Amasya, Osmanlı çağında bir şehzade sancağı olduğu kadar Anadolu'nun en parlak ilim merkezlerinden biriydi. Tarih kitaplarında, şer'î belgelerde ve icazetnamelerde şehir Bağdâdü'r-Rûm, Kubbetü'l-ulemâ, Medîne-i hükemâ gibi adlarla anılır; kimi kaynaklar ilmî canlılığını anlatmak için onu "Anadolu'nun Bağdat'ı" benzetmesiyle över. Bu itibarın arkasında Dânişmendlilerden Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar kesintisiz süren bir medrese geleneği, bu medreseleri ayakta tutan vakıflar ve imparatorluğun ilmiye teşkilatına yetişmiş insan veren bir hoca-talebe zinciri vardır. Şehrin kendi tarihçisi Abdizâde Hüseyin Hüsâmeddin, Amasya'yı ilim ve marifet sayesinde "mâden-i ulemâ", medrese ve mektepleri sayesinde "merkez-i fuzalâ" diye tarif eder ve şehrin her yanının ilim medreseleriyle, her köşesinin marifet mektepleriyle dolu olduğunu söyler. Bu yazının konusu kurumların kendisidir: medreseler, darülhadisler, müderrislik ve ilmiye teşkilatı içinde Amasya'nın yeri. Şehirde yetişen âlimlerin hayat hikâyeleri ayrı bir yazıda ele alınmaktadır.

Dânişmendli ve Selçuklu Temelleri

Amasya'da medrese geleneği, şehrin Türk hâkimiyetine girdiği ilk asra kadar geri gider. Malazgirt'ten sonra Dânişmendli Gümüştegin Ahmed Gazi ile başlayan Türk idaresi döneminde, ırmağın kuzeyindeki yerleşimde cami, köprü, han, küçük bir saray ve hamamla birlikte medreseler de yapılmıştı. Şehirdeki en eski Türk yapısı olarak bilinen ve bugünkü Şamlar Camii'nin yerinde bulunan cami de Dânişmendoğlu Melik Gazi'ye nispet edilir. Bu ilk medreselerin adları ve ders halkaları hakkında bilgi azdır; ama şehrin daha XII. yüzyılda bir ilim muhiti olarak şekillenmeye başladığı anlaşılmaktadır. Selçuklu döneminde "Dârü'l-izz" unvanıyla anılan Amasya, sultanların ve valilerin hayır eserleriyle bu temeli genişletti.

Selçuklu medreselerinin en eskisi Halifet Gazi Medresesi'dir. Yapının tarihi kaynaklarda farklı verilir: bir kısım çalışmalar onu 1209-1210 yıllarına yerleştirirken, bir başka görüşe göre I. İzzeddin Keykâvus devrinde Amasya idarecisi olan Mübârizüddin Halifet Gazi medreseyi şehirde görev yaptığı 1222-1228 yılları arasında inşa ettirmiştir. Kaynaklar medresenin ilk müderrisi olarak Kadı Burhâneddin adını kaydeder. Halifet Gazi'nin türbesiyle birlikte bir bütün oluşturan medresenin vakıfları, Refet Yinanç'ın vakıf belgelerine dayanan çalışmasıyla ayrıca incelenmiştir. Selçuklu Valisi Nûreddin Toğrak'ın 1229-1235 yılları arasında yaptırdığı cami ise zamanla Doğrakiye Medresesi adıyla medreseye dönüştürülmüştür; ilk müderrisi Ömer Efendi idi. Bu medrese 1891'de Yeşilırmak'ın taşmasıyla harap olmuş, son müderrisi Canikli Mehmed Efendi tarafından onarılmıştır.

Selçuklu devrinden günümüze ulaşan en dikkat çekici ilim yapısı Gökmedrese'dir. Kösedağ Savaşı'ndan sonra şehrin dizdarlığından valiliğine yükselen Seyfeddin Torumtay'ın yaptırdığı yapı, vakfiyesinde "Gökmedrese" adıyla geçer ve devrinde hem cami hem medrese olarak kullanılmıştır. Yerinden sökülen kitabesi bulunamadığı için inşa tarihi kesin olarak bilinmez; ancak Torumtay'ın bizzat düzenlediği vakfiye 665 (1266-67) tarihini taşıdığından yapının en geç o yıl tamamlandığı kabul edilir. Adını, giriş bölümünün medrese olarak kullanılmasından ve bitişiğindeki türbenin mor ve firuze renkli çini ve sırlı tuğlalarla bezenmesinden alır. Kalın, kesme taş kaplı, dışa kapalı duvarları, iki yanda silindirik köşe kuleleri ve geometrik süslemeli cephesiyle Selçuklu mimarisinin bütün karakterini taşır. Torumtay'ın kendi türbesi ise yapıdan bir sokakla ayrılır ve 677 (1278-79) tarihlidir.

İlhanlı ve Beylikler Döneminde Medreseler

Moğol hâkimiyeti, Amasya'nın ilim hayatını kesintiye uğratmadı; tersine şehre Anadolu'nun en önemli tıp kurumlarından birini kazandırdı. İlhanlı Hükümdarı Olcaytu Han ve eşi Uldız Hatun adına Anber b. Abdullah tarafından yaptırılan Dârüşşifâ (Bîmârhane), kaynaklarda 1308 ya da 1309 tarihiyle anılır. Açık avlulu bu yapı hem hastane hem de tıp medresesi olarak iki işlevi bir arada barındırıyor, burada uygulamalı tıp eğitimi veriliyordu. Kurumda görev yapan ilk hekimin Reşîdüddin Lokmân-ı Hârizmî olduğu kaydedilir. Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye adlı resimli cerrahi kitabının sahibi Sabuncuoğlu Şerefeddin (1385-1468) de bu darüşşifada yetişmiş ve yaklaşık on dört yıl burada hekimlik yapmıştır. Böylece Amasya'nın medrese geleneği yalnız dinî ilimlerle sınırlı kalmamış, tıp gibi bir aklî ilmin kurumsal olarak okutulduğu bir şubeye de sahip olmuştu.

Aynı dönemde Amasya Emîri Nâsırüddin Ahmed tarafından 1322'de yaptırılan Atabey Medresesi, beş oda, bir dershane ve bir bahçeden oluşan mütevazı bir yapıydı. Eretna hâkimiyetinde şehri yöneten ve 1352'de bağımsızlığını ilan eden Hacı Şadgeldi Paşa ise 1373'te Alaca Yahyâ Bey Medresesi'ni yaptırdı; ilk müderrisliğine Sadreddin Artuk Türkmânî tayin edildi. Bu medrese beş asır kadar ayakta kaldıktan sonra yerini bir rüştiye mektebine bıraktı. Yıkılış tarihi kaynaklarda farklı geçer: bir anlatıda Maarif Nezareti medreseyi 1864'te yıktırarak yerine rüştiye yaptırmış, bir başkasında bu işi 1865'te mutasarrıf Ziyâ Paşa yapmıştır. Beylikler devrinin bu medreseleri, Osmanlı idaresine geçildiğinde şehrin hazır bir ilim altyapısıyla yeni döneme girmesini sağladı.

Osmanlı Döneminde Medrese Ağının Genişlemesi

Amasya 1398'de Yıldırım Bayezid tarafından Osmanlı topraklarına katıldı ve idaresi Çelebi Mehmed'e verildi. Bundan sonraki iki asır, şehrin ilim kurumları bakımından en verimli dönemidir. Araştırmacılar Amasya'daki ilmî müesseselerin sayısının 1398-1592 yılları arasında en yüksek seviyeye ulaştığını kabul eder. XVI. yüzyılın başlarında şehirde dokuz cami, on medrese, dört zaviye, altı imaret ve on beş hamam bulunuyordu. Bu canlılığın arkasında şehzadelerin ve onların çevresindeki devlet adamlarının hayır eserleri yatar. Şehzade sarayının bulunduğu bir şehirde vezirlerin, lalaların ve kapı ağalarının medrese yaptırması hem bir dindarlık ifadesi hem de bir itibar meselesiydi.

Çelebi Mehmed ve II. Murad Devri

Çelebi Mehmed'in veziri Yâkub Paşa, 1412'de kendi adıyla anılan medreseyi yaptırdı. Halvetî Medresesi ya da Çilehane adlarıyla da bilinen bu yapının çilehane kısmı 1622'ye kadar tekke olarak kullanılmış, bu tarihten sonra medreseye katılmıştır. Medrese ile tekkenin aynı çatı altında bulunması, Amasya'da ilim ile tasavvufun ne kadar iç içe yaşadığını gösteren güzel bir örnektir. Çelebi Mehmed'in bir başka veziri Bayezid Paşa'nın 1419'da yaptırdığı medrese ise cami içinde hizmet vermiş ve günümüze ulaşmıştır. Çelebi Mehmed tahta çıktıktan sonra sancağın diğer kasabalarında da medreseler açıldı: Gümüşhacıköy'de Halîliye Medresesi ve Merzifon'da, Şamlı bir mimarın elinden çıkan dört eyvanlı Çelebi Sultan Mehmed Medresesi (1414-1417) bunların başında gelir.

II. Murad'ın 1421'de Amasya sancakbeyliğine ikinci kez tayin ettiği Yörgüç Paşa, cami ile medreseyi bir arada yaptırdı; Yörgüç Paşa Camii ve Medresesi bugün de kullanılmaktadır. II. Murad devrinde Amasya sancakbeyliği yapmış olan Hızır Paşa'nın yaptırdığı medrese ise cami, imaret, hamam, mektep ve şadırvandan oluşan bir külliyenin parçası olarak 1466'da tamamlandı. Kubalızâde Şeyh Hüsâmeddin Hüseyin Halvetî'nin 1453'te yaptırdığı Hüsâmiye Medresesi de bu dönemin eserlerindendir. Bu medrese 1602 ve 1688 yangınlarında tahrip olmuş, 1713'te Kubalı Hafız Ali Efendi tarafından yeniden medrese olarak onarılmış ve 1826'dan sonra yıkılmaya bırakılmıştır.

Şehzade Bayezid ve II. Bayezid Devri

Fâtih Sultan Mehmed, İstanbul'un fethinden sonra Amasya sancağına Şehzade Bayezid'i gönderdi ve şehzadenin buradaki valiliği 1481'e kadar sürdü. Yaklaşık otuz yıla yayılan bu dönem, Amasya'nın ilmî ve mimari çehresini belirleyen asıl devirdir. Şehzadenin ümerasından Kasım Bey 1464'te Hakala'da bir medrese yaptırdı ve Hakala Kasım Bey Medresesi 1827'ye kadar eğitim verdi. Şehzade Ahmed'in lalası Hızır Paşazâde Mehmed Paşa, 1484'te kendi adına bir medrese inşa ettirdi; bu yapı da günümüze ulaşmıştır. Bayezid tahta çıktıktan sonra Amasya'da yaptırdığı külliye, kapı ağasının sekizgen medresesi ve Abdullah Paşa'nın darülhadisi, şehrin medrese ağına imparatorluk ölçeğinde kurumlar ekledi. Kapı Ağası Ayas Ağa'nın 1495'te Şamlar mahallesinde yaptırdığı Küçük Ağa Medresesi de bu devrin ürünüdür.

Sultan Bayezid Medresesi

II. Bayezid, Amasya, Edirne ve İstanbul'da kendi adıyla üç büyük külliye yaptırdı ve üçüne de birer medrese koydu. Amasya'daki külliye Yeşilırmak kıyısında, yaklaşık 160 × 120 metrelik bir dış avlunun içinde yer alır; ortada cami, sağında medrese, solunda aşhane-imaret ile tabhane bulunur. Caminin inşası kimi kayıtlara göre padişahın tahta çıkışının hemen ardından, Eylül 1481'de başlamış, cümle kapısı ve yan duvarlarındaki üç parçalı kitabeye göre Temmuz 1486'da tamamlanmıştır. Hüseyin Hüsâmeddin, İdrîs-i Bitlisî'den naklen, saltanatın kendisine nasip olmasına şükran olarak başlatılan bu inşaatın Bayezid tarafından Şehzade Ahmed'e havale edildiğini bildirir. Külliyenin vakfiyesi Ocak 1496 tarihlidir ve vakfiyede külliye cami, imaret, medrese ve sıbyan mektebinden ibaret gösterilir.

Sultaniye adıyla da bilinen medrese, cami ile aynı yıllarda yapılmış olmalıdır. Girişin tam karşısında kare planlı, kubbeli dershane-mescit yer alır; ortasında şadırvan bulunan avlu üç yandan tonoz örtülü, sütunlu revaklarla çevrilidir ve bunların gerisinde kubbeli, ocaklı on sekiz hücre sıralanır. Amasya ve Edirne'deki II. Bayezid medreselerinde giriş yönünde hücre bulunmaması, XV. yüzyıl Osmanlı medrese mimarisinde bu yapıları ayırt eden bir özellik olarak kabul edilir. Hüsâmeddin Bey'in kayıtlarına göre medresenin müderrisliği Amasya müftülerine tahsis edilmişti ve ilk hocası, sonradan şeyhülislâm olacak olan Zenbilli Ali Efendi idi. Hüsâmeddin XIX. yüzyıl sonuna kadar belli başlı müderrislerin adlarını da verir; daha ayrıntılı bir liste Cahid Baltacı'nın Osmanlı medreseleri üzerine çalışmasında bulunur. Bu medresenin altmışlı derecede olduğu anlaşılmaktadır. Uzun süre harap kalan yapı iyi bir onarımla kurtarılmış ve yıllardır İl Halk Kütüphanesi olarak kullanılmaktadır.

Külliyenin avlusu, sonraki asırlarda da ilim hayatının bir parçası olmaya devam etti. 1840'ta Kapancızâde Hacı Hüseyin Zeki Efendi buraya bir muvakkithane ile kütüphane yaptırdı; 1909-1911 yılları arasında Yamuk Osmanzâde ailesi, vasiyet üzerine avlu duvarının dibine bir kütüphane daha ekledi. Meşrutiyet yıllarında Zileli Hasan Efendi'nin yaptırdığı iki mektepten biri de Sultan Bayezid Camii avlusundaydı. Böylece külliye, kuruluşundan dört asır sonra da şehrin okuma yazma ve kitap hayatının merkezinde kaldı.

Kapı Ağası Medresesi

Amasya medreseleri arasında mimarisiyle en çok dikkat çekeni, Şamlar mahallesinde Yeşilırmak kıyısındaki Kapı Ağası Medresesi'dir. Halk arasında Büyük Ağa Medresesi, kaynaklarda Medrese-i Hüseyniyye adıyla da anılır. Yapıyı II. Bayezid'in kapı ağası Hüseyin Ağa (Hüseyin Ağa b. Abdülmuîn) yaptırmıştır. İnşa tarihi kaynaklarda 1488 olarak geçer; ancak kitabesine dayanan okumaya göre tarih 894, yani 1489'dur. Giriş kemerinin üzerinde bulunması gereken kitabe bugün yerinde değildir: medrese 1940'tan sonra terk edilip yıkılmaya bırakılınca kitabe yerinden çıkarılmış, parçalara ayrılmış halde Amasya Müzesi'ne taşınmıştır. Metni Semavi Eyice'nin Hüseyin Ağa'nın vakıfları üzerine yazdığı çalışmada yayımlanmıştır.

Sekizgen Plan

Medresenin en çarpıcı özelliği, Osmanlı medrese mimarisinde benzerine hemen hiç rastlanmayan sekizgen planıdır. Bu düzen, Selçuklu mezar anıtlarında görülen sekizgen şemanın bir medresede ilk kez uygulanması olarak değerlendirilir. Araştırmacılar planın bu özgünlüğünü yalnız bir biçim arayışına bağlamaz, arazinin topografyasının da etkili olduğunu düşünür; bu yüzden kapı ile dershane aynı eksen üzerinde değildir. Giriş kuzeybatıdaki kapıdandır. Ortadaki sekizgen avlunun her kenarı, dörder paye üzerine oturan sivri kemerli revaklarla çevrilmiştir. Revakların üzeri basık çapraz tonozlarla, arkalarındaki öğrenci odaları ise pandantifli kubbelerle örtülüdür. Odaların her birinde altlı üstlü pencereler, ikişer dolap yeri, kandillik ve ara duvarlarda ocak bulunur; köşelere gelen odalarda birer derin niş vardır.

Güneyde yer alan dershane-mescit, yapının kitlesinden daha yüksektir ve dışa taşar. Kare planlı, kubbeli mekân giriş yönünde iki yarım kubbe ile genişletilmiştir; avluya bakan cephesi bir son cemaat yerini andıracak kadar itinalı işlenmiştir. Dershaneye mukarnaslı, köşelerinde rozetler bulunan kemerli bir kapıdan girilir; tuğladan yapılmış mihrap oldukça sadedir. Duvarlar üç sıra tuğla, bir sıra taş düzeniyle örülmüştür. Odaların avluya bakan cephesi Bursa kemerleriyle hareketlendirilmiş, sıvalarda malakâri süsleme izleri görülmüştür. Medresenin önündeki, kırmızı taş ve beyaz mermerin dönüşümlü dizildiği kemerli çeşmenin de Hüseyin Ağa'nın hayratı olabileceği düşünülür. Kapı Ağası Medresesi'nin sekizgen planı, küçük değişikliklerle Mimar Sinan tarafından 1550 tarihli İstanbul Rüstem Paşa Medresesi'nde yeniden uygulanmıştır. Amasya'daki bir taşra medresesinin, bir asır sonra başkentin baş mimarına örnek olması, yapının imparatorluk mimarlığındaki yerini açıkça gösterir.

Derecesi ve Müderrisleri

Medresenin ilmiye hiyerarşisindeki yeri konusunda kaynaklar ayrılır. Kimi tanıtımlar Kapı Ağası Medresesi'ni en yüksek dereceli kurumlar arasında sayılan "altmışlı medreseler" grubuna yerleştirir. Cahid Baltacı'nın medrese listelerine dayanan değerlendirmeye göre ise medrese ilk yapıldığı yıllarda otuzlu derecedeydi ve 963 (1556) yılında kırklılar arasında bulunuyordu. Derecelerin zaman içinde yükselip alçalabildiği düşünülürse, iki bilginin farklı dönemleri yansıtması da mümkündür. Medresenin müderrisleri arasında en çok anılan isim Taşköprülüzâde Mustafa Müslihiddin Efendi'dir; bu ad, Osmanlı âlimlerinin biyografilerini derleyen meşhur ilmiye ailesinin Amasya ile bağını gösterir. Büyük Ağa Medresesi müderrislerinden Kara Osman Efendi'nin 1737'de şehirde Osmaniye Medresesi'ni yaptırması da, bu kurumdan yetişen hocaların şehrin medrese ağını kendi eliyle genişlettiğini gösteren bir ayrıntıdır.

Yapının son yüzyılı çalkantılı geçti. 1939 ve 1942 depremlerinde ağır hasar gören medresenin dershane kubbesi 1965'ten sonra tamamen yıkıldı, öndeki revaktan yalnızca iki sütunla bunların taşıdığı kemerler kaldı. Vakıflar İdaresi'nin restorasyonu kaynaklarda 1978 ya da 1980'li yıllar olarak geçer; bu onarımda yıkık kubbe, revak kemerleri, sütunlar ve sütun başlıkları yeniden yapıldı, avlunun ortasına bir şadırvan kondu. Medrese bugün Kur'an kursu olarak kullanılmaktadır ve kuruluşundan beş asrı aşkın bir süre sonra yine bir öğretim mekânı olarak hizmet vermektedir.

Darülhadisler

Osmanlı ilim düzeninde darülhadisler, hadis ilmine ayrılmış medreseler olarak bilinir. Darülhadis meşihatına hadiste en üst seviyeye ulaşmış, rivayet ve dirayet ilmini en iyi bilen âlimler tayin edilir, bunların maaşı diğer müderrislerinkinden yüksek tutulurdu. Bununla birlikte her darülhadisin bir ihtisas kurumu olmadığı bilinmektedir. Mimari bakımdan medreselerden farkı olmayan darülhadislerin en alt müderrislik kadrosundan en yükseğine kadar her derecede örnekleri vardı. "Müderrislik yolunun en son mertebesi" olarak anılan darülhadis payesi, Osmanlı'da yalnızca Edirne Darülhadis Medresesi ile İstanbul Süleymaniye Darülhadisi için geçerliydi. Taşra şehirlerindeki darülhadisleri bu ölçüyle değerlendirmek gerekir.

Amasya'nın en önemli darülhadisi, II. Bayezid devri ricalinden Beylerbeyi Hacısinanbeyzâde Abdullah Paşa'nın (ö. 896/1490-91) yaptırdığı yapıdır. Sofular mahallesinde bulunduğu için Sofular Camii, bânisine nispetle Abdullah Paşa Camii adlarıyla da anılır. Kitabesinde "darülhadis" ibaresi açıkça okunur ve tarih 890 (1485) olarak verilir; vakfiyesi ise bâninin oğlu Defterdar Abdülkerim Bey tarafından 907 (1501-1502) yılında düzenlenmiştir. Bu yüzden kimi listelerde yapının tarihi 1502 olarak görünür. Abdülkerim Bey 1505'te yapının doğusuna bir darülkurrâ ekletmişse de bu kısım günümüze ulaşmamıştır. Kaynaklar burada Şermîzâde Takıyyüddin Efendi ve Abdi Efendi gibi muhaddislerin müderrislik yaptığını kaydeder.

Abdullah Paşa Darülhadisi, mimarisiyle de ayrı bir yere sahiptir. Eğimli arazi yüzünden iki farklı kotta kurulan yapıya, sokaktan yüksekte kalan bir sahanlığa çıkan iki yönlü merdivenle ulaşılır. Cümle kapısından sonra gelen mekân, yıldız tonozla örtülü ve ortasında sekizgen bir aydınlık feneri bulunan kapalı bir avludur. Bu avlunun doğu ve batısında ocaklı ve dolap nişli ikişer darülhadis hücresi, güneyinde ise aynı zamanda dershane olarak kullanılan kubbeli harim yer alır. Doğudaki hücre ile harim arasında Abdullah Paşa'nın kabri bulunur. Dört hücreli, orta büyüklükte bir darülhadis olan yapı, Osmanlı öncesi Anadolu'nun kapalı avlulu medreseleri ile erken Osmanlı'nın tabhaneli camileri arasındaki bağlantıyı somutlaştıran tasarımıyla Osmanlı mimarisinde bir başka benzeri olmayan bir örnek kabul edilir. Ahşap kapı kanatlarındaki şakayıklı ve rumili oymalar II. Bayezid devrinin üslubunu taşır. Yapı bugün yalnızca cami olarak kullanılmaktadır.

Şehrin ikinci darülhadisi Kanûnî devrinde açıldı. Kadı Seydi Ali oğlu Osman Çelebi'nin ahşaptan yaptırdığı bu darülhadisin tarihi kaynaklarda 933 (1526) ya da 1527 olarak verilir. Kanûnî döneminde İstanbul'da Eyüp, Koska, Demirkapı ve Süleymaniye'de açılan darülhadislerle aynı yıllara düşmesi, Amasya'nın imparatorluğun ilim yatırımlarını yakından izleyen bir şehir olduğunu gösterir. Ahşap yapı uzun ömürlü olmadı ve 1816'da harap hale geldi.

XVI-XVIII. Yüzyıllarda Yeni Medreseler

Amasya XVI. yüzyıl ortalarında şehzade sancağı olma özelliğini yitirdi ve bir süre sonra Sivas eyaletine bağlandı. Araştırmacılar bu idari değişikliğin ilim kurumlarının artışında bir duraklamaya yol açtığını belirtir. Yine de medrese inşası tamamen durmadı. Hakala'da Hacı Beyzâde Muhyiddin Mehmed Çelebi'nin 1541'de yaptırdığı Muhyiddin Bey Medresesi XIX. yüzyıl ortalarına kadar ders verdi. XVIII. yüzyılda ise şehrin kendi eşrafı ve saraya intisap etmiş Amasyalılar yeni bir medrese dalgası başlattı.

1737'de Büyük Ağa Medresesi müderrisi Kara Osman Efendi Osmaniye Medresesi'ni, 1739'da Seyyid Feyzullah Efendi adına ahşap Fevziye Medresesi'ni kurdu. I. Mahmud'un saraylılarından Amasyalı Fatma Hatun 1740'ta Fâtımiye (Hatuniye) Medresesi'ni yaptırdı ve ilk müderrisliğine Şeyh İsmâil Efendi getirildi. Sungurzâde Hacı Mehmed Ağa'nın Sungurlu Medresesi 1750'de tamamlandı; aynı yıl Mısır'ın eski mirlivası Amasyalı Bekir Beyzâde Hacı Osman, günümüze ulaşan Bekir Paşa Medresesi'ni yaptırdı. 1754'te Türüdüzâde Hafız Süleyman Ağa'nın ahşap Narlı Bahçe Medresesi açıldı. Halil Ağazâde Ömer Ağa'nın 1762'de yaptırdığı Kâşifiye Medresesi ise adını Sekükköylüzâde Mehmed Kâşif Efendi'den aldı. Kaynaklar bunların yanında Şamlılar ve Çöplüce medreselerini de Osmanlı devrinin kurumları arasında sayar. Bu yapıların bir kısmının ahşap olması, ömürlerinin kısa kalmasının başlıca sebebidir.

İlmiye Teşkilatı ve Medrese Dereceleri

Osmanlı devlet düzeninde ilmiye, seyfiye ve kalemiye ile birlikte üç temel meslek grubundan biriydi. Şeyhülislâm, kazasker, kadı, müftü ve müderrisler bu sınıfa mensuptu. İlmiye mesleğine giriş medrese eğitimiyle başlardı ve medreseden icazetle mezun olan bir âlim eğitim, yargı, fetva ve dinî hizmetlerde görev alabilirdi. Fetihten XVII. yüzyıl başlarına kadar süren dönemde bu meslek kendine has bir nizam, dereceler ve yetki alanlarıyla oturmuş bir gelenek haline gelmişti. Amasya medreseleri bu sistemin taşradaki halkalarıydı; burada okuyan bir talebe ya da ders veren bir müderris, imparatorluk çapında işleyen bir kariyer basamağına adım atmış sayılırdı.

Akçeye ve Statüye Göre Dereceler

Osmanlı medreselerinin derecesi birbiriyle bağlantılı üç usulle ifade edilirdi. Birincisi okutulan kitaba göreydi: kelamdan Hâşiyetü't-Tecrîd'in okutulduğu Tecrid medreseleri, belagatten Miftâhu'l-ulûm'un okutulduğu Miftah medreseleri gibi. İkincisi müderrise ödenen günlük ücrete göreydi: yirmili, otuzlu, kırklı, ellili ve altmışlı medreseler. Tecrid medreselerinde müderrise günde 20-25, Miftah medreselerinde 30-35 akçe ayrılırdı; kırklıların üstünde hâriç ve dâhil ellililer, onların üstünde Sahn-ı Semân ve altmışlılar gelirdi. Üçüncüsü ise statüye göre yapılan hâriç, dâhil, Sahn, altmışlı, Süleymaniye ve darülhadis sıralamasıydı. XVII. yüzyıldan itibaren bu sistem, ibtidâ-i hâricten Süleymaniye Darülhadisi'ne uzanan on iki derecelik bir merdivene dönüştü ve devletin sonuna kadar sürdü.

Amasya medreselerinin derecelerine bu ölçüyle bakıldığında, şehrin hem orta hem yüksek kademede kurumlara sahip olduğu görülür. Sultan Bayezid Medresesi altmışlı sayılırken Kapı Ağası Medresesi'nin otuzludan kırklıya yükseldiği bilinmektedir. Derecelerin sabit olmadığını hatırlamak gerekir: bir medrese müderrisinin kıdemine göre yükseltilebilir, bir süre sonra eski derecesine indirilebilirdi. Bütün medreseler önceleri kazaskere bağlıydı; XVI. yüzyıl sonlarından itibaren yüksek dereceliler şeyhülislâma verildi, diğerleri kazaskerlerde kaldı. Her medresenin gündelik yönetimi ise müderrisin sorumluluğundaydı. Talebenin okuduğu dersleri deftere geçirmek, medresedeki inzibatı sağlamak, gelirleri küçük olan medreselerde mütevellilik yapmak müderrisin işleri arasındaydı. Kadılar da derslerin vakıf şartlarına uygun okutulup okutulmadığını zaman zaman teftiş ederdi.

Mülâzemet ve Müderrislikten Kadılığa

Medreseden mezun olan bir âlimin göreve başlaması için "mülâzemet" denilen bir aşamadan geçmesi gerekiyordu. Bu kavram iki anlama geliyordu: mezuniyetten sonra müderrislik ya da kadılığa tayin edilinceye kadar geçen staj dönemi ve görevden ayrılan bir ilmiye mensubunun yeniden tayin edilinceye kadar beklediği süre. Mezun sayısı az olduğu sürece bu usulün sıkı uygulanmasına gerek duyulmamıştı. 1540'larda medrese mezunlarının yığılması ve şikâyetleri üzerine Kanûnî'nin fermanıyla Şeyhülislâm Ebüssuûd Efendi mülâzemetin temel kurallarını belirledi. XVI. yüzyılın ortalarından itibaren medrese, kadılık ve müftülük derecelerinin birbirine uyumu sağlandı; müderrislikten kadılığa, bazen de kadılıktan müderrisliğe geçiş yaygınlaştı. Büyük kadılıklar ile yüksek medreselerin müderrisliklerine "mevleviyet" denirdi.

Bu yolun üst kademeleri büyük ölçüde belli ilmiye ailelerinin elindeydi. Çandarlılar, Fenârîzâdeler, Ebüssuûdzâdeler ve Kınalızâdeler gibi ailelerin arasında Amasya ile doğrudan bağlantılı iki aile, Müeyyedzâdeler ile Taşköprülüzâdeler de sayılır. Amasya'da yetişen ya da ders veren âlimlerin kadılık, müderrislik, kazaskerlik ve şeyhülislâmlık makamlarına yükselmesi, şehrin imparatorluğun ilim kadrosunu besleyen bir kaynak işlevi gördüğünü gösterir. Sultan Bayezid Medresesi'nin ilk müderrisi Zenbilli Ali Efendi'nin sonradan şeyhülislâmlığa yükselmesi bunun en bilinen örneğidir.

Ders Programı ve Talebe Hayatı

Amasya medreselerinde okutulan ilimler geniş bir yelpazeye yayılırdı. Fıkıh, tefsir ve hadis gibi dinî ilimlerin yanında mantık, matematik, astronomi, tıp ve edebiyat da ders halkalarına girerdi. Talebe önce Arapça dil bilgisi, mantık ve temel dinî ilimlerle başlar, bir seviyeyi tamamladıkça daha yüksek dereceli medreselere geçerdi. Bu yol yıllar alırdı ve talebe ancak hocasından icazet aldıktan sonra kendi başına ders verebilir ya da bir göreve atanabilirdi. Amasyalı âlimlerin bıraktığı eserlerin tefsir, kıraat, hadis, fıkıh ve tasavvuftan felsefe, mantık, dil-edebiyat ve tarihe kadar uzanması, bu programın genişliğini yansıtır. Eserlerin bir kısmı Osmanlı Türkçesiyle, önemli bir bölümü Arapça ve Farsça kaleme alınmıştır.

Bu bütüncül anlayışın en iyi örneklerinden biri, Amasya medreselerinde okuyan Hayreddin Hızır el-Atûfî'dir. Hem dinî hem aklî ilimlerde derinleşen Atûfî tıp, kelam, tefsir, hadis ve mantık alanlarında eserler vermiş, sonradan sarayda görev almış ve Zemahşerî ile Beyzâvî'nin tefsirlerine yazdığı haşiyelerle tanınmıştır. Medrese odalarının düzeni de talebe hayatı hakkında fikir verir. Kapı Ağası Medresesi'nde olduğu gibi her odada bir ocak, dolap yerleri ve kandillik bulunur; talebe hücresinde hem uyur hem kitabını okurdu. İmaretlerden dağıtılan ücretsiz yemek, ilim yolundaki gencin geçim derdi çekmeden derse yoğunlaşmasını sağlardı. Sultan Bayezid Külliyesi'nde medrese ile aşhane-imaretin aynı avluyu paylaşması bu düzenin mimarideki karşılığıdır.

Vakıf Düzeni

Medrese esas itibarıyla bir vakıf kurumuydu ve işleyişi, gelirleri ve denetimi vakıf kurallarına göre yürürdü. Bir medrese kurulduğunda onun giderlerini karşılamak üzere dükkânlar, hanlar, değirmenler ve araziler vakfedilirdi. Bu gelirlerden müderrisin ücreti, talebelerin yemeği ve barınması, kitapların temini ve binanın bakımı karşılanırdı. Vakfiyeler kurumun şartlarını da belirlerdi; Sultan Bayezid Medresesi'nin müderrisliğinin Amasya müftülerine bağlanması, Gökmedrese'nin adının ilk kez vakfiyede geçmesi ya da Abdullah Paşa Darülhadisi'nin vakfiyesinin bâninin ölümünden on yıl sonra oğlu tarafından düzenlenmesi, Amasya medreselerinin tarihinin büyük ölçüde bu belgelerden okunduğunu gösterir. Hüseyin Ağa'nın vakıfları Semavi Eyice, Torumtay'ın vakfiyesi İsmet Kayaoğlu, Halifet Gazi'nin vakıfları Refet Yinanç tarafından ayrıca incelenmiştir.

Bu düzen, maddi durumu ne olursa olsun yetenekli bir gence ilim yolunu açıyordu ve devletin bütçesine yük olmadan yüzyıllarca işledi. Sistemin zayıf noktası da yine vakıftı. 1826'da Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti kurulup vakıf gelirleri devlet bütçesine alınınca, bu gelirlerle yaşayan medreseler ve dinî hizmetler büyük zarar gördü. Amasya'da Hüsâmiye Medresesi'nin 1826'dan sonra yıkılmaya bırakılması ve Hakala Kasım Bey Medresesi'nin 1827'de kapanması, bu kırılmanın şehirdeki yansımaları olarak okunabilir.

Medrese ile Şehzade Sarayı

Amasya'nın ilim hayatı, şehrin şehzade sancağı kimliğinden ayrı düşünülemez. Çelebi Mehmed'den başlayarak II. Murad, Fâtih ve II. Bayezid burada sancakbeyi olarak bulundu; Şehzade Ahmed, Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid de Amasya'yı yönetti. Geleceğin padişahları burada yetişirken çevrelerinde daima devrin seçkin âlimleri bulunur, şehzade meclisleri birer ilim ve sanat toplantısına dönüşürdü. Şehzadenin lalası, kapı ağası ve vezirleri, saray çevresinin itibarını medrese yaptırarak gösterdi. Mehmed Paşa Medresesi'ni yaptıran Hızır Paşazâde Mehmed Paşa'nın Şehzade Ahmed'in lalası olması, Kapı Ağası Medresesi'nin bânisinin padişahın kapı ağası olması bu ilişkinin somut örnekleridir.

Hanedanın himayesi müderrislere hem itibar hem imkân sağladı; böylece şehzade sarayı ile medrese aynı şehrin birbirini tamamlayan iki yüzü haline geldi. Amasya'nın XVI. yüzyıl ortasından sonra şehzade sancağı olma özelliğini kaybetmesi, şehzade çevresinin yaptırdığı büyük medreselerin çağını da kapattı. Bundan sonraki medreseleri artık hanedan mensupları yerine şehrin kendi eşrafı ve İstanbul'da yükselmiş Amasyalılar yaptıracaktı.

Amasya Medreselerinden Yetişenler

Amasya dışarıdan âlim çektiği kadar kendi içinden de büyük isimler yetiştirdi. Tarihçi Şükrullah, devrin en büyük hattatı Şeyh Hamdullah, cerrahi tarihinin önemli isimlerinden hekim Sabuncuoğlu Şerefeddin ve kazaskerliğe kadar yükselen âlim-şair Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi bunların başında gelir. Osmanlı âlimlerine dair tabakat ve tezkire kitapları çok sayıda Amasyalı âlime yer verir; yazma eser kütüphanelerinde de Amasyalı âlimlerin telif ya da tercüme ettiği pek çok eser bulunur. Kendisi de Amasyalı olan Osman Fevzi Olcay'ın Amasya Şehri ve Amasya Meşâhiri adlı eserleri bu âlimlerin hayatlarını ve belli başlı eserlerini derler. İlim merkezi olması dolayısıyla Anadolu'nun başka şehirlerinden gelen pek çok âlim de Amasya'ya yerleşerek burada ders ve irşat faaliyetinde bulunmuştur. Bu âlimlerin hayat hikâyeleri ve hoca-talebe silsileleri, sitemizdeki Amasyalı âlimler ve ulema geleneği yazısında ayrıntısıyla anlatılmaktadır.

Seyyahların ve Salnamelerin Gözünden

Amasya medreselerinin XIX. yüzyıldaki canlılığına dair en çok anılan tanıklık, 1861'de şehri ziyaret eden Fransız arkeolog Georges Perrot'ya aittir. Perrot, Küçük Asya seyahatini anlattığı eserinde şehrin ilmî hareketliliğinden etkilenerek Amasya'yı "Anadolu'nun Oxford'u" diye niteler ve buradaki medreselerde iki bin kadar talebenin okuduğunu yazar. Amasya şehir tarihçiliğinin öncüsü sayılan Mustafa Vâzıh Efendi (ö. 1831) de el-Belâbilü'r-râsiyye adlı eserinde şehirde ilmiye sınıfının kalabalığından söz eder. Perrot'nun rakamı, bir seyyahın izlenimi olarak ihtiyatla karşılanmalıdır; ancak şehrin XIX. yüzyılın ortasında hâlâ bir medrese şehri olarak göründüğünü açıkça gösterir.

Resmî kayıtlar daha ölçülü bir tablo çizer. 1870 tarihli Sivas Salnamesi'ne göre Amasya'da otuz bir medresede kırk dört müderris ve 278 talebe bulunuyordu; aynı yıl yirmi yedi ilkokulda 718 Müslüman öğrenci okuyordu. 1891'de şehre gelen Vital Cuinet ise La Turquie d'Asie'de Müslüman okulları arasında üç hocalı bir medresede 240 talebe bulunduğunu kaydeder. Perrot'nun iki bin talebesi ile salnamedeki 278 talebe arasındaki büyük fark, ya seyyahın abartısına ya da otuz yılda yaşanan hızlı bir düşüşe işaret eder; eldeki belgelerle hangisinin doğru olduğu kesin olarak söylenemez. Her iki durumda da yüzyılın sonuna gelindiğinde medreselerin yerini yavaş yavaş rüştiye ve idadi gibi yeni okulların aldığı anlaşılmaktadır.

Gerileme ve Medreselerin Kapanışı

Amasya'da ilim kurumlarının gerilemesi 1800'lerden itibaren hızlandı ve pek çok ilim ve hayır müessesesi harap oldu. Tabii afetler de bu süreci ağırlaştırdı: Doğrakiye Medresesi 1891 selinde, Sultan Bayezid Camii 1590 ve 1668-69 depremlerinde zarar gördü; ahşap Darülhadis 1816'da, ahşap medreselerin çoğu ise kısa sürede yıkıldı. 1865'te mutasarrıf Ziyâ Paşa, Alaca Yahyâ Medresesi ile Narlı Bahçe Medresesi'ni yıktırdı ve Alaca Yahyâ'nın yerine bir rüştiye mektebi yapıldı. Bir asır önce medrese yaptıran eşraf ailelerinin torunları artık mektep yaptırıyordu. Yine de geleneksel kurum bir anda kaybolmadı; Meşrutiyet yıllarında Hatipzâde Mehmed Emin Efendi, Burmalı Minare'nin bitişiğindeki Mimarbaşı Hasan Efendi Mektebi'nin yerine bir medrese inşa ettirdi.

Cumhuriyet'in ilk yıllarında medrese mezunları hâlâ şehrin öğretmen kadrosunun önemli bir bölümünü oluşturuyordu. 1921'de Amasya okullarında görev yapan seksen sekiz öğretmenin on beşi, 1922'de ilk mekteplerdeki 114 öğretmenin on biri medrese mezunuydu. 1924'te sultanilerden liselere çevrilen okullarda Arapça ve Farsça dersleri kaldırıldı. Aynı yıl çıkarılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile medreseler bütün Türkiye'de olduğu gibi Amasya'da da kapandı ve sekiz asırlık kurumsal geleneğin son halkası tamamlandı.

Günümüzde Medrese Yapıları ve İlim Geleneği

Amasya'daki medrese yapılarının bir kısmı günümüze ulaşmış ve yeni işlevlerle kullanılmaktadır. Sultan Bayezid Medresesi İl Halk Kütüphanesi, Kapı Ağası Medresesi Kur'an kursu olarak hizmet verir; Gökmedrese ve Abdullah Paşa Darülhadisi cami olarak açıktır; Dârüşşifâ, Yörgüç Paşa, Bayezid Paşa, Mehmed Paşa, Küçük Ağa ve Bekir Paşa medreseleri ayaktadır. Şehirde bir medrese yapısının içinde kitap okunması ya da Kur'an dersi verilmesi, bu binaların asıl işlevine yakın bir kullanımla yaşamaya devam ettiğini gösterir.

Geleneğin bilimsel olarak araştırılması da sürmektedir. Amasya'da düzenlenen Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu, şehrin tarihî ilim kurumlarını ve yetiştirdiği âlimleri disiplinler arası bir bakışla incelemeyi amaçlar. 1974-1975 öğretim yılında açılan Amasya Eğitim Enstitüsü'nden doğan yükseköğretim çizgisi, 2006'da kurulan Amasya Üniversitesi ile bugün ilahiyat ve tıp fakülteleri dahil geniş bir kuruma dönüşmüştür. Yeşilırmak kıyısındaki şehir, Halifet Gazi Medresesi'nden üniversitesine uzanan bu sekiz asırlık çizgi içinde Anadolu'nun ilim tarihinde kendine ait bir yer tutmaktadır.

Kronoloji

1209-1210 / 1222-1228: Halifet Gazi Medresesi'nin inşası (tarih kaynaklarda farklı verilir).

1229-1235: Nûreddin Toğrak'ın camisi, sonradan Doğrakiye Medresesi.

1266-1267: Seyfeddin Torumtay'ın vakfiyesi; Gökmedrese en geç bu tarihte tamamlanmış.

1308-1309: Olcaytu Han ve Uldız Hatun adına Dârüşşifâ'nın yapımı.

1322: Nâsırüddin Ahmed'in Atabey Medresesi.

1373: Hacı Şadgeldi Paşa'nın Alaca Yahyâ Bey Medresesi.

1398: Amasya'nın Osmanlı topraklarına katılması.

1412: Yâkub Paşa (Çilehane) Medresesi.

1419: Bayezid Paşa Medresesi.

1453: Hüsâmiye Medresesi.

1464: Hakala Kasım Bey Medresesi.

1466: Hızır Paşa Külliyesi ve medresesi.

1484: Mehmed Paşa Medresesi.

1485: Abdullah Paşa Darülhadisi'nin kitabe tarihi (890).

1486: Sultan Bayezid Camii'nin tamamlanması; medrese aynı yıllarda.

1488-1489: Kapı Ağası (Büyük Ağa) Medresesi.

1495: Küçük Ağa Medresesi.

1496: Sultan Bayezid Külliyesi'nin vakfiyesi.

1501-1502: Abdullah Paşa Darülhadisi'nin vakfiyesi; 1505'te darülkurrâ eklenmesi.

1526-1527: Osman Çelebi Darülhadisi.

1541: Hakala'da Muhyiddin Bey Medresesi.

1550: Mimar Sinan'ın Kapı Ağası Medresesi planını İstanbul Rüstem Paşa Medresesi'nde uygulaması.

1556: Kapı Ağası Medresesi'nin kırklı medreseler arasında görülmesi.

1737-1762: Osmaniye, Fevziye, Fâtımiye, Sungurlu, Bekir Paşa, Narlı Bahçe ve Kâşifiye medreseleri.

1826: Evkāf-ı Hümâyun Nezâreti'nin kurulması; vakıf gelirlerinin bütçeye alınması.

1840: Sultan Bayezid Camii avlusuna muvakkithane ve kütüphane eklenmesi.

1861: Georges Perrot'nun Amasya'yı "Anadolu'nun Oxford'u" diye nitelemesi.

1865: Alaca Yahyâ ve Narlı Bahçe medreselerinin yıktırılması.

1870: Sivas Salnamesi'nde otuz bir medrese, kırk dört müderris, 278 talebe.

1909-1911: Yamuk Osmanzâde ailesinin Sultan Bayezid avlusundaki kütüphanesi.

1924: Tevhid-i Tedrisat ile medreselerin kapanması.

1978 / 1980'ler: Kapı Ağası Medresesi'nin Vakıflar İdaresi'nce restorasyonu.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

  • Osman Fevzi Olcay, Amasya Şehri ve Amasya Meşâhiri.

Akademik çalışmalar

  • Uluslararası Amasya Âlimleri Sempozyumu tanıtım metni.
  • İsmet Kayaoğlu, "Turumtay Vakfiyesi", Vakıflar Dergisi, sy. 12 (1978), s. 91-112.
  • Refet Yinanç, "Selçuklu Medreselerinden Amasya Halifet Gazi Medresesi ve Vakıfları", Vakıflar Dergisi, sy. 15 (1982), s. 5-22.

Resmî kaynaklar

  • "Kapı Ağa (Büyük Ağa) Medresesi", T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Amasya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü.

Kitaplar

  • Hüseyin Hüsâmeddin [Yasar], Amasya Târihi, I-V, İstanbul 1330-32 ve 1927-35.
  • Mustafa Vâzıh, el-Belâbilü'r-râsiyye fî riyâzi mesâili'l-Amâsiyye, İÜ Ktp., TY, nr. 2574.
  • G. Perrot, Souvenirs d'un voyage en Asie Mineure, Paris 1864, s. 439-473.
  • V. Cuinet, La Turquie d'Asie, I, Paris 1890-1895.
  • A. Gabriel, Monuments Turcs d'Anatolie, II, Paris 1934.
  • Cahid Baltacı, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, İstanbul 1976.
  • Semavi Eyice, "Kapu Ağası Hüseyin Ağa'nın Vakıfları", EFAD, sy. 9 (1978), s. 149-246.
  • İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, Ankara 1965.

Diğer kaynaklar