Amasya'nın manevî tarihinde Şirvan'dan gelen âlimlerin ayrı bir yeri vardır. Bu yoldaki en bilinen isimlerden biri, XIX. yüzyılın ilk yarısında Kafkasya'dan göç ederek şehre yerleşen Nakşî-Hâlidî şeyhi İsmail Sıracüddin Şirvânî'dir. Doğduğu köyün adından dolayı Kürdemirî nisbesiyle de anılır. "Sıracüddin" lakabı, "dinin kandili" anlamına gelir ve bu lakabı ona hocası Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî vermiştir. Şirvânî, Amasya'da bir ilim ve tasavvuf halkası kurdu, yetiştirdiği öğrenciler arasında şair Mir Hamza Nigârî gibi isimler çıktı, oğlu Mehmed Rüşdü Paşa ise Osmanlı sadrazamlığına kadar yükseldi. Kafkasya'da açtığı çığır da Amasya'daki hayatı kadar önemlidir: Dağıstan'daki Hâlidî şeyhlerinin ve Ruslara karşı yürütülen gazavât hareketinin önderlerinin tarikat silsilesi onun üzerinden Hâlid-i Bağdâdî'ye bağlanır. Şehirdeki türbesi bugün de halk arasında "Yukarı Türbe" adıyla bilinir.

Soyu, Doğumu ve İlk Eğitimi

Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın Amasya Tarihi'ndeki ayrıntılı biyografiye göre şeyhin adı İsmail, babasının adı Mehmed'dir ve soyu Mehmed bin Abdülhamîd bin Ahmed diye kaydedilir. Hicrî 1197 yılında, yani 1782-83 sıralarında, bugünkü Azerbaycan topraklarında Şirvan vilayetinin Şemâhî kasabasına bağlı Kürdemir köyünde doğdu. Kimi yayınlarda doğum yılı 1786 olarak da verilir. Tahsile küçük yaşta köyünün yakınındaki Şemâhî'de, kasabanın âlimlerinden Kadı Baba Mehmed Efendi'nin öğrencisi Muhammed Nûrî Efendi'nin yanında başladı ve Molla Câmî'nin Kâfiye şerhine kadar olan eserleri okudu.

Bu ilk dönemden sonra ilim peşinde uzun bir seyahate çıktı. Hicrî 1215'te, yani 1800-01'de Erzincan'a gidip dönemin fâzıllarından Evliyâzâde Abdurrahmân Efendi'nin derslerine katıldı. Hüsameddin bu derslerin beş yıl kadar sürdüğünü, öğrenimini burada tamamlayarak icâzetname aldığını yazar. Ardından Tokat'a geçti. Kimi biyografiler onun Tokat'ta bir yıl kaldığını söyler, Hüsameddin ise yalnızca bir Ramazan ayını orada geçirdiğini kaydeder. Bazı anlatımlarda bu yıllarda Bağdat'a da yöneldiği, Süleymâniye'de Mervezî Yahyâ Efendi'den hadis, İbn-i Âdem diye tanınan Molla Muhammed'den ise akıl ilimleri okuduğu anlatılır. Hicrî 1220-21 yıllarında (1805-06) Burdur'a gelip bir süre burada fıkıh tahsil etti. Bütün bu medrese hayatından sonra Şirvan'a döndü ve Şemâhî'de ders vermeye başladı. Bu ders yıllarının süresi kaynaklarda altı ya da yedi yıl olarak geçer.

Hüsameddin, Şirvânî'nin ilim silsilesinin beyne'l-ulemâ pek meşhur olduğunu söyler ve bu silsileyi hocası Evliyâzâde Abdurrahman Efendi ile onun hocası Ürgüplü Hacı Ahmed Efendi üzerinden kurar. Ona göre silsile buradan üç kola ayrılır: Ebû Saîd Mehmed Hâdimî kolu, Iydîzâde Hacı Mustafa Âkif kolu ve Laz İbrâhim Efendi kolu. Erzincan, Tokat ve Burdur duraklarıyla birlikte bu zincir, Şirvânî'nin medrese eğitimini büyük ölçüde Anadolu'nun yerleşik ilim çevrelerinde tamamladığını düşündürür. Onun ileride Amasya ulemâsı arasında kısa sürede itibar kazanmasında bu ortak ilmî geçmişin payı olduğu da düşünülebilir; bu, kaynakların açıkça söylemediği bir çıkarımdır.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'ye Bağlanışı

Ders vermek ve sefer yapmak Şirvânî'yi tatmin etmemişti. Kendisini tasavvufta yetiştirecek kâmil bir mürşit arıyordu. Önce hac için Hicaz'a gitti. Hüsameddin'e göre bu yolculuk Hicrî 1227'de (1812) başladı ve dönüşte İstanbul'a uğrayan Şirvânî burada üç ay kadar kaldı. Dönemin tanınmış mürşitlerinden Abdullah-ı Dehlevî'nin sohbetine ermek için Hindistan yoluna çıktı ve Basra'ya kadar gitti. Rivayete göre Basra'da Dehlevî'nin manevî bir işaretiyle yönünü değiştirdi ve onun en tanınmış halifesi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî'ye gitti. Hüsameddin, onun Hicrî 1228'de (1813) Bağdat'a vardığını, on ay kadar Hâlid-i Bağdâdî'nin riyâzethânesinde kalarak tarikatı tamamladığını ve hilâfet aldığını yazar.

Hâlid-i Bağdâdî, Nakşibendiyye'nin Müceddidiyye kolunu yenileyen ve XIX. yüzyılda Osmanlı coğrafyasında, Kafkasya'da ve Orta Asya'da yayılan Hâlidiyye kolunun adını aldığı şeyhtir. İslâm Ansiklopedisi'nin Hâlidiyye maddesi, İsmail Sıracüddin Şirvânî'yi onun önde gelen halifeleri arasında sayar. Şirvânî'nin icâzet alıp memleketine dönüşü kaynaklarda farklı tarihlendirilir: Hüsameddin dönüşü Hicrî 1229'a (1813-14) koyarken, Hâlidiyye üzerine yazılmış akademik çalışmalar ise Şirvânî'nin 1817'de icâzet ve irşad izniyle Kürdemir bölgesine döndüğünü ve tarikatın Azerbaycan'da bu dönüşle yayılmaya başladığını kabul eder. Hocası Hâlid-i Bağdâdî 1827'de vefat etmiştir.

Şirvânî'ye verilen icâzetname, Arapça yazılmış bir metindir ve bugün türbede levha üzerinde yer alan hayat hikâyesinin yanında kopyası görülebilir. Mevlânâ Hâlid bu belgede ona Nakşibendî yolunda irşad, zikir ve tevhid telkini izni verdiğini, talebelerine feyz ulaştırmasını dilediğini bildirir. Ona ayrıca Kitap ve sünnete bağlı kalmasını, Ehl-i sünnet akîdesini düzeltici çalışmayı bırakmamasını, Kur'an hocalarına, fıkıh âlimlerine ve sûfîlere saygı göstermesini, kalp selâmeti, cömertlik, güler yüz, düşmanlıkları terk etme ve kendisini hiç kimseden üstün görmeme gibi huyları tavsiye eder. Metin, "Ben fakir ve miskin Hâlid en-Nakşibendî el-Müceddidî" ifadesiyle biter ve altında Hâlidî, Nakşibendî, Müceddidî, Kâdirî, Kübrevî, Sühreverdî ve Çiştî silsilelerini sayan mühür yer alır.

Hüsameddin, şeyhin tarikat silsilesini de tek tek sayar. Zincir Mevlânâ Hâlid'den Abdullah-ı Dehlevî'ye, oradan Habîbullah Hindî ve Muhammed Ma'sûm Sirhindî üzerinden İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî'ye, sonra Ubeydullah Ahrâr, Bahâeddin Nakşibend, Abdülhâlık Gucdüvânî ve Yûsuf Hemedânî gibi Hâcegân büyükleri aracılığıyla Ebu'l-Hasan Harakânî ve Bâyezîd-i Bistâmî'ye kadar uzanır. Bu silsile, Amasya'daki türbede asılı icâzetnamenin mührüyle birlikte okunduğunda, Şirvânî'nin hem Müceddidî-Hâlidî kolun hem de daha geniş bir tasavvuf geleneğinin temsilcisi olarak görüldüğünü ortaya koyar.

Bu bağlılığın bir de tartışmalı yanı vardır. İslâm Ansiklopedisi'nin Müridizm maddesi, Kafkasya'daki gazavât hareketinin Nakşî-Hâlidî kökeni üzerinde dururken Şirvânî'nin "bazı görüş ve uygulamaları sebebiyle" Hâlid-i Bağdâdî tarafından halifelikten azledildiğini de kaydeder. Maddede bu görüş ve uygulamaların neler olduğu açıklanmaz. Hüsameddin'in biyografisinde, türbedeki icâzetnamede ve yerel anlatılarda böyle bir azle değinilmez; Amasya'daki hatıra onu her zaman Mevlânâ Hâlid'in halifesi olarak anar. Konu, elimizdeki kaynaklarla aydınlatılamamaktadır.

Şirvan'da İrşad ve Kafkasya'daki Halifeleri

Şirvânî memleketine döndükten sonra Şemâhî ve çevresinde ders ve irşad faaliyetine girişti ve dokuz yıl boyunca Şirvan'da irşad faaliyetini sürdürdü. Bu sırada evlendi. Şirvan'da doğan ilk oğlu Abdülhamid'dir. Hüsameddin, bu yıllarda talebe ve müridlerinin Ruslara korku verecek bir sayıya ulaştığını yazar. Hâlidiyye'nin Kafkasya'daki yayılışını inceleyen çalışmalar, onun etkisinin kısa sürede Şirvan sınırlarını aştığını gösterir. Şirvânî'nin halifelerinden Has Muhammed Şirvânî ve Muhammed Yerâgî aracılığıyla tarikat Dağıstan'a ulaştı. İslâm Ansiklopedisi'nin Hâlidiyye maddesi de Şirvânî'nin bu bölgeye Has Muhammed Şirvânî'yi halife olarak tayin ettiğini kaydeder. Dağıstan'da Yukarı Yerağ köyündeki medrese, 1830'larda yüzlerce Hâlidî mensubuna hem medrese tahsili hem de tasavvufî terbiye veren bir merkez hâline geldi ve Ruslara karşı başlayan gazavât hareketinin de merkezlerinden biri oldu.

Muhammed Yerâgî'nin tek halifesi olarak anılan Şeyh Cemâleddin Gazikumukî, Dağıstan'da Gazikumuk hanı Aslan Han'ın kâtibiyken Yerâgî'ye intisap etmiş, görevlerinden istifa ederek kısa sürede hilâfet almıştı. İbrahim Erol'un bu şeyh üzerine yaptığı çalışmaya göre, gazavât hareketinin önderleri Gazi Muhammed ve Şeyh Şamil tarikata Cemâleddin Gazikumukî vasıtasıyla girmiş, Ruslara karşı yürütülen mücadele bu yolla tasavvufî bir nitelik kazanmıştır. Şamil daha on iki yaşındayken Cemâleddin'in ders halkasına katılmış, sonra onun damadı olmuştu. Bir başka Dağıstanlı şeyh, Sugūrî, hem Gazikumukî'den hem de Yerâgî'den icâzet almış, ayrıca hac yolculuğunda tanıştığı Şirvânî'nin de kendisine irşad izni verdiği bildirilmiştir.

İmam Mansûr'dan sonra gazavâtı ikinci defa başlatan Gimrili Molla Muhammed, yani Gazi Muhammed ile Şirvânî arasındaki bağ ise kaynaklarda daha doğrudan kurulur. İslâm Ansiklopedisi'nin Müridizm maddesine göre 1793'te Dağıstan'ın Gimri köyünde doğan Molla Muhammed, İsmail Sıracüddin Şirvânî'ye intisap ederek hilâfet aldı ve 1823'te Dağıstan'a dönüp irşada başladı; 1826'da ortaya çıkıp 1830'da ikinci gazavât hareketini başlattı. Aynı maddeye göre Molla Muhammed ve ondan sonraki imamların tarikat silsilesi Şirvânî vasıtasıyla Hâlid-i Bağdâdî'ye ulaşır; bu yüzden bazı Rus yazarları Müridizm'i doğrudan Hâlidiyye ile özdeşleştirmiş, Hâlid-i Bağdâdî'yi hareketin kurucusu gibi göstermişlerdir. Hareketin önderleri ise "şeyh" yerine "imam", "halife" yerine "nâib" gibi siyasî anlam taşıyan terimler kullanmış, mücadeleyi tasavvufu çağrıştıran bir ad vermekten kaçınarak bütün Müslümanların ortak değeri olan gazâ fikri etrafında yürütmüşlerdir.

Rus Baskısı ve Şirvan'dan Ayrılış

Şirvan Hanlığı'nın Rus idaresine geçmesiyle şeyhin durumu zorlaştı. Bu dönemin olayları kaynaklarda birbirinden farklı biçimlerde anlatılır. Yaygın anlatıya göre Kafkas direnişinin tanınmış önderi Şeyh Şamil'in hocası olduğu anlaşılınca Ruslar onu hapsetti. Müridlerinden Şeyh Ahmed el-Ağdaşî kefil olarak şeyhi hapisten çıkardı ve 1826-27 yıllarında onu Ahıska'ya sağ salim ulaştırdı. Ağdaşî'nin kendisi de bir ara tutuklanmış, sonradan kaçarak Ahıska'ya gelip hocasına katılmıştır.

Hüsameddin'in anlatımı daha ayrıntılıdır. Ona göre Ruslar Hicrî 1240'ta (1824-25) Şirvan'ı istilâ edince, onların zulmüne karşı ayaklanan şeyhlerden Gâzi Mehmed Efendi'ye Şirvânî de öteki şeyhlerden Ahmed Efendi ile birlikte katıldı ve onun kumandası altında Ruslarla savaştı. Bir rivayete göre bu sırada yirmi bin müridi vardı. 1241'de (1825-26) Şeyh Ahmed Efendi Rusları ciddî biçimde sıkıştıracak bir duruma gelince Ruslar Şirvânî'yi yakalayıp hapsettiler ve onun serbest bırakılmasını Şeyh Ahmed'in teslim olması şartına bağladılar. 1242'de (1826-27) Şeyh Ahmed, en çok sevdiği hocasını kurtarmak için kendini Ruslara teslim etti; Şirvânî de serbest kalır kalmaz ailesiyle Şemâhî'den ayrılıp Ahıska'ya geldi. İki anlatı, Şeyh Ahmed'in hocası uğruna kendini tehlikeye atması noktasında birleşir. Ancak Hüsameddin'in 1240 tarihini Gâzi Mehmed'in kumandasıyla birlikte vermesi, gazavât hareketinin 1830'da başladığı yolundaki bilgiyle bağdaşmaz; ya tarihte ya da kumandanın kimliğinde bir karışıklık olduğu düşünülebilir. Oğlu Mehmed Rüşdü Paşa'nın biyografisi de ailenin Şirvan Hanlığı Rus idaresine geçtikten sonra önce Ahıska'ya, ardından Amasya'ya göç ettiğini teyit eder.

Ahıska da çok geçmeden Rus tehdidi altına girdi. Yaygın anlatıya göre şeyh Ahıska'da iki yıl kaldı ve Ruslar Ahıska'yı işgal edince 1828'de Amasya'ya göç etti. Hüsameddin ise onun Amasya'ya Hicrî 1242 yılının Zilhicce ayında, yani 1827 yazında geldiğini yazar. Her iki hâlde de bu göç bir ilim yolculuğundan çok zorunlu bir ayrılıktı. Amasya Üniversitesi'nden Metin Hakverdioğlu, Şirvânî'nin ilim için gelen kafilelerden biri olmadığını, Kafkasya'daki baskı yüzünden zorunlu göçe mecbur kalanlar arasında bulunduğunu vurgular ve onun gelişinden sonra Amasya'da yeni bir Şirvânî âlimler döneminin başladığını belirtir. Aynı çalışmaya göre Şirvânî, yüzlerce âlimin ve binlerce Azerbaycan Türkü'nün Anadolu'ya yerleşmesine vesile olan en önemli etkendir.

Amasya'daki İlk Yılları

Şirvânî Amasya'ya geldiğinde önce geçici olarak Saraçhane Medresesi'ne yerleştirildi. Ertesi yıl, Hicrî 1243'te (1827-28), şehrin âyânından mütesellim Fazlızâde Seyyid Hacı Mustafa Efendi'nin kadirşinas yardımıyla Yâkûtiye Mahallesi'nde satın alınan bir eve yerleşti ve ders vermeye başladı. Hüsameddin'e göre derslerindeki titiz ve muhakkik tavır, bilgisini kısa sürede ortaya koydu ve ulemâ arasında büyük bir yer edindi. İkinci oğlu Mehmed Rüşdü bu evde doğdu. Hüsameddin, oğlunun biyografisinde doğum yılını Hicrî 1245 (1829-30), doğum yerini Yâkûtiyye Mahallesi olarak verir; başka kaynaklarda 1828-29 tarihi de geçer.

Ancak şeyhin halka telkin ettiği Hâlidî râbıtası, yani müridin gönlünü kâmil bir mürşide bağlaması ve onun sûret ve sîretini düşünmesi uygulaması, Amasya ulemâsının bir kısmını rahatsız etti. Hüsameddin'in anlattığına göre camilerin kürsülerinde vaizler, bazı âlim meclislerinde de müderrisler râbıta aleyhinde konuşup itirazlarda bulundular. Bu sözlerden incinen Şirvânî, Hicrî 1247'de (1831-32) ailesiyle birlikte Sivas'a gitti. TDV'ye göre râbıta XIX. yüzyıla kadar ciddi bir eleştiriyle karşılaşmamış, bu yüzyılda ise bazı âlimlerce bid'at sayılarak eleştirilmiş, Hâlidîler de onu savunmak için eserler yazmışlardır; Hâlid-i Bağdâdî'nin kendisinin de Risâle fî isbâti'r-râbıta adlı bir risalesi vardır. Şirvânî'nin 1830'ların başında Amasya'da karşılaştığı itirazların bu tartışmanın erken bir yerel örneği olduğu düşünülebilir.

Aynı yıllarda İstanbul'da da önemli bir gelişme yaşanmıştı. 1826'da Yeniçeri Ocağı kaldırılıp Bektaşî tekkeleri kapatılınca bu tekkelerin bir kısmı şeriata bağlılıklarıyla tanınan Hâlidîlere verilmiş, tarikat İstanbul'da önemli bir nüfuz kazanmış, bu durum idarede rahatsızlık yaratmıştı. Sonunda İstanbul'daki Hâlidîlerin büyük bölümü 1828'de Sivas'a sürüldü. Şirvânî'nin de bu gelişmelerle bağlantılı olarak Amasya'dan ayrılıp Sivas'a gittiği ileri sürülür, ancak bu bağlantı belgeli bir kesinlikle bildirilmiş değildir. Hüsameddin ise ayrılışı açıkça râbıta tartışmasına bağlar.

Sivas Yılları ve Amasya'ya Dönüş

Şirvânî Sivas'ta dokuz yıl kadar kaldı, ders ve irşadını burada sürdürdü. Müridlerinin çevresi genişledi, 1833-34'te (Hicrî 1249) üçüncü oğlu Ahmed Hulusi doğdu. Sonradan Nigârî mahlasıyla ünlenecek Mir Hamza da bu yıllarda şeyhin çevresine girenlerdendi. Ancak Sivas'taki hayatı da huzurlu geçmedi. Hüsameddin'e göre şeyh, Sivas ulemâsının ve âyânının kaba muamelesinden ve vali Es'ad Muhlis Paşa'nın azametinden bıkarak Hicrî 1256 yılının başlarında (1840) ikinci defa Amasya'ya geldi ve eski evine yerleşti.

Bu ikinci Amasya dönemi şeyhin hayatının en verimli yılları oldu. Yâkûtiye mescidinde başladığı Tefsîr-i Beyzâvî derslerine ulemâ ve talebe devam etti, halk arasında da büyük bir nüfuz ve şöhret kazandı. Şehrin Nakşî büyüklerinden Şeyhzâde Şeyh Ahmed Rüşdü Efendi'nin meclisine devam etmesi ulemânın da teveccühünü kazanmasını sağladı. Sekiz yıl kadar tefsir, hadis ve kelâm kitabı Mevâkıf okuttu ve ileri talebelerine icâzet verdi. 1844'te Mustafa adlı oğlu doğdu.

Hüsameddin, Şirvânî'nin Amasya'yı ulemâsı ve ileri gelenleriyle pek sevdiğini ve takdir ettiğini, şehre "ilim ve ulemâ yatağı" dediğini yazar. Sivas'tan ikinci defa Amasya'ya neden geldiğini soranlara da "Cehâletten kaçıp ilim yatağına sığındım" cevabını vermiştir.

Vefatı

İsmail Sıracüddin Şirvânî, Hicrî 1264 yılı Ramazan ayının on yedinci günü Amasya'da vefat etti. Bu tarih 1848 yazının sonlarına denk gelir; kaynaklarda yıl 1847-48 ya da 1848 olarak verilir, bir yayında 1853 tarihi de geçer. Yaşı 67 olarak verilir. Ölümü, şehirde çıkan bir salgın sırasında oldu. Kaynaklarda hastalığı kolera olarak bildirilir. Salgında ölenler İslâm geleneğinde şehit sayıldığı için hakkında yazılan bir akademik makalenin başlığında kendisi "tâun şehidi" diye anılır.

Vasiyeti üzerine Şamlar Mezarlığı'nın üst tarafında, şehre hâkim dağın sırtına defnedildi. Hüsameddin, bu vasiyetle ilgili bir hatırayı da aktarır. Ölüm döşeğindeyken neden orada gömülmek istediği sorulunca şeyh, yanında bulunan oğlu Mehmed Rüşdü'yü işaret ederek "Bu vezir olacak, orayı şenlendirecek" demiştir. Rüşdü'nün sonradan sadrazamlığa yükselip babasının kabri üzerine türbe ve cami yaptırmasıyla bu sözün yerel hafızada bir keramet gibi hatırlandığı düşünülebilir. Ancak Hüsameddin'in anlatısı sonraki olaylar bilindikten sonra kaydedildiği için, sözün bu kesinlikte söylenip söylenmediği doğrulanamaz.

Lakapları ve Kişiliği

Âlimler arasında Şirvânî'ye Fakîrullah, Kutbü'l-Aktab, Gavsü'l-Enâm, Seyyidü'n-Nüceba, Şâh İsmail Şirvânî ve Hazret-i Mevlânâ gibi lakaplar verilmiştir. Akıl ve nakil ilimlerinde döneminin önde gelen bilginlerinden olduğu, özellikle fıkıh alanında başvurulan bir kaynak sayıldığı anlatılır. Hüsameddin onu son derece fâzıl, muhakkik, akli ve nakli ilimlerde derin bilgili, ibadete düşkün ve takva sahibi, olgun bir âlim olarak tarif eder. Alçak gönüllü, saygılı ve Nakşibendî tavrına bağlı bir mürşit olarak tanınır. Bu nitelemeler yerel âlimlerin biyografilerine dayanır ve daha çok sonraki kuşakların hatırasını yansıtır.

Hâlidiyye üzerine yazılmış genel değerlendirmelerde Şirvânî, XIX. yüzyılda yaşadığı toplumların ilmî ve kültürel hayatına canlılık getiren, hatta bu toplumların siyasî kaderini etkileyecek adımlar atabilen Hâlidî şeyhlerinin başında, Osman Sıracüddin Tavîlî, Seyyid Tâhâ Hakkârî ve Muhammed Kudsî Bozkırî gibi isimlerle birlikte sayılır. Amasya'da ise hatırası daha çok bir hoca ve şehrin evliyası olarak yaşar. Osman Fevzi Olcay, Amasya Hâtıraları'nda şehirde yatan büyük mutasavvıfları sayarken onu "Mevlânâ Siraceddin İsmail Şirvânî Kerdemîrî" adıyla Şamlar Mahallesi'ndeki kabriyle birlikte anar.

Ailesi

Şirvânî'nin ailesi Osmanlı idaresinde ve ilmiyede önemli yerlere ulaşmıştır. Hüsameddin'e göre dört oğlu ve bir kızı vardı: Abdülhamid, Mehmed Rüşdü, Ahmed Hulusi ve Mustafa. Şirvan'da doğan ilk oğlu Abdülhamid'in akıbeti hakkında iki anlatım vardır. Birine göre bir yolculuk sırasında Karadeniz'de geminin batması sonucu ölmüştür, başka bir anlatımda ise 1846'da Amasya'da suda boğulduğu söylenir. Hüsameddin onun Hicrî 1262'de (1846) çocuksuz olarak vefat ettiğini kaydeder. Mehmed Rüşdü ilk derslerini ağabeyi Abdülhamid'den ve babasından almıştı. En küçük oğul Mustafa Bey ise rütbe-i bâlâ sahibi devlet ricali arasına girmiş, Hicrî 1316'da (1898-99) çocuksuz olarak vefat etmiştir.

Mehmed Rüşdü Paşa ilmiye sınıfından vezirliğe, sonra sadrazamlığa yükselen sayılı kişilerdendir. Babasının ölümünden sonra İstanbul'a gitti, Vidinli Mustafa Efendi'den icâzet aldı ve müderrislik ruûsunu elde etti. 1853'te Amasya evkaf müdürü oldu, ancak bu görevde uzun kalmayıp 1855'te istifa ederek İstanbul'a döndü. Fuad Paşa'nın himayesiyle Şam valiliğine, Suriye valiliğine, evkaf, maliye ve dahiliye nazırlıklarına yükseldi. 1871'de azledilip Amasya'da ikamete mecbur edildi. 16 Nisan 1873'te sadrazam oldu, 13 Şubat 1874'te azledildi. Halep, ardından Hicaz valiliğine gönderildi ve 13 Eylül 1874'te Tâif'te vefat etti; zehirletildiği de söylenmiştir. Hakverdioğlu'nun çalışmasında Yasar'ın ayrıntılı biyografisine atıf yapılır ve paşanın şiir yönünün güçlü olduğu da kaydedilir. Sürgün sebebinin açıkça anıldığı bu biyografide, paşanın gazellerinden örnekler verilir.

Ahmed Hulusi Efendi'nin annesi, evkaf müfettişi Amasyalı Âkifzâde Seyyid Abdürrahim Efendi'nin kızıydı ve Hüsameddin'e göre ailenin seyyidliği anne tarafından gelir. Amasya'da babasının öğrencisi Şirvânî Hacı Mustafa Efendi'den okuduktan sonra İstanbul'a gitti. Galata Mollası olduktan sonra Mekke ve İstanbul payelerini aldı. 1874'te fiilen İstanbul kadısı oldu ve ardından Anadolu Kazaskerliği payesi verildi. Mecelle'nin ilk beş kitabında Divân-ı Ahkâm-ı Adliyye azası unvanıyla mührü bulunur. Hüsameddin, onun 1876'da Midhat Paşa, Ziya ve Namık Kemal Beylerle birleşerek Sadrazam Mahmud Nedim Paşa'nın azli için medrese talebesini harekete geçirenlerin başında yer aldığını da yazar. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Afganistan'ın Rusya'ya karşı Osmanlı'ya destek vermesini ve İngiltere ile ilişkiye girmesini sağlamak üzere II. Abdülhamid tarafından fevkalade elçi olarak Afgan Emiri Şir Ali Han'a gönderildi. Hindistan yoluyla Kâbil'e giden heyet Ağustos ayında şehre varabildi, emir tarafından zor da olsa kabul edildi, ancak istenen sonuç alınamadı.

Dönüşte 1878'de Diyarbakır naipliğine atanan Ahmed Hulusi, iki yıl sonra Amasya'da ikamete mecbur tutuldu. Eski Kethüdâ Mahallesi'ndeki konağında kazaskerlere mahsus maaşını alarak yaşadı. Hüsameddin'e göre babasının halifesi Hacı Hamza Nigârî ile bir türlü anlaşamadı ve Hicrî 1301'de (1883-84) onun aleyhinde Sultan II. Abdülhamid'i kuşkulandıracak isnatlarda bulunarak Nigârî'nin Amasya'dan önce İstanbul'a, oradan da Harput'a sürülmesine sebep oldu. Dırağiyye Medresesi yanında aldığı bahçede Yeşilırmak üzerine bir değirmen yaptırdığı sırada, Ocak 1889'da (Hicrî 1306) ansızın vefat etti ve babasının türbesine gömüldü. Şirvânî'nin damadı ve öğrencisi Hacı İsa Ruhi Efendi de aynı türbede yatar. Hüsameddin, İsa Ruhi Efendi'nin en yakın rakibinin yine şeyhin öğrencisi ve halifesi Hamza Nigârî olduğunu not eder.

Amasya'daki Halifeleri ve Öğrencileri

Hakverdioğlu'nun anlatımına göre Şirvânî'yi bir kutup olarak gören ve çevresinde toplanan binlerce kişi, onun peşinden Şirvânlı lakabıyla Amasya ve çevresine yerleşti. Hâlidiyye'nin Kafkasya'daki yayılışı ise Kuzey Kafkasya Müslümanlarının XVIII. yüzyıl sonlarında Ruslara karşı başlattığı, tasavvufî kökenli siyasî hareketle, yani Müridizm'le birlikte anılır. Şirvânî'nin bu çevredeki yeri, Hâlidî silsilesini Kafkasya'dan Anadolu'ya taşıyan halifelerden biri olmasıdır.

Kaynaklarda şeyhin halifeleri arasında Şeyh Şamil, Şeyh Mehmed Efendi, Denizli kasabasından Şeyh Hacı Ahmed Efendi ve Ağdaşî ile Mir Hamza Nigârî sayılır. Mevlânâ İsmail Siraceddin'in Kafkasya'da Rus yönetimine karşı direnişle anılan Şeyh Şamil'e hilâfetname verdiği anlatılır. Akademik çalışmalar ise Şamil'in tarikata Şirvânî'nin halifesi Yerâgî'nin halifesi olan Cemâleddin Gazikumukî vasıtasıyla girdiğini kaydeder; bu durumda Şamil'in Şirvânî'ye iki halka ötesinden bağlandığı anlaşılır. Şamil 1797'de Dağıstan'da Gimri köyünde doğmuş, 1871'de hac yolculuğu sırasında Arabistan'da vefat edip Medine'de Cennetü'l-Bâkî Mezarlığı'na defnedilmiştir.

Şeyhin Amasya'daki öğrencileri arasında, Hüsameddin'in ifadesiyle ilmini en çok takdir ettiği kişi Şirvânî Hacı Mustafa Efendi'dir. Damadı Hacı İsa Ruhi Efendi ve halifesi Hamza Nigârî ile birlikte Mustafa Efendi de şehrin tanınmış fâzılları arasına girdi ve Amasya'da ilim yaydı. Hüsameddin, Amasya Tarihi'nin medreseler bahsinde de XIX. yüzyılda şehrin eski şöhretini korumasını sağlayan âlimleri sayarken "Şirvânî Hacı Mustafa ve İsa" Efendileri bunların içinde anar ve kendi zamanında onların öğrencilerinin ilim yaymaya devam ettiğini belirtir.

Öğrencilerinin en tanınmışı Mir Hamza Nigârî'dir. 1797'de Karabağ'ın Zengezur kazasındaki Cicimli köyünde doğdu, gençliğinde Şirvan ve Şeki'de medrese eğitimi aldı. Rus yönetimine karşı mücadele eden Şeyh Şamil'e destek verdiği için önce İran'a, sonra Erzurum'a göç etmek zorunda kaldı. Hâlid-i Bağdâdî vesilesiyle Nakşibendiyye'ye girdi, Farsça ve Türkçe şiirler yazmaya başladı. Ailesiyle Amasya'ya yerleşip İsmail Sıracüddin'e öğrenci oldu. İstanbul, Karabağ, Merzifon ve hac yolculuklarından sonra hep Amasya'ya döndü. Divânı, Nigârnâme, Çaynâme, Sâkînâme, Heşt Behişt, Tavzîhât ve Eş'ar adlı eserleri vardır. Şiirlerinde Fuzûlî'nin etkisi açıkça görülür; Şeyh Gâlib'den sonra tekke edebiyatında divan sahibi son büyük şairlerden sayılır. Osmanlı-Rus mücadelesindeki hizmetleri nedeniyle kendisine 500 kuruş maaş bağlandığı da anlatılır. Çaynâme'sinde çayı, müridin mürşide ve Allah'a muhabbetle ulaşmasına vesile olan bir sohbet unsuru olarak işler. Divânı, Amasyalı edebiyat öğretmeni Kurtuluş Altunbaş tarafından bir el yazması nüshadan hazırlanarak 2004'te iki cilt hâlinde yayımlanmıştır; Azmi Bilgin'in hazırladığı ayrı bir basım da vardır.

Nigârî'nin Amasya'daki hayatı, şeyhin ailesiyle iç içe geçti. Mehmed Rüşdü Paşa 1871-72'deki Amasya sürgününde vaktini babasının halifesi Nigârî'nin sohbetinde geçirmiş ve ona muhteşem bir konak yaptırmıştır. Ömrünün sonlarında ise Nigârî Harput'a sürüldü. Bu sürgün kimi kaynaklarda Amasya'da kendisini çekemeyenlerin şikâyetine bağlanır; Hüsameddin ise sorumlu olarak doğrudan Ahmed Hulusi Efendi'yi gösterir. Nigârî Harput'ta Hicrî 1303'te (1885-86) vefat etti, vasiyeti üzerine cenazesi Amasya'ya getirilerek Ahırönü'ndeki Şirvanlı Camii yanına gömüldü. Bu cami halk arasında Azeriler Camii diye de anılır. Kimi kaynaklar caminin 1894'te sevenleri tarafından yaptırıldığını söyler. Hüsameddin daha ayrıntılı bilgi verir: caminin temeli Hicrî 1304'te (1886-87), Şirvan'da yaşayan halifelerden Veysî Efendizâde Şeyh Hacı Mahmud Efendi'nin toplayıp gönderdiği yardımlarla ve Amasya'da Mîr Hasan Efendi'nin nezaretinde atıldı, 1310'da (1892-93) kısmen tamamlandı, cephesi ise 1326'da (1908) bitirildi. Harput'taki sürgün yıllarında vali Hacı Hasan Paşa'nın ilgisini gördüğü, cenazesinin yolda bozulmasından endişe eden paşaya "bu beden seksen yıldır Allah demiştir" diye cevap verdiği, yolculuğun on-on iki gün sürmesine rağmen cenazede bozulma olmadığı rivayet edilir; bu, menkıbevî bir anlatımdır ve belgeye dayanmaz. Nigârî'nin oğlu Sıracüddin İsmail Efendi (Mir Sirâcî) de şiirleri olan, genç yaşta vefat eden bir şairdir.

Türbesi

Şirvânî'nin türbesi Şamlar Mahallesi'nin üst tarafında, şehre hâkim yüksek bir tepede yer alır. Yüksekte olduğu için halk arasında Yukarı Türbe denir; Şirvanlılar Türbesi adı da kullanılır. Hüsameddin'e göre şeyh buraya gömülmeden önce bu tepeye "Şamlılar Üstü" deniyordu; türbe yapıldıktan sonra yer "Şirvânlı Türbesi" adıyla tanındı. Osman Fevzi Olcay da Sofular Mahallesi'ni anlatırken tepenin tam hâkim noktasında şeyhin yattığını yazar ve yapıyı "Mevlânâ Siraceddin Türbesi" diye anar. Hüsameddin'e göre Şamlılar Mahallesi'nde türbeye giden yolun kuzeyinde, Dânişmendli hükümdarı Melik Dânişmend Ahmed Gâzi'nin eşi ve kızının yattığı kabul edilen Ayşe Gâzi Türbesi bulunur.

Yapıyı oğlu Şirvanlızâde Mehmed Rüşdü Paşa yaptırmıştır. Yapım tarihi kaynaklarda farklı verilir. Kitabesine dayanan bir tarih 1867'dir (Hicrî 1283). Hüsameddin bir yerde Hicrî 1284'ü (1867-68), başka bir yerde ise 1286'yı (1869-70) yapım yılı olarak verir. Kaynaklarda 1870 tarihi de görülür. Vakıfları Hicrî 1290'da (1873-74) düzenlenmiştir. Hüsameddin'in oğul Rüşdü Paşa biyografisindeki bir kaydı bu farklılığı açıklamaya yardım eder: paşa, 1871'de Amasya'ya sürgün edildiğinde babasının yaptırılmakta olan türbesini ve camisini tamamlamıştır. Buna göre inşaatın 1867-70 arasında başlayıp paşanın 1871-72'deki Amasya ikameti sırasında bittiği düşünülebilir.

Türbe kare planlıdır. Bitişiğinde yine kare planlı, türbeden daha büyük tutulmuş küçük bir mescit vardır. Hüsameddin bu düzeni, kârgir iki kubbeden batıdakinin mescit, doğudakinin türbe olduğu bir yapı olarak tarif eder. Beden duvarlarında moloz taş, köşelerde, kapı ve pencerelerde düzgün kesme taş kullanılmıştır. Mescidin kuzey cephesindeki girişin önünde dört ahşap direğin taşıdığı, Bursa kemerli küçük bir revak bulunur. Yuvarlak kemerli pencerelerle aydınlanan türbe ve mescit birer kubbeyle örtülüdür. İçeride Şirvânî, oğlu Ahmed Hulusi Efendi ve damadı Hacı İsa Ruhi Efendi yatar. Dışarıdaki hazirede Şirvanlızâdelere ait mezarlar bulunur.

Bugün görülen yapı, kurulduğu dönemdeki külliyenin yalnızca bir parçasıdır. Hüsameddin'e göre Rüşdü Paşa babasının vasiyeti doğrultusunda kabrin etrafını bir sur içine almış, üzerine yüksek bir türbe, bitişiğine bir cami ve minare, bir köşesine yüksek bir köşk, köşk ile cami ve türbe arasına da güzel bir şadırvan yaptırmıştı. Türbenin avlusu geniş, manzarası güzeldi; Şamlılar Mahallesi çeşmesine akan sudan bir miktar türbeye ayrılmış, sonradan suyun tamamı türbeye verilip çeşmeyle bağlantısı kesilmişti. Bir anlatıma göre geniş avlulu cami ortadan kalkmış, konak ise restore edilmiştir. Güney ve doğu tarafları mezarlık olup burada pek çok âlim yatmaktadır, ancak mezarların birçoğunun zamanla zarar gördüğü bildirilir.

Amasya Tarihi'nde kaleyi anlatan bölümde aktarılan manzum bir bentte de türbe anılır. Kalenin sağında, yani kuzeydoğusunda görülen türbe için şu mısralar yer alır:

Sağında bunun türbe-i Şirvânî-i Kâmil
Kandîl-i hüdâ feyz-i Hudâ nûr-ı fezâ'il
Yanında yatar Hazret-i Îsâ gibi fâzıl
Etrâfı bütün kümmel ü ahyâr-ı Amasya

Üçüncü mısradaki "Îsâ", türbede şeyhin yanında yatan damadı İsa Ruhi Efendi'dir. Olcay'a göre şehrin tanınmış şairlerinden Sebâtî Hoca ile oğlu Ali Hâver Bey de türbenin civarında otururlardı.

Amasya'da Şirvânîler

Şirvânî'nin yerleşmesi, Amasya'da Şirvânî nisbesinin yaygınlaşmasında rol oynamıştır. Hüseyin Hüsameddin Yasar'ın on iki ciltlik Amasya Tarihi, Şirvan bölgesinden gelen çok sayıda âlim, şair ve görevlinin biyografisini verir. Hüsameddin, şehrin büyük ailelerini sayarken Hicrî 800 yılları ricalinden Şeyh Alâeddin Ali Şirvânî'nin soyundan gelen eski Şirvânî sülâlesinin yanında, yakın zamanda İsmail Sıracüddin Şirvânî'nin soyundan yeni bir sülâlenin ortaya çıktığını ve bunların hepsine "Şirvânîzâde" dendiğini yazar; sadrazam Mehmed Rüşdü Paşa ile kazasker Ahmed Efendi bu aileden gelmiştir. Hakverdioğlu'na göre Şirvanlı olmayan, örneğin Karabağ'dan gelenler bile zamanla genel bir adlandırmayla Şirvânî sayılmış, bu adlandırmada hem Şirvanşahlar Devleti'nin etkisi hem de İsmail Şirvânî'nin Amasya'da yaşaması rol oynamıştır. Bu isimler sadrazamdan alt kademedeki memura kadar çeşitli toplum katmanlarından gelir ve ortak özellikleri ilim ve sanata bağlılıktır. Şirvânî'nin göç çağında Amasya'ya gelişiyle Mir Hamza Nigârî gibi bir mutasavvıf şairin yetişmesi, Azerbaycan ile Anadolu arasında yeni bir kültür bağı kurmuştur.

Kronoloji

1782: Şirvan'da Şemâhî'ye bağlı Kürdemir köyünde doğdu (kimi yayınlarda 1786).

1800-01: Erzincan'a giderek Evliyâzâde Abdurrahmân Efendi'den ders aldı, icâzet aldı.

1805-06: Burdur'da fıkıh okudu, ardından Şirvan'a dönüp Şemâhî'de ders vermeye başladı.

1812-13: Hacca gitti, İstanbul ve Basra üzerinden Bağdat'a ulaşıp Hâlid-i Bağdâdî'ye bağlandı (Hüsameddin'e göre).

1813-14 ya da 1817: Hâlid-i Bağdâdî'den icâzet alıp Şirvan'a döndü.

1823: Halifesi Molla Muhammed (Gazi Muhammed) Dağıstan'a dönüp irşada başladı.

1824-26: Şirvan'da Rus baskısı, şeyhin hapsedilmesi (Hüsameddin'e göre 1825-26).

1826-27: Rus hapsinden kurtarılıp Ahıska'ya ulaştı.

1827 ya da 1828: Amasya'ya geldi, önce Saraçhane Medresesi'ne yerleştirildi.

1827-28: Yâkûtiye Mahallesi'nde kendisi için alınan eve yerleşti.

1828-30: Oğlu Mehmed Rüşdü (sonradan sadrazam) Yâkûtiye'de doğdu.

1831-32: Râbıta tartışması üzerine ailesiyle Sivas'a gitti.

1833-34: Sivas'ta oğlu Ahmed Hulusi doğdu.

1840: İkinci defa Amasya'ya gelip yerleşti.

1844: Oğlu Mustafa doğdu.

1846: İlk oğlu Abdülhamid vefat etti.

1848: Hicrî 1264 Ramazan'ının on yedinci günü salgında vefat etti (kimi kaynaklarda 1847-48).

1867-70: Türbe, oğlu Rüşdü Paşa tarafından yaptırılmaya başlandı (kitabeye göre 1867, başka kaynaklarda 1867-68 ve 1869-70).

1871-72: Amasya'da sürgünde bulunan Rüşdü Paşa türbe ve camiyi tamamladı.

1873-74: Vakıfları düzenlendi.

1874: Oğlu Mehmed Rüşdü Paşa Tâif'te vefat etti.

1889: Oğlu Ahmed Hulusi Efendi Amasya'da vefat etti.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Metin Hakverdioğlu, "Anadolu'yu Aydınlatan Şirvânîler ve Amasya'daki Şirvânî Şairler", Amasya Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Özel Sayı, 2022, s. 129-155.
  • İbrahim Erol, "Üsküdar'da Medfun Dağıstanlı Nakşibendî Şeyhi Cemâleddin Gazikumukî, Hayatı ve Tasavvufî Şaysiyeti", Uluslararası Üsküdar Sempozyumu XI Bildirileri, c. III.

Diğer kaynaklar

  • Mehmet Ali Beyhan, "Şirvânîzâde Mehmed Rüşdü Paşa", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 39, İstanbul 2010, s. 209-210. islamansiklopedisi.org.tr
  • Süleyman Uludağ, "Müridizm", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 32, İstanbul 2006, s. 50-52. islamansiklopedisi.org.tr
  • Reşat Öngören, "Sugūrî", TDV İslâm Ansiklopedisi, Ek-2, Ankara 2019, s. 522-523.
  • TDV İslâm Ansiklopedisi, "Hâlidiyye" maddesi.
  • Necdet Tosun, "Râbıta", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 34, İstanbul 2007, s. 378-379.
  • Abdulcebbar Kavak, "Osmanlı Devleti'nin İlmî ve Siyasî Hayatında İz Bırakan Hâlîdî Şeyhleri Arasında Ahmed Ziyaüddin Gümüşhanevî'nin Yeri", 2014.
  • Hüseyin Menç, Tarih İçinde Amasya.
  • Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Yukarı (İsmail Şirvani) Türbesi tanıtım metni.

Çevrimiçi kaynaklar