan bu yetişkinlerin bir cinayete kurban gitmiş olabilecekleri düşünülmüştür. Höyükten ele geçen Kartaca işi bir kolye ise yerleşmenin uzak ticaret ağlarıyla bağlantısına işaret eder.

Ortaçağ Yerleşmesi ve Mezarlık

Höyüğün en üst katı olan "0" tabakası, yüzey toprağına karışmış sırlı çanak çömlek parçalarıyla temsil edilir. Höyüğün yalnızca batı yarısında görülen ve 10-14. yüzyıllara tarihlenen bu parçalar, yoğun bir yerleşimden çok bir ya da iki konuttan oluşan küçük bir iskâna işaret eder. Kazı ekibi bu yerleşmeyi, Roma yol haritası Tabula Peutingeriana'da Amaseia'dan Euchaita'ya (bugünkü Çorum Mecitözü yakınındaki Beyözü) uzanan yol üzerinde, Amaseia'nın 16 Roma mili batısında gösterilen Virasia ile ilişkilendirir. Virasia'nın beş kilometre kuzeydeki Doğantepe (eski Zara) olduğu düşünülürse, Oluz ona bağlı çiftlik tarzında küçük bir yerleşme olmalıdır.

Kazının en beklenmedik sonuçlarından biri, höyüğün üst kısmında ortaya çıkan Ortaçağ mezarlığıdır. Daha ilk sezonda, başları batıda, yüzleri güneye dönük ve yanlarında hiçbir eşya bulunmayan gömüler İslami dönem gömüleri olarak tanımlanmıştı. 2011 sezonunun sonunda mezarlıkta, üç ayrı seviye oluşturan doksan dokuz gömü açığa çıkarılmıştı. Dönmez bu mezarlığı Anadolu'daki erken Türk varlığının en eski biyolojik kanıtları arasında sayar ve Türkmen gömülerinin, Türk göçlerinin Malazgirt'ten önce başladığını gösterdiğini savunur. Ona göre mezarlık, Oğuzların İslam öncesi kurgan geleneğinin İslam'a geçiş dönemindeki izlerini de taşır. Bu yorumlar da kazı ekibinin değerlendirmesine dayanır ve ayrıntılı yayınlarla tartışılmaya açıktır.

Gündelik Hayat ve Küçük Buluntular

Oluz Höyük'ün anıtsal yapıları kadar gündelik eşyaları da antik çağ insanının yaşamına dair somut ipuçları verir. Kazıda ele geçen mutfak kapları, öğütme taşları, havaneli ve ezgi taşları beslenmeye; pişmiş topraktan ağırşaklar ve tezgâh ağırlıkları dokumacılığa; ağ ağırlıkları balıkçılığa ilişkin bilgiler sunar. Tohum ve hayvan kemiği örnekleri, yerleşmede yaşayanların neler yetiştirdiğini ve hangi hayvanları beslediğini anlamayı mümkün kılar.

Seramikler ve küçük buluntular, höyüğün geniş bir etkileşim ağının parçası olduğunu da gösterir. 2. tabakada bulunan büyük bir kraterin boynunda, Orta Anadolu Demir Çağı çanak çömleğinde daha önce görülmemiş bulut biçiminde bir motif ile boynuzları abartılı biçimde çizilmiş, karşılıklı duran geyik başları yer alır. Kadın göğsü biçimindeki kabın üzerindeki iri üçgen motifler, Urartu sonrasında Doğu Anadolu, Azerbaycan ve Batı İran'da yayılan "üçgen bezekli" Geç Demir Çağı çanak çömleğini hatırlatır. Koyu kırmızı astarlı, S profilli bazı çanaklar ise Akhamenid kaplarını çağrıştırır. Pers dönemi yapılarının çevresinde ele geçen seramikler, mühürler ve madeni eşyalar, burada yaşayan yönetici zümrenin zenginliğini yansıtır. İran kökenli üslupla yerel geleneklerin bu buluntularda iç içe geçmesi, Oluz Höyük'te farklı kültürlerin birbirine karışarak yaşadığını gösterir.

Bugünkü Durum ve Amasya Müzesi

Oluz Höyük bugün ziyarete açık değildir; kazılardan elde edilen buluntular Amasya Müzesi'nde sergilenerek halkla buluşmaktadır. Kazı ekibi, Anadolu'da ilk kez bir Pers yerleşmesinin geniş alanlarda açığa çıkarılmasını, kalıcı arkeolojik değerlerin korunarak sergilenmesini ve Kubaba sunağının konservasyon ve restorasyon çalışmalarının yapılmasını hedeflediğini açıklamıştır. Höyük aynı zamanda arkeoloji ve konservasyon öğrencileri için bir eğitim alanıdır. Kazı alanını ziyaret eden il yöneticileri de çalışmalara her türlü desteğin verileceğini açıklamıştır.

Kazı sonuçları Türk dergilerinin yanı sıra Karadeniz arkeolojisi kongrelerinin bildiri kitaplarında ve İngilizce, Rusça yayınlarda uluslararası okura sunulmuştur. Dönmez, kazıya başlarken sıradan bir Orta Anadolu höyüğü kazıp Demir Çağı'na ilişkin bazı sorunları çözmeyi umduklarını, ne bir Pers kenti ne bir tapınak ne de bir kabul salonu beklediklerini, ama "bambaşka bir dünyayla" karşılaştıklarını anlatır. Ona göre Anadolu höyükleri, kazılmış olsun ya da olmasın, ülkenin yaşadığı tarihsel sürecin gerçek belgelerini barındıran anıtlardır ve korunarak gelecek kuşaklara aktarılmaları gerekir.

Kronoloji

MÖ 4. binyıl: Erken Tunç Çağı yerleşmesi (9. tabaka); taş döküm kalıbı, ağırşaklar ve el yapımı çanak çömlek.

MÖ 15-13. yüzyıllar: Hitit Büyük Krallık dönemi yerleşmesi (7-8. tabakalar); taş mühür, tunç orak, boğa heykelciği ve boğa başlı kap.

MÖ 1200-1150: Hitit Çöküş Dönemi; buğday ve fiğ tohumlarının yakıldığı dinsel tören kalıntıları (7B2 tabakası).

MÖ 9-7. yüzyıllar: Erken ve Klasik Frig dönemleri (5-6. tabakalar).

MÖ 600 dolayları: Kubaba sunağının inşası; 4. tabakanın (MÖ 600-500) Frig karakterli yerleşmesi.

MÖ 450 dolayları: Pers kökenli Akhamenid zümresinin höyüğe yerleşmesi; ateşgede ve ibadethanenin inşası.

MÖ 425-300: 2B tabakası; Pers Yolu, malikâne, ateşgede ve kutsal alanın kullanım evresi.

MÖ 300'ler: İskender'in Asya seferiyle başlayan süreçte ateşgedenin tahribi; ateşgede en azından MÖ 300-250 arasında ayaktadır.

MÖ 200-47: Helenistik ve Pontus dönemi yerleşmesi (1. tabaka).

10-14. yüzyıllar: Küçük Ortaçağ yerleşmesi ("0" tabakası) ve İslami dönem mezarlığı.

1926: H. H. von der Osten'in "Olas ovası" kenarındaki büyük höyüğü ziyareti.

1997-1999: Şevket Dönmez'in Amasya yüzey araştırmalarında höyüğün tespiti.

2007: 6 Ağustos-5 Eylül arasında İstanbul Üniversitesi adına ilk sistematik kazı sezonu; arkeojeofizik ölçümler.

2010: Kubaba sunağının ortaya çıkmaya başlaması.

2011: Ortaçağ mezarlığında doksan dokuz gömünün açığa çıkarılması.

2013: Kutsal Ateş Çukuru'nun keşfi.

2017: Kalıntıların bir ateşgede ve kutsal alana ait olduğunun anlaşılması.

2018: On ikinci sezon; apadana ve taht salonu olarak duyurulan altı sütun kaideli yapı ve Hitit boğa heykelciği.

2020: Ateşgedenin güneyinde kurban kanalının bulunması.

2021: Hitit Çöküş Dönemi tören kalıntıları ve kemikten şahin idolü.

2023: Ateşgede ve ibadethaneyi Kappadokia'nın Demir Çağı'ndaki ilk tapınağı olarak tanıtan makalenin yayımı.

Kaynakça

Akademik çalışmalar

Resmî kaynaklar

Diğer kaynaklar

Çevrimiçi kaynaklar