Özgün Metin
Vezin: mefâ‘îlün mefâ‘îlün fe‘ûlün (Arap aruzunda vâfir bahri; neşirde verilen "serî‘" adı mısraların hece düzenine uymuyor).
القَولُ فِي حَقائِقِ الأشياءِ
el-Ḳavlu fī ḥaḳā’iḳı’l-eşyā’ (eşyanın hakikatleri hakkında söz)
لِكُلِّ حَقائِقِ الأشياءِ ثُبُوتٌ
وَنَعْلَمُ بِالضَّرُورَةِ وَ ارْتِجالِ
Li-külli ḥaḳā’iḳı’l-eşyā’i s̱übūtun
Ve na‘lemu bi’ż-żarūreti ve’rticālī
وَخالَفَ فِيهِ سُوفَسْطاءُ جَهْلاً
أضاعُوا العُمْرَ فِي قَولٍ مُحالِ
Ve ḫālefe fīhi sūfesṭā’u cehlen
Eżā‘u’l-‘umra fī ḳavlin muḥālī
القَولُ فِي أسبابِ العِلْمِ
el-Ḳavlu fī esbābi’l-‘ilm (bilginin sebepleri hakkında söz)
لِعِلْمِ الخَلْقِ أسبابٌ ثَلاثَة
سَأنْظِمُها بِنَظْمٍ كَاللَّآلِي
Li-‘ilmi’l-ḫalḳı esbābun s̱elās̱e
Se-enẓımuhā bi-naẓmin ke’l-le’ālī
حَواسٌ سَلِيمَةٌ، والعَقْلُ ثانٍ
وَقَولٌ صادِقٌ فَاسْمَعْ مَقالِي
Ḥavāssun selīmetun ve’l-‘aḳlu s̱ānin
Ve ḳavlun ṣādıḳun fe’sma‘ maḳālī
وَتَنْقَسِمُ الحَواسُ بِخَمْسِ حِسٍّ
سَأتْلُوها عَلَيكَ بِلا اعْتِلالِ
Ve tenḳasimu’l-ḥavāssu bi-ḫamsi ḥissin
Se-etlūhā ‘aleyke bi-lā’‘tilālī
فَسَمْعٌ ثُمَّ ذَوقٌ ثُمَّ لَمْسٌ
وَإبْصارٌ وَ شَمٌّ يا أهلَ خالِ
Fe-sem‘un s̱umme ẕevḳun s̱umme lemsun
Ve ibṣārun ve şemmun yā ehle ḫālī
وَقَولٌ صادِقٌ يَنْقَسِمُ أيضاً
عَلَى قِسْمَينِ يا أهْلَ الخِلالِ
Ve ḳavlun ṣādıḳun yenḳasimu eyżan
‘Alā ḳısmeyni yā ehle’l-ḫilālī
فَقِسْمٌ ما تَوافَرَ فِيهِ قَولٌ
مِنْ أقوامٍ كَثِيرٍ بِالتَّوالِي
Fe-ḳısmun mā tevāfere fīhi ḳavlun
Min aḳvāmin kes̱īrin bi’t-tevālī
فَهذا القِسْمُ يُوجِبُ فِيكَ عِلْماً
ضَرُورِيًّا عَدِيمَ الاخْتِلالِ
Fe-hāẕe’l-ḳısmu yūcibu fīke ‘ilmen
Żarūriyyen ‘adīme’l-iḫtilālī
كَعِلْمٍ ثابِتٍ بِوُجُودِ مِصرٍ
وَأسلافِ المُلُوكِ ذَوِي المَعالِي
Ke-‘ilmin s̱ābitin bi-vücūdi Mıṣrin
Ve eslāfi’l-mülūki ẕevi’l-me‘ālī
وَثانِي القِسْمِ أخبارُ الرَّسُولِ
صَدُوقِ القَولِ عِندَ اللهِ عالِي
Ve s̱ānī’l-ḳısmi aḫbāru’r-resūli
Ṣadūḳı’l-ḳavli ‘inde’llāhi ‘ālī
وَأيضًا ذاكَ يُوجِبُ فِيكَ عِلْمًا
بِاستِدْلالِ عَقْلٍ ذِي اجتِيالِ
Ve eyżan ẕāke yūcibu fīke ‘ilmen
Bi’stidlāli ‘aḳlin ẕī’ctiyālī
ولكِنْ فِي التَّيَقُّنِ مِثْلَ عِلْمٍ
ضَرُورِيٍّ عَدِيمِ الارْتِحالِ
Ve lākin fi’t-teyaḳḳuni mis̱le ‘ilmin
Żarūriyyin ‘adīmi’l-irtiḥālī
وَعِلْمٌ ثابِتٌ بِالعَقْلِ أيضًا
عَلَى ضَرْبَينِ يا زُمَرَ الأهالِي
Ve ‘ilmun s̱ābitun bi’l-‘aḳli eyżan
‘Alā żarbeyni yā zümera’l-ehālī
فَإنْ يَكُ بِالبَداهَةِ فَهُوَ عِلْمٌ
ضَرُورِيٌّ غَنِيٌّ عَنْ مِثالِ
Fe-in yekü bi’l-bedāheti fe-hüve ‘ilmun
Żarūriyyun ġaniyyun ‘an mis̱ālī
وَإنْ يَحْصُلْ بِاسْتِدلالِ عَقْلٍ
فَكَسْبِيٌّ بِلا قِيلٍ وَقالِ
Ve in yaḥṣul bi’stidlāli ‘aḳlin
Fe-kesbiyyun bi-lā ḳīlin ve ḳālī
وَما الالهامُ مِن أسبابِ عِلْمٍ
بِصِحَّةِ شَيءٍ عِندَ ذَوِي الكَمالِ
Ve me’l-ilhāmu min esbābi ‘ilmin
Bi-ṣıḥḥati şey’in ‘inde ẕevi’l-kemālī
القَولُ فِي حُدُوثِ العِلْمِ
el-Ḳavlu fī ḥudūs̱i’l-‘ilm (baskıda böyle; kastedilen âlemin sonradan oluşu hakkında söz)
وَيَحْدُثُ عالَمٌ بِجَمِيعِ جُزْءٍ
فَلا تَسْمَعْ أباطِيلَ المَقالِ
Ve yaḥdus̱u ‘ālemun bi-cemī‘i cüz’in
Fe-lā tesma‘ ebāṭīle’l-maḳālī
وَذا إنْ قامَ ذاتًا فَهُوَ عَينٌ
وَإلّا فَهُوَ عَرَضٌ ذُو زَوالِ
Ve ẕā in ḳāme ẕāten fe-hüve ‘aynun
Ve illā fe-hüve ‘arażun ẕū zevālī
وَعَينٌ إنْ تَرَكَّبَ فَهُوَ جِسْمٌ
وَإلّا فَهُوَ جُزْءٌ يا أهلَ حالِ
Ve ‘aynun in terekkebe fe-hüve cismun
Ve illā fe-hüve cüz’un yā ehle ḥālī
يُسَمَّى جَوهَراً فَرْداً وَلكِنْ
قَدْ أنْكَرَهُ الحَكِيمُ بِلا انْعِدالِ
Yüsemmā cevheren ferden ve lākin
Ḳad enkerahu’l-ḥakīmu bi-lā’n‘idālī
وَهَذا العَرَضُ لا يَبْقَى زَماناً
بِحالٍ وَلا يَقُومُ بِلا مُحالِ
Ve hāẕe’l-‘arażu lā yebḳā zemānen
Bi-ḥālin ve lā yeḳūmu bi-lā maḥālī
فَيَحْدُثُ فِي الجَواهِرِ وَالجُسُومِ
عَلَى نَهَجِ الحُلُولِ وَاحْتِلالِ
Fe-yaḥdus̱u fi’l-cevāhiri ve’l-cüsūmi
‘Alā nehci’l-ḥulūli ve’ḥtilālī
كَألْوانٍ وَأكْوانٍ وَطَعْمٍ
وَأصْنافِ الرَّوائِحِ يا ابنَ خالِ
Ke-elvānin ve ekvānin ve ṭa‘min
Ve eṣnāfi’r-revā’iḥı yā’bne ḫālī
Günümüz Türkçesiyle
33. Eşyanın bütün hakikatleri sabittir, gerçekten vardır; bunu zorunlu olarak ve düşünmeye gerek kalmadan biliriz.
34. Sofistler cehaletle buna karşı çıktılar; ömürlerini olmayacak bir söz uğruna harcadılar.
35. Yaratılmışların bilgi edinmesinin üç sebebi vardır; onları inci gibi bir nazımla dizeceğim.
36. Sağlam duyular, ikincisi akıl ve doğru haber; sözüme kulak ver.
37. Duyular beş duyuya ayrılır; onları sana eksiksiz sayacağım.
38. İşitme, sonra tatma, sonra dokunma, görme ve koklama, ey yüce kişi. (Neşrin dipnotu "ḫāl" kelimesini "yücelik" diye açıklar.)
39. Doğru haber de iki kısma ayrılır, ey güzel huylu kişi. (Dipnot: "ḫilāl" güzel işler demektir.)
40. Bir kısmı, pek çok topluluktan kesintisiz biçimde art arda gelmiş sözdür. (Baskıda "tevāfere", yani bolca gelmek; konu tevatür haberidir.)
41. Bu kısım sende hiçbir sarsıntıya uğramayan zorunlu bir bilgi doğurur;
42. Mısır'ın varlığına ve yüce işler yapmış geçmiş hükümdarlara dair kesin bilgimiz gibi.
43. İkinci kısım Resûl'ün haberleridir; o, sözü doğru, Allah katında mertebesi yüce olandır.
44. Bu da sende, seçip ayıklayan aklın delil getirmesiyle elde edilen bir bilgi doğurur.
45. Ama kesinlik bakımından, yerinden oynamayan zorunlu bilgi gibidir.
46. Akılla sabit olan bilgi de iki türlüdür, ey halk toplulukları.
47. Akla hemen doğuyorsa zorunlu bilgidir; örnek göstermeye ihtiyaç duymaz.
48. Aklın delil getirmesiyle elde ediliyorsa, dedikoduya yer bırakmadan kesbî, yani çalışılarak kazanılmış bilgidir.
49. Kemal sahiplerine göre ilham, bir şeyin doğruluğunu bildiren bilgi sebeplerinden değildir.
50. Âlem bütün parçalarıyla sonradan olmuştur; boş sözlere kulak asma.
51. Bir şey kendi başına duruyorsa "ayn"dır; değilse yok olup giden bir arazdır.
52. Ayn birleşik ise cisimdir; değilse parçadır, ey hâl ehli.
53. Bu parçaya "cevher-i ferd" denir; ama filozof onu, yoldan sapmadığını sanarak inkâr etmiştir. (Neşrin tercümesi "bilge kişi … inkâr etmiştir" der. "Ḥakīm" burada büyük ihtimalle filozofları anlatır; ikinci yarım mısra iki türlü anlaşılabilir.)
54. Bu araz hiçbir hâlde iki an boyunca kalmaz; bir yer olmadan da var olmaz. (Baskıda "muḥāl"; anlam "maḥāl", yani yerler, gerektirir.)
55. O, cevherlerde ve cisimlerde onlara girip yerleşme yoluyla meydana gelir;
56. renkler, oluşlar, tatlar ve çeşit çeşit kokular gibi, ey dayımın oğlu.
Edebî ve Tarihî Yorum
Sofistlere Karşı İlk Söz
Akaid ilmi Allah'tan söz etmeden önce bilmenin mümkün olduğunu güvenceye almak zorundadır. Sa'dî Çelebi bu bölüme iki beyitle girer ve cevabı kestirip atar. Eşyanın hakikatleri vardır, bunu zorunlu olarak ve düşünmeye gerek kalmadan (irticâlen) biliriz; buna karşı çıkan "sūfesṭā", yani sofistler, ömürlerini olmayacak bir söz uğruna harcamışlardır. Nesefî'nin risalesi de, Yusuf Şevki Yavuz'un ansiklopedi maddesinde anlatıldığı üzere, âlemin gerçek bir varlığı bulunduğuna işaret ederek başlar. Manzumede bu ilke tek bir yargıya indirgenmiş, tartışma yerine küçümseme konmuştur. "Ömürlerini harcadılar" sözü, bir delilden çok bir hükümdür; Sa'dî, girişte söylediği gibi, öğrencinin ezberleyeceği kısa kesin cümleleri seçmiştir.
Bilginin Üç Yolu
On beş beyitlik ikinci kısım, bilginin sebeplerini sayar: sağlam duyular, akıl ve doğru haber. Beş duyu tek beyitte, vezin elverdiğince sıralanır. Doğru haber ikiye ayrılır. Birincisi çok sayıda topluluktan kesintisiz gelen haberdir; kelâmcılar buna tevatür der. Baskıda kelime "tevāfere" (bolca gelmek) olarak geçer, kastedilen tevatürdür. Bunun verdiği bilgiye örnek olarak Mısır'ın varlığı ve geçmiş hükümdarlar gösterilir: Mısır'ı görmemiş biri de onun var olduğundan kuşku duymaz. İkincisi Resûl'ün haberidir. Sa'dî bu haberin verdiği bilgiyi dikkatle tarif eder: akıl yürütmeyle elde edilir, ama kesinlik bakımından zorunlu bilgi kadar sağlamdır. Akılla elde edilen bilgi de ikiye ayrılır; akla hemen doğan bedihî bilgi ile delil getirerek kazanılan kesbî bilgi.
Bölümün son beyti bir reddir: ilham, ehline göre bir şeyin doğruluğunu bildiren bilgi sebepleri arasında yer almaz. Bu cümle, kişisel sezgiyi dinî bilginin ölçüsü yapmak isteyenlere karşı medresenin çizdiği sınırdır. Gerekçe verilmez; Nesefî metninin kısalığı burada da bozulmaz.
Cevher, Araz ve Cisim
Bölümün başlığı nüshada "el-Ḳavlu fī ḥudūs̱i’l-‘ilm" olarak basılmıştır; içerik ve tercümedeki karşılık ("Alemin Hudûsluğu Üzerine") başlığın "ḥudūs̱u’l-‘ālem", yani âlemin sonradan oluşu olması gerektiğini gösterir. Bu kısım, Allah'ın varlığını ispat edecek delilin zeminini hazırlar. Âlem bütün parçalarıyla sonradan olmuştur; sonra varlıklar sınıflanır. Kendi başına duran şey "ayn"dır, başka bir şeyde duran "araz"dır; ayn birleşikse cisim, değilse parçadır ve bu parçaya "cevher-i ferd", yani bölünmez parça denir. Arazlar iki an kalmaz, bir yer olmadan var olamaz; renkler, oluşlar, tatlar ve kokular bunlardandır.
Elli üçüncü beyitte manzume bu kuru sınıflamaya bir not ekler: "Ḳad enkerahu’l-ḥakīm", yani hakîm onu, bölünmez parçayı, inkâr etmiştir. Makaledeki Türkçe karşılık "bilge kişi"dir. Aynı ansiklopedi maddesi, Teftâzânî'nin şerhinde cevher-i ferd için ileri sürülen delilleri yeterli bulmadığını, ama filozoflara karşı bir reddiye niteliği taşıdığı için bu görüşü övdüğünü kaydeder. Bölünmez parçanın karşısında filozofların durduğu buradan da anlaşılır; "ḥakīm" kelimesini burada filozof diye anlamak bu yüzden daha yerinde görünür. Sa'dî'nin tek mısraı bu tartışmanın varlığından haberdar bir medrese hocasının işaretidir; yanlış anlaşılmaya açık "bi-lā’n‘idāl" (sapmadan) sözü de beytin iki türlü okunabilmesine yol açar.
Bölümde hitaplar dikkatle seçilmiştir: "yā ehle ḫāl" (ey yüce kişi), "yā zümera’l-ehālī" (ey halk toplulukları), "yā’bne ḫālī" (ey dayımın oğlu). Neşri hazırlayanların gözlemine göre Sa'dî, "Ehl-i Sünnet" gibi terimler yerine bu türden genel hitapları seçer. Bunların bir kısmı kafiye gereği gelmiştir; yine de manzumeye bir hocanın talebesiyle konuşan sesini katarlar.
Kaynakça
Akademik çalışmalar
- Kamile Ünlüsoy, Mohammad Shakib Asım, "Osmanlı Klasik Dönemine Ait Bir Manzûm Akâidnâme Örneği: Tācīzāde Sa‘dī Çelebī’nin ‘Aḳâidü’n-Nesefī Üzerine Hazırladığı Manzûme", Kafkas Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 8/16 (2021), s. 612-646; Arapça metin s. 622-623, Türkçe tercüme s. 634-635; doi 10.17050/kaüifd.T.2021-8-945958, https://dergipark.org.tr/tr/pub/kafkasilahiyat/issue/64071/945958 (Arap harfli metin PDF sayfa görüntülerinden okunmuştur: https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1799195).
- İsmail E. Erünsal, "Tâcîzâde Sâdî Çelebi", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010, s. 356, https://islamansiklopedisi.org.tr/tacizade-sadi-celebi
- Yusuf Şevki Yavuz, "Akāidü’n-Nesefî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 2, İstanbul 1989, s. 217-218, https://islamansiklopedisi.org.tr/akaidun-nesefi
Çevrimiçi kaynaklar






