Özgün Metin

Vezin: Mef‘ūlü Mefā‘ilün Fe‘ūlün

Ey yār-ı faṣīḥ u nuṣḥ-güftār
Naẓm ile iden cevāhir īs̱ār
Ki luṭf ile eyleyüp ḫiṭābı
Ki ‘unf ile eyleyen ‘ıtābı
Bu ben megese hümā oḳıyan
Belki melek-i semā oḳıyan
Ki ṭūṭi diyüp maḳāl ṣoran
Bülbül diyü vaṣf-ı ḥāl ṣoran
Hem baña diyen nedür bu ḥālüñ
Ḳaṭ‘ oldı meger ki per ü bālüñ
Gūş eylegil imdi vaṣf-ı ḥālüm
Ṣanma ki ḳırıldı per ü bālüm
Çoḳ ‘ilme Ḫudā ḳılupdı mālik
Hem olmış idüm ṭarīḳa sālik
‘İlm ile ‘avāma pend idüp ben
Pend ile hevāya bend idüp ben
Hem rāh-ı Hudā ṭutup giderdüm
Çoḳ nefs ḍalāletin giderdüm
Şeh-zāde-i a‘ẓam u mu‘aẓẓam
Nev-bāve-i efḫam u müfaḫḫam
Evṣāfumı çünki gūş ḳılmış
Deryā gibi ḳalbi cūş ḳılmış
Şevḳı bu faḳīre ġālib olmış
Ol şeh bu gedāya ṭālib olmış
‘Azm-i sefer eyledükde sulṭān
Olduḳda aña mülāḳi ol ḫan
Gūş eyledüginde pend-i pīri
Ḳılmış ṭaleb anda ben faḳīri
Nā-geh baña ḥükm-i şāh geldi
Derd ile dilümden āh geldi
Ne ḳudreti ola mūr-ı zīrüñ
Kim red ide ḥükmini emīrüñ
Çün emr ile oldı bende me’mūr
Nā-çār oldı döndi çün mūr
Her vech ile gördüm anı pür-nūr
Ārāste mis̱l-i Beyt-i Ma‘mūr
Her pendümi ol ḳabūl ḳıldı
Bu ḳalbi ḳabūli ḳul ḳıldı
Nefsinde ziyād idüp ṣalāḥı
‘Ālemlere virdi hem felāḥı
Ey Ka‘be mücāviri ‘azīzüm
Ẓann itme ki olmaya temīzüm
Nef‘üm baña vü ‘avāma idi
Ṣanma ki ḳamu enāma idi
Şimdi ḳamu ḫalḳa oldı nef‘üm
Her vech ile oldı ḳadr ü ref‘üm
Ṣanma ki ṣalāḥumuz kem oldı
Belki o ṣalāḥ-ı ‘ālem oldı
Sizden umaruz du‘ā vü himmet
Bu şāha müyesser ola devlet
‘Adliyle cihānı ide pür-nūr
Ola bu Sürūrī sırrı mesrūr

Günümüz Türkçesiyle

1. Ey sözü düzgün, öğüdü içten dost, şiirle mücevherler saçan.

2. Bana kimi zaman lütufla seslenen, kimi zaman sertlikle sitem eden.

3. Ben sinek gibi birine hümâ kuşu diyen, hatta beni göklerin meleği diye çağıran. (Hümâ, gölgesi kimin üstüne düşerse onu baht sahibi yaptığına inanılan efsanevi kuştur.)

4. Bana papağan deyip sözümü soran, bülbül deyip hâlimi soran. (Gubârî mektubunda Sürûrî'yi izzet bahçesinin papağanı ve yücelik bostanının bülbülü diye anmıştı.)

5. Bir de bana "nedir bu hâlin, yoksa kanatların mı kesildi" diyen.

6. Şimdi hâlimin anlatılışını dinle; kanatlarım kırıldı sanma.

7. Tanrı beni pek çok ilmin sahibi kılmıştı; tarikat yolunun yolcusu da olmuştum.

8. İlimle halka öğüt veriyor, öğütle de nefsin hevesini bağlıyordum.

9. Tanrı yolunu tutup gidiyor, nice nefsin sapkınlığını gideriyordum.

10. En yüce ve en ulu şehzade, en şerefli ve en övünülecek taze meyve ("nev-bâve", ağacın ilk meyvesi; burada padişahın genç oğlu)...

11. ...benim niteliklerimi duyunca gönlü deniz gibi coştu.

12. Bu yoksula duyduğu istek ağır bastı; o şah bu dilenciyi istedi.

13. Sultan sefere çıktığında ve o han onunla buluştuğunda... (Beyit iki türlü okunabilir: "ol han" sefere çıkan padişahla buluşan şehzade de, padişahın kendisi de olabilir.)

14. ...yaşlı adamın öğüdünü duyunca beni orada istemiş.

15. Ansızın bana şahın emri geldi; dertle gönlümden bir ah çıktı.

16. Zavallı karıncanın ne gücü olur ki emirin hükmünü geri çevirsin. (Hz. Süleyman ile karınca kıssasına bir anıştırma vardır; emri veren padişahın adı da Süleyman'dır.)

17. Bu kul emirle görevlendirilince çaresiz, karınca gibi geri döndü.

18. Onu her bakımdan nur dolu gördüm, Beyt-i Ma‘mûr gibi süslü. (Beyt-i Ma‘mûr, göklerde meleklerin tavaf ettiğine inanılan Kâbe'nin karşılığıdır.)

19. O, her öğüdümü kabul etti; bu kabulle bu gönlü kendine kul etti. (Mısra "bu gönül, kabul edilmeyi kendine kul edindi" diye de anlaşılabilir.)

20. Kendi nefsinde iyiliği artırarak âlemlere de kurtuluş ve esenlik verdi.

21. Ey Kâbe'nin komşusu olan aziz dostum, temiz kalmayacağımı sanma. (Gubârî o sırada Mekke'de mücavirdi.)

22. Faydam bana ve halka idi; bütün insanlara ulaştığını sanma.

23. Şimdi faydam bütün halka ulaştı; her bakımdan değerim ve rütbem yükseldi.

24. İyiliğimiz eksildi sanma; o artık bütün dünyanın iyiliği oldu.

25. Sizden dua ve himmet umarız: bu şaha devlet nasip olsun. ("Devlet" hem baht hem de saltanat demektir.)

26. Adaletiyle cihanı nurla doldursun; bu Sürûrî'nin de gönlü sevinsin. ("Mesrûr", sevinçli demektir ve şairin mahlası Sürûrî ile aynı kökten gelir.)

Edebî ve Tarihî Yorum

Şiirin Yapısı

Şiir yirmi altı beyittir ve aruzun hezec bahrinden "mef‘ūlü mefā‘ilün fe‘ūlün" kalıbıyla yazılmıştır. Vezin tezkirede belirtilmez; beyitlerin ölçüsünden ve cevap verdiği manzum mektupla aynı kalıpta olmasından çıkarılmıştır. Âşık Çelebi şiire "ḳıṭ‘a" der, ama biçimi mesnevidir: her beytin iki mısraı kendi arasında kafiyelidir ve kafiye beyitten beyite değişir (güftār/īs̱ār, ḫiṭābı/‘ıtābı, ḥālüñ/bālüñ gibi). Bu biçim, divan edebiyatında manzum mektuplar için sık kullanılırdı. Son beyitte şairin mahlası "Sürūrī" geçer. Şiir, Gubârî'nin aynı vezin ve biçimde yazdığı manzum bir mektuba verilmiş cevaptır.

Burada esas alınan metin, Filiz Kılıç'ın neşrettiği Âşık Çelebi tezkiresindeki tam metindir. Kılıç'ın gösterdiği nüsha farklarına göre tezkirenin F nüshasında 3, 20 ve 24. beyitler yoktur; 7. beyitteki "‘ilme" kelimesi aynı nüshada "fenne"dir. Gelibolulu Mustafa Âlî'nin Künhü'l-ahbâr'ı cevabı on üç beyitle verir ve bazı kelimeler farklıdır: ilk mısra orada "Ey yār-ı naṣīḥ-i nuṣḥ-güftār", beşinci beytin ikinci mısraı "Ḳat‘ oldı mı yoḳsa perr ü bālüñ" biçimindedir. Kınalızâde Hasan Çelebi ise yalnız Gubârî'nin mektubunu aktarır.

Anlam ve Söz Sanatları

Cevap, Gubârî'nin mektubundaki imgeleri tek tek ele alıp tersine çevirerek ilerler. Gubârî, Sürûrî'yi göklerde uçan bir kuşa, izzet bahçesinin papağanına, yücelik bostanının bülbülüne benzetmiş, sonra bu kuşun kanatlarının kesildiğini, dünya tuzağına düştüğünü söylemişti. Sürûrî ilk beyitlerde bu övgüleri tevazuyla karşılar: kendisi bir sinekten ibaretken ona hümâ, melek, papağan ve bülbül denmiştir. Ardından asıl cevabı gelir: kanatları kırılmamıştır. Şiirin geri kalanı bu iddianın gerekçesidir. Şair önce eski hâlini anlatır: ilim sahibiydi, tarikat yoluna girmişti, halka öğüt veriyordu. Sonra şehzadenin onu nasıl istediğini, padişahın emriyle nasıl gittiğini, şehzadeyi nasıl bulduğunu sıralar.

On altıncı ve on yedinci beyitler şiirin en ince yeridir. Şair kendini bir karıncaya, emri vereni bir emire benzetir. Kur'an'daki Hz. Süleyman ile karınca kıssasına yapılan bu telmih, emri veren padişahın da Süleyman adını taşıması yüzünden ikinci bir anlam kazanır: karınca, Süleyman'ın emrini geri çeviremez. On sekizinci beyitte şehzade, göklerdeki Kâbe sayılan Beyt-i Ma‘mûr'a benzetilir; bu benzetme, şiirin sonunda Gubârî'ye "Kâbe'nin komşusu" diye seslenilmesiyle birleşir. Mekke'de Kâbe'nin yanında oturan dosta, şair de kendi "Kâbe"sinin yanında bulunduğunu ima eder.

Son beyitlerde savunma bir genellemeye dönüşür: eskiden şairin faydası kendisine ve çevresindeki halka idi; şimdi, geleceğin padişahı sayılan bir şehzadeyi yetiştirdiği için bütün dünyaya ulaşmıştır. Bu yüzden iyiliği azalmamış, "âlemin iyiliği" olmuştur. Şiir bir dua ile kapanır. Yirmi beşinci beyitteki "devlet" kelimesi hem baht ve mutluluk hem de saltanat anlamına gelir; beyit bu yüzden şehzadenin tahta çıkması dileği olarak da okunabilir. Son mısrada "Sürūrī" mahlası ile "mesrûr" (sevinçli) kelimesi arasında bir cinas vardır.

Tarihî Bağlam

Olayın hikâyesini Âşık Çelebi, Gelibolulu Mustafa Âlî ve Kınalızâde anlatır. Sürûrî ile şair Gubârî, Nakşibendî tarikatında aynı yolun yolcularıydı. Sürûrî, hocası Fenârîzâde Muhyiddin Çelebi'nin ölümünden sonra müderrisliği bırakmış, Emîr Buhârî tekkesinin şeyhi Abdüllatif Efendi'ye intisap etmiş ve dünya işlerinden el çekmişti. Bu sırada Kanuni'nin büyük oğlu Şehzade Mustafa'ya hoca olmaya çağrıldı. Âşık Çelebi'ye göre davet, padişah "fetḥ-i Van ve kesr-i şāh-ı mülḥidān", yani Van'ın fethi ve İran şahının kırılması seferine çıktığında geldi; TDV İslâm Ansiklopedisi bu daveti 955 (1548) yılına koyar. Âlî ise Künhü'l-ahbâr'ın Gubârî maddesinde teklifin tarihini 953 (1546) olarak verir. Mekke'de mücavir olan Gubârî bu haberi duyunca eski dostunu kınayan mektubu yazdı; Sürûrî de bu kıt‘a ile cevap verdi.

Şiirde anlatılan şehzade, 1541'den 1553'e kadar Amasya sancakbeyi olan Şehzade Mustafa'dır. Sürûrî'nin hocalığı da Amasya'daki sarayda geçti. Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, şehzadenin Karakaya'daki yazlık köşkünde ders veren hocalar arasında "meşhur Sürûrî Efendi"yi sayar; Sürûrî'nin Gülistan şerhini şehzade adına Amasya'da yazıp 958'de tamamladığını, şehzadenin "hem muallimi hem de mahrem-i esrârı" olduğunu yazar. TDV İslâm Ansiklopedisi de Sürûrî'nin belagat kitabı Bahrü'l-maârif'i 11 Safer 956'da (11 Mart 1549) Amasya'da, şehzadenin yanında tamamladığını kaydeder. Aynı madde Sürûrî'nin davet üzerine Karaman'a gittiğini söyler; bu kayıt, şehzadenin o yıllarda Amasya'da bulunduğuna dair öteki bilgilerle uyuşmaz.

Tezkireciler Sürûrî'nin bu kararını pek beğenmez. Âşık Çelebi, kararından önce hocasına "kabul ettiniz mi" diye sorduğunu, Sürûrî'nin "ben ölülerden sayılırım, kabul ve red dirilerin işidir" diye cevap verdiğini anlatır ve sonunda onun "cāha şīfte ve riyāsete firīfte", yani makam ve riyasete kapıldığını yazar. Kınalızâde de onu, arşın minberlerine bağlıyken yere inen bir ruha benzetir. Hikâyenin sonu ise acıdır. Şehzade Mustafa 960 şevvalinde (Ekim 1553) babasının ordugâhında öldürüldü. Tezkirecilere göre Sürûrî ömrünün son dokuz yılını görevsiz ve yoksulluk içinde geçirdi. Âşık Çelebi ve Âlî bir ironiye de dikkat çeker: Sürûrî'yi şehzade hocası olduğu için kınayan Gubârî, bir süre sonra kendisi de Şehzade Bayezid'in oğullarına hoca oldu.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • İsmail Güleç, "Sürûrî, Muslihuddin Mustafa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 38, İstanbul 2010, s. 170-172, https://islamansiklopedisi.org.tr/sururi-muslihuddin-mustafa.
  • İsmail Güleç, "Gelibolulu Musluhiddin Sürûrî, Hayatı, Kişiliği, Eserleri ve Bahrü'l-Ma'ârif İsimli Eseri", Osmanlı Araştırmaları 21 (2001), s. 211-236.

Çevrimiçi kaynaklar