Osmanlı'nın erken döneminde kalemini çocukların terbiyesine ve insanın gündelik davranış kurallarına adayan bir Amasyalı vardı: Ali bin Hüseyin el-Amâsî, bilinen adıyla Alâeddin Çelebi. Ne bir vezir ne de bir kumandan olan bu zat, bir sıbyan mektebinde, yani çocukların ilk eğitimlerini aldığı okulda öğretmenlik yapıyordu. Geriye bıraktığı en tanınmış eser, 1453 yılında yazdığı Tarîku'l-Edeb, onu Türk eğitim düşüncesinin erken ve dikkate değer isimlerinden biri hâline getirdi. Hayatı hakkında bildiklerimiz sınırlıdır, fakat kitabının sayfaları bir öğretmenin neye inandığını, öğrencisinden ve velisinden ne beklediğini, hatta kendi zamanından neden yakındığını oldukça açık biçimde gösterir. Eserin yazma nüshaları Tahran'dan Bakü'ye uzanan kütüphanelere dağılmıştır.

Adı, Nisbesi ve Karıştırılan Yazarlar

Kaynaklarda Ali bin Hüseyin el-Amâsî adıyla anılan iki ayrı kişi bulunur. Bunlardan biri on beşinci yüzyılda yaşayıp Tarîku'l-Edeb'i yazan, öteki on yedinci yüzyılda yaşayıp bir aruz risalesi kaleme alan kişidir. Bursalı Mehmed Tâhir, Menderes Coşkun ve Halil Çeçen'in aktardığı bu ayrım, iki yazarın sık sık birbirine karıştırılmasından doğmuştur. On beşinci yüzyıl yazarının tam adı Ali bin Hüseyin el-Amâsî Alâeddin Çelebi'dir. Künyesindeki el-Amâsî nisbesi, onun Amasyalı olduğunu gösterir; yazar bu adı ve nisbeyi eserlerinin mukaddimesinde kendisi kaydetmiştir.

Karışıklığın kaynağı olan aruz risalesi, Risâletün mine'l-arûz ve ıstılâhât-ı şi'r adını taşır. Şiir terimlerini, muammayı, edebî sanatları ve aruz bahirlerini dört bölümde anlatır. Menderes Coşkun'un yayımladığı Süleymaniye Kütüphanesi Nafiz Paşa koleksiyonundaki nüshada yazarın adı Ali bin Hüseyin Hüsâmeddin el-Amâsî olarak geçer; İstanbul Üniversitesi'ndeki bir başka nüshada ise yalnızca Ali b. Hüseyin el-Amâsî yazılıdır. Bu ikinci kayıt, iki ayrı yazarın neden aynı kişi sanıldığını iyi açıklar. Mehmet Şeker ile Ahmet Naim Çiçekler, 2023'te yayımladıkları yeni neşirde risaleyi Tarîku'l-Edeb müellifinin eserleri arasında anarlar, ancak dilinin geç dönem Eski Anadolu Türkçesi özellikleri taşıdığını da belirtirler. Risalenin nüshaları arasında farklar bulunduğu ve tenkitli bir neşrinin henüz yapılmadığı göz önüne alınırsa, iki ayrı yazar görüşü bugün daha yaygın kabul görür.

Hayatına Dair Bilinenler

Doğum ve ölüm yılı belli değildir. Nihad Sami Banarlı ölüm tarihini hicrî 875 (1470-71) olarak verir, ancak aynı yerde onun Niğbolu Savaşı'nda şehit düşen Börkçü Paşazâde Hızır Bey'in hocası olduğuna dair rivayetlerin de incelemeye muhtaç haberler olduğunu belirtir. Eseri yayına hazırlayan Halil Çeçen, bu tarihe ihtiyatla yaklaşılmasını ister; çünkü yazar 1453'te, yani Tarîku'l-Edeb'i yazdığı sırada, kendi ifadesine göre zaten hayli yaşlıdır. Kitaptaki sözlerden II. Murad ve Fatih Sultan Mehmed dönemlerini idrak ettiği anlaşılır. Eserin tertibi, dayandığı kaynaklar ve aktarımları, iyi bir Arapça ve Farsça eğitiminin yanında İslâmî ilimleri de tahsil ettiğini gösterir.

Mesleğine dair en açık ipucu eserin kendisindedir. Kâtip Çelebi, kitabın Fatih devri devlet adamlarından birinin çocuğu için yazıldığını kaydeder; bu, yazarın muallim ya da müderris olduğu fikrini güçlendirir. Kitabın ikinci biçimi olan Tâcü'l-Edeb'in mukaddimesindeki ifadeler de onun seçkin ailelerin çocuklarına hocalık yaptığını düşündürür. Kendisi hakkında söyledikleri ise pek iç açıcı değildir. Tarîku'l-Edeb'in bir yerinde çocukluğundan yaşlılığına kadar çalışıp çabaladığını, ama ne bir dosttan vefa, ne bir yakından haber, ne de bir hamiden nişan bulabildiğini yazar. Vefayı ankâ kuşu gibi var olmayan, kerem madenini de kimya gibi gizlenmiş bir şeye benzetir; esenlik umduğu yerde nifakla, birlik beklediği yerde ayrılıkla karşılaştığını, iyilik ettiklerinden kötülük gördüğünü, talebelik edenlerin bile sonunda inkâr edip düşman kesildiğini söyler.

Yörgüç Paşa Ailesi ve Hızır Bey

Bursalı Mehmed Tâhir, kaynak göstermeden, Alâeddin Çelebi'yi Mihaloğulları soyundan Yörgüç Paşazâde Hızır Bey'in hocası olarak anar. Şeker ve Çiçekler, Bursalı'nın verdiği bilgilere dayanarak Yörgüç Paşa'nın 826 (1423) yılında Amasya sancak beyliğine tayin edildiğini yazar. Paşanın oğluna ders veren yazarın o yıllarda Amasya'da bulunmuş olması mümkündür. Bu bağlantı kesin bir belgeye dayanmaz, bir ihtimal olarak kalır.

Yörgüç Paşa'nın soyu konusunda kaynaklar ayrılır. Bursalı'yı izleyen kimi çalışmalar onu Mihaloğulları'na bağlarken, Hüseyin Hüsâmeddin Yasar Amasya Tarihi'nde Yörgüç Paşa ailesini, Selçuklu sultanı II. Mes'ud'un atabeyi Nâsıreddin Ahmed Bey'in soyundan gelen "Atabeg sülâlesi"nin bir kolu olarak gösterir; Hoca Mehmed Paşazâdeler ve Hızır Paşazâdeler de aynı sülalenin öteki kollarıdır. Amasya'daki Yörgüç Paşa Camii'nin kapısı üzerindeki kitabe de yapıyı 834 (1430) yılında "Atabeg Yörgüç Paşa"nın yaptırdığını bildirir. Bu kitabe kaydı, Hüsâmeddin'in görüşünü destekleyen bir belge olarak okunabilir; Mihaloğulları bağlantısının nereden geldiği ise açık değildir.

Hızır Bey'in hayatı, Hüsâmeddin'in aktardıklarıyla daha belirgin bir çerçeveye oturur. Amasya valisi Yörgüç Paşa'nın oğlu olan Hızır Bey, babası hayattayken ümera arasına girmiş, 831 (1427-28) yılında Samsun sancak beyi olmuştur. Aynı yıllarda Canik'te II. Murad'ı tanımayan Hüseyin Bey üzerine yapılan harekâtta, Yörgüç Paşazâde Hızır Bey'in kuvvetleri Taşanoğlu Hasan Bey'i desteklemiştir. Hızır Bey 838 (1434-35) yılında Şehzade Ahmed'in Amasya valiliği sırasında onun maiyetine verilmiş ve Amasya muhafızı olmuştur. 1444'teki Varna Muharebesi'nde savaşırken şehit düşmüş; Hüsâmeddin, Varna'da hayatını kaybeden Amasyalılar arasında Yörgüç Paşazâde Hızır ve Mustafa Beyleri ayrıca sayar.

Bu bilgiler, Banarlı'nın Hızır Bey'in Niğbolu'da şehit düştüğü yolundaki kaydıyla uyuşmaz. Niğbolu Savaşı 1396'da yapılmıştır ve bu tarihte Yörgüç Paşa'nın oğlunun bir hocadan ders alacak yaşta, ya da savaşacak konumda olması pek olası görünmez; Hüsâmeddin ise ölüm yerini açıkça Varna olarak verir. Alâeddin Çelebi'nin Hızır Bey'e hocalık ettiği doğruysa, bu hocalığın 1420'lerden önceki yıllara, Hızır Bey'in henüz genç olduğu döneme düşmesi gerekir; bu bir çıkarımdır. Yörgüç Paşa ailesinin çocuklarının eğitimine özen gösterdiği başka bir kayıtla da bilinir: Bağdatlı Müneccim Şemseddin Ahmed Çelebi, Yörgüç Paşa'nın valiliği sırasında Amasya'ya gelmiş, Yörgüç Paşazâdelere muallim olmuş ve 851 (1447) yılına kadar şehirde görülmüştür. Aynı haneye birden fazla hocanın hizmet etmiş olabileceği düşünülebilir; Alâeddin Çelebi'nin bu çevreyle ilişkisi ise belgeyle doğrulanamamaktadır.

Sıbyan Mektebinin Öğretmeni

Sıbyan mektebi, çocuğa harfleri, okumayı, Kur'ân-ı Kerîm'i ve temel dinî bilgileri öğreten ilk basamak okuldu. On beşinci yüzyılda Osmanlı topraklarında eğitim mahalle mektebinde başlar, medreselere kadar çeşitli kademelerde sürerdi. Tarîku'l-Edeb, bu ilk basamakta eğitimin büyük ölçüde öğretmenin şahsiyetine bağlı olarak şekillendiğini açıkça gösterir; yazarın öğretmenin vasıflarına ayrı bir bölüm ayırması da bu yüzdendir. Alâeddin Çelebi bu okulun öğretmeniydi. Gösterişten uzak, sabır isteyen bu işi yapmış olması, kitabına bir ders notu kadar yakın bir hava verir. Yazar eğitim üzerine soyut bir kuram kurmaz; sınıfta karşılaşılan durumlardan, öğrencinin, velinin ve öğretmenin birbirine karşı yükümlülüklerinden söz eder.

Metinden mektebin gündelik düzenine dair küçük ama değerli ayrıntılar da çıkar. Öğretmenin yanında bir mektep halîfesi, yani yardımcısı bulunur; çocuklar arasında görev dağıtılır, öğretmenin verdiği iş bir çocuktan ötekine devredilmez. Mektepte kız çocukları da vardır ve yazar onların ayrı bir tarafa ya da küçük çocukların yakınına oturtulmasını, büyük erkek çocukların yanına oturtulmamasını ister. Şeker ile Çiçekler bu satırlardan, o yıllarda kız ve erkek çocukların aynı mekânda eğitim gördüğü, ancak bunun belirli bir dikkatle düzenlendiği sonucunu çıkarırlar.

Kitabın Yazılış Sebebi ve İki Adı

Eserin yazılış sebebine dair anlatılan hikâye, yazarın mesleğiyle kitabı arasındaki yakınlığı iyi gösterir. Bir veli çocuğunu eğitim görsün diye Amâsî'ye teslim eder. Aradan bir süre geçer ve çocukta gözle görülür bir ilerleme olmaz. Veli bir topluluğun ortasında öğretmene "İy hoca, üstâzınız hiç size edeb erkân öğretmemiş ola mı kim bu benim oğluma edeb ve terbiyet öğretmedün" diye çıkışır; yani öğretmenin kendi hocasından iyi bir terbiye almadığını ileri sürerek onu haksız ve insafsız biçimde eleştirir. Orada bulunan, söz ehli bir kişi, kabiliyetsiz kimseleri kimsenin terbiye edemeyeceğini, öğretmenin etkisinin çocuğun kapasitesiyle sınırlı olduğunu söyler. Amâsî bu sözlere kederlenir, ama sabreder; nezaketle tartışmayı kapatır ve hocasından aldığı eğitimi göstermek için bu kitabı yazar. Kendi ifadesiyle aklın dalgıcını düşünce denizine daldırmış, edep cevherlerini ve hikmet incilerini çıkarıp toplamıştır ki o cahil "bile ki üstâdım bana terbiyet etmiş mi". Bu anlatı eserin mukaddimesinden gelir; olayın bağımsız bir belgesi yoktur.

Kitabın iki ayrı adla ve iki ayrı mukaddimeyle dolaşması, hikâyeye ikinci bir katman ekler. Yazar eserini önce Tarîku'l-Edeb adıyla yazmıştır. Süleymaniye Kütüphanesi'ndeki bir nüshada ise metin Tâcü'l-Edeb adını taşır ve yazılış sebebi bambaşka anlatılır: bu kez gönül ehli, âlimleri seven, seçkin bir baba kıymetli oğlunu yazara getirir, ona ilim ve edep öğretmesini, yazı öğretiminde ihmal göstermemesini, çocuğu kötülüklerden korumasını rica eder. Yazar da bu "yâr-ı kadîm"in hatırı için kitabını bu çocuğa ve onun gibi gençlere edep yolunda bir kılavuz olarak sunar ve ona "o şerefli neslin ismiyle" Tâcü'l-Edeb adını verir. Kâtip Çelebi Keşfü'z-Zunûn'da eseri bu ikinci adla kaydetmiştir; Ali Emîrî Efendi'nin yayımladığı bir parça da aynı adı taşır. Şeker ile Çiçekler, yazarın Tarîku'l-Edeb'i sunup karşılık görecek bir hami bulamadığını, bu yüzden metni biraz değiştirip yeni bir adla bir aileye ithaf ettiğini düşünürler.

Aynı araştırmacılar, çocuğunu getiren babanın Tâcî adlı biri olduğunu ve bunun Amasya'da Tâcî Bey diye tanınan Hacı Beyzâde Tâceddin İbrâhim Paşa olabileceğini ileri sürerler. Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi bu adamı, hicrî 800 yılları ricalinden Şeyh Alâeddin Ali Şirvânî'nin soyundan gelen Şirvânî sülalesinin Amasya ve İstanbul'da tanınan "Tâcî Beyzâde" kolunun kurucusu olarak tanıtır. Hüsâmeddin'e göre Tâcî Bey 866 (1461-62) yılında Amasya valisi Şehzade Bayezid'in hizmetine girmiş, ardından şehzadenin nişancısı olmuş, 898'de Emîr-i divan olup Tâceddin Paşa unvanını almıştır; Köprü'de (bugünkü Vezirköprü) cami, imaret ve hamam yaptırdığı da aynı eserde anlatılır. Latîfî ve Âşık Çelebi onu şair, münşî ve hattat olarak anar; Amasya'da Şehzade Bayezid'in defterdarlığını ve Amasya seraskerliğini yaptığı da kaydedilir. Ölüm tarihi konusunda kaynaklar ayrılır: oğlu Sâdî Çelebi'nin münşeâtındaki tarih mısraları onun 890 (1485) yılında öldüğünü gösterir, Hüsâmeddin ise 898 ve 904 yıllarında da Tâceddin Paşa adını görevde anar.

Tâcî Bey'in iki oğlu da Amasya'nın yetiştirdiği tanınmış isimlerdendir: sonradan nişancı ve kazasker olan şair Câfer Çelebi Ağustos 1452'de Amasya'da, kardeşi Sâdî Çelebi ise yaklaşık 871 (1466-67) yılında doğmuştur. Tarîku'l-Edeb yazıldığında Câfer henüz bir yaşındaydı. Yazarın önerdiği mektebe başlama yaşı olan dört yıl dört ay dört gün göz önüne alınırsa, Tâcü'l-Edeb düzenlemesinin 1456-57'den sonraki bir tarihe ait olması düşünülebilir; bu, iki kaynağın karşılaştırılmasından yapılan bir çıkarımdır ve Tâcî kimliğinin kendisi de araştırmacıların bir tahmini olarak kalır.

Telif Tarihi ve Fetih Beyti

Yazar, eserini hangi adla anarsa ansın, hatimede kitabın tamamlandığı yılı açıkça verir: "Elhamdülillâhi alâ itmâmihî ve'ş-şükrü alâ in'âmihî bu kitâb düzildi ve yazıldı hicretün sekiz yüz elli yidinci yılında feth-i Kostantîn târîhinde". Telif tarihi böylece 857/1453 olarak kesinleşir. Hemen ardından İstanbul'un fethi için söylenmiş bir tarih beyti nakleder: "Feth-i Kostantine fursat bulmadılar evvelûn / Feth idüp Sultân Muhammed yazdı târîh âhirûn". Bu beytin bizzat Fatih Sultan Mehmed tarafından söylendiği de, Hızır Bey adlı birinin fetih için düştüğü de kaynaklarda geçer.

Tarîku'l-Edeb'in Kaynakları ve Muhtevası

Yazarın günümüze ulaşan en tanınmış eseri, Türkçe kaleme alınmış mensur Tarîku'l-Edeb'dir. Eser, çocukların eğitimini hedef alan didaktik bir risaledir ve doğumdan ölüme kadar uyulması gereken görgü ve ahlak kurallarını bir tür hayat bilgisi kitabı hâlinde sunar. Hamd ve salât ile başlar, bir mukaddimeden sonra Arapça başlıkları yanında Türkçe karşılıkları da verilen bölümlere ayrılır ve bir hatimeyle biter. Bölüm sayısı bazı çalışmalarda yirmi beş olarak geçer; Mehmet Şeker'in eklemesiyle yirmi yedi bölümden söz edilir ve 2023 neşri de mukaddime, yirmi yedi fasıl ve hatime düzenini esas alır.

Mukaddimede yazarın kendi bildirdiği gibi eserin temel dayanağı Kur'ân-ı Kerîm'dir; metinde on iki ayet nakledilir. İkinci kaynak Hz. Peygamber'in hadisleridir ve kitapta seksen bir hadis yer alır. Hz. Ali'den on iki söz aktarılır, Hz. Hüseyin'den ve İmam Şâfiî'den birer söz de kitapta yerini alır. Bunların yanında hekimlerin hikmetli sözleri, çoğu Sa'dî-i Şîrâzî'nin Gülistan'ından alınmış Farsça manzumeler ve yer yer Arapça ve Türkçe şiirler bulunur. Yazar adını anmadan Muhît ve Hulâsa adlı fıkıh eserlerinden de nakiller yapar; Şeker ile Çiçekler bunların Serahsî ya da Radıyyüddin es-Serahsî'nin Muhît'lerinden biri ile Tâhir b. Ahmed el-Buhârî'nin Hulâsatü'l-Fetâvâ'sı olduğunu tahmin ederler.

Kitabın konuları geniştir. Ana-babanın mertebeleri ve hakları, ailede terbiye, çocuğun mektebe verilirken hangi öğretmenin seçileceği, öğretmenin yöntemi, Kur'ân-ı Kerîm okuma adabı, hocaya hizmet ve saygı, edep öğrenmek, yazı öğrenmek, ilmin fazileti, selam verip almanın ve söz söylemenin adabı, insanı küfre yaklaştıran sözler, yemek yeme, su içme, yürüme ve oturma adabı, abdest, ezan ve mescide girme adabı, farz ile sünnet, vacip ile müstehabın açıklanması, Cuma ve cenaze namazları, hamama girme adabı, hikmetli sözler ve toplulukların tabiatları bunların arasındadır. Kitap böylece hem bir eğitim risalesi, hem bir adab-ı muaşeret kitabı, hem de her Müslümanın bilmesi gereken temel ilmihal bilgilerini içeren bir el kitabı niteliği taşır. Bursalı Mehmed Tâhir, Alâeddin Çelebi'ye Nasâyihu'l-Müslimîn adlı manzum bir eser ile Türkçe bir Yasin Suresi Tefsiri daha nispet etmiştir; bunlar hakkında başka bir bilgiye ulaşılamamıştır.

Dil ve Üslup

Amâsî, kitabı okuyacak çocukları ve onlara ders verecek hocaları gözeterek sade bir Türkçe kullanır. Metin, on beşinci yüzyıl Türkçesinin söyleyiş özelliklerini yansıtır ve yer yer Farsça beyitlerle desteklenir. Hemen her bölümde Sa'dî'ye ve başta Kur'ân-ı Kerîm olmak üzere dinî ve tasavvufî kaynaklara atıf bulunur. Bu durum, yazarın Arapça ve Farsçaya hâkim, geniş okumalı bir kişi olduğunu gösterir. Düşünceleri bakımından özgün bir kuram kurmaktan çok, bilinen dinî öğretileri anlaşılır bir dille aktarmayı seçmiştir. Mukaddimelerde ise secili ve süslü bir inşa dili görülür.

Eserin dil değeri ayrıca incelenmiştir. Halil Çeçen, kitapta yer alan deyimleri tek tek dökümleyen bir makale yazmıştır. Bu deyimler arasında ad çıkarmak, and içmek, dile gelmek, emek çekmek, gazaba gelmek ve düşman tutmak gibi bugün de kullanılanlar bulunur. Can Hakk'a ısmarlamak, can Hakk'a vâsıl olmak ya da fesâda varmak gibi ifadeler ise zamanla unutulmuştur. Çeçen'e göre bu deyimler, söyleyişin kabalıktan uzaklaşarak asırlar boyunca nasıl inceldiğini, dolayısıyla edebî nezaketin dile nasıl işlediğini gösterir. Bakü nüshalarını inceleyen İnci Kasımlı da metinde bugün Türkiye Türkçesinde kullanılmayan, ancak bazı ağız ve lehçelerde yaşayan arkaik Türkçe kelimeler bulunduğuna dikkat çeker. Kitap bu yüzden hem eğitim tarihi hem de Türkçenin tarihî gelişimi açısından kaynak değeri taşır.

Çocuk Terbiyesi ve Aile

Amâsî'ye göre ilk eğitim kurumu ailedir, ilk eğitimciler de ana ve babadır. Eğitim ailede başlar, okulda öğretmenin gözetiminde sürer; aile ile okul birbirini tamamlayan iki ayrı kurumdur. Müslüman bir ailede çocuk dünyaya gelince ana babaya düşen üç görev vardır: ona Abdullah, Abdurrahman ya da Abdürrahim gibi güzel bir ad koymak, mektebe göndermeden önce sünnet ettirmek ve okumaya başlatmak. Yazar çocuğun küçük yaşlardan itibaren yumuşak bir tavırla yetiştirilmesini, yanlış davranışların görmezden gelinmemesini, çocuğun her isteğinin yerine getirilmemesini ve ölçüsüzce giydirilip yedirilmemesini öğütler. Çocuğun başka evlerde akşamlayıp kalmasını uygun görmez, çünkü orada kötüye kullanılabileceğini söyler. Çocuğun anne ve baba sözüne uyması da bu düzenin parçasıdır.

Yazar, terbiyenin hangi kısmının babaya, hangi kısmının öğretmene düştüğünü de ayırır. Aksırana ve su içene ayağa kalkıp saygı göstermek, hamamdan çıkınca el öpmek, otururken diz çökmek, küsmekten ve küstahlıktan sakınmak, biri gelince ayağa kalkmak, giderken onun pabucunu çevirmek ve kapıyı açıvermek gibi görgü kurallarını sayar ve "İşbu terbiyetler ataya vâcibdür, üstâza teallukı yokdur" der. Çocuklara cömertliği öğretmek için ellerindeki bir şeyi başkasına bağışlamaya alıştırılmalarını da aynı bölümde tavsiye eder. Küçük yaşta sokağa, çarşı pazara salıverilmelerini, büyüklerin kalabalık eğlence yerlerinde bulunmalarını, çalgılara heveslendirilmelerini sakıncalı bulur. Yedi yaşına gelen çocuk namaza başlatılmalı, sofra adabı bu yaşlarda öğretilmeli, on yaşını dolduran çocuk annesinden ve kız kardeşlerinden ayrı yatırılmalıdır. On iki yaşına kadar, iyiyi kötüden ayıracak olgunluğa erişinceye dek yabancılarla ve kötü huylu kimselerle arkadaşlık etmemesi tembih edilir.

Arkadaş çevresi, yazarın üzerinde durduğu bir başka konudur. Çocuğun kendinden daha ileri düzeydeki çocuklarla arkadaşlık etmesinin onu geliştireceğini düşünür; bu görüş, günümüz eğitim bilimindeki akran öğretimi anlayışıyla karşılaştırılmıştır. İyilere dost olanın iyi adla, kötülerle oturup kalkanın kötü adla anılacağını, hatta kötünün yaptığını yapmasa bile insanın yanında bulunduğu kişilere göre yargılanacağını söyler. Para konusundaki tavsiyesi de dikkat çekicidir. Küçük çocukların bol para harcamaya alıştırılmamasını, ama büyüyünce harçlıklarının eksik edilmemesini ister; aksi hâlde çocuğun başkalarının eline bakacağını ve yabancılara yakınlaşacağını söyler.

Kız çocuklarına dair söyledikleri, dönemin metinleri arasında ayrıca dikkat çeker. Yazar, babaların kızlarını daha çok sevmelerini ve onlara fazlasıyla şefkat göstermelerini ister; gerekçesi, kız çocuklarının meramını açıkça söyleyemeyeceği ve erkek çocuklar gibi cüretkâr davranıp sözünü geçiremeyeceğidir. Kızlarını sıkıntıya katlanarak büyüten ana babalar için kızların kıyamet gününde onlarla cehennem arasında perde olacağını bildiren bir hadis de nakleder. Ana-baba hakkı bölümünde ise anne babaya "of" bile denmemesini bildiren ayeti hatırlatır ve Mekke'de yaşlı annesini sırtında yedi kez tavaf ettiren adamın hikâyesini aktarır. Şeyh, adamın bin yıl ömrü olsa da annesinin onu emzirmek için bir gece uykusunu bölmesinin hakkını ödeyemeyeceğini söyler. Üveys el-Karânî'nin, annesine hizmet uğruna Hz. Peygamber'i evinde görmekten vazgeçmesi de aynı bölümde anlatılan örneklerdendir.

Öğretmen ve Öğrenci

Yazar, çocuğunu okula verecek velinin önce iyi bir öğretmen seçmesini ister. Ona göre öğretmen dindar, sakin ve bağışlayıcı, günahlardan sakınan ve bilgili olmalıdır; öfkeli ve dengesiz olmamalı, güvenilir olmalı, kendisinden pek çok kişi faydalanmalıdır. Başka bir işle, örneğin ticaretle uğraşmamalı, meşgalesi yalnız eğitim olmalıdır. Sultanlara, emirlere, kadılara bağlanmamalı, devletin ileri gelenleri başta olmak üzere kimsenin etkisi altında kalmamalı, öğrencilerine ayrım yapmadan davranmalıdır. Öğretmenin, öğrencinin ya da ailesinin kendisini minnet altında bırakacak bir hediye veya yardım almaması da öğütler arasındadır.

Okula başlama yaşı olarak dört yıl dört ay dört gün önerilir; çocuk mübarek bir günde hocaya verilmeli, âlimlerin ilme başlamak için uğurlu saydığı çarşamba bu iş için en uygun gündür. Yazar, çarşamba günü bir kitaba başlayanın eceli gelmiş olsa bile kitabı bitirinceye kadar ecelinin erteleneceğini bildiren bir rivayeti de aktarır. Çocuk ilk geldiğinde üç gün boyunca ona sabırla yaklaşılmalıdır. Bu öğüt farklı biçimlerde okunmuştur: Cem Topsakal'a göre yazar ilk üç gün çocuğa iyi davranılmasını, soğutucu bir söz söylenmemesini ister; Şeker ile Çiçekler ise metni, bu üç gün içinde çocuğa ne aşırı ikram edilmesi ne de kulağının çekilip azarlanması gerektiği, çünkü çocukların başlangıçta yabani bir kurt gibi ürkek olduğu biçiminde aktarırlar.

Amâsî'nin yaklaşımında bireysel farklılıklar önemli yer tutar. Öğretmen önce öğrencinin tabiatını tanımalıdır; zeki bir çocuğa az ders vermek ya da onu kavrayışı kıt bir çocukla aynı dersi okutmak yanlıştır. Ödev, çocuğun düzeyine ve kapasitesine göre verilmeli, bilgi azar azar sunulmalı, hiçbir çocuktan ümit kesilmemelidir. Bir harfi ya da kelimeyi bilemedi diye çocuk dövülmemeli, konu kolaylaştırılarak öğretilmelidir. İlgi ve yetenekten yoksun öğrencilerle uğraşmanın zor olduğunu şiirlerle dile getirir; yine de temrin, yani alıştırma ile bön görünen çocukların zihninin açılabileceğini, kimi zaman zeki çocukları bile geçebileceklerini söyler. Yahya Akyüz bu görüşleri değerlendirirken, çocuğun tanınması, bireysel farklılıklara göre eğitim yapılması ve öğretmenin ek bir çabasıyla öğrencilerin hemen hepsinin başarılı olabileceği fikrinin, bugünkü pedagojinin temel ilkelerine karşılık geldiğini belirtir. Bir konu tam öğrenilmeden ötekine geçilmemesi gerektiğini de "yarım fakih dinden, yarım tabip candan eder" beytiyle pekiştirir; Cem Topsakal bu anlayışı, yirminci yüzyılda Benjamin Bloom'un geliştirdiği tam öğrenme modeliyle yer yer örtüşen bir görüş olarak yorumlar.

Öğrenciden beklenen de açıktır. Hocaya, bir harf öğretmiş olsa bile saygı gösterilmeli, nerede görülürse ayağa kalkılıp eli öpülmeli, ilerleyen yıllarda ilimde onu geçse de küçümsenmemeli, cehli yüzüne vurulmamalı, öğretmenin yanlış davranışına doktora katlanır gibi sabredilmelidir. Öğrenci, şeriata ve hukuka aykırı bir iş istenmedikçe öğretmeninin buyurduğu işi gönülden ve geciktirmeden yapar; yazara göre buyurulduğu anda yerine getirilmeyen hizmet minnete geçmez. Öğretmenin sorduğu soruya da sorulan kişi cevap vermeli, başka bir çocuk onun önüne geçmemelidir. Ayrı dersler dışında çocuğun hocadan hocaya gezdirilmemesini, ilkokul düzeyinde bir öğrencinin aynı öğretmenden ders almasını tercih eder; Kur'an öğretmeni ile yazı öğretmeninin ayrı kişiler olabileceğini de kabul eder. Bu istikrar anlayışı, çağdaş eğitim bilimindeki sınıf öğretmenliği düşüncesiyle karşılaştırılmıştır.

Velinin tavrı bu düzenin tamamlayıcısıdır: öğrenci haksızsa veli öğretmenin yanında durmalıdır. Yazar bunu, Yıldırım Bayezid'in oğlu Emir Süleyman'ın hikâyesiyle anlatır. Hoca, şehzadenin iyi yetişmesi için sert davranır, kulağını çeker, zaman zaman sopayla korkutur. Bir gün canı yanan şehzade babasına gider: "Sen Rûm sultânısın, ben senin oğlunam, ya bu hocam beni niçün köleler narhına döger?" Padişah ertesi sabah hocaya önceden haber gönderir, sonra oğlunun elinden tutup mektebe gelir ve sitem eder. Hazırlıklı bekleyen hoca, elindeki mektep sopasını bir padişahın eteğine bir duvara vurarak onu kapıdan çıkarır, çocuğu da kolundan çekip yerine oturtur. Akşam Bayezid oğluna "Oğlum, ol hocan ne yavuz kişi imiş, beni dahı dögdi; var edebünle otur, oku" der ve Emir Süleyman sonunda derslerine yönelir. Yazara göre çocuk babası tarafından uyarılıp hocası tarafından terbiye edilmezse maksat hâsıl olmaz.

Ceza, Disiplin ve Dönemin Koşulları

Amâsî güler yüz ve tatlı dili esas alır. Yanlış yapan öğrenciye şiddet uygulanmamasını, hatanın güzel bir dille söylenmesini ister; şiddetin kimi çocuklar için çözüm olmadığını, bazılarının bir seslenişle uyandığını, ağırcanlıların ise dayakla cesur kimselere dönüşmediğini de belirtir. Küçük çocuklara, mizaçları incinip gönüllerine nefret girmesin diye az ders verilmesini tavsiye eder. Buna karşılık edepsizlik eden, tembellik eden ya da verilen görevi yapmayan öğrenciye öğretmenin sert davranabileceğini kabul eder. Çocuğun hocadan biraz çekinmesini gerekli görür; mektepten kaçıp eve gelen çocuğun, hocaya ısınsın ve bir daha kaçmasın diye gerekirse dövülerek geri gönderilmesini ister. Sınıfta edepsizlik yapana verilen ceza, diğer öğrencilerin de görüp ders alması için gösterilmelidir. Öğretmenin önünde edepsizlik eden öğrencinin kapı dışarı edilmesini, bunu kapı önünde yapanın ise ahıra gönderilmesini söyler.

Ceza konusunda bile belli sınırlar çizer. Çocuğun mektepte gelişigüzel dövülmemesi gerektiğini, falakanın yalnız hocaya mahsus olduğunu, hocanın izni olmadan mektep halîfesinin ya da öteki çocukların bir öğrenciyi falakaya yatıramayacağını yazar. Kız çocuklarına ise falaka uygulanmamalı, kulakları burulmamalı, gerekirse çubukla avuçlarına vurulmalıdır. Bu hükümler çağdaş anlayışa uymaz; araştırmacılar bunları dönemin koşulları içinde değerlendirir ve yazarın asıl amacının edebi, saygıyı ve kurallara uymayı vurgulamak olduğunu belirtir. 2023 neşrini hazırlayanlar da metnin bazı kanaatlerinin bugünkü yaygın anlayışa ters düşebileceğini, eserin kendi döneminin değer yargıları içinde okunması gerektiğini özellikle hatırlatır.

Öğrenme ve Öğretme Üzerine Görüşleri

Amâsî, öğrenmeyi yaşam boyu süren bir faaliyet olarak görür; okuma, yazma, tekrar, hocanın önünde ders ve âlimlerin sohbetlerini dinleme beşikten mezara kadar sürer. Ona göre her insanın terbiyeyi, edep ve erkânı, hayâ ve güzel ahlakı öğrenebileceği bir mürebbîsi olmalıdır; kişinin nerede nasıl davranacağını, neyi nerede ne şekilde söyleyeceğini bu eğitimci öğretir ve böylece insanın idraki, aklı ve ferâseti artar. Bilim öğrenmede azim ister: inci isteyen denize dalmalı, ilim hazinesi zahmetsiz bulunmaz. Öğrenci düşmandan bile öğrenecek bir şey bulabilecek kadar açık olmalıdır. Öğretmen olmak isteyen için lügat ve dil bilgisi ilminin önemini de ayrıca belirtir.

Düşünmenin değerini anlatmak için iki hikâyeye başvurur. Birinde çok ibadet ettiği hâlde düşünmeyen cahil bir âbid ile halk arasında fâsık sayılan ama düşünen bir âlimin imanları karşılaştırılır ve tercih ikincisinden yana yapılır. Ötekinde iki kardeşten büyüğü yalnız ibadeti yeterli bulup bir yere yerleşir, küçüğü ise ilim tahsili için yola çıkar; yazar küçük kardeşin tavrını över. Şeker ile Çiçekler bu tür aktarımlarda yazarın zamanında ilme ve ilim adamına verilen önemin yansımasını görürler.

Uygulamalı öğrenmeye de yer verir. Yazı yazma, yüzme ve ok atma gibi becerilerin yaparak yaşayarak öğrenilmesini ister; yazının insana üstünlük kazandıracağını, göze kuvvet ve gönle huzur vereceğini, geçim kaynağı olabileceğini, yazarının adını yaşatacağını söyler. Konuşmada az ve öz söylemeyi, doğru ve yumuşak konuşmayı, kimseyi incitmemeyi, yüksek ve sert sesle konuşmamayı öğütler. Anlatımını hikâyelerle güçlendirmesi de dikkat çeker. İmam Gazâlî'nin, medreseye gidip ilim öğrenemeyince suyun damlaya damlaya taşı deldiğini görüp yeniden medreseye dönmesi ve başarılı olması bu hikâyelerden biridir. Topsakal, yazarın bu yaklaşımını örnek olay yöntemine benzetir ve hocanın derslerinde de benzer bir yol izlemiş olabileceğini düşünür; bu bir çıkarımdır, kesin bir bilgi değildir.

Gündelik Hayat ve Görgü Kuralları

Tarîku'l-Edeb, on beşinci yüzyılın gündelik hayatına dair az sayıdaki Türkçe kaynaktan biri olarak da okunur. Yazar insanlar arasındaki sohbetleri ikiye ayırır: fısk ve eğlence ehlinin bir araya geldiği "sohbet-i nifâkıyye"yi ömrü zayi eden, sonu hasret ve pişmanlık olan bir birliktelik sayar; gönül ehli, arif ve zarif dostların bir araya gelip gönül ferahlattığı "sohbet-i ittifâkıyye"yi ise övmekle birlikte onun da sonunda ayrılığa varacağını hatırlatır. Hz. Ali'ye dayandırdığı bir sözle haftanın her gününe ayrı bir iş düşer: cumartesi avlanmak, pazar bina yapmak, ağaç dikmek, yeni elbise diktirmek ve düğüne başlamak, pazartesi sefere ve ticaret için yola çıkmak, salı kan aldırmak ve hacamat yaptırmak, çarşamba ilaç ve şerbet içmek, perşembe sultan ve emirleri ziyaret edip borç ödemek, cuma da evlenmek için uygundur.

Edep bölümünde yazar, edebin ve güzel ahlakın Hz. Peygamber'den kaldığını, her müminin edep öğrenmesinin vacip olduğunu söyler. Büzürcmihr'e "Edebi kimden öğrendin?" diye sorulduğunda "Edepsizlerden" cevabını verdiğini, hikmeti de körlerden öğrendiğini, çünkü onların ayaklarını basacakları yeri önce iyice yokladıklarını nakleder. Dili yalandan, gıybetten ve boş sözden korumayı her kişiye vacip sayar; ona göre "deminde kelâm ve hengâmında söz ve fırsatında iş hoştur". Sofra adabında yemeğe el yıkayarak başlamak, sofraya yakın oturmak, sağ elle yemek ve lokmayı küçük almak öğütlenir. Yolda yürümenin de bir edebi vardır: şehir sokağında hızlı yürümemek, sokakta bağırmamak, büyüklere "Çekil" dememek, hocanın, babanın ve pîrlerin önünde izinsiz yürümemek, hatta ayak altındaki küçük canlılara bile basmamak gerekir.

Kitabın son bölümü toplulukların tabiatlarını tanıtır ve dönemin önyargılarını olduğu gibi yansıtır. Yazar Arapları soğuk mizaçlı, Acemleri akrep tabiatlı ve aceleci, Kürtleri kindar, Türkmenleri kurt tabiatlı olarak niteler; Türkleri ise sadık, şefkatli ve yoldaş, "koyun misali" birbirine ülfetli ve itaatkâr bir topluluk olarak över. Bir başka yerde Müslümanların Hristiyanların bayram ve âdetlerine öykünmesinin imanlarına zarar vereceğini söyleyerek bundan kaçınılmasını öğütler. Bu satırlar bugünün ölçüleriyle okunamaz; on beşinci yüzyıl Anadolu'sunda bir mektep hocasının dünyayı nasıl sınıflandırdığına dair bir belge olarak değer taşır.

Zamandan Şikâyet

Yazar, kendi devrinin toplum hayatına karşı yer yer sert eleştiriler yöneltir. Hüner sahiplerinin itibar görmediğinden, saygının mala ve mal sahiplerine yöneldiğinden yakınır: "Ammâ şimdiki asırda, bizim zemânımızdur, hünermendler zelîl ve kadr-i kıymetleri kalîl olmışdur. İ'tibâr meyl-i mâla ve i'tizâz ihtirâm mâldârlara oldı. Ve ehl-i hüner bölügi fakîr ve şu'arâ zümresi hor hakîr olupdur." Ona göre marifet şakayla, kemal maskaralıkla yer değiştirmiş, bin hüner göstermektense bir mangır kazanmak daha makbul olmuştur. Gam ve kederini dağıtmak için oturduğu sohbetlerden daha ağır bir yükle kalktığını da yazar. Bu şikâyetler mukaddimedeki kırgınlıklarla birlikte okunmalıdır.

Yazma Nüshaları

Tarîku'l-Edeb'in yazma nüshaları, eserin yüzyıllar boyunca okunup çoğaltıldığını gösterir. Bugün bilinen en eski nüsha, Tahran'daki Kitâbhâne-i Millî-yi Melik (Âsitân-ı Kuds-i Rızavî) koleksiyonunda 2575 numarada kayıtlıdır. 192 varaklık, on bir satırlı, harekeli nesihle yazılmış bu nüshanın istinsahı 870 yılı Ramazan ayının son pazar günü, kuşluk vakti tamamlanmıştır (Mayıs 1466). Telif tarihinden on üç yıl sonra yazılan bu nüsha, ya müellifin kendisi ya da müellif nüshasından yararlanan bir müstensih tarafından temize çekilmiş olabilir; 2023 neşri bu yüzden esas olarak onu almıştır.

Türkiye'deki nüshalar arasında Süleymaniye Kütüphanesi Laleli koleksiyonundaki 48 varaklık nüsha, Ali b. Ya'kub tarafından 904 Ramazanının son günlerinde (Mayıs 1499) bir cuma kuşluk vakti istinsah edilmiştir. İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi'ndeki 1622 tarihli nüsha öteki nüshalardan farklıdır ve onlarda bulunmayan ilave şiirler içerir; Cemâl adlı bir şaire ait, çocuğa din esaslarını küçükken öğretmeyi öğütleyen bir mesnevi parçası bunlardandır. Nuruosmaniye Kütüphanesi'nde 1061 (1650-51) tarihli bir nüsha, Süleymaniye Kasîdecizâde koleksiyonunda 1768 tarihli ve mihrabiyesinde eserin adı Vesîletü'l-Edeb diye yazılmış bir nüsha, İstanbul Belediye Kütüphanesi'nde ve Süleymaniye Reşid Efendi koleksiyonundaki bir mecmua içinde birer nüsha daha bulunur. Tâcü'l-Edeb adını taşıyan biçimin Süleymaniye Yazma Bağışlar ve Millet Kütüphanesi Ali Emîrî koleksiyonlarında iki nüshası vardır. Bakü'deki Füzuli Yazmalar Enstitüsü'nde de Tac-ı Edeb adıyla kayıtlı üç nüsha bulunduğu bildirilmiştir; bu nüshaları inceleyen İnci Kasımlı, Türkiye'de sekiz, Azerbaycan'da üç nüsha tespit edildiğini yazar. Şeker ile Çiçekler'in karşılaştırmasına göre Tahran, Laleli, Nuruosmaniye, Kasîdecizâde ve Reşid Efendi nüshaları aynı koldan gelir.

Eserin Yayımları ve Değerlendirilmesi

Eser üzerindeki ilk çalışmalardan biri, Mehmet Sarı'nın 1978'de İstanbul Üniversitesi'nde hazırladığı Tâcü'l-Edeb metin ve indeks çalışmasıdır. Bunu eğitim, hadis ve dil açısından hazırlanan üç yüksek lisans tezi izlemiştir. Tarîku'l-Edeb, Mehmet Şeker tarafından 2002'de Diyanet İşleri Başkanlığı yayını olarak, Halil Çeçen tarafından 2010'da Laleli nüshası esas alınarak Metin-Sözlük olarak yayımlanmıştır. Yahya Akyüz, 2007'de Amasya'da düzenlenen I. Amasya Araştırmaları Sempozyumu'nda eserdeki eğitim görüşlerini Batılı eğitimcilerin görüşleriyle karşılaştıran bir bildiri sunmuştur. Sonraki yıllarda sıbyan mekteplerindeki öğretmen-öğrenci ilişkileri ve yazarın eğitim anlayışı üzerine makaleler, 2019'da da Esma Dumanlı Kadızade ile Can Sakar'ın eserdeki çocuk ve eğitim konularına ayrılmış kitabı yayımlanmıştır. Son olarak Mehmet Şeker ve Ahmet Naim Çiçekler, Tahran nüshasını esas alan yeni ve genişletilmiş neşri 2023'te Türkiye Bilimler Akademisi'nin Türk-İslâm Bilim Kültür Mirası dizisinde yayımlamışlardır.

Yahya Akyüz'ün Türk Eğitim Tarihi'ndeki değerlendirmesi, eserin ve yazarının Türk eğitim tarihinde anılması gerektiği yönündeki görüşü destekler. Eğitim bilimleri açısından yapılan incelemelerde kitap; eğitim psikolojisi, öğretim ilkeleri, sınıf yönetimi, değerler eğitimi ve okul-aile ilişkileri gibi alanlarla ilişkilendirilmiştir. Bu karşılaştırmaların önemli bir kısmı günümüzün kavramlarıyla yapılan okumalardır; yazarın bu kavramları bilerek kullandığını söylemek mümkün değildir. Eser, İbn Sahnûn ve Zernûcî ile başlayan öğretmen-öğrenci adabı geleneğine ve II. Murad ile Fatih devirlerinde Anadolu'da yazılan nasihatnamelere bağlanır.

Eserin yazıldığı 1453, İstanbul'un fethedildiği yıldır. Topsakal, askerî bir mücadelenin sürdüğü bir yılda bir âlimin çocuk terbiyesi üzerine kitap yazmasını, Anadolu'nun yurt edinilmesinin fetihle olduğu kadar ilimle, sanatla ve kültürle de gerçekleştiğinin bir göstergesi sayar. Alâeddin Çelebi'nin doğum ve ölüm tarihleri bilinmez, ancak kitabı Amasya'nın on beşinci yüzyıl ilim hayatına dair elimizdeki az sayıdaki yazılı kanıttan biridir. Yörgüç Paşa'nın konağından Tâcî Bey'in hanesine uzanan muhtemel bağlantıları doğruysa, bu sıbyan mektebi hocası şehrin en güçlü ailelerinin çocuklarını da okutmuş demektir; bu son nokta, kaynakların izin verdiği ölçüde bir ihtimal olarak kalır.

Kronoloji

826 / 1423: Bursalı Mehmed Tâhir'e göre Yörgüç Paşa'nın Amasya sancak beyliğine tayini.

831 / 1427-28: Yörgüç Paşazâde Hızır Bey'in Samsun sancak beyi olması.

834 / 1430: Kitabesine göre Atabeg Yörgüç Paşa'nın Amasya'daki camiyi yaptırması.

838 / 1434-35: Hızır Bey'in Şehzade Ahmed'in maiyetinde Amasya muhafızı olması.

1444: Hızır Bey'in Varna Muharebesi'nde şehit düşmesi.

856 / 1452: Tâcî Bey'in oğlu Câfer Çelebi'nin Amasya'da doğumu.

857 / 1453: Tarîku'l-Edeb'in telif tarihi.

866 / 1461-62: Tâcî Bey'in Amasya'da Şehzade Bayezid'in hizmetine girmesi.

870 / 1466: Bilinen en eski nüsha olan Tahran nüshasının istinsahı.

875 / 1470-71: Banarlı'nın verdiği, ancak ihtiyatla karşılanması gereken olası ölüm tarihi.

890 / 1485: Oğlunun tarih mısralarına göre Tâcî Bey'in ölümü.

904 / 1499: Laleli nüshasının Ali b. Ya'kub tarafından istinsahı.

1978: Mehmet Sarı'nın Tâcü'l-Edeb metin ve indeks çalışması.

2002: Mehmet Şeker'in Tarîku'l-Edeb yayımı.

2010: Halil Çeçen'in Metin-Sözlük yayımı.

2023: Şeker ve Çiçekler'in Tahran nüshasına dayanan TÜBA neşri.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 1-4, s. 180-181, 474, 478-479.
  • Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 6-8, s. 123, 128, 585.
  • Hüsameddin, Amasya Tarihi, c. 9-12, s. 113, 264.

Akademik çalışmalar

  • Çeçen, Halil. "Ali bin Hüseyin el-Amâsî'nin Tarikü'l-Edeb'inde Deyimler". Journal of Turkish Language and Literature 2 (1), 2016, s. 93-102.
  • Topsakal, Cem. "Ali b. Hüseyin el-Amasî'nin Tariku'l Edeb Adlı Eserinin Günümüz Eğitim Bilimleri Açısından İncelenmesi". Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu Bildiriler Kitabı II, Amasya, 2017.
  • Kasımlı, İnci. "Tac-ı Edeb Adlı Eserin Bakü Nüshaları". Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2016.

Resmî kaynaklar

  • Şeker, Mehmet (hzl.). Alî bin Hüseyin el-Amasî ve Tarîku'l-Edeb'i. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2002.
  • Banarlı, Nihad Sami. Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. İstanbul: MEB Yayınları, 1998.

Kitaplar

  • Şeker, Mehmet; Çiçekler, Ahmet Naim (hzl.). Osmanlı Eğitim-Öğretim Tarihinin Kaynaklarından Tarîku'l-Edeb, Ali b. Hüseyin el-Amâsî. Ankara: Türkiye Bilimler Akademisi, 2023, giriş s. 35-64.
  • Çeçen, Halil (hzl.). Alî bin Hüseyin el-Amasî, Tarîku'l-Edeb, Metin-Sözlük. Ankara: Bizim Büro Yayınları, 2010.
  • Bursalı Mehmed Tâhir. Osmanlı Müellifleri. C. 1. İstanbul: Meral Yayınları, 1972.

Diğer kaynaklar

  • Tanyıldız, Ahmet. "Alî bin Hüseyin el-Amasî". Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü (TEİS), 2014, güncelleme 2020.
  • Dönmez, Emine Naza. "Yörgüç Paşa Camii". TDV İslâm Ansiklopedisi, 2013. islamansiklopedisi.org.tr
  • Erünsal, İsmail E. "Tâcîzâde Câfer Çelebi". TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul, 2010. islamansiklopedisi.org.tr

Çevrimiçi kaynaklar