Amasya'dan söz eden hemen her metinde bir unvan listesi bulunur. Bağdâdü'r-Rûm, Rûmiyye-yi Suğrâ, Kubbetü'l-Ulemâ, Dârü'l-İzz, Kasrü's-Selâtîn gibi adlar çoğu zaman tek bir cümlede art arda sıralanır ve okur bunların kimin ağzından, hangi çağda ve hangi olguya dayanılarak söylendiğini öğrenemez. Oysa her unvanın ayrı bir geçmişi, ayrı bir dayanağı ve kimi durumda şüpheli bir yanı vardır. Şehrin âlimleri, yani Müeyyedzâde Abdurrahman Çelebi'den Zenbilli Ali Efendi'ye uzanan ulema halkası ayrı bir yazıda anlatılmıştır; burada ilgilenilen, Amasya'ya bu kadar ağır adların neden verildiği ve bu adları ilk kimin kaydettiğidir.
Unvanların Kaynağı
Amasya'nın unvanlarını bir arada sayan en eski ve en çok başvurulan eser, şehrin yerli tarihçisi Abdizâde Hüseyin Hüsâmeddin Yasar'ın Amasya Tarihi'dir. Hüsâmeddin 1869'da Amasya'da doğmuş, 1939'da İstanbul'da ölmüştür. Eserini on iki cilt olarak tasarlamış, ancak 1912-1928 arasında yalnızca dört cildi basılabilmiştir. Şehzadeler dönemi Amasya'sını inceleyen Selim Özcan ile Orta Çağ Türk-İslâm şehirlerinin unvanlarını derleyen Tülay Metin, listeyi aynı yerden, Hüsâmeddin'in birinci cildinin ilk sayfalarından aktarırlar. Listede şu adlar yer alır: Medinetü'l-Hükemâ, Bağdâdü'r-Rûm, Rûmiyye-yi Suğrâ, Ermeniyye-i Kübrâ, Hısnü'l-Mir'ât, Kubbetü'l-Ulemâ, Türbetü'l-Evliyâ, Dârü'n-Nasr, Dârü'l-İzz, Dârü'l-Fütûh ve Kasrü's-Selâtîn.
Hüsâmeddin'in değeri ile sınırları birlikte düşünülmelidir. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi'ndeki biyografisi, onun el yazmalarına, mahkeme sicillerine, vakfiyelere, kitabelere ve mezar taşlarına dayanan geniş bir malzeme topladığını belirtir. Aynı madde, yazarın başvurduğu kaynakları çoğunlukla göstermediğini ve bazı konularda aşırı etimolojik benzetmelere gittiğini, bu yüzden yazdıklarının ilmî değeri hakkında tereddütler doğduğunu da kaydeder. Franz Babinger ise eseri bazı konularda gerçek bir hazine olarak nitelemiş ve en azından bir bölümünün Batı dillerine çevrilmesini önermiştir. Unvan listesi bakımından bunun anlamı açıktır: Liste Hüsâmeddin'den önceki yazarlara dayanıyor olabilir, ama adların her birinin hangi eski metinde geçtiği, elimizdeki çalışmaların hiçbirinde tek tek gösterilmemiştir.
Bunun yanında başka tanıklıklar da vardır. Şehrin XIX. yüzyıl başındaki tarihçisi Mustafa Vâzıh Efendi Amasya'yı bir talebeler şehri olarak niteler. Çeşitli müellifler de şehir için "Anadolu şehirlerinin incisi", "Bağdâdü'r-Rûm", "medînetü'l-hükemâ" ve "medreseler şehri" gibi ifadeler kullanmıştır. Anlaşılan o ki unvanlar tek bir kalemden çıkmış bir liste değil, farklı yüzyıllarda farklı kişilerce söylenmiş sıfatların sonradan bir araya getirilmesidir.
Unvan Verme Geleneği
Amasya bu bakımdan istisnaî bir şehir sayılmaz. Orta Çağ İslâm dünyasında önemli şehirlere asıl adlarının yanında nitelendirici bir unvan vermek yerleşik bir gelenekti. Metin'in derlediği örneklere göre Mekke "Ümmü'l-Kurâ", Isfahan "nısf-ı cihan" (dünyanın yarısı), Konya başkent olduğu için "Dârü'l-Mülk", Sivas "Dârü'l-Âlâ", Kayseri "Dârü'l-Feth", Malatya "Dârü'r-Rıf'a", Aksaray "Dârü'z-Zafer" ve Niğde "Dârü'l-Pehlivâniyye" diye anılmıştır. Erzincan da Amasya gibi "Dârü'n-Nasr" unvanını taşır; yani aynı ad birden çok şehirde kullanılmıştır. Hatta Atina, İslâm toprağı olmadığı hâlde, Gelibolulu Mustafa Âlî'nin eserinde "medînetü'l-hükemâ" olarak geçer. Amasya'nın en tanınmış unvanlarından birinin yalnızca ona özgü olmadığı bu örneklerden anlaşılır.
Aynı çalışma, Selçuklu şehirlerine verilen unvanların zamanla terk edildiğini, Osmanlı döneminde ise unvanıyla birlikte anılan şehirlerin başlıca İstanbul, Bursa, Edirne, Şam, Halep ve Belgrad gibi merkezler olduğunu söyler. Amasya'nın unvanları bu açıdan alışılmadık bir süreklilik gösterir. Dârü'l-İzz Selçuklu çağından, Rûmiyye-yi Suğrâ Osmanlı idarî dilinden, Anadolu'nun Oxford'u ise 1861'de bir Fransız gezginin kaleminden gelir. Aynı listede üç ayrı çağın sesi duyulur.
Bağdâdü'r-Rûm
Bu unvan "Anadolu beldelerinin Bağdad'ı" diye açıklanır. Rûm sözcüğü İslâm kaynaklarında Anadolu'yu anlatır; Bağdat ise Abbâsî döneminde İslâm dünyasının en parlak ilim merkezlerinden biriydi. Benzetmenin dayanağı olarak Amasya'nın medrese ağı gösterilir. Bu ağ Selçuklu çağında Halifet Gazi (1209-1210) ve Gökmedrese (1266-1267) ile başlar, İlhanlı döneminde 1308-1309'da Dârüşşifa ile uygulamalı tıp öğretimini de içine alır, Osmanlı çağında ise Hızır Paşa (1466), Darülhadis (1485), II. Bayezid Külliyesi'nin medresesi (1486), Büyük Ağa ve Küçük Ağa gibi yapılarla genişler. Bir ansiklopedi maddesine göre ilmî kurumların sayısı 1398-1592 yılları arasında en üst düzeye çıkmış, Amasya Paşa sancağı olmaktan çıkıp Sivas eyaletine bağlandıktan sonra ise bir duraklama başlamıştır.
Medrese sayısı konusunda anlatımlar birbirini tutmaz. Kimi metinlerde Amasya'da tarih boyunca kırktan fazla medrese bulunduğu söylenir; bu sayı bir derlemenin toplamı gibi durur ve incelenen kaynakların hiçbirinde tek tek sayılarak gösterilmemiştir. Belgelere dayanan rakamlar ise çağa göre değişir. Perrot 1861'de on sekiz medrese saymış, Sivas Salnamesi 1870'te otuz bir medrese kaydetmiştir. Bu üç sayı aynı şeyi ölçmez: biri bir çağın bütün birikimini, öteki yalnızca o yıl ayakta olan ve faaliyette görünen kurumları anar.
Unvanı ilk kimin söylediğini elimizdeki kaynaklar göstermez. Yalnızca Amasya'nın İslâmî dönemde sahip olduğu ilim merkezi olma niteliği dolayısıyla bu adla anıldığını kaydederler. Bağdat benzetmesi bir sayıyı ya da ölçütü bildirmez, bir övgü sıfatıdır; bu yüzden onu bir belge olarak değil, şehrin itibarını yansıtan bir söz olarak okumak daha doğrudur.
İlim Ağının Başlıca Yapıları
Bu unvanların dayandığı kurumların en bilineni, II. Bayezid Külliyesi'dir. Külliye Yeşilırmak kıyısında, bir akarsuyun yanında kurulan Edirne'deki külliyeyi andıran bir yerleşimle yapılmıştır. Geniş bir alana yayılan yapı grubunun ortasında cami, sağında medrese, solunda ise aşhane ile imaret yer alır. Üç parçalı inşa kitabesine göre cami Receb 891'de (Temmuz 1486) tamamlanmıştır; sülüs yazılı kitabeleri Ali b. Mezîd adında bir hattat yazmıştır. Hüsâmeddin inşaatın padişahın tahta çıkışından hemen sonra, Eylül 1481'de başladığını ileri sürer ve İdrîs-i Bitlisî'ye dayanarak, saltanatın bir şükranı olarak başlatılan yapının yönetiminin Şehzade Ahmed'e bırakıldığını aktarır. Bu bilgi sonraki tarihçilerde de tekrarlanır. Resmî bir tanıtım metni yapının 1485-1486 arasında Şehzade Ahmed eliyle yaptırıldığını yazar; bu durumda başlangıç tarihi 1481 ile 1485 arasında değişir, bitiş tarihi ise kitabeye dayandığı için 1486'dır. Vakfiye Ocak 1496'da yazılmıştır ve külliyeyi cami, imaret, medrese ve sıbyan mektebinden ibaret gösterir.
Caminin yan mekânlı, yani zaviyeli planın en güzel örneklerinden biri olduğu belirtilir; ortada büyük bir kemerle ayrılan iki kare mekân ile doğu ve batı yanlarındaki üçer kubbeden oluşur. Pencere kanatları XV. yüzyıl kündekâri işçiliğinin seçkin örnekleri arasında sayılır. Külliyenin bütünü zaman içinde birçok kez yıpranmıştır. 1590 depreminde kubbeler ve kemerler zarar görmüş, 1668-1669 depreminde kubbeler yıkılmış, iki minare eğilmiş, ama mütevelli Merzifonî İbrahim Ağa bir yıl içinde bütün onarımı tamamlamıştır. Irmağın taşkınları da yapıyı defalarca etkilemiş, 1980'deki taşkında cami içinde yetmiş santimetre yüksekliğinde bir birikinti oluşmuştur. XIX. yüzyılda Hacı Hüseyin Zeki Efendi'nin 1840'ta yaptırdığı muvakkithane ile şadırvan avluya eklenmiş, caminin güneydoğusundaki türbe ise 1513'te Yavuz Selim tarafından öldürtülen Şehzade Ahmed'in oğlu Şehzade Osman'a ait kabul edilmiştir. Ansiklopedi maddesi türbenin içinde bugün sanduka bulunmadığını da not eder.
İlim ağının ikinci ayağı Dârüşşifa'dır. Portalındaki Arapça kitabeye göre yapı 708 (1308-1309) tarihinde, İlhanlı Hükümdarı Olcaytu Han'ın eşi İlduş Hatun'un kölesi Anber b. Abdullah ile Anadolu Emîri Ahmed Bey tarafından yaptırılmıştır; mimarı bilinmez, vakfiyesi 712'de (1312) düzenlenmiştir ama günümüze ulaşmamıştır. Bazı anlatımlarda bu yıl 1308 olarak geçer; fark kitabedeki yılın iki miladî yıla yayılmasından doğar. Yapı medrese plan şemasında inşa edilmiş, hem hastane hem tıp öğretim yeri olarak çalışmıştır. Bîmarhane adının yaygınlaşması, burada yalnızca akıl hastalarının bulunduğu düşüncesinden kaynaklanır; kitabe ise yapıyı genel anlamda bir dârüşşifa olarak anar.
Bu kurumun en tanınmış hekimi Sabuncuoğlu Şerefeddin'dir. Kaynaklarda doğum yılı 1385 ya da 1386, ölüm yılı 1468 olarak verilir. Hekimliğe on yedi yaşında başladığı, Amasya Dârüşşifası'nda çalıştığı ve yaklaşık on dört yıl kadar başhekimlik yaptığı yazılır; hekimlik ve cerrahlık yaptığı kendi yazdığı Mücerrebnâme'den anlaşılır. Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye adlı eserini 1465'te, seksen yaşında tamamlamış ve Fatih Sultan Mehmed'e sunmuştur. Üç bölümden oluşan kitap, ameliyatları ve aletleri resimlerle gösteren ilk Türkçe cerrahi kitabı ve ilk resimli cerrahi atlaslarından biri sayılır. Eserin elimizdeki üç el yazması nüshasının ikisi yazarın kendi elindendir ve hiçbiri tam değildir. Kitap 1939'da Süheyl Ünver tarafından yeniden bulunmuştur. Biyografisinin ayrıntıları şehrin âlimlerini anlatan yazıda yer alır.
Rûmiyye-yi Suğrâ ve Ermeniyye-i Kübrâ
Rûmiyye-yi Suğrâ, Hüsâmeddin'e dayanan çalışmalarda "Küçük Roma" diye karşılanır. Rum Eyaleti maddesi ise farklı bir açıklama verir. XV. yüzyıldan itibaren Anadolu'nun tamamına iklîm-i Rûm ya da memleket-i Rûm denmiş, Amasya-Tokat-Sivas yöresini kapsayan çevreye ise Rûmiyye-yi Suğrâ adı verilmiştir. Buna göre sıfat Roma şehriyle kurulmuş bir benzetme değil, geniş Rûm'un içindeki küçük bir bölgenin adıdır; yani bir ilim unvanından çok bir coğrafya ve idare adıdır. Bu yöre 1413'te (816) eyalet olarak teşkilatlandırıldığında Vilâyet-i Rûmiyye-yi Suğrâ ismini almıştır.
Eyaletin çekirdeğini Amasya oluşturur. Maddeye göre Amasya 1393'te (795), Tokat ve Sivas 1398'de (800) Yıldırım Bayezid döneminde Osmanlı Devleti'ne bağlanmıştır. Eyalet merkezi bir süre Amasya ile Tokat arasında yer değiştirmiş, 1520'de (926) hazırlanan icmal defterinde Paşa sancağının Sivas olduğu kaydedilmiştir. Özcan'ın aktardığına göre Amasya bu konumunu Şehzade Mustafa'nın 1538'de sancakbeyi tayin edilmesine kadar sürdürmüş; atamayla birlikte Sivas'tan ayrılıp müstakil bir eyalet olmuş, Mustafa'nın 1553'te öldürülmesiyle yeniden Rum eyaletine bağlı bir sancak hâline gelmiştir. Eyalet XVII. yüzyılın ortalarından itibaren Sivas eyaleti adıyla da anılmış, 1864'ten sonra vilâyet sistemine geçilmiştir.
Ermeniyye-i Kübrâ'nın karşılığı çalışmalara göre değişir: Özcan "Büyük Armanyak şehri" der, Metin "Büyük Ermeniyye" olarak çevirir. Adın hangi yüzyılda ve kimin tarafından kullanıldığı incelenen kaynaklarda açıklanmamıştır; bu yüzden ilim unvanları arasında sayılması da kesin bir bilgiye değil, listenin geleneksel diziliş biçimine dayanır.
Küçük Buhara
Amasya için "Küçük Buhara" dendiği sıkça yazılır ve bu ifade kimi anlatımlarda Rûmiyye-yi Suğrâ'nın ilim yönünü açıklayan bir ek gibi sunulur. Açık konuşmak gerekir: Hüsâmeddin'in listesini aktaran Özcan ve Metin'in çalışmalarında, Amasya, Rum Eyaleti ve Hüsâmeddin hakkındaki ansiklopedi maddelerinde ve başvurulan öteki akademik kaynaklarda Amasya için "Küçük Buhara" adına rastlanmaz. Bu ad Hüsâmeddin'in listesinde de yoktur. Dolayısıyla onu tarihî bir unvan olarak değil, sonradan türemiş ya da kaynağı belirsiz bir benzetme olarak ele almak gerekir.
Benzetmenin mantığı yine de anlaşılabilir. Buhara, Samanîler devrinden itibaren âlim, edip ve şairle dolu, büyük bir saray kütüphanesine sahip bir şehirdi; İbn Sînâ'nın bu kütüphaneden yararlandığı kaydedilir. İlmî mevkii dolayısıyla Buhara'ya, Belh, Merv ve Ahlat gibi öteki ilim merkezleriyle birlikte "Kubbetü'l-İslâm" unvanı verilmiştir. Amasya'nın "Kubbetü'l-Ulemâ" adı bu kalıba çok yakındır; Buhara ile kurulan paralellik, Amasya'ya özel bir lakaptan çok, aynı unvan ailesine mensup olmaktan doğmuş görünür. "Küçük" sıfatıyla kurulan benzetmeler de bu coğrafyada bilinmez değildir: İbn Battûta'nın kaydına göre Nişabur'a "Küçük Dımaşk" denmiştir. Bu bilgiler "Küçük Buhara"nın varlığını kanıtlamaz, yalnızca nasıl doğmuş olabileceğine dair bir fikir verir.
Medinetü'l-Hükemâ, Kubbetü'l-Ulemâ ve Türbetü'l-Evliyâ
Bu üç ad şehrin ilmî ve manevî yönünü anlatır. Medinetü'l-Hükemâ "akıl ve hikmet sahiplerinin şehri", Kubbetü'l-Ulemâ "âlimlerin merkezi", Türbetü'l-Evliyâ ise "evliyanın toplandığı ve defnedildiği yer" olarak çevrilir. Üçü de aynı olguya dayanır: Amasya'da medrese eğitimi ile tekke ve zaviye hayatı yan yana yürümüştür. XVI. yüzyılın başlarında şehirde dokuz cami, on medrese, dört zaviye, altı imaret ve on beş hamam bulunduğu kaydedilir. Özcan'ın aktardığı 1520 tahririne göre şehirde elli iki mahalle vardı; bunların on beşi cami, mescit, imaret ya da medrese adını, altısı çarşı ve pazar adlarını, on beşi ise âlim, şeyh ve derviş adlarını taşıyordu. Mahalle adlarının yaklaşık üçte birinin âlim ve şeyhlere dayanması, Türbetü'l-Evliyâ sözünün şehrin gündelik coğrafyasında da bir karşılığı olduğunu gösterir.
İmaretler bu ağın sessiz ama vazgeçilmez bir parçasıydı. Özcan'a göre medrese öğrencilerinin parasız yemek yediği imarethaneler, aynı zamanda mahallenin yoksullarına ve gelip geçen konuklara sabah akşam yemek verirdi. Yakup Paşa (1412), Yakutiye (1413), Bayezid Paşa (1414) ve Hatuniye (1509) imaretleri bu işi görüyordu. Kubbetü'l-Ulemâ gibi bir unvan bu yüzden yalnızca âlimlerin sayısıyla değil, onları barındıran, besleyen ve ders okutan vakıf düzeniyle de ilgilidir.
Dârü'l-İzz, Dârü'n-Nasr, Dârü'l-Fütûh ve Kasrü's-Selâtîn
Bu dört unvan ilimden çok siyasî ve askerî bir çerçeveye aittir. Dârü'l-İzz, "izzet ve saadet yurdu" anlamında, şehrin Anadolu Selçuklu döneminde bilinen adıdır. Dârü'n-Nasr "zafer yurdu" demektir ve Metin'in belirttiği gibi Erzincan için de kullanılmıştır. Dârü'l-Fütûh, Özcan'ın açıklamasıyla "fetihlerin çıkış noktası", Kasrü's-Selâtîn ise "padişahların köşkü" anlamına gelir.
Adların hangi olaylardan beslenmiş olabileceği, şehrin doğuya açılan sınır şehri olmasından anlaşılır; kaynaklar adlarla olaylar arasında doğrudan bir bağ kurmaz, bu bir okuma önerisidir. Çelebi Mehmed Ankara Savaşı'ndan (1402) sonra kardeşleri İsa ve Süleyman'a karşı şehri hareket üssü olarak kullanmış, şehir bundan sonra XVI. yüzyıl sonlarına kadar Osmanlıların doğu sınırında stratejik bir merkez sayılmıştır. Yavuz Sultan Selim Çaldıran Zaferi'nden sonra burada kışlamış, Kanûnî Nahcıvan Seferi dönüşünde bir süre şehirde oturmuş ve onun bu ikameti sırasında İran ile Amasya Antlaşması yapılmıştır (1555). Aynı yıl Avusturya elçilik heyetiyle Amasya'ya gelen Hans Dernschwam, şehzade sarayını dağın eteğinde, bahçelerle çevrili, tek katlı ve tuğladan yapılmış basit bir bina olarak anlatır ve Kanûnî'nin orada kaldığını kaydeder. Yani "köşk" sözü, bugün akla gelebilecek bir saraydan çok mütevazı bir yapıya karşılık gelir.
Hısnü'l-Mir'ât "ayna kalesi" ya da "aynalı hisar" diye çevrilir. Kaynaklar adı kaydeder, ancak neden verildiğini açıklamaz; bu yüzden anlamı konusunda tahminden öteye geçmek mümkün değildir.
Şehzadeler Şehri
Amasya'nın bugün en çok kullanılan unvanı "şehzadeler şehri"dir. Öteki unvanlardan farkı, somut bir idarî olguya, şehrin şehzade sancağı olmasına dayanmasıdır. Selim Özcan, Amasya'ya yaklaşık 182 yıl boyunca on iki şehzadenin sancakbeyi olarak atandığını, bunlardan altısının sonradan padişah olarak tahta çıktığını yazar. İlhan Şahin ile Feridun Emecen'in ansiklopedi maddesine göre Çelebi Mehmed'den itibaren II. Murad, Fâtih ve II. Bayezid burada sancakbeyi olarak bulunmuş; ayrıca II. Murad'ın oğlu Alâeddin, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed ile Kanûnî'nin oğulları Şehzade Mustafa ve Şehzade Bayezid de Amasya'da idarecilik yapmıştır. Sancağa çıkan şehzadelere "Çelebi Sultan" denirdi.
Bu tablonun başlangıcı tartışmalıdır. Özcan şehzadeler dönemini 1386'da Yıldırım Bayezid'in Amasya'ya gelip beyliği Osmanlı'ya bağlamasıyla başlatır ve onu ilk sancakbeyi sayar; Çelebi Mehmed ikinci sancakbeyidir. Aynı yazar bir dipnotta, Bayezid'in ilk sancakbeyi olduğu kanaatinin, Amasya Emiri Ahmed'in Osmanlı hâkimiyetini kabul ettiği 1384-1388 arasındaki olaylardan çıkarıldığını da belirtir. Rum Eyaleti maddesi Amasya'nın Osmanlı'ya katılışını 1393 olarak verir; Amasya maddesi ise 1398'i anar ve şehrin idaresinin Yıldırım Bayezid tarafından oğlu Çelebi Mehmed'e bırakıldığını söyler. Böylece katılış tarihi kaynaklarda 1386, 1393 ve 1398 olarak geçer. Rum Eyaleti maddesi, Amasya'nın şehzade sancağı olarak öne çıkışını, eyaletin teşkilinden bir yıl sonra, yani 1414'te, Çelebi Mehmed'in oğlu Şehzade Murad'ın sancakbeyi sıfatıyla şehre gelişine bağlar.
Şehzadelerin oturduğu yer iç kaledeki Beyler Sarayı idi. Danişmendlilerden itibaren sultanların ve komutanların ikamet ettiği bu yapı, Özcan'a göre Çelebi Mehmed'in sancakbeyliği sırasında 1396'da Gümüşlüzâde köşkü denilen yerin Gümüşlüzâde Hoca Celâleddin Çelebi'den satın alınıp buraya büyük bir saray yapılmasıyla asıl biçimini almıştır. Osmanlı döneminde yaklaşık 350 yıl saray olarak kullanılmış, II. Murad'ın oğlu Ahmed Çelebi, II. Bayezid'in oğlu Şehzade Ahmed ve I. Selim burada doğmuştur. Saray çevresinde sanatçılar, hattatlar ve şairler toplanırdı. Şehzade Ahmed'in meclislerinde bulunan şairlerden biri Amasyalı kadın şair Mihrî Hatun'dur ve kasidelerinin büyük çoğunluğunu Ahmed'e sunmuştur. Gülzâr-ı Savâb'daki bir rivayete göre II. Bayezid padişah olunca, saraydaki bir kapıcının yazdırdığı dilekçeden hat hocası Şeyh Hamdullah'ın yazısını tanımış, onu buldurup sarayda hat öğretmenliğine atamıştır.
Şehzade sancağı olma özelliği Amasya'ya ayrı bir ağırlık kazandırıyordu. Ansiklopedi maddesine göre burada sancakbeyi olan birçok şehzade, doğu sınırına yakın bir sancağın merkezinde bulunmanın, sınır boylarında kazanılacak başarıların şan ve şerefiyle taht yolunda büyük avantaj sağlayacağı düşüncesiyle kendini en kuvvetli aday görmüştür. Bu özellik bazı şehzadelerin sonunu da hazırladı. Şehzade Mustafa 1553'te öldürüldü. Şehzade Bayezid ise Kütahya'dan Amasya'ya nakledilmesini kendi yerine Selim'in taht vârisi seçilmesi olarak yorumlayarak isyan etti, yenilince İran'a kaçtı ve 1562'de Kazvin'de idam edildi. Özcan'a göre şehzadeler dönemi, II. Selim'in tahta çıkışıyla 1566'da gönderdiği yirmi bir yaşındaki oğlu Şehzade Murad ile kapandı; Murad Amasya'da bir buçuk yıl kadar kaldıktan sonra Manisa'ya tayin edildi. Bunda İstanbul'a daha yakın şehzade sancaklarının öneminin artması ve Amasya'nın başkentten uzak kalması etkili olmuştur. Aynı çalışma, sancağın o yıllarda Celâlî karışıklıklarından ve medrese öğrencilerinin çıkardığı olaylardan da etkilendiğini kaydeder.
"Şehzadeler şehri" unvanı bu nedenle sınırları belli bir dönemi tarif eder. Özcan şehzadeler dönemindeki kültürel, ticarî ve sosyal canlılığın, şehrin şehzade sancağı olma özelliğini yitirmesiyle yavaş yavaş kaybolmaya başladığını yazar; ansiklopedi maddesi de XVI. yüzyıl ortalarından itibaren Manisa'nın tek şehzade sancağı olarak öne çıktığını belirtir. Unvan, şehrin bugün taşıdığı bir nitelikten çok, bir çağın adı olarak kalmıştır.
Anadolu'nun Oxford'u
Bu unvanın kaynağı, ötekilerden farklı olarak, ilk elden okunabilen bir metindir. Fransız arkeolog Georges Perrot 1861'deki Anadolu gezisinde Çorum'a vardıktan iki gün sonra, 25 Kasım 1861'de Amasya'ya doğru yola çıkmış, iki günlük yolu cüce ardıç kaplı kırlardan geçerek almıştır. Gezi notlarını 1864'te Paris'te Souvenirs d'un voyage en Asie Mineure adıyla yayımlamıştır. Amasya bölümünün içindekiler satırında şehir doğrudan "bir üniversite şehri" olarak anılır.
Türkçede kısaca "Anadolu'nun Oxford'u" diye aktarılan söz, Perrot'nun sayfasında daha karmaşık bir bağlam içinde durur. Yazar, Amasya'nın Selçuklular çağından beri bir üniversite şehri, bir ilim şehri olduğunu söyler, fakat hemen arkasından, camilerin gölgesinde geleneği hâlâ sürdürülen bu "boş ve ölü skolastik" için ilim sözcüğünü kullanabilirsek diye ekler. Ardından Amasya için "Anadolu'nun Oxford'u" denebileceğini yazar: Yaklaşık yirmi beş bin nüfusa karşılık on sekiz medrese içinde iki bin softa vardır. İngiliz üniversitelerindeki gibi her medresenin kendi mülkleri, taşrada arazileri ve çiftlikleri, şehirde evleri, çarşıda dükkânları bulunur. Öğrencilere, avlulara açılan küçük odalarda barınmanın yanında haftalık belli miktarda ekmek, pirinç ve yağ verilir; kimi medreseler ayrıca küçük bir para da öder. Perrot'nun Oxford'dan anladığı, kısacası, vakıflarla donatılmış, mülk sahibi ve öğrencisini besleyen bağımsız kolejler düzenidir.
Aynı sayfalar tablonun gölgeli yanını da gösterir. Perrot'ya göre II. Mahmud'dan beri bu kurumlar gelirlerini kendileri toplamaz, İstanbul'da bakan düzeyinde bir makam olan evkaf nazırlığının görevlileri aracılığıyla alır. Perrot'nun Amasya'ya vardığı sırada yerel evkaf nazırı yeni azledilmişti; yazar, nazırın yolsuzluklarının öğrencileri ve molla'ları aç bırakacak, kendi servetini kuracak noktaya vardığını, bunun üzerine Bâbıâli'nin Amasya'dan gelen şikâyetleri dikkate aldığını aktarır. Aynı bölümde Hristiyanların nüfusun yaklaşık dörtte birini oluşturduğunu, ilerlemeye düşman eski zihniyetin Amasya'da Ankara'dakinden güçlü olduğunu ve Hristiyanların durumunun burada daha kötü bulunduğunu da yazar. Bu yüzden "Oxford" sözü, kitaptaki bağlamıyla hem övgü hem eleştiri taşır.
Rakamları başka kayıtlarla karşılaştırmak da ilginçtir. Sivas Salnamesi'ne göre 1870'te Amasya'da otuz bir medresede toplam yirmi altı hatip, yirmi üç imam, kırk dört müderris ve 278 öğrenci bulunuyordu. Perrot'nun dokuz yıl önce saydığı iki bin softa ile bu sayı arasında büyük bir fark vardır. Farkın nedeni bilinmemektedir; Perrot'nun softa sayısına medresede barınan her kişiyi katmış olması ya da resmî kaydın kapsamının daha dar tutulması düşünülebilir, ama bunu belirleyecek bir belge yoktur. Bu arada Türk Maarif Ansiklopedisi'ne göre Maarif Nezareti 1864'te Alaca Yahyâ Medresesi'ni yıktırıp yerine rüştiye mektebi yaptırmıştır; aynı maddede bu yıkım Amasya mutasarrıfı Ziyâ Paşa'nın 1865'teki işi olarak da geçer ve Narlı Bahçe Medresesi'nin de 1865'te onun tarafından yıktırıldığı kaydedilir. Perrot'nun gördüğü kurumlar, böylece, eski eğitim düzeninin çözülmeye başladığı bir sırada görülmüştür.
Medreseler Şehri ve Talebeler Şehri
Mustafa Vâzıh Efendi'nin "talebeler şehri" tanımı, yerli kaynaklar içinde Perrot'ya en yakın tanıklıktır. Vâzıh 1763'te Çorum'da doğmuş, babasının müderris olduğu Amasya'daki Sungurlu Medresesi'nde ilk derslerini almış, Gümüşhaneli Ebubekir ve Şeyhzâde Abdullah Vecihî'den ders görüp icâzet almış, İstanbul'da çeşitli medreselerde okuyarak müderrislik belgesi edinmiştir. Amasya'ya dönünce Sungurlu Medresesi'ne müderris, babasının ölümüyle de Amasya müftüsü olmuştur. el-Belâbilü'r-Râsiye fî Riyâzi Mesâ'ili'l-Amasiyye adlı eseri, Sivas Valisi Köse Mehmed Paşa'nın Amasya'ya gelişi münasebetiyle ona sunulmak üzere yazılmış ve 1235/1236'da (1819-1820) tamamlanmıştır. Kısmen bir fetva defterini andıran bu eser, genel tarih kitaplarından, şer'iyye sicillerinden ve kitabelerden yararlanılarak hazırlanmıştır ve Amasya şehir tarihçiliğinin ilk örneği sayılır. Vâzıh'ın "talebeler şehri" tespiti, Perrot'dan kırk yıl kadar önce yazılmış olması bakımından, onun gözlemini bağımsız biçimde destekler.
Unvanların arasında bu yüzden iki ayrı katman ayırt edilir. Bir yanda Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinden gelen, Arapça biçimli ve büyük ölçüde kaynağı belirsiz sıfatlar durur: Bağdâdü'r-Rûm, Kubbetü'l-Ulemâ, Dârü'l-İzz, Kasrü's-Selâtîn. Öte yanda, XIX. yüzyıl metinlerinde somut sayılarla ve ilk elden gözlemle desteklenen "talebeler şehri" ile "Anadolu'nun Oxford'u" vardır. Şehzadeler dönemi bittikten sonra da medrese hayatı sürmüş; ansiklopedi maddesine göre şehir bu özelliğini yitirmeye başlamakla birlikte Anadolu'nun önemli bir kültür merkezi olma niteliğini korumuştur. Başka bir kaynak, gerilemenin 1800'den itibaren devam ettiğini ve ilim ile hayır müesseselerinin sonunda tahrip olduğunu söyler.
Unvanların Tarihlenmesi
Unvanlar tarihlenebilmeleri bakımından farklı güvenilirlikte gruplara ayrılır. Dârü'l-İzz belli bir döneme, Selçuklu çağına bağlanır. Rûmiyye-yi Suğrâ'nın dayanağı Osmanlı idarî kayıtlarında görülür ve 1413'ten başlayarak belgelenebilir. "Şehzadeler şehri", 1386-1398 arasında başlayıp 1566'da biten bir uygulamaya bağlıdır. Anadolu'nun Oxford'u, 1861'de bir gezginin ilk elden betimlemesine dayanır ve gerçek bir kaynak metne sahiptir. Buna karşılık Bağdâdü'r-Rûm, Medinetü'l-Hükemâ, Hısnü'l-Mir'ât ve Ermeniyye-i Kübrâ gibi adların ilk geçtiği yer, Hüsâmeddin'den önce açıkça gösterilememektedir. Küçük Buhara ise incelenen kaynakların hiçbirinde bulunmaz.
Kronoloji
1209-1210: Halifet Gazi Medresesi ve Türbesi yapılır.
1266-1267: Torumtay Medresesi (Gökmedrese) yapılır.
1308-1309: Dârüşşifa (Bîmarhane), kitabesine göre İlduş Hatun'un kölesi Anber b. Abdullah ile Anadolu Emîri Ahmed Bey tarafından yaptırılır; uygulamalı tıp eğitimi verilir.
1386 / 1393 / 1398: Amasya'nın Osmanlı hâkimiyetine girişi kaynaklarda bu üç tarihle anılır.
1396: Özcan'a göre Çelebi Mehmed, Gümüşlüzâde köşkünün yerinde büyük bir saray yaptırır (Beyler Sarayı).
1402-1413: Çelebi Mehmed, Ankara Savaşı'ndan sonra Amasya'yı üs edinir; 1413'te padişah olur.
1413: Rûmiyye-yi Suğrâ yöresi Vilâyet-i Rûmiyye-yi Suğrâ adıyla eyalet olarak teşkilatlandırılır.
1465: Sabuncuoğlu Şerefeddin, Cerrâhiyyetü'l-Hâniyye'yi tamamlar.
1466: Hızır Paşa Medresesi yapılır.
1481: Hüsâmeddin'e göre II. Bayezid Külliyesi'nin inşaatı başlar.
1486: II. Bayezid Külliyesi tamamlanır (kitabede Temmuz 1486).
1496: Külliyenin vakfiyesi yazılır.
1520: Rum eyaletinin Paşa sancağının Sivas olduğu kaydedilir.
1538-1553: Şehzade Mustafa sancakbeyidir; Amasya müstakil eyalet olur, Mustafa'nın öldürülmesiyle yeniden sancak statüsüne döner.
1555: Amasya Antlaşması imzalanır; Hans Dernschwam 7 Nisan'da şehre gelir.
1566: Şehzade Murad, Amasya'ya gönderilen son şehzade sancakbeyi olur.
1819-1820: Mustafa Vâzıh, Amasya tarihine dair eserini tamamlar.
25 Kasım 1861: Georges Perrot Çorum'dan Amasya'ya hareket eder.
1864: Perrot'nun Souvenirs d'un voyage en Asie Mineure adlı eseri yayımlanır.
1870: Sivas Salnamesi'ne göre Amasya'da otuz bir medrese vardır.
1912: Hüsâmeddin'in Amasya Tarihi'nin ilk cildi basılır.
Kaynakça
Birincil kaynaklar
- Georges Perrot, Souvenirs d'un voyage en Asie Mineure, Paris 1864, s. 439-455 (Amasya bölümü), https://archive.org/details/bub_gb_VHizelDj7E4C
- Abdizâde Hüseyin Hüsâmeddin, Amasya Tarihi, I, İstanbul 1912 (Özcan ve Metin'in atıflarıyla).
Akademik çalışmalar
- Selim Özcan, "Amasya'da Sancak Beyliği Yapan Şehzadeler Döneminde Amasya Şehri", Amasya Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, sayı 5, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/19685
- İlhan Şahin, Feridun Emecen, "Amasya", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- Ali Açıkel, "Rum Eyaleti", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/rum-eyaleti
- Turgut Akpınar, "Hüseyin Hüsâmeddin Yasar", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/huseyin-husameddin-yasar
- Semavi Eyice, "Beyazıt II Camii ve Külliyesi", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/beyazit-ii-camii-ve-kulliyesi--amasya
- "Amasya Dârüşşifâsı", TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya-darussifasi
Resmî kaynaklar
- Tülay Metin, "Orta Çağ Türk-İslâm Dünyasında Şehirlere Verilen Unvanlar", Türk Tarih Kurumu, https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2022/03/13-TulayMetin.pdf
- "Sultan II. Bayezid Külliyesi", T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Amasya İl Müdürlüğü, https://amasya.ktb.gov.tr/TR-59535/sultan-ii-bayezid-kulliyesi.html
Diğer kaynaklar
- "Amasya", Türk Maarif Ansiklopedisi, https://turkmaarifansiklopedisi.org.tr/amasya
- "Şerafeddin Sabuncuoğlu", Vikipedi, https://en.wikipedia.org/wiki/Sabuncuoğlu_Şerafeddin
- "Mustafa Vâzıh", Türk Edebiyatı İsimler Sözlüğü, https://teis.yesevi.edu.tr/madde-detay/mustafa-vazih
Çevrimiçi kaynaklar
- https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/19685
- https://www.ttk.gov.tr/wp-content/uploads/2022/03/13-TulayMetin.pdf
- https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya
- https://islamansiklopedisi.org.tr/beyazit-ii-camii-ve-kulliyesi--amasya
- https://islamansiklopedisi.org.tr/amasya-darussifasi
- https://archive.org/details/bub_gb_VHizelDj7E4C









