Özgün Metin

Vezin: vâfir (mefâ‘îlün mefâ‘îlün fe‘ûlün); kalıp mısralardan tarafımızdan çıkarılmıştır; makalede bahir "serî‘" diye geçer.

القَولُ فِي إثباتِ الصّانِعِ وَصِفاتِهِ
el-Ḳavlu fī is̱bāti’ṣ-ṣāni‘ ve ṣıfātih (yaratıcının ve sıfatlarının ispatı hakkında söz)

وَمُحْدِثُ عالَمٍ رَبُّ السَّماءِ
إلهُ الخَلْقِ بَرٌّ ذُو الجَلالِ

Ve muḥdis̱u ‘ālemin rabbu’s-semā’i
İlāhu’l-ḫalḳı berrun ẕü’l-celālī

إلهٌ واحِدٌ لا شَكَّ فِيهِ
وَمُنْكِرُهُ عَنِ الإيمانِ خالِي

İlāhun vāḥidun lā şekke fīhi
Ve münkiruhū ‘ani’l-īmāni ḫālī

قَدِيمٌ لا يَنالُ لَهُ فَناءٌ
عَدِيمُ المِثْلِ رَبٌّ ذُو التَّعالِي

Ḳadīmun lā yenālu lehū fenā’un
‘Adīmu’l-mis̱li rabbun ẕü’t-te‘ālī

بِذاتِ اللهِ قَدْ قامَتْ صِفاتٌ
أعُدُّ عَلَيكَ إنْ تَسْمَعْ مَقالِي

Bi-ẕāti’llāhi ḳad ḳāmet ṣıfātun
E‘uddu ‘aleyke in tesma‘ maḳālī

لَهُ عِلْمٌ يُحِيطُ بِكُلِّ شَيءٍ
وَيَحْوِي كُلَّ سِرٍّ فِي الخَيالِ

Lehū ‘ilmun yuḥīṭu bi-külli şey’in
Ve yaḥvī külle sirrin fi’l-ḫayālī

قَدِيرٌ عَمَّ قُدْرَتُهُ تَعالَى
عَلَى كُلِّ الأسافِلِ وَالأعالِي

Ḳadīrun ‘amme ḳudretuhū te‘ālā
‘Alā külli’l-esāfili ve’l-e‘ālī

بِقُدْرَتِهِ تَوَرَّدَ خَدُّ وَرْدٍ
وَغَرَّدَ بُلْبُلٌ فَوقَ التِّلالِ

Bi-ḳudretihī teverrede ḫaddu verdin
Ve ġarrede bülbülun fevḳa’t-tilālī

بِقُدْرَتِهِ بَدا فِي المِسْكِ عَرْفٌ
فَإنَّ المِسْكَ بَعْضُ دَمِ الغَزالِ

Bi-ḳudretihī bedā fi’l-miski ‘arfun
Fe-inne’l-miske ba‘żu demi’l-ġazālī

وَحَيٌّ لا يَمُوتُ وَلا يَفُوتُ
وَيُحْيِي مَيِّتًا وَالعَظْمُ بالِي

Ve ḥayyun lā yemūtu ve lā yefūtu
Ve yuḥyī meyyiten ve’l-‘aẓmu bālī

قَوِيٌّ جَلَّ قُوَّتُهُ تَعالَى
وَاتَّصَفَتْ بِأوصافِ الكَمالِ

Ḳaviyyun celle ḳuvvetuhū te‘ālā
Ve’ttaṣafet bi-evṣāfi’l-kemālī

سَمِيعٌ يَسْمَعُ الدَّعَواتِ كُلّاً
وَلَوْ خِيفَتْ مِنْ اسماعِ الرِّجالِ

Semī‘un yesma‘u’d-da‘avāti küllen
Ve lev ḫīfet min ismā‘i’r-ricālī

بَصِيرٌ وَهُوَ يُبْصِرُ رِجْلَ نَمْلٍ
خِلالَ المَشْيِ فِي غَسَقِ اللَّيالِي

Baṣīrun ve hüve yubṣıru ricle nemlin
Ḫilāle’l-meşyi fī ġaseḳı’l-leyālī

وَلِلّهِ الإرادَةُ وَالمَشِيَّةُ
فَصَدِّقْ ذاكَ وَاحْذَرْ عَنْ جِدالِ

Ve li’llāhi’l-irādetu ve’l-meşiyye
Fe-ṣaddıḳ ẕāke ve’ḥẕer ‘an cidālī

فَإنَّ اللهَ يَفْعَلُ ما يَشاءُ
وَيَحْكُمُ ما يُرِيدُ بِلا اعْتِمالِ

Fe-inne’llāhe yef‘alu mā yeşā’u
Ve yaḥkumu mā yürīdu bi-lā’‘timālī

مُكَوِّنُ كُلِّ أفلاكٍ وَأرضٍ
وَما فِيها كَأصْنافِ الرِّجالِ

Mükevvinu külli eflākin ve arżın
Ve mā fīhā ke-eṣnāfi’r-ricālī

كَلِيمٌ قَدْ تَكَلَّمَ بِالكَلامِ
المَجِيدِ بِلا ارْتِيابٍ وَ احْتِيالِ

Kelīmun ḳad tekelleme bi’l-kelāmi
El-mecīdi bi-lā’rtiyābin ve’ḥtiyālī

فَيَأمُرُنا بِهِ بِحِسانِ فِعْلٍ
وَيَنْهَينا مِنْ أنواعِ الفِعالِ

Fe-ye’murunā bihī bi-ḥisāni fi‘lin
Ve yenhānā min envā‘i’l-fi‘ālī

وَما القُرْآنُ إلّا وَصْفُ ذاتٍ
قَدِيمٌ لَيسَ مِنْ جِنسِ المَقالِ

Ve me’l-Ḳur’ānu illā vaṣfu ẕātin
Ḳadīmun leyse min cinsi’l-maḳālī

وَمَكْتُوبٌ عَلَى أوراقِ صُحُفٍ
وَمَحْزُونٌ وَ مَحفُوظٌ بِبالِ

Ve mektūbun ‘alā evrāḳı ṣuḥufin
Ve maḫzūnun ve maḥfūẓun bi-bālī

وَمَسْمُوعٌ وَمَقْرُوٌّ بِأُذْنٍ
وَألْسِنَةٍ وَلكِنْ غيرُ حالِ

Ve mesmū‘un ve maḳrūvun bi-üẕnin
Ve elsinetin ve lākin ġayru ḥālī

يُنافِي لِلسُّكوتِ وَكُلِّ آفَة
فَصَدِّقْهُ وَنِلْ كُلَّ المَنالِ

Yünāfī li’s-sükūti ve külli āfe
Fe-ṣaddıḳhu ve nil külle’l-menālī

وَقالُوا فَهُوَ مَخْلُوقٌ فَحاشا
تَعالَى شَأنُهُ مِنْ ذَا المَحالِ

Ve ḳālū fe-hüve maḫlūḳun fe-ḥāşā
Te‘ālā şe’nuhū min ẕe’l-muḥālī

صِفاتُ اللهِ قائِمَةٌ بِذاتٍ
قَدِيماتٌ مَصُوناتُ الزَّوالِ

Ṣıfātu’llāhi ḳā’imetun bi-ẕātin
Ḳadīmātun meṣūnātu’z-zevālī

وَلكِنْ لَيسَ عَينَ الذّاتِ طُرًّا
وَلا غَيراً سِواهُ ذا انْفِصالِ

Ve lākin leyse ‘ayne’ẕ-ẕāti ṭurran
Ve lā ġayran sivāhu ẕe’nfiṣālī

Günümüz Türkçesiyle

57. Âlemi var eden, göklerin Rabbi, yaratılmışların ilâhı, iyiliği bol ve celâl sahibi olandır;

58. hakkında şüphe olmayan tek ilâhtır; O'nu inkâr eden imandan yoksundur.

59. Ezelîdir, O'na yokluk erişmez; benzeri olmayan, yüce bir Rab'dir.

60. Allah'ın zâtında duran sıfatlar vardır; sözümü dinlersen sana sayayım.

61. O'nun her şeyi kuşatan bir ilmi vardır; hayallerde gizli olan her sırrı da içine alır.

62. O Kadîr'dir; kudreti en aşağıdakileri ve en yücedekileri kuşatmıştır.

63. O'nun kudretiyle gülün yanağı kızardı, bülbül tepelerin üstünde şakıdı.

64. O'nun kudretiyle miskte güzel koku belirdi; oysa misk ceylanın kanından bir parçadır.

65. O Hayy'dır, ölmez ve yok olmaz; kemikler çürümüşken bile ölüyü diriltir.

66. O güçlüdür, gücü yücedir; kemal sıfatlarıyla nitelenmiştir.

67. O Semî'dir; insanların kulağından gizlenmiş olsa bile bütün duaları işitir.

68. O Basîr'dir; gecelerin karanlığında yürürken karıncanın ayağını görür.

69. İrade ve meşiyet Allah'ındır; bunu tasdik et, tartışmaktan sakın.

70. Çünkü Allah dilediğini yapar, istediğine zorlanmadan hükmeder. (Dipnot: "bilā i‘timāl", yani sarsıntısız, zahmetsiz.)

71. Bütün göklerin ve yerin, içindeki her türlü insanla birlikte yaratıcısıdır.

72. O Kelîm'dir; şüpheye ve kuşkuya yer bırakmadan yüce kelâmla konuşmuştur. (Mısra "bi’l-kelāmi" ile biter, sıfat ikinci mısraya geçer; dipnot "iḥtiyāl" kelimesini "şüphe" diye açıklar.)

73. Onunla bize güzel işleri emreder, kötü işlerin türlüsünden de bizi men eder. (Dipnot: "fi‘āl" burada çirkin iş demektir.)

74. Kur'an zâtın bir sıfatından başka bir şey değildir; ezelîdir, sonradan söylenen sözler cinsinden değildir.

75. Mushafların yapraklarına yazılmıştır, saklanmış ve zihinlerde korunmuştur. (Baskıda noktasız "maḥzūn"; anlam "maḫzūn", yani saklanmış, gerektirir.)

76. Kulaklarla işitilir, dillerle okunur; ama onların içine girip yerleşmiş değildir. (Dipnot: "ġayru ḥāllin fīhā", onlarda hulûl etmiş değil.)

77. Bu sıfat susmayı ve her türlü kusuru (dilsizliği) dışarıda bırakır; onu tasdik et, nail olunacak her şeye eriş.

78. Bazıları "o yaratılmıştır" dediler; hâşâ, O'nun şanı bu olmayacak sözden yücedir.

79. Allah'ın sıfatları zâtında durur; ezelîdir, yok olmaktan korunmuştur.

80. Ama hiçbiri zâtın aynısı değildir; ondan ayrı düşmüş bir başka şey de değildir.

Edebî ve Tarihî Yorum

Kudret Beyitlerindeki Şair

Bu bölümün en akılda kalan iki beyti bir akaid kitabından çok bir divandan çıkmış gibidir. Allah'ın kudretiyle gülün yanağı kızarır, bülbül tepelerde şakır; yine O'nun kudretiyle miskte güzel koku belirir, oysa misk ceylanın kanından bir parçadır. Sa'dî Çelebi kudret sıfatını tanımlamakla yetinmez, onu gül ile bülbülün, misk ile ceylanın diliyle gösterir. Son beyitteki karşıtlık ince kurulmuştur: kan gibi sıradan, hatta kaçınılan bir maddeden dünyanın en değerli kokusunu çıkaran güç, yaratmanın ne olduğunu tek örnekle anlatır. Görme sıfatı için seçilen örnek de aynı titizlikle kurulur: gecenin karanlığında yürüyen karıncanın ayağı. Somut örnek akılda kalır; girişte vaat edilen akıcılık en çok bu beyitlerde hissedilir.

Bölümün Sırası

Yirmi dört beyit iki kısımdan oluşur. İlk dört beyit "Ṣāni‘", yani yaratıcının varlığını ve birliğini söyler: âlemi var eden göklerin Rabbidir, tektir, onu inkâr eden imandan yoksundur, ezelîdir, yokluk ona erişmez. Önceki bölümde âlemin sonradan olduğu söylenmişti; burada sonuç çıkarılır: sonradan olanı bir var eden vardır. Sıfatların sayımı bunu izler: ilim, kudret, hayat, kuvvet, işitme, görme, irade ve meşiyet, tekvin (yaratma) ve kelâm. Sa'dî her sıfatı bir beyitte tanımlar, bir ikincisinde örnekler; işitmenin örneği insan kulağından gizlenmiş dua, görmeninki karıncanın ayağıdır. Yetmiş birinci beyitte Allah "mükevvin", yani göklerin, yerin ve içindekilerin var edicisi diye anılır. Ünlüsoy ile Asım'a göre manzumenin bütünü Mâtürîdî geleneğin temel kabullerini taşır.

Kur'an ve "Ne Aynı Ne Gayrı"

Kelâm sıfatı, bölümün en uzun kısmını alır. Allah kelâm ile konuşmuştur; Kur'an onun zâtının bir sıfatıdır, ezelîdir ve sonradan söylenen sözler cinsinden değildir. Mushafların yapraklarına yazılmış, hafızalarda saklanmış, kulaklarla işitilmiş, dillerle okunmuştur; ama bunların hiçbirinin içine girip yerleşmiş değildir. Bu son kayıt, metnin en ince noktasıdır. Okunan ses ve yazılan mürekkep sonradan olmuştur; Kur'an'ın kendisi olan sıfat ise onlara hulûl etmez. Yetmiş sekizinci beyitte "o yaratılmıştır" diyenlerin sözü "hâşâ" ile reddedilir. Sözün sahibi adıyla anılmaz, tartışmanın hikâyesi de anlatılmaz; beyit yalnız hükmü verir.

Son iki beyit sıfatlarla zât arasındaki ilişkiye ayrılmıştır: sıfatlar zâtta durur, ezelîdir, yok olmaktan korunmuştur; ama zâtın aynısı da değildir, ondan ayrı bir şey de. Bu iki olumsuzluk, sıfatları zâtla bir sayıp ortadan kaldırmak ile onları zâttan ayrı varlıklar saymak arasında bir orta yol arar. Manzume bunu vezne sokarken "ṭurran" (hepsi) ve "ẕe’nfiṣāl" (ayrılmış) kelimeleriyle açıklar: hiçbir sıfat zâtın kendisi değildir, hiçbiri de ondan kopuk değildir.

Kaynakça

Çevrimiçi kaynaklar