Osmanlı hat sanatında Şeyh Hamdullah'ın adı, yazıyı Yâkūt el-Müsta'sımî'nin bıraktığı yerden alıp yeni bir ölçüye kavuşturan üstat olarak anılır. Ne var ki bir üslubun tek bir ustanın ömrünü aşıp sonraki kuşakların yazı ölçüsü olması, onu devralan ellere bağlıdır. Hamdullah'ın bu elleri arasında iki kişi öne çıkar: oğlu Mustafa Dede ile üstadın kızıyla evlenen Şükrullah Halife. Tezkirelerde adı geçen kırk üç talebesi arasında bu ikisi, Şeyh mektebinin önde gelen temsilcileri olarak sayılır. Hat ekolünün genel tarihi ve Hamdullah'ın kendi hayatı başka bir yazının konusudur; burada bu iki hattatın yaşamı, aileleri, öğrencileri ve ekole katkısı ele alınmaktadır.
Amasya'da Bir Hat Ailesi
İki adın ardında Amasya'nın yazı geleneği durur. Hamdullah'ın babası Sühreverdiyye şeyhi Mustafa Dede, Buhara'dan Amasya'ya göç etmiş bir aileye mensuptu ve oğlunun manevi terbiyesini o üstlenmişti; oğul Mustafa Dede'nin adı, dolayısıyla dedesinden gelir. Hamdullah dinî ilimleri ve edebiyatı Hatib Kasım Efendi'den, altı yazı türünü (aklâm-ı sitte) ise dönemin tanınmış hattatı Hayreddin Mar'aşî'den öğrendi. Dayısı Celâleddin Amâsî de hattattı ve Hamdullah onun kızıyla evlendi. Bu evlilikten bir kız ile Mustafa adında, babası gibi hattat olan bir oğlu oldu. Yani Hamdullah'ın evi, daha Amasya'da iken bir hat atölyesi gibi işliyordu; yazı, akrabalık bağları içinde elden ele geçiyordu. Hüsâmeddin'in kaydına göre Amasya'da bu aileye, büyük dedeleri Amasya kadısı Rükneddin Mahmud'un lakabından ötürü "Saru Kâdızâdeler" denirdi ve Büyük Hamdullah'ın oğlu Mustafa Dede Çelebi ile onun evlatları da hattat olarak anılırdı.
Şükrullah'ın soyu da aynı çevreye bağlanır. Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nin dokuzuncu ve onuncu ciltlerinde verdiği bilgilere göre Hayreddin Halil, Maraşlı Hasan b. Ali'nin oğluydu; gençliğinde Amasya'ya gelmiş, yazıyı Sofu Yahya Çelebi'den ve kentin öteki ustalarından öğrenmiş, Amasya valisi Şehzade Alâeddin'in divan kâtibi olmuştu. Şehzadenin 846'da (1442-1443) boğdurulmasından sonra kendini talebe yetiştirmeye vermiş, 873'te hayatta görülmüş ve 876 (1471-1472) dolaylarında ölmüştür. En meşhur öğrencisi Hamdullah'tı. Bu ustanın oğlu Sinâneddin Yusuf Çelebi ise Şükrullah'ın babasıdır. Böylece Şükrullah, Hamdullah'ın hocasının torunu olarak dünyaya gelmiş ve dedesinin yetiştirdiği ustanın yanına verilmişti. Hamdullah ile Şükrullah arasındaki bağ, bir usta ile çırak arasındaki ilişkiden önce iki hattat ailesinin kuşaklar boyu süren yakınlığıdır.
Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi'nde bu durumu kentin geneline yayar. Ona göre Şükrullah Halife, Amasyalı Abdullah-ı Sânî, Mustafa Dede ve Derviş Mehmed Dede gibi hattatların benzeri Osmanlı ülkesinde pek nadir gelmiştir; hat tezkirelerini okuyanlar, Rum hattatları içinde en çok şöhret bulanların çoğunun Amasyalı olduğunu bilir ve bu yüzden Amasyalılar bu sanatta "üstâd-ı küll" sayılmıştır. Hüsâmeddin'in cümlesi bir yerel övgü gibi görünebilir, fakat Anadolu'nun yedi büyük hat üstadını (esâtize-i Rûm) sayan listede Hamdullah, Mustafa Dede, Abdullah Amâsî, Celâleddin Amâsî ve Celâlzâde Muhyiddin Amâsî'nin birlikte yer alması, söylenenin abartı sayılamayacağını gösterir. Listenin geri kalan iki adı Ahmed Şemseddin Karahisârî ile Bursalı Şerbetçizâde İbrâhim Efendi'dir.
Amasya'dan İstanbul'a
Ailenin İstanbul'a taşınma tarihi kaynaklarda aynı biçimde verilmez. Genel kabul, II. Bayezid'in 1481'de tahta çıkışının ardından eski hat hocasını payitahta çağırdığı yönündedir. Hüsâmeddin ise daha ayrıntılı bir sıra kurar: Bayezid 886 (1481) rebiülevvelinde Amasya'dan ayrılıp tahta çıkınca Hamdullah, Amasya'da kalan Şehzade Ahmed'in hat hocası olmuş; 896'daki (1490-1491) büyük sünnet düğünü sırasında padişah onu İstanbul'a davet edince "aile ve evlâd ve dâmâdıyla" yola çıkmıştır. Aynı tarih Şükrullah'ın babasının biyografisinde de geçer: Sinâneddin Yusuf, 896 sünnet olayından sonra oğlu Şükrullah ile birlikte Hamdullah'ın yanında İstanbul'a gitmiş, orada Hırka-i Şerif civarında Akşemseddin'e nispet edilen zaviyenin şeyhi olmuş ve 905 (1499-1500) dolaylarında ölmüştür. Hüsâmeddin'in verdiği tarih doğruysa, Şükrullah'ın İstanbul'daki ilk yılları Fatih semtinde, babasının zaviyesiyle Topkapı'daki meşkhane arasında geçmiş olmalıdır; bu son cümle bir çıkarımdır.
Sinâneddin Yusuf'un kendisi de sıradan bir hattat babası değildi. Hüsâmeddin onu Gümüşlüzâde Pîr Hayreddin Hızır el-Halvetî'nin sohbetine devam edip hilafet alan ve bu yüzden "Sinan Halife" diye tanınan bir Halvetî şeyhi olarak anar. 887'de (1482) babasından kendisine miras kalan çiftlik hissesini kapı ağası Firuz Ağa'ya sattığı ve karşılığında kendisine bir vazife bağlandığı da aynı kayıttadır. Firuz Ağa adı burada dikkat çeker, çünkü Şükrullah yıllar sonra İstanbul'daki Firuz Ağa Mektebi'nde hüsn-i hat muallimliği yapacaktır. İki bilginin birbirine bağlanıp bağlanamayacağı kaynaklarda tartışılmaz; aradaki ilişkiyi kesin bir bağ olarak kurmak için belge yoktur.
Ailenin bir kolu ise Amasya'da kaldı. Hamdullah'ın kardeşi Mahmud Çelebi'nin oğlu Hamdullah Çelebi, yazıyı amcasından öğrenmiş, 896'da amcası İstanbul'a giderken Amasya'da kalarak Sultan Bayezid Mektebi'nin hat muallimliğini sürdürmüştü. Amasya'da "Hamdullah-ı Sânî" diye anılan bu hattat, 912'de Şehzade Ahmed'in hat hocası olmuş ve 931 dolaylarında ölmüştür. Amcası ile birlikte gidenler, yani Mustafa Dede ve Şükrullah, Şeyh üslubunu İstanbul'da sürdürürken Amasya'da yetişen hattatlar bir süre bu ikinci Hamdullah'ın meşkhanesinden beslendi. Kentin yazı geleneği böylece iki merkezde birden yaşadı.
Mustafa Dede
Doğumu ve Yetişmesi
Mustafa Dede, 900 (1495) yılında Amasya'da doğdu. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre o sırada babası II. Bayezid'in daveti üzerine ailesiyle İstanbul'a yerleşmiş, sarayda kâtiplere ve hizmetlilere yazı öğretiyor, Harem civarındaki ve Edirne Sarayı'ndaki meşkhanelerde mushaf yazıyordu. Doğum yeri ile ailenin İstanbul'a taşınma tarihi arasındaki bu uyumsuzluk kaynaklarda açıklanmaz. Mustafa Dede aklâm-ı sitteyi babasından öğrendi ve Şeyh üslubunda yazı yazma izni aldı. Babasının yanında büyüyen öğrenciler arasında Hüseyin Şâh-ı Şehrî de vardı. Müstakimzâde'nin Tuhfe-i Hattâtîn'deki sözleriyle bu hattat, "Mustafa Dede merhûm ile maan perveriş-yâfte", yani onunla birlikte yetişmişti; Dede'den yaşça büyüktü ve ustasına bağlılığıyla tanınırdı. Hüseyin Şâh'ın ölüm tarihi tartışmalıdır: Müstakimzâde onu bin yılına kadar yaşamış gösterir, Hüsâmeddin ise şer'iyye sicillerinde 949 (1542-1543) yılında öldüğünün görüldüğünü yazar.
Hamdullah, 926'da (1520) öldüğünde oğlu yirmi beş yaşlarındaydı ve hat ilminin inceliklerine henüz tam hâkim değildi. Hat tezkireleri bu noktada ayrılır: bazıları asıl hocasının Amasyalı Abdullah olduğunu söyler, Müstakimzâde de Mustafa Dede'nin babasının ölümünden sonra Abdullah-ı Amâsî'nin yanında çalışarak "aklâm-ı gûn-â-gûnda" yazının inceliklerine vardığını kaydeder. Abdullah Amâsî, Hamdullah'ın akrabası ve esâtize-i Rûm'dan biriydi; dolayısıyla bu geçiş, ekolün dışına çıkmak anlamına gelmiyordu.
Mustafa Dede'nin yazısını olgunlaştıran bir diğer etken, Mısır ve Hicaz yolculuğudur. Hac için yola çıkan hattat bir süre Kahire'de kaldı ve orada babasına ait murakka'ları dikkatle inceledi; kaynaklar ayrıca Hac sırasında Kâbe'ye ve Ravza-i Mutahhara'ya hediye edilen Hamdullah eserlerini gördüğünü belirtir. Bu anlatıma göre Mustafa Dede babasının tarzını büyük ölçüde onun eserlerini tek tek inceleyerek kavramıştır. Hacdan dönünce Üsküdar'a yerleşti ve Şeyh Hamdullah silsilesinin sürmesi için talebe yetiştirmeye başladı.
Üslubu ve Eserleri
Kaynaklar onun yazısını metin ve zarif diye niteler ve babasıyla aynı düzeyde yazdığını söyler. Müstakimzâde, Süleymaniye Camii'ne vakfedilmiş mushafını gördüğünü yazar ve Mustafa Dede'nin yazısının her satırının, hatta her harfinin taklit kabul etmediğini belirtir. Aynı kaynak, Dede'nin yazısına karıştırmak üzere kâğıdı ütü, vesme ve kahve telvesiyle eskitmeye kalkışan taklitçilerden de söz eder. Bir kıt'asının ketebesini gören Bakkal Ârif Efendi'nin "Şöyle bir Mustafa yazabilseydim, kendime hattat derdim" dediği de aynı gelenek içinde anlatılır.
Mustafa Dede, sanat dünyasına mushaf, en'âm, cüz, murakka' ve kıta türünde eserler bıraktı. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde Emanet Hazinesi'nde 2099-2107 ve 2299 numaralı murakka' ve kıtaları, Y 406 numaralı mushafı, 407 numaralı Kehf sûresi ve 305, 306 ile 402 numaralı en'âm-ı şerifleri bulunur. İstanbul Üniversitesi Nadir Eserler Kütüphanesi'nde iki Kur'ân-ı Kerîm (AY, 6566 ve 6625) ile bir murakka' (AY, 6508), Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nde bir murakka' (nr. 256), Konya Koyunoğlu Müzesi'nde ise bir Kur'ân-ı Kerîm (nr. 9963) onun eserleri arasında sayılır. Bu rakamlar, babasının kırk yedi mushafı ve yaklaşık bin en'âm, Kehf ve Nebe' sûresi yazdığı rivayetiyle karşılaştırıldığında mütevazı kalır. Mustafa Dede'nin ömrü ise kırk beş yılda sona ermiştir.
Bu listeye son yıllarda bir eser daha eklendi. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, Nisan 2024'te, Mustafa Dede'nin 16. yüzyılın başında sülüs hattıyla istinsah ettiği bir mushafın Türkiye'ye geri getirildiğini duyurdu. Bakanlık açıklamasına göre mushaf Türkiye'den yasa dışı yollarla çıkarılmış ve 2017'de İngiltere'de satışa sunulmuştu; daha önce II. Abdülhamid'in koleksiyonunda bulunduğu da belirtildi. Eserin dikkat çeken yanı, yazılı bölümlerin hat sanatında "vassale" denen teknikle farklı bir kâğıdın üzerine yapıştırılarak hazırlanmasıdır. Mushafın Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde sergileneceği bildirilmiştir.
Ailesi
Mustafa Dede'nin evliliğine dair tek ayrıntılı kayıt Hüsâmeddin'dedir. Amasya Tarihi'nin onuncu cildine göre hattatın eşi Sittî Hâtun, Şeyhülislam Zenbilli Ali Efendi'nin kızı ve Amasya'da adına mahalle ve mescit bulunan Uzun Mustafa Çelebi'nin torunuydu. Sittî Hâtun İstanbul'da Vefa'da bir mektep ve yanında bir mescit, Amasya'da da Temennâ Mahallesi'nde bir mektep yaptırmış, mülklerini bu yapıların giderlerine vakfetmiş ve 973'te (1565-1566) çok yaşlı olarak ölüp Vefa'ya gömülmüştür. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi notları da Zenbilli Ali Efendi'nin Sittî Hâtun adlı kızını tanır, ancak onun yaptırdığı mescidi Silivrikapı civarında gösterir ve kabrinin Zeyrek'te, Zenbilli Ali Efendi Mektebi'nin avlusunda babasının yanında olduğunu yazar. Koçu'nun notunda Mustafa Dede'yle evlilikten söz edilmez; iki kaydın aynı kişiye ait olduğu yalnız Hüsâmeddin'in bilgisine dayanır.
Bu evden de hattatlar çıktı. Hüsâmeddin'e göre oğullarından Hamza Çelebi Amasya'da doğmuş, küçük yaşta İstanbul'a gidip yazıyı babasından meşk etmiş, İstanbul'da talebe yetiştirerek 968'de (1560-1561) ölmüştür; Süleymaniye Camii'nde yazdığı bir mushafın rahle üzerinde durduğunu da kaydeder. Öteki oğul Derviş Mehmed, "Şehlâ Derviş" lakabıyla da anılır. Koçu'nun Müstakimzâde'ye dayanan maddesine göre İstanbul'da doğmuş, yazıyı çok küçük yaşta baba evinde öğrenmiş, imza iznini babasından almış bir sülüs ve nesih hattatıydı. Süleymaniye Camii mihrabı önündeki rahlelerden birinde onun da bir mushafı yüzyıllarca ziyaret edildi. Derviş Mehmed 1001 (1592-1593) yılında ölüp ünlü dedesinin kabri yanına gömüldü; "Hattât-ı Kur'an" sözü ebced hesabıyla ölüm tarihini verir. Soyun sonraki halkası Hamza'nın oğlu Hasan b. Hamza'dır.
Ölümü
Mustafa Dede, 945'te (1538) kırk beş yaşında, Üsküdar'da talebe yetiştirmekle meşgulken öldü. TDV İslâm Ansiklopedisi ölümünü basit bir hastalığa uygulanan yanlış tedavinin sonucu olarak anlatır; Müstakimzâde ise onun "nâhun" denen bir maddeyi gafletle yemesinden söz eder. Şair Kandî, ölümüne "Gitdi dedem cennete" mısraıyla tarih düştü; ebced hesabıyla bu söz 945'i verir. Mustafa Dede, Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı'nda babasının yanına gömüldü. Mezarı bugün mevcut değildir.
Talebeleri
Talebeleri arasında Gubârî Abdurrahman, Ulvî, Pîr Mehmed b. Şükrullah, Derviş Mehmed b. Mustafa, Mehmed Dal Çelebi, Ali b. Hüsâm ve Hamza b. Mustafa Dede'nin adı geçer. Listede Şükrullah Halife'nin oğlunun bulunması, iki koldan birinin ötekinden beslendiğini gösterir. Hüsâmeddin bu listeye Amasyalı bir ad ekler: Emir Buhârî zaviyesi şeyhi Mahmud Çelebi'nin akrabasından Aydınzâde Habîb Çelebi, İstanbul'da "Hamdullah Amasîzâde Mustafa Dede"den çeşitli yazıları öğrenmiş, Divan-ı Hümayun kâtibi olmuş ve 971 (1563-1564) dolaylarında ölmüştür. Aynı yazar, Derviş Mehmed b. Mustafa Dede'nin talebesi Abdullah Kırımî'nin de Amasyalı Tâczâde İsmâil'e yazı öğrettiğini kaydeder; bu zincir Mustafa Dede kolunun Amasyalı kâtipler arasında da sürdüğünü gösterir.
Şükrullah Halife
Soyu ve Çocukluğu
Şükrullah, Amasya'da Mar'aşîzâde Şeyh Sinâneddin Yusuf Efendi'nin oğlu olarak doğdu. Babası onu henüz çocuk yaşta Şeyh Hamdullah'ın terbiyesine verdi. Soy zincirinin üçüncü halkası Hüsâmeddin'in iki ayrı maddesinde farklı görünür. Sekizinci ciltteki Pîr Mehmed maddesinde Şükrullah, Sinâneddin Yusuf Çelebi'nin oğlu, "hattât-ı meşhûr Hayreddin Hızır"ın torunu olarak geçer. On birinci ciltteki Şükrullah maddesinde ise babası açıkça "Hamdullah Efendi'nin üstâdı Hayreddîn Mar'aşîzâde" Sinâneddin Yusuf olarak tanıtılır. Onuncu ciltte Hayreddin Hızır adı, Sinâneddin Yusuf'un hilafet aldığı Halvetî şeyhi Gümüşlüzâde Pîr Hayreddin Hızır için kullanılmıştır. Bu kayıtlar yan yana konulduğunda, Şükrullah'ın dedesinin Hamdullah'ın hocası Hayreddin Halil Mar'aşî olduğu, "Hayreddin Hızır" adının ise bir karışıklıktan kaynaklandığı anlaşılır; bu değerlendirme Hüsâmeddin'in kendi metinlerinin karşılaştırılmasına dayanan bir çıkarımdır. Hüsâmeddin ayrıca Şükrullah'ı Hamdullah'ın damadı ve amcazadesi olarak anar; akrabalığın hangi koldan kurulduğu belirtilmez.
Biyografi yazarları, çocuğun haylaz olduğunu ve uslanması için çobanlık dahil çeşitli hizmetlerde çalıştırıldığını yazar. Bu aktarımın bir kısmı yorum niteliğindedir; hattatlık eğitiminin başlangıçta bir tür hizmet, yani ustanın evinde çalışarak yetişme olduğu hesaba katılmalıdır. Hüsâmeddin, Şükrullah'ın Hamdullah'a "pek küçük yaşında iken" intisap ederek onun hizmetinde çeşitli yazıları öğrendiğini ve "tilmîz-i hâss", yani has öğrencisi olduğunu yazar. Şükrullah, Hamdullah'la birlikte İstanbul'a gitti. Müstakimzâde, onun üstadına kesintisiz hizmet ettiğini, gerektiğinde yemek bile pişirdiğini kaydeder. Bu sadakat ve çalışkanlık, Şeyh'in gözüne girmesini sağladı. Hamdullah onu manevi evladı gibi gördü ve kızını ona verdi; böylece Şükrullah hem öğrenci hem damat oldu.
Şeyh'in Halefi
Şükrullah, Hamdullah'tan sülüs ve nesih meşkederek icâzet aldı. Hüsn-i hattaki ustalığı sayesinde hocasının sağlığında "hayrü'l-halef", yani halefin en hayırlısı sayıldı. Hamdullah'ın ölümünden sonra, onun uhdesinde bulunan Topkapı Sarayı'ndaki meşkhane ile Firuz Ağa Mektebi'nin hüsn-i hat muallimlikleri ona verildi. Yıllarca bu iki okulda yazı öğretti ve yüzlerce hattat yetiştirdi. Hüsâmeddin'in ifadesiyle "kayınpederi olan üstadının irtihalinde yerine kaim olarak fevkalade iştihar etti." TDV İslâm Ansiklopedisi'nde Alâeddin Ali Çelebi maddesinde ise "Şeşkalem Şükrullah Halîfe" adıyla geçer; şeşkalem, Farsçada "altı kalem" demektir, ancak lakabın gerekçesini anlatan bir kayıt görülmemiştir.
Müstakimzâde onun için "Şeyhâne hutûtta alem ve dest-i melekede vücûhla müsellem" der; yani Şeyh üslubunda bayrak sayılacak bir hattat, el becerisinde de herkesçe kabul edilmiş bir usta idi. Hüsâmeddin onun pek çok mushaf, en'âm, cüz ve kitap yazdığını söyler. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde Hamdullah'ı taklit ederek yazdığı bir murakka', bir En'âm-ı Şerîf ve Fetih sûresini içeren bir cüzü bulunur. Taklit sözcüğünün burada kötü bir anlamı yoktur; Hamdullah ekolünde başarılı olanlar "Şeyh gibi yazdı" sözüyle övülürdü ve meşk, ustanın örneklerini yeniden yazarak öğrenmekten ibaretti.
Şükrullah'ın erken tarihli bir mushafı, son yıllarda yapılan bir karşılaştırmalı çalışmanın da konusu oldu. Tuba Su'nun 2023'te Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi'nde tamamladığı sanatta yeterlik tezi, Osmanlı mushaf hattında nesih yazının gelişimini izlemek için dört mushafın Yâsîn sûrelerini yan yana koyar: Yâkūt el-Müsta'sımî'nin 690 (1291), Şeyh Hamdullah'ın 914 (1508), Şükrullah Halife'nin 899 (1494) ve Hâfız Osman'ın 1094 (1683) tarihli nüshaları. Karşılaştırma sayfa düzeni, harf ve kelimelerin satıra akış açısı ve harf bünyeleri üzerinden yapılmıştır. Tezin özetinde Şükrullah, Hamdullah'ın "önde gelen talebesi" olarak tanıtılır. 899 tarihi, Şükrullah'ın ustası henüz hayattayken ve İstanbul'a gelişlerinin üzerinden birkaç yıl geçmişken bağımsız olarak mushaf yazabilecek düzeye ulaştığını gösterir.
Öğrencileri
Şükrullah'ın talebeleri arasında dönemin tanınmış isimleri vardır. Hümâyunnâme'nin yazarı Alâeddin Ali Çelebi hat sanatını ondan öğrenmiştir; Beyânî ondan ta'lik icâzeti alarak hattat olmuş, hocasının tefsirini temize çekmesi karşılığında Kestel Medresesi müderrisliğine atanmıştır. Nefeszâde Mustafa Efendi, Şerîf Seyyid Abdullah Efendi ve Fevrî Ahmed Efendi de talebeleri arasında sayılır. Koçu, Şerif Abdullah Efendi'yi 1000 (1591-1592) yılından önce yaşamış İstanbul ricalinden ve devrinin namlı hattatlarından biri olarak anar. Bu liste, Şükrullah'ın bir hattat olduğu kadar bir eğitimci olduğunu gösterir: yetiştirdiği kişiler arasında şairler, müderrisler ve tezkire yazarları da bulunur.
Öğrencilerinden Belgradlı Fazlullah Efendi, ustasının ekolünü nasıl taklit yoluyla sürdürdüğünü gösteren iyi bir örnektir. Sülüs ve nesihi Şükrullah'tan öğrenen Fazlullah, Şeyh Hamdullah'ın yazısını o kadar dikkatle taklit ederdi ki yazıları Şeyh'in eli sanılırdı. Müstakimzâde bu yakınlığı bir benzetmeyle tartar: Belgradlı'nın yazıları Şeyh Hamdullah'ın yazısının tıpkısıdır, fakat gülün rengi gibidir, kokusu yoktur. Aynı yazar, Fazlullah'ın Şeyhî'nin Hüsrev ü Şîrîn'ini 970'te (1562-1563) tamamladığı nüshayı da gördüğünü ve çok güzel bulduğunu söyler.
Tezkirelerde Şükrullah'a bağlanan her öğrenci adı aynı ölçüde güvenilir değildir. Hüsâmeddin iki örnekte Müstakimzâde'ye itiraz eder. Birincisinde Nefeszâde Mustafa Efendi'nin yazıyı Şükrullah Halife'den meşk ettiği söylenir; Hüsâmeddin, Şükrullah'ın 950'den önce öldüğünü ve Nefeszâde'nin 1011'de (1602-1603) öldüğünü hatırlatarak bunu bir yanlışlık sayar ve Mustafa Efendi'nin yazıyı Amasya'da amcası Hamdullah Hamdi Efendi'den öğrendiğini yazar. İkincisinde Müstakimzâde, Amasyalı Hâfız Cîlânî Mehmed b. Süleyman'ın 1001'de yazdığı mushafı görüp onu "ocak şakirdanından olmakla Şükrullah Halife telamizesinden" saymıştır. Hüsâmeddin ise hattatın kendi kalemiyle hocasının 941'de ölen Amasyalı Ebu'l-Fazl Mehmed Efendi olduğunu belirttiğini kaydeder. Bu itirazlar, Şükrullah adının sonraki kuşaklarda Şeyh üslubunun genel bir unvanı gibi kullanılmaya başladığını düşündürür; bu son yorum bir çıkarımdır.
Ölümü ve Mezarı
Şükrullah Halife'nin ölüm tarihi kaynaklarda birkaç yılla ifade edilir. Müstakimzâde onun yaklaşık 950'ye kadar hayatta olduğunu tahmin eder; Hüsâmeddin bir yerde 950'de öldüğünü "zann-ı gâlib" olarak verir, başka bir yerde 950'den önce öldüğünü yazar; kimi biyografilerde 951 (1543-1544) yılı verilir. Hüsâmeddin onu "hutût-ı ma'lûmeye gâyet mâhir, halûk, sûfî-meşreb bir zât" diye niteler; babasının ve dedesinin Halvetî çevresiyle ilişkisi düşünüldüğünde bu nitelendirme yerinde görünür. Hocasının yanına, yani Üsküdar Karacaahmet Mezarlığı'nda Şeyh Hamdullah'ın civarına gömülmüştür. Şeyh'in mezarı etrafında zamanla birçok meşhur hattat defnedildiği için burası Şeyh Sofası adıyla anılmıştır; Şükrullah'ın ve Mustafa Dede'nin mezarları ise bugün mevcut değildir.
Mezarların kayboluşu Karacaahmet'in genel durumuyla uyumludur. Mezarlığın bölümleri arasında "Hattatlar" adıyla anılan kısım, Şeyh Hamdullah'ın gömülü olduğu bölgedir. Ancak Karacaahmet'te 16. yüzyıldan kalma mezar taşı hemen hemen yok gibidir; mevcut en eski taş 1520 tarihli olup Şeyh Hamdullah'a aittir ve taşların çoğu 19. yüzyıldandır. Şükrullah ile Mustafa Dede'nin taşları da büyük olasılıkla bu yüzyıllar içinde kaybolmuştur; bu bir çıkarımdır, taşların akıbetini anlatan bir kayıt yoktur.
Ailesi
Şükrullah, hattatlığı bir aile mesleği haline getirdi. Oğulları Pîr Mehmed Dede, Şeyh Ahmed Efendi, Süleyman Efendi ve Mustafa Efendi ile torunu Mehmed b. Süleyman hattat olarak yetişti. Hüsâmeddin'e göre Pîr Mehmed ile oğlu Hâfız Ahmed Çelebi "Şeker Halifezâde" diye anılırdı; Hâfız Ahmed de meşhur bir hattattı ve 989'da (1581) öldü. Böylece Hamdullah'ın yazısı, Mustafa Dede'nin ve Şükrullah'ın soyundan gelen iki aile kolu üzerinden yürüdü.
İki Kolun Birleşmesi: Pîr Mehmed Dede
Ekolün sürekliliğini en iyi gösteren isim, Şükrullah'ın küçük oğlu Pîr Mehmed Dede'dir. İstanbul'da doğdu ve Şeyh'in kız tarafından torunuydu. Hat sanatını önce babasından meşkedip icâzet aldı; babası ölünce dayısı Mustafa Dede'den yararlandı. Böylece Şükrullah ile Mustafa Dede'nin temsil ettiği iki kolu birleştirmiş oldu. Müstakimzâde, onun mushaflarının çok olduğunu ve Süleymaniye Camii'nde kendi hattıyla bir büyük mushafı bulunduğunu yazar. Pîr Mehmed Dede, 988'de (1580) öldü ve büyük ihtimalle dedesi ve babasının yakınında, Karacaahmet Mezarlığı'na gömüldü.
Pîr Mehmed'in İstanbul'daki meşkhanesi Amasyalı gençler için de bir duraktı. Hüsâmeddin'in kaydettiği Hacı Efendi lakaplı Mustafa Efendi, Amasya'da Hayreddinzâde Mehmed Çelebi'den yazı öğrendikten sonra İstanbul'a gitmiş ve "hattât-ı meşhûr Amasyalı Şükrullah Halifezâde Pîr Mehmed Çelebi"den yazıp kendini tamamlamıştı. Sonra Şehzade Mustafa'nın divan kâtibi ve defterdarı, ardından Anadolu muhasebecisi ve başdefterdar oldu, 1006'da (1597-1598) Amasya'da öldü. Müstakimzâde de onun için "hüsn-i hattı şeyh-i merhûmun hafîdleri Pîr Mehmed bin Şükrullah Halîfe'den yazmışdır" der. Amasyalı Ahmed Efendi-Rûmî ise Amasya'da Hamdullah-ı Sânî'den, İstanbul'da da Hüsâmeddin'in "Pîr Mehmed Dede bin Mustafa Dede" diye andığı hattattan meşk etmiştir. Pîr Mehmed'i Mustafa Dede'nin oğlu gösteren bu ifade, onun Şükrullah'ın oğlu ve Mustafa Dede'nin yeğeni olduğunu söyleyen tezkirelerle çelişir.
Bu noktada kaynaklar arasında bir karışıklık daha vardır. Hüsâmeddin, 964'te Süleymaniye'ye vakfedilen büyük mushafın imzasında "Abdullah el-Amâsî talebesinden Hayreddin oğlu Pîr Mehmed" yazılı olduğunu belirterek bu mushafı, Şükrullah'ın oğlu değil, aynı adı taşıyan Amasyalı Pîr Mehmed b. Hayreddin'e verir. Aynı Hüsâmeddin, Şükrullahzâde Pîr Mehmed'in 958'de Kanunî'ye bir mushaf sunduğunu ve ölümünün Müstakimzâde'nin verdiği 988 değil, 971'den önce gerçekleşmiş olması gerektiğini ileri sürer. Kimi biyografiler 964 tarihli Kur'an'ı Şükrullahzâde'ye bağlar; adaş iki hattatın eserleri tezkirelerde birbirine karışmış görünür ve hangi eserin hangisine ait olduğu kesin değildir. Hüsâmeddin'e göre Pîr Mehmed b. Hayreddin, Amasya'da Hamdullah'ın meşkhanesinde onun yerine geçmiş, Şehzade Mustafa'ya yazı öğretmiş, 971'de ölmüş ve "Amasya'da silsile-i hattâtîn bundan yürümüştür".
Silsile: Üsküdar'dan Derviş Ali'ye
Şükrullah ve Mustafa Dede'nin soyundan gelen hattatlar, ekolü sonraki yüzyıllara taşıdı. Bu aktarımın düğüm noktası Hasan Üsküdârî'dir. TDV İslâm Ansiklopedisi'ne göre Hamza adlı birinin oğluydu, Üsküdar'da doğup yaşadığı için Üsküdârî nisbesiyle anıldı; Pîr Mehmed b. Şükrullah'ın hem akrabası hem talebesiydi. Aklâm-ı sitteyi ondan meşkedip icâzet aldıktan sonra yazının inceliklerini Mustafa Dede'nin oğlu Derviş Mehmed'den öğrendi. Böylece Şeyh üslubu iki koldan onda toplandı. Hüsâmeddin ise Hasan Çelebi'yi Amasyalı sayar ve onu Pîr Mehmed'in akrabasından Hamza Çelebi'nin oğlu olarak tanıtır; Üsküdârî adının, Üsküdar'da uzun süre oturmasından geldiğini, Şeyh'in torunu Mehmed Çelebi b. Mustafa Dede'den icâzet aldığını yazar. Doğum yeri konusundaki bu ayrılık kaynaklarda çözülmüş değildir.
Hasan Üsküdârî, Üsküdar'daki Ayazma Mektebi'nde uzun yıllar hüsn-i hat muallimliği yaptı. Celî sülüs yazısından bazı örnekler, Üsküdar'daki Mimar Sinan yapısı Atik Vâlide Camii'nde mihrap sofasının çini kuşağına ve son cemaat yerinin pencere alınlıklarına yazdığı istiflerle bugüne ulaşmıştır; kâğıda yazdığı eserlerden ise pek azı kalmıştır. 1023'te (1614) öldü; mezarı Karacaahmet Sultan Türbesi karşısındaki set üzerindedir ve şahidesinin hattı talebesi Hâlid Erzurûmî'ye aittir. Mezarın sonraki serüveni de kayıtlıdır: muhtemelen 1915'te yeni açılan bir yolun güzergâhında kalan kabrin Şeyh Sofası'na nakli düşünülmüş, fakat gerçekleştirilememiş, bu sırada Hâlid Erzurûmî'nin yazdığı kitabe kırılıp ikiye ayrılmıştır. Kırık taş, sökülen öteki mezar taşlarıyla birlikte 1917'de devrin büyük hattatlarının katıldığı bir törenle Selimiye Kütüphanesi arkasındaki hazireye, bugünkü Çiçekçi Camii bahçesine taşınmış, mezarlar ise nakledilememiştir. Hasan Üsküdârî'nin talebeleri arasında Hâlid Erzurûmî'den başka Tokatlı İmam Mehmed Efendi de bulunur.
Hâlid Erzurûmî'nin talebesi Büyük Derviş Ali, 1084'te (1673) ölünceye kadar kırktan fazla mushaf yazdı ve Şükrullah Halife, Pîr Mehmed b. Şükrullah, Hasan Üsküdârî ve Hâlid Erzurûmî zinciriyle kendisine ulaşan Şeyh Hamdullah üslubunu unutulmak üzereyken yeniden canlandırdı. Bu işi nedeniyle ona "şeyh-i sânî" unvanı verilmiştir. Derviş Ali, ünlü Hâfız Osman'ın da ilk hocasıdır.
Bu zincir, Hamdullah'ın oğlu ve damadının yalnızca kendi dönemlerinin ustaları olmadığını gösterir. Onların eliyle taşınan üslup, İstanbul'daki küçük bir mektepten Osmanlı mushaf hattının ölçüsüne dönüşmüştür. Sayfa düzeni, harflerin birbirine oranı ve nesih ile sülüsün işleniş biçimi, Hamdullah'ın koyduğu ölçüyle bu kişilerin çalışmaları sayesinde çağlar boyunca korunmuştur.
Amasya'ya Dönen Bakış
Amasya bu hikâyede üstadın doğduğu kentten fazlasıdır. Şükrullah da, Mustafa Dede de, Abdullah Amâsî de, Celâleddin ve Celâlzâde Muhyiddin de aynı kentin yetiştirdiği hattatlardır. Hüsâmeddin, hat sanatında Amasyalıların "üstâd-ı küll" sayılmasını açıkça söyler. Hat sanatının Amasya'dan İstanbul'a taşınması ise II. Bayezid'le ilgilidir; Hamdullah, şehzadeliği döneminde muhtemelen tanıştığı Bayezid'in hat hocası olmuş, Bayezid tahta çıktıktan sonra da ailesiyle birlikte İstanbul'a çağrılmıştır. Şükrullah Halife ile Mustafa Dede'nin İstanbul ve Üsküdar'da sürdürdüğü çalışma, bu bağın devamıdır. Bağ tek yönlü de kalmadı: Pîr Mehmed'in meşkhanesinden Amasya'ya dönen kâtipler, Mustafa Dede'nin eşinin Temennâ Mahallesi'nde yaptırdığı mektep ve Habîb Çelebi gibi İstanbul'da yetişen Amasyalılar, iki şehir arasındaki yazı alışverişinin bir kuşak sonra da sürdüğünü gösterir.
Kronoloji
Yaklaşık 1430-1436: Şeyh Hamdullah'ın doğumu; kaynaklar 830-833 ile 840 arasında değişen tarihler verir.
1471-1472 (876): Hüsâmeddin'e göre Şükrullah'ın dedesi, Hamdullah'ın hocası Hayreddin Mar'aşî bu tarih dolaylarında ölür.
1482 (887): Şükrullah'ın babası Sinâneddin Yusuf, miras kalan çiftlik hissesini kapı ağası Firuz Ağa'ya satar.
1490-1491 (896): Hüsâmeddin'e göre Hamdullah, sünnet düğünü vesilesiyle ailesi ve damadıyla İstanbul'a gider; Sinâneddin Yusuf ve Şükrullah da onlarla birliktedir.
1494 (899): Şükrullah Halife'nin tarihli mushafı.
1495 (900): Mustafa Dede, Amasya'da doğar.
1499-1500 (905): Sinâneddin Yusuf, İstanbul'da şeyhi olduğu zaviyede iken bu tarih dolaylarında ölür.
1520 (926): Şeyh Hamdullah ölür; Şükrullah Halife, Topkapı Sarayı meşkhanesi ve Firuz Ağa Mektebi'nin hat muallimliğini devralır.
1538 (945): Mustafa Dede, kırk beş yaşında Üsküdar'da ölür.
1543-1544 (951): Şükrullah Halife'nin ölümü için en sık verilen tarih; Müstakimzâde onu yaklaşık 950'ye kadar hayatta olarak gösterir.
1560-1561 (968): Hüsâmeddin'e göre Mustafa Dede'nin oğlu Hamza Çelebi ölür.
1565-1566 (973): Hüsâmeddin'e göre Mustafa Dede'nin eşi Sittî Hâtun ölür ve Vefa'ya gömülür.
1580 (988): Müstakimzâde'ye göre Pîr Mehmed Dede'nin ölümü; Hüsâmeddin daha erken bir tarih ileri sürer.
1592-1593 (1001): Mustafa Dede'nin oğlu Derviş Mehmed ölür ve dedesinin yanına gömülür.
1614 (1023): Hasan Üsküdârî ölür.
1673 (1084): Büyük Derviş Ali ölür.
1917: Hasan Üsküdârî'nin kırık mezar kitabesi bir törenle Selimiye Kütüphanesi arkasındaki hazireye taşınır.
2024: 2017'de İngiltere'de satışa çıkarılan Mustafa Dede mushafı Türkiye'ye geri getirilir.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 1, s. 148; c. 6, s. 41, 149; c. 7, s. 305; c. 8, s. 450-451, 549-550, 560, 567, 595 (https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/6-8/files/basic-html/page450.html).
- Hüseyin Hüsâmeddin Yasar, Amasya Tarihi, c. 9, s. 17-18, 75-77, 84, 152; c. 10, s. 229, 251-252, 315-316; c. 11, s. 398-399 (https://amasya.bel.tr/uploads/e-kitap/kitap/9-12/files/basic-html/page398.html).
- Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi arşivi, "Hamza Efendi", "Hüseyin Şah" ve "Sittî Hâtun" madde notları (istanbulansiklopedisi.org). istanbulansiklopedisi.org
Akademik çalışmalar
- Muhittin Serin, "Mustafa Dede", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 31, 2020, s. 293 (https://islamansiklopedisi.org.tr/mustafa-dede).
- Muhittin Serin, "Hamdullah Efendi, Şeyh", TDV İslâm Ansiklopedisi (https://islamansiklopedisi.org.tr/hamdullah-efendi-seyh).
- M. Uğur Derman, "Hasan Üsküdârî", TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 16, 1997, s. 358 (https://islamansiklopedisi.org.tr/hasan-uskudari).
- Necdet İşli, "Karacaahmet Mezarlığı", TDV İslâm Ansiklopedisi (https://islamansiklopedisi.org.tr/karacaahmet-mezarligi).
- Tuba Su, Yâsîn Sûresi Bağlamında Mushaf Kitâbetinde Yâkūt Müsta'sımî, Şeyh Hamdullah, Şükrullah Halîfe ve Hâfız Osman, yayımlanmamış sanatta yeterlik tezi, Fatih Sultan Mehmet Vakıf Üniversitesi, İstanbul 2023, tez özeti (https://acikerisim.fsm.edu.tr/items/1b22aa3b-9d8e-488e-a536-991d96f06001).
Resmî kaynaklar
- Amasya Belediyesi, Şeyh Hamdullah Yazı Tarihi ve Hüsn-ü Hat Müzesi sayfası (https://amasya.bel.tr/muzeler/seyh-hamdullah-yazi-tarihi-ve-husn-u-hat-muzesi).
Kitaplar
- İsmail Orman, "Şükrullah Çelebi", Hattatlar Sofası (https://hattatlarsofasi.wordpress.com/aklam-i-sitte-hattatlari/sukrullah-celebi/).
Diğer kaynaklar
- TDV İslâm Ansiklopedisi, "Alâeddin Ali Çelebi", "Beyânî" ve "Derviş Ali, Büyük" maddeleri. islamansiklopedisi.org.tr
- İsmail Orman, "Şükrullah Halîfe", "Mustafa Dede" ve "Pîr Mehmed Dede" maddeleri, Ketebe.org; Müstakimzâde Süleyman Sa'deddin, Tuhfe-i Hattâtîn'den aktarılan metinlerle (https://www.ketebe.org/sanatkar/sukrullah-halife-949).
- Reşad Ekrem Koçu, İstanbul Ansiklopedisi, "Fazlullah Efendi (Belgradlı)", c. 10, s. 5597 (https://istanbulansiklopedisi.org/handle/rek/10825); "Abdullah Efendi (Şerif)", c. 1, s. 45; "Derviş Mehmed Efendi", c. 8.
- Cumali Dalkılıç, "Türkiye'den kaçırılan tarihi Kur'an-ı Kerim ana vatanına döndü", Timeturk, 5 Nisan 2024 (https://www.timeturk.com/kultur/turkiye-den-kacirilan-tarihi-kur-an-i-kerim-ana-vatanina-dondu/haber-1785295).
- "16th century Quran and terracotta vase from Roman period returned to Turkey", Arkeolojik Haber (https://www.arkeolojikhaber.com/amp/haber-16th-century-quran-and-terracotta-vase-from-roman-period-returned-to-turkey-39635/).
Çevrimiçi kaynaklar









