Antik Amaseia'yı anlatan en eski ve en ayrıntılı metin, kentin kendi yetiştirdiği coğrafyacı Strabon'a aittir. Strabon, Geographika'nın on ikinci kitabında Pontus bölgesini gezerken sıra kendi memleketine geldiğinde kaynak aktaran bir yazar olmaktan çıkar ve görgü tanığı gibi konuşur: "Benim şehrim" diye başlayan bölüm Amaseia'nın vadideki yerini, surlarını, saraylarını, su tesislerini ve köprülerini birkaç satırda sıralar. Bölüm kısadır, fakat Helenistik kentin planı büyük ölçüde ondan çıkarılabilir. On dokuzuncu yüzyıldan bu yana Amasya'ya gelen gezginler, Hüseyin Hüsâmeddin Yasar gibi yerli tarihçiler ve kral mezarlarını ölçüp çizen arkeologlar da gördüklerini hep bu satırlarla karşılaştırarak okumuştur. Pontus Krallığı'ndan geriye kalan anıtların sayısı azdır; Robert Fleischer'e göre krallığın neredeyse tek korunmuş kalıntıları Amasya'daki beş büyük kaya mezarı ile saray bölgesinin ve Harşena Dağı'ndaki akropolün güzel Helenistik duvarlarıdır.

Strabon, kentin Yeşilırmak'ın, yani antik adıyla Iris'in aktığı geniş ve derin bir vadide durduğunu söyler. Ona göre Amaseia, hem insanın öngörüsü hem de doğanın katkısıyla "hayranlık verici biçimde tasarlanmış" bir şehirdir, çünkü aynı anda hem şehrin hem kalenin sağladığı avantajları sunar. Bu cümlenin dayanağı, kentin üzerinde yükseldiği kayadır: ırmağa dik inen yüksek ve sarp bir kaya kütlesi. Bir yanında ırmak kıyısında şehrin yerleştiği sur, öbür yanında iki yandan zirvelere tırmanan sur bulunur. Aynı eserin daha önceki bir bölümünde Strabon, Iris'in kaynağından Karadeniz'e uzanan seyrini anlatırken ırmağın Amaseia'nın "tam surunun yanından" aktığını ve şehrin çok sağlam tahkim edildiğini de yazar. Irmak o noktada, geldiği yoldan dönerek doğuya yönelir ve Phanaroia ovasına doğru akar; Amaseia'nın o ovadaki Magnopolis'ten yüz elli stadion batıda kaldığı da yine aynı metinde geçer.

Strabon'un Tarifiyle Kent ve Kale

Strabon'a göre kayanın üzerindeki iki zirve doğal olarak birbirine bağlıdır ve görkemli kulelerle donatılmıştır. Bu çevrenin içinde krallara ait saraylar ile anıtlar yer alır. Zirveleri birbirine bağlayan boyun son derece dardır; ırmak kıyısından ve banliyölerden bu boyuna çıkış her iki yandan beş ya da altı stadion yüksekliğindedir, boyundan zirvelere ise bir stadionluk, dik ve her türlü saldırıya karşı üstün bir tırmanış daha kalır. Bir stadion yaklaşık 185 metredir; bu rakamlar bugün ölçülebilen kaya yüksekliğine göre fazla büyük görünür ve Strabon'un yükseklikten çok yamaçtaki yol uzunluğunu kastetmiş olması mümkündür. Antik yazarların sayısal verileri okunurken bu tür çekinceler akılda tutulmalıdır, ama düzenin kendisi, yani ırmağa inen surlar, iki zirve, dar bir boyun ve zirvelerin eteğinde saray, bugünkü topografyayla çelişmez.

Strabon'un bu bölümü Amasya'ya Fransızca seyahatnameler aracılığıyla da ulaşmıştır. Hüsameddin, Galatya ve Bitinya'daki arkeolojik araştırmasını 1872'de yayımlayan Fransız araştırmacı Georges Perrot'nun eserinden Strabon'un sözlerini şöyle aktarır: kayaların tam yukarısında kralların sarayları ve mezarları vardır, tepelere giden yalnız dar bir yol bulunur, kalede su kuyuları vardır ve kuşatma zamanında orada bulunan asker hiçbir vakit susuzluk çekmez, köprülerin bir kısmı da şehrin dışındaki köyleri kente bağlar. Bu aktarım Strabon'un özgün metnine göre serbesttir ve iki çeviri basamağından geçmiştir, ama Amasyalı okurun yüzyılın başında kendi kentinin antik tarifini hangi biçimde tanıdığını gösterir. Perrot, gördüğü mezarların "tam Strabon'un açıkladığı mezarlar" olduğundan şüphe edilemeyeceğini yazmış, sarayı ise bulamadığını açıkça belirtmiştir.

Harşena Kayası ve Kalenin Kademeleri

Bugünkü araştırmalar Strabon'un çerçevesini destekler. Harşena Dağı'ndaki Amasya Kalesi üç ana bölümden ve sekiz savunma kademesinden oluşur; dağın etrafını saran sur hattı yaklaşık iki kilometredir ve Antik Çağ'dan yeni zamanlara kadar farklı dönemlerde örülmüştür. Zirvedeki Üst Kale zirve savunmasını üstlenir, onun altındaki güney yamacında Orta Kale, yani Kızlar Sarayı ile kaya mezarları alanı bulunur, Yeşilırmak boyunca uzanan yaklaşık 1200 metrelik sur hattıyla Orta Kale arasında ise dağa koşut sekiz teras üzerinde İç Kale yer alır. Strabon'un "iki yandan zirvelere tırmanan sur" ifadesi, bu kademeli ve teraslı düzenle uyum içindedir.

Hüsameddin, yirminci yüzyılın başında kayayı bir yerli gözüyle tarif eder. Kaleyi üzerinde taşıyan kayanın ön yüzü düzdür, arkası Kırklar Dağı'na dayanır; temeli geniştir, zirveye doğru daralır. Helkis Bahçesi'nin ortasından başlayıp Kamereddin Mahallesi'nin sonuna kadar yaklaşık iki buçuk kilometre uzanır; doğu ucu alçak, batı ucu yüksektir ve iki yanı açılmış kanatlar gibi kabardığından Hüsameddin kayayı batıya doğru havalanan bir şahine benzetir. Yukarı Kale doğudan batıya uzanır, çevresi yaklaşık on beş metre yüksekliğinde taş duvarla kuşatılmıştır ve batı ucu doğuya göre yirmi metre kadar yüksektir. Bu tarif, Strabon'un iki zirvesini ve aralarındaki boynu aramak isteyen okur için iyi bir zemin sunar; doğuda alçalan ve batıda yükselen bir sırt, iki ayrı tepe noktasının dar bir bağlantıyla birleştiği bir kayayı akla getirir. Hüsameddin'in kendisi bu eşleştirmeyi yapmaz, bu bir çıkarımdır.

Irmak kıyısındaki aşağı kent için Hüsameddin'in verdiği bilgiler, Strabon'un "ırmak kıyısında şehrin yerleştiği sur" dediği bölümün sonraki çağlardaki hâlini gösterir. Eski yazılarda Enderun Kalesi ya da "Bâtın Amasya", yani İç Amasya adıyla geçen İç Kale doğuda Helkis, batıda Sâbıkeddin mahalleleri, güneyde Yeşilırmak ve kuzeyde Harşena Kalesi ile sınırlıydı ve bin iki yüz metre kadar uzunluktaydı. Dört kapısı vardı: Helkis tarafındaki kapı, Alçak Köprü önündeki ve "Saray Kapısı" denilen kapı, Sultan Bayezid Camii önündeki Mağdinus Kapısı ve batıdaki Meydan Kapısı. Irmak kıyısında büyük bir surun temeli görülüyordu ve Mağdinus Kapısı'nın suruyla karşılaştırıldığında bu surun ırmak yatağından itibaren on iki metre kadar yükseldiği anlaşılıyordu; birbirini izleyen depremler onu yerle bir etmişti. Kapıların ve surların bugünkü biçimleri büyük ölçüde Selçuklu ve Osmanlı onarımlarına aittir, fakat çizdikleri sınır, Helenistik kentin ırmak kıyısındaki savunma hattıyla aynı doğrultudadır.

Kaleyi kimin yaptırdığı konusunda Hüsameddin'in aktardığı görüşler ayrışır. Arap coğrafyacıları kaleyi Harşena adlı efsanevi bir kurucuya bağlar ve Hüsameddin bu geleneği uzun uzun tartışır. Charles Texier ise Küçük Asya üzerine eserinde İç Kale'yi Pontus hükümdarlarından III. Mithridates'in milattan iki buçuk yüzyıl önce yaptırdığını, Pompeius'un Amasya'yı ele geçirdiğinde yıkıp tahrip ettiğini ve Roma yönetiminin sonradan onarttığını yazar. Texier'nin bu tarihlendirmesi bir kitabeye ya da kazı verisine dayanmaz ve bugün yalnız tarih yazımı açısından değer taşır; yine de on dokuzuncu yüzyıl araştırmacılarının ırmak kıyısındaki surları da Pontus çağına bağladığını gösterir.

Ayakta Kalan Helenistik Surlar

Kızlar Sarayı alanında ve kalede Helenistik döneme ait sur bölümleri bugün de görülebilir. Bunlar düzgün, kalın ve yüzeyi kabartmalı kesme taşlarla, izodom denen eşit yükseklikte sıralar hâlinde örülmüştür. Bu duvar tekniği Helenistik dünyada kamu ve savunma yapılarında yaygındır. Fleischer'in harflendirmesiyle A, B ve C mezarları doğu yanda, saray bölgesinin iyi korunmuş Helenistik duvarlarına yakın, D ve E ise batı yanda yer alır; yani surlar ile mezar terasları aynı hat üzerinde düşünülmelidir. Kimi araştırmacılar saray ve mezarları çeviren duvarın dikkat çekecek ölçüde iyi korunduğunu, krallığın ilk yüzyıllarında Pers kökenli bir aristokrasinin ve İran kültlerinin sürdüğünü, beş büyük kral mezarının ve yanlarındaki rahip mezarlarının Persis'te yadırganmayacak bir görünümde olduğunu belirtir. Hanedanın kökeni de bu yorumu destekler, çünkü kurucu Mithridates bir Pers satrabı soyundandı.

Saray Terasları

Strabon'un sözünü ettiği krallara ait saraylar, Harşena'nın güney yamacındaki teraslarda aranır. Bugün bu yapılardan geriye yalnız temeller ve düzleştirilmiş teras izleri kalmıştır. Perrot sarayı göremediğini yazdıktan sonra, o gün "Düldül Ayağı" denilen yerin üzerinde görülen kâgir yapıların sarayın kalıntısı olma ihtimalinin çok güçlü olduğunu ileri sürmüştür. Gerekçesi topografyaydı: yer bir kale için fazla dar ve yüksek, bir saray için ise çok elverişliydi ve oradan şehre her zaman açık bir yol inmişti. Sarayı yaptıran kralların kim olduğuna dair hiçbir işaret bulunmadığını da eklemiştir. Düldül Ayağı'nın bugünkü hangi teras ya da yapı kalıntısına denk geldiği, elimizdeki metinlerden kesin olarak çıkarılamamaktadır.

Halk dilinde Kızlar Sarayı denilen yıkıntı, Strabon'un saraylarıyla aynı yamaçta durur, ama Hüsameddin'in gördüğü biçimiyle sonraki bir sarayın kalıntısıdır. Ona göre bu sarayın iki kapısı, harem ve selamlık bölümleri, bahçesi, iki hamamı ve mutfağı vardı; hepsi toprak altında kalmıştı, harem yüksek ve havadar bir yerdeydi, selamlığın duvarı ile kapısı hâlâ ayaktaydı. Batıya bakan büyük kapısının önü bayırdı, doğuya bakan küçük kapısı ise Helkis Mahallesi'nin önüne tünel biçiminde bir yolla açılıyordu. Kâtip Çelebi bu yapıyı "İsfendiyar Sarayı" diye anmış ve adı Kastamonu hâkimi İsfendiyar Bey'e bağlamıştır; Hüsameddin bu açıklamayı benimsemez ve adın, 1582'den sonra boş kalan sarayda uzun süre görevli olarak oturan Amasyalı Seydî Alizâde İsfendiyar Çelebi'den gelmiş olmasını daha kuvvetli bulur.

Bu alan Candaroğulları döneminde askerî bir üs olarak kullanılmış, ardından yüz elli yılı aşkın bir süre Osmanlı şehzadelerine ve sancak yöneticilerine hizmet etmiştir. 2006 ile 2008 arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın sağladığı kaynakla burada ve kalede kazılar yapılmış, 2009'dan bu yana kale kazılarını İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü sürdürmüştür. Helenistik saray alanının tam planı henüz yayımlanmış değildir. Fleischer'in 2017'de yayımlanan kral mezarları monografisi, Strabon'un saydığı kale, saray ve yeraltı geçitlerini de ayrı bir bölümde ele alır; kitabı değerlendiren Laurent Tholbecq de Amaseia hakkındaki arkeolojik bilginin, beş kaya mezarı dışında hâlâ sınırlı olduğunu vurgular. Terasların hangi bölümlerinin Pontus krallarının yapısı olduğu, ancak kazı verileri yayımlandıkça netleşecektir.

Kentin başkent oluşunun tarihi konusunda kaynaklar tam olarak uyuşmaz. Pers satrabı Mithridates Ktistes'in krallığı kurması kimi anlatımlarda MÖ 302 ya da 301 yıllarına, kimilerinde MÖ 281'e bağlanır. Fleischer, Amaseia'nın yaklaşık MÖ 281'den 180'lere kadar, bir yüzyıl kadar hanedanın başkenti olduğunu ve bu sürede I. Mithridates, Ariobarzanes, II. ve III. Mithridates ile I. Pharnakes'in burada hüküm sürdüğünü yazar. I. Pharnakes, kısa süre önce ele geçirdiği ve uluslararası bağlantıları olan bir liman kenti olan Sinope'yi başkent yapınca saray Amaseia'dan ayrılmıştır. Fleischer'in yorumuna göre en batıdaki mezarın oyulmasının yarıda bırakılması da bu taşınmayla ilgilidir ve kaya mezarı geleneği Sinope'de sürmemiştir; sonraki krallar büyük olasılıkla tümülüslere ya da mozolelere gömülmüştür. Strabon'un tarifinde en önemli mekânsal ipucu, sarayların ve anıtların aynı sur çemberinin içinde bulunmasıdır: iktidarın oturduğu yer, zirve savunması ve hanedanın ölü kültü aynı kaya kütlesinde iç içe geçmiş, tek bir kuşatmaya karşı korunmuştur.

Kayanın İçine Oyulmuş Su Yolları

Strabon'un metninde kayanın içine dair en çarpıcı bilgi su ile ilgilidir. Kayanın içinde su depoları vardır ve kent bu sudan hiçbir zaman yoksun bırakılamaz, çünkü boru biçimli iki kanal oyulmuştur: biri ırmağa, öteki boyuna doğru. Metin kanalların ne kadar derin ya da uzun olduğunu belirtmez ve onlara merdiven demez. Kuşatma altındaki bir kalenin en hayati ihtiyacı olan suyu dışarıdan görülmeden kayanın içinden sağlamak, bu düzenlemenin açık amacıdır. Strabon'un Sagylion kalesi için yazdıkları bu mantığı doğrular: oradaki su deposu bir zamanlar krallara çok işe yaramıştı ve Pompeius'un emriyle kuyuların büyük kaya parçalarıyla tıkanması, kaçakların ve isyancıların kaleyi kullanmasını engellemek içindi. Kalenin su kaynağının kesilmesi bir kalenin işlevini sona erdirmeye yetiyordu.

Kalenin kayaya oyulmuş yapıları arasında 300 metre uzunluğundaki Cilanbolu Sarnıcı, 186 metrelik Zindan Tüneli ve ırmağa kadar inen Ceylan Tüneli bulunur. Bunlar anakayaya, tonoz biçimli bir kesitle ve kaya tüneli tekniğiyle açılmış, içlerinde taş basamaklar olan anıtsal yapılardır; kimi anlatımlar açılış tarihini MÖ 1. yüzyıla yerleştirir. Bu tünellerin hangisinin Strabon'un andığı iki kanala karşılık geldiği kesin olarak bilinmemektedir. Kalenin içinden ırmağın altına doğru uzandığı ve kral mezarlarına bağlandığı söylenen basamaklı bir yeraltı yolunun MÖ 3. yüzyıla ait olduğu da yer yer yazılır, ama bu tarih için doğrulanabilir bir belge gösterilmemiştir.

Cilanbolu Kuyusu

Cilanbolu'nun yirminci yüzyıl başındaki hâlini en ayrıntılı biçimde Hüsameddin anlatır. Kuyu kalenin ortasında, büyük kapının hizasındaki yüksek yerdedir ve güneyden kuzeye doğru iner. Yüz elli kadar basamakla aşağıya ulaşılır. Ağzı sekiz metre kadar çapında, üstü yuvarlak bir deliktir ve aynı genişlik suyun bulunduğu yere kadar sürer. Ağız kısmı toprak olduğu için kâgir ile örülmüştür, fakat aşağı inildikçe yekpare kayadan oyulduğu görülür. Suyun bulunduğu yer taştan oyulmuş yuvarlak bir oda biçimindedir; su parlak, bol, hafif ve tatlıdır, durgun görünse de dikkatle bakıldığında çok yavaş bir dönme hareketi sezilir. Güney yanı en çok bir arşın derinliğindeyken kuzey yanı, kayanın dibi, çok derindir. Mutasarrıf Mehmed Kemal Bey bu suyu öteki sulara tercih ettiği için onun zamanında memurlar ve kentin ileri gelenleri de Cilanbolu suyunu içmiştir.

Kuyunun derinliği uzun süre merak konusu olmuştur. Hüsameddin, Amasya tarihçisi Mustafa Vâzıh Efendi'den, mutasarrıf Caniklizâde Mikdad Ahmed Paşa'nın suyun derinliğini anlamak için bir adam kiraladığını, şer'î diyetini de peşin ödeyerek onu suya indirdiğini, dalgıcın kayanın dibinde kaybolup bir daha çıkmadığını aktarır. Texier de İngiliz gezgin Hamilton'ın adamlar tutup meşalelerle aşağı indiğini, önce burayı bir kale yolu sandığını, sonra bir su kaynağına rastlayınca kuyu olduğunu anladığını yazar. Halk arasındaki rivayete göre kuyuya Karaman Dağı yönünden gelen su getirilmiş, akış yolu doğu taraftan ırmağa kadar indirilip ustalıkla gizlenmişti ve bu yolun Kuş Köprüsü'nün üstündeki Leğen Kaya'da son bulduğu söylenirdi. Bu rivayet doğrulanmış değildir, ama Strabon'un ırmağa doğru oyulmuş kanalıyla kendiliğinden bir benzerlik taşır. Hüsameddin "Cilanbolu" adının kökenine dair sağlam bir bilgi bulamamış, bir zamanlar Cilan adlı birinin kaleyi onarıp ona "Cilanbolis" demiş olabileceğini yalnız bir tahmin olarak ileri sürmüştür.

Cilanbolu'nun güney hizasında, Aşağı Saray'ın üstündeki derenin yukarısında ikinci bir derin kuyu daha vardır. Bu kuyu doğudan batıya doğru yekpare taştan oyulmuştur ve doksan basamakla inilir. Dibinde güneyden kuzeye uzanan, sekiz ayak genişliğinde ve on beş ayak derinliğinde, su yolu biçiminde oyulmuş bir geçit Cilanbolu'ya doğru gider; güney ucu birbirine bitişik iki büyük mağaraya yönelir, ama iki yanı taşlarla dolduğu için ne olduğu tam anlaşılamamıştır. Kuzey yanındaki sızıntılara bakan Hüsameddin, bunun Cilanbolu'dan Aşağı Saray'a su taşıyan bir yol olmasını muhtemel bulur ve yukarı kuyunun basamakları toprakla dolmuşken bu kuyunun basamaklarının sanki bir yıl önce yapılmış gibi durduğunu not eder. Kayanın içinde zirveden saray teraslarına uzanan bir su düzeni fikri Strabon'un anlatımıyla uyumludur, fakat bu geçitlerin hangi çağda açıldığını belgeleyen bir veri yoktur.

Ferhad Kayası Su Yolu

Kentin suyu yalnız kalenin içinden sağlanmıyordu. Güneybatı boğazında, yüksekliği üç yüz metreyi bulan Ferhad Kayası'nın batı eteğinde, yerden üç metre kadar yukarıda kayaya oyulmuş kemer biçiminde bir oluk görülür. Halk bu oluğu Şirin'e âşık Ferhad'ın açtığına inanırdı. Hüsameddin bu masalı reddeder ve oluğun iki yönden izlendiğinde, kentin on beş kilometre kadar güneyindeki Şahin Kayası önünden başlayan, bir metre genişliğinde ve iki metre derinliğinde bir su yolu olduğunu gösterir. Yol Ferhad Arası'ndan ve Memi Dede önünden geçerek Gökmedrese'den Sevâdiye'ye kadar bir dizi mahalleyi dolaşır ve Bayezid Mahallesi'ndeki Kibrithane'nin güneyinde, bir kaya üzerine dört metre kadar çapında kare biçiminde oyulmuş bir delikte son bulur. Hüsameddin bu su yollarının hicretten yedi yüz yıl önce var olduğunu yazar ve onları Pontus krallarından Pharnakes'e bağlar. Bu bağlantı bir kitabeye dayanmaz, yazarın kendi tahminidir; yine de Helenistik başkentin su ihtiyacının kale dışındaki kaynaklardan da karşılanmış olabileceğini düşündürür.

Kayalara Oyulmuş Merdivenler ve Mezar Yolları

Saray bölgesi ile kral mezarları arasındaki dolaşım, kayaya kesilmiş bir merdiven ve tünel ağına dayanır. Fleischer'in 2002 Eylül'ünde mimar Falko Ahrendt-Flemming ve arkeolog Nicole Birkle ile yaptığı yüzey araştırmasına göre A mezarına saray bölgesinden kayaya kesilmiş bir merdivenle çıkılır, B ve C mezarlarının bulunduğu üst seviyeye bir başka merdiven götürür. Yol kuzeybatıya doğru bir tünelle sürer. Tünelin ucundan akropolise çıkan uzun, derin ve basamaklı bir su tüneli geçilerek yukarı tırmanılabilir ya da batıya yürünüp içinde basamaklar bulunan başka bir tünelin girişine, oradan da D mezarının önündeki geniş terasa ulaşılabilir. E mezarına ise neredeyse dik kayada galeri biçiminde oyulmuş bir merdiven çıkar. Bu anlatım Strabon'un anmadığı yapıların varlığını gösterir; zirveye giden dar boyun, su tünelleri ve mezar merdivenleri, kaya kütlesinin içinde ve yüzünde birbirini tamamlayan bir dolaşım ağı oluşturur.

Mezarların kendisi de kayanın biçimlendirilme mantığını gösterir. Yapım sırasında hepsinin arkasından dolaşan koridorlar açılması ve mezarların kayadan ayrılmış, serbest duran yapılar gibi görünmesi tasarlanmıştı; Fleischer bunun öncüllerini MÖ 4. yüzyıl Karia'sında, Kaunos ve Telmessos gibi yerlerde bulur. Koridorlar yalnız B, C ve D mezarlarında tamamlanmış, A'da çok çatlaklı ve ufalanan kaya yüzünden erkenden bırakılmış, E'de ise bitirilmeden yarıda kalmıştır. Mezar odalarının girişleri yüksekte durur ve içlerine ancak bir merdivenle girilebilir; Fleischer bu düzeni İran'ın temizlik kurallarıyla açıklar ve Nakş-ı Rüstem ile Persepolis'teki Ahameniş kral mezarlarının yüksek girişleriyle karşılaştırır. Odalar küçüktür ve yalnız bir ya da birkaç ölüye yetecek büyüklüktedir. Beş büyük mezar 8 ila 15 metre yüksekliktedir; üçüne iki ayrı merdivenle, ikisine basamaklı bir tünelle ulaşılır. Strabon ise yalnızca surların içinde "krallara ait saraylar ve anıtlar" bulunduğunu söyler ve mezarları tek tek tarif etmez.

Kaya yüzündeki küçük düzenlemeler de saray kentinin gündelik işleyişine dair ipuçları verir. Pharnakes'e atfedilen E mezarının üstünde bilinen bir kaya yazıtı vardır: kalenin komutanı, yani phrourarkhos (Me)trodoros, kral Pharnakes için tanrılara bir sunak ve bir çiçeklik adamıştır. Sunak ile çiçekliğin yazıtın önündeki küçük düzlükte bulunduğu ve buraya bugün kısmen görülebilen kaya basamaklarıyla çıkıldığı anlaşılır. Kalenin bir garnizon komutanı tarafından yönetilmesi, Strabon'un "hem şehir hem kale" tanımının idari karşılığıdır. Mareşal Moltke de on dokuzuncu yüzyılda bu mezarları gezdiğinde, beş taş odanın birbirine bitişik olduğunu, aralarında dehlizler ve merdivenler bulunduğunu, korkuluklarına varıncaya kadar hepsinin yekpare taşa oyulduğunu yazmıştır.

Fleischer, koridorların biçimine ve işçilik ayrıntılarına dayanarak doğudaki üç mezarın A, C, B sırasıyla oyulduğunu, B'nin ötekilerin arasına büyük emekle sıkıştırıldığını ve saray bölgesinin üstündeki kayada yer kalmadığı için D ile E'nin uzağa yerleştirildiğini savunur. Bu sıralamaya göre A mezarını I. Mithridates'e, C'yi Ariobarzanes'e, B'yi II. Mithridates'e, D'yi III. Mithridates'e, E'yi I. Pharnakes'e bağlar. Aynı araştırma, Perrot ile Guillaume ve Delbet'in 1872'de yayımladığı çizimlerde zaten görülen izleri yeniden değerlendirerek A mezarının altı, B ile D'nin dörder sütunlu cepheleri olduğunu, bunların ayrı taşlardan yapılıp kayaya kenet ve zıvanalarla bağlandığını ortaya koymuştur. Bu atıflar mezarların kayadaki yerine ve görece kronolojiye dayanan bir öneridir; mezarlarda kralların adını veren bir kitabe bulunmamaktadır.

Basamaklı kaya geçitlerinin Anadolu'nun başka yörelerinde de bilindiği ve kimilerinin dinî amaçla açıldığı düşünülmekle birlikte, Amaseia örneklerinin başlangıçtaki amacı konusunda kesin bir belge yoktur. Fleischer'in betimlediği yollar mezarları saray bölgesine ve akropole bağlar; su tünelinin de bu ağın bir parçası olması, Strabon'un andığı "boyuna doğru" kanalla ilişkisini düşündürür, ama bu ilişki kanıtlanmış değildir.

Köprüler ve Irmak Kıyısı

Strabon, ırmağın üzerinde iki köprünün bulunduğunu yazar: biri şehirden banliyölere, öteki banliyölerden dış topraklara geçer. Kayanın üzerinde yükseldiği dağın sona erdiği yer ikinci köprünün bulunduğu noktadır. Bu bilgi, Helenistik kentin yalnızca kayaya sıkışmış bir kale olmadığını, ırmağın iki yakasına yayılan bir yerleşim olduğunu gösterir. Banliyö, surların dışına taşan gündelik hayatın alanıdır.

Amasya'daki köprülerden antik kökenli sayılan, Kızlar Sarayı hizasındaki Alçak Köprü'dür. Hüsameddin, Strabon'un tarif ettiği köprülerden yalnız bunun ayakta kaldığını, fakat onun da ırmak yatağında gömülüp üzerine bir başkasının yapıldığını yazar. Ona göre bugünkü köprünün temelini oluşturan eski köprü küçük gözlü olarak granitten yapılmıştı; yatak zamanla dolunca gözleri suyun içinde kaybolmuş, kemerlerin üzerine kalın, kare biçimli kâgir ayaklar oturtulmuştu. Halk, giderek alçaldığı için ona Alçak Köprü demişti. Mutasarrıf Ziya Paşa 1864-65'te taşkın tehlikesine karşı eski köprüyü temel yaparak üzerine ahşap bir köprü kurdurmuş, bu köprü 1880-81 taşkınında yıkılınca 1881-82'de ayakları kâgir, üstü ahşap olarak yeniden yapılmıştır. Hüsameddin köprüyü Pontus devrine bağlar; Orta Karadeniz Kalkınma Ajansı'nın tanıtım yayını ise onu Roma döneminde kaleden karşı mahallelere geçişi sağlamak için yapılmış sayar ve üzerinde üç ayrı dönemin yapısının izlenebildiğini, bu yüzden yörede Üç Medeniyet Köprüsü diye de anıldığını belirtir. Köprünün ilk yapım tarihini kesinleştiren bir kazı ya da kitabe bulunmamaktadır.

Köprünün başındaki kapı da kentin eski düzeninden bir iz taşıyordu. İç Kale'nin Alçak Köprü önündeki kapısına "Saray Kapısı" denirdi ve adını büyük olasılıkla yukarıdaki saraya giden yolun başında bulunmasından almıştı; bu sonuncusu bir çıkarımdır. Anlatılanlara göre siyah mermerden yapılmış, kemeri çok zarif bir kapıydı ve 1864-65'te Ziya Paşa tarafından gereksiz görülerek yıktırılmıştır. Böylece ırmaktan saray teraslarına uzanan eksenin iki ucu, köprü ile kapı, on dokuzuncu yüzyıla kadar bir arada durmuştur.

Helenistik kentin zemini bugünkünden çok aşağıdadır. Hüsameddin, kuyu kazılarında çıkan eserlere bakarak Pontus döneminde Amasya'nın zemininin bugünkünden en az altı metre aşağıda olduğunu, İçerişehir'in baştan başa mermer döşemeyle kaplı, ırmak tarafının sağlam bir surla çevrili olduğunu ve yapıların çoğunun kırmızı tuğladan, bir kısmının da mermerden yapıldığını yazar. Irmağın güney yakasında, Yukarı ve Aşağı Pazar boyunca, Receb, Şamlıca ve Sofuzâde mahallelerinin altında da benzer kalıntılara rastlandığını belirtir. Bu gözlemler sistemli bir kazıya dayanmaz ve hangi kalıntının hangi çağa ait olduğu ayrılmamıştır; ama Strabon'un ırmağın karşı yakasındaki banliyösünün bugünkü çarşı mahallelerinin altında aranması gerektiğini düşündürür. Alçak Köprü'nün ırmağın dibine kadar inmesi ve toprak altındaki bu yapılarla aynı hizada bulunması da Hüsameddin'e göre köprünün o çağa ait olduğunun işaretidir.

Vadinin yapısı kentin ekonomisi hakkında da fikir verir. Strabon'a göre ırmaktan başlayan vadi önce pek geniş değildir, sonra genişleyerek "Chiliokomon" adıyla anılan ovayı oluşturur; adı "bin köylü yer" anlamına gelir. Ardından Diakopene ve Pimolisene bölgeleri gelir, bunların hepsi verimlidir ve Halys, yani Kızılırmak'a kadar uzanır. Amaseia topraklarının bu kuzey kesimi yaklaşık beş yüz stadion uzunluğundadır. Ülkenin geri kalanı bundan çok daha uzundur ve Babanomos ile Ximene'ye kadar gider; Ximene'de kaya tuzu ocakları bulunur ve Strabon'a göre Halys adı bu tuz yataklarından türemiştir. Genişlik olarak kuzeyden güneye Zelitis'i ve Büyük Kapadokya'da Trokmilerin topraklarını kapsar. Strabon, Pontus'un Amisos ve Sinope toprakları arasında kalan bölgeleri sayarken, Amaseialıların ülkesinin hepsinin en büyüğü ve en iyisi olduğunu da ekler.

Kentin Çevresindeki Kaya Mezarları

Strabon'un "anıtlar" dediği kral mezarları, Amasya'daki kaya mezarlarının yalnız bir bölümüdür. Hüsameddin, Amasya vadisinde on iki mağara sayar: beşi Kızlar Sarayı'nın üstünde, ikisi Saray Mahallesi'nin üstünde, biri Meydan Köprüsü hizasında, ikisi Yassı Kaya'nın kuzey yüzünde, biri Ahur Önü'nde, biri de Ziyaret yolunda olup Aynalı Mağara diye tanınır. Mağaraların sayısının Pontus krallarının sayısından fazla olması, bir kısmının krallardan önce ya da başka kişiler için oyulduğunu düşündürür. Yerel anlatıya göre ölüler İslâm fethinden önce mağaralardan kaldırılmış ve mağaralar bir süre Hristiyan keşişlerin inziva yeri olmuştur; 1429-30'da Yörgüç Paşa'nın yakaladığı Kızıl Koca oğulları bu mağaralara hapsedilmiş, 1602-03'te Karayazıcı'nın adamları kenti yaktığında kentin ileri gelenleri servetleriyle birlikte buraya sığınmıştır. Bu dağılım, kentin kayalara oyulmuş bir ölüler halkasıyla çevrili olduğunu gösterir.

Kentin üç kilometre kadar kuzeydoğusundaki Aynalı Mağara, bu halkanın en iyi bilinen örneğidir. Cephesinde iri harflerle iki yazıt vardır; üstteki "başrahip Tes'in" anlamına gelir, alttaki ise özenle kazınmış ve büyük ölçüde okunamaz hâle gelmiştir. Studia Pontica'nın yayıncıları alttaki yazıtta Tes'in başrahibi olduğu kralın, Mithridates ya da Pharnakes'in adının bulunduğunu ve bu adın galip Romalıların emriyle silindiğini ileri sürmüştür. George E. Bean 1950'deki gezisinden sonra bu görüşü reddetmiştir: silinmiş satırda bu adlardan hiçbiri okunmaz ve iki yazıtın harf biçimleri farklıdır, alt satırdaki sigmanın yatay çizgileri üsttekilerin dallanan sigmalarından ayrılır. Bean'e göre alt yazıt, mezarın sonradan yeniden kullanılmasına ait bir ad ve baba adıdır ve belki izinsiz yazıldığı için silinmiştir. Fleischer mezarı MÖ 2. yüzyıla tarihler ve biçiminin E mezarındaki kemerli cepheyi izlediğini belirtir.

Perrot, alt satırın silinmesini kendisine anlatılan bir hikâyeye bağlamıştır: atıyla oradan geçen bir Türk'ün hayvanı mağaranın önünde düşmüş, adam içeride şeytan olduğuna inanıp öfkeyle alt satırı silmiş, üst satıra yüksek olduğu için erişememiştir. Hüsameddin bu hikâyeyi Perrot'yu oraya götüren yerli rehberlerin uydurması sayar; iki satır arasındaki mesafenin, birini silen birinin ötekine erişemeyeceği kadar açık olmadığını, Amasya'da böyle bir hikâyenin hiç işitilmediğini ve taşa oyulmuş bir yazının kolayca silinemeyeceğini söyler. Bean'in harf karşılaştırması, silinmenin nedeni ne olursa olsun alt yazıtın üsttekinden başka bir zamanda kazındığını göstermesi bakımından tartışmaya daha sağlam bir zemin sağlar.

Pontus'un Öteki Kral Konutları

Amaseia'nın saray kayası, Strabon'un Pontus coğrafyasında andığı tek kral konutu değildir ve karşılaştırma kentin özgün yanını görmeyi kolaylaştırır. Aynı kitapta Gaziura, Iris'in akışı üzerinde "eski bir kral konutu" olarak, ama o günün koşullarında terk edilmiş biçimde anılır. Kabeira'da Mithridates'in sarayı, su değirmeni, hayvan bahçeleri, av alanları ve madenler bulunur; bu yerleşim Paryadres dağlarının eteğindedir. Stephane Gölü kıyısındaki İkizari kalesi ise çevresindeki kral sarayıyla birlikte harap ve boş bırakılmış görünür. Bu yerlerin birkaçı Strabon'un yazdığı sırada artık kullanılmıyordu. Amaseia ise sarayı, anıtları ve kale özelliğini tek bir kaya üzerinde toplayan, ırmak ve vadi yoluyla çevre ovalara bağlanan bir merkezdir. Strabon'un onu "hem şehir hem kale" diye tanımlaması, bu yönüyle öteki konutlardan ayrılışını da gösterir.

Ayrıca Amaseia, kıyıdaki Amisos ve Sinope kadar denizcilik ve limana dayalı bir kent değildir. Güçlü yanı karasal toprağıdır: Strabon bölgenin üzüm, armut, elma ve ceviz gibi yabanıl meyvelerinden ve bol sulu otlaklarından Themiskyra ovası için söz eder, Amaseia vadisi için ise zeytin ve şarapla dolu Phanaroia gibi verimli yerlerin komşuluğunu gösterir. Kaya kale ile tarıma elverişli geniş bir arka ülkenin birlikte bulunması, kentin yüzyıllar boyunca yönetim merkezi olarak seçilmesinin temel nedenidir; bu çıkarım Strabon'un satırlarından çıkarılmış bir yorumdur ve doğrudan bir ifadesi yoktur. Hanedanın limanlı Sinope'ye taşınması da aynı dengenin öbür yüzünü gösterir: Fleischer'in belirttiği gibi, büyüyen siyasi ve ekonomik rolüyle krallık için uluslararası bağlantıları olan bir liman daha elverişli hâle gelmişti.

Savaşların ve Roma Düzeninin Etkisi

Strabon aynı bölümde ülkesindeki yıkılmış kalelerden ve boş kalmış topraklardan da söz eder ve bunun nedenini Mithridates Savaşı olarak gösterir. Buna karşın ülkenin ağaçlarla dolu olduğunu, bir bölümünün at otlağı ve hayvancılığa elverişli olduğunu, tamamının iskâna uygun bulunduğunu ekler. Amaseia'nın bir dönem krallara verildiğini, kendi zamanında ise bir eyalet olduğunu da yine kendisi yazar. Roma ordularının Lucullus komutasında kenti ele geçirmesi Üçüncü Mithridates Savaşı sırasında, MÖ 70 dolaylarında olmuştur.

Hüsameddin bu olayları kendine özgü bir kronolojiyle ve kentin topografyasına yerleştirerek anlatır. Ona göre Lucullus kuzey boğazından görkemli bir alayla kente girmiş ve bugün Bahçeler İçi denilen bahçelerin kuzeyindeki Gülüs çayırına konmuş, kent yıkımdan kurtulmuş ama ağır biçimde yağmalanmıştır. Sonraki bir kuşatmada Pompeius'un aşağı kaleyi, yani İçerişehir'in surlarını ve yukarı kaleyi yıktırdığını, üstündeki sarayı da harap ettiğini yazar. Texier'nin İç Kale için verdiği bilgi de Pompeius'un yıkımından söz eder. Strabon'un Amaseia bölümünde böyle bir yıkım anlatılmaz ve bu ayrıntıların hangi antik kaynağa dayandığı Hüsameddin'in metninden anlaşılmaz; bu yüzden onları yerel tarih yazımının bir anlatısı olarak okumak gerekir.

Sonraki yıllarda Pompeius bölgeyi yeniden düzenlemiş ve Amaseia, Bithynia-Pontus eyaletinin yönetim merkezlerinden biri olmuştur. MÖ 2 ya da 3 yıllarında kent Galatia eyaletine bağlanmış; Bean, Amasya'da bulunan Roma dönemi mezar taşlarındaki yılların MÖ 3'te başlayan Amaseia takvimine göre sayıldığını belirtir. MS 112 dolaylarında İmparator Traianus döneminde kent Kapadokya eyaletine geçmiş, ikinci yüzyılda ise "metropolis" ve "ilk şehir" unvanlarını almıştır. Fleischer'in monografisi, Alexander Severus döneminde basılmış bir Amaseia sikkesinin arka yüzündeki kent manzarasını da inceler ve bu nadir kuşbakışı görüntüde kral mezarlarının kalıplaşmış bir tasvirinin seçilebileceğini düşünür. Kaya üzerindeki anıtlar, demek ki Roma çağında da kentin kendini tanıttığı simgeler arasındaydı.

Bu gelişmeler, Strabon'un tarif ettiği Helenistik kentin Roma ve Bizans çağlarında da kullanıldığını gösterir. Dağın etrafındaki sur hattının Antik Çağ'dan sonraki dönemlerde onarılıp yeniden örüldüğü, kalenin 2007'de hazırlanan rölöve ve restorasyon projeleriyle büyük ölçüde onarıldığı bilinir. Harşena Dağı birinci derece doğal sit, kale ile kral mezarları ve Kızlar Sarayı alanını da kapsayan yaklaşık 350.000 metrekarelik bölge ise birinci derece arkeolojik sit olarak korunmaktadır.

Strabon'dan Bugüne

Helenistik Amaseia'nın dokusu üç öğenin birleşiminden doğar: ırmağa dik inen bir kaya, bu kayanın iki zirvesini birbirine bağlayan dar bir boyun ve vadinin tabanında ırmağın iki yakasına yayılmış bir yerleşim. Strabon bu üç öğeyi tek bir cümlede toplayıp kenti hem şehir hem kale olarak tanımlar. Yerli tarihçinin gözlemleri, gezginlerin notları ve mezarlar üzerindeki son araştırmalar bu kısa anlatımın ayrıntılarını doldurmuştur: Cilanbolu'nun basamaklı kuyusu, saray bölgesinden mezarlara ve akropole uzanan merdiven ve tüneller, Alçak Köprü'nün gömülü kemerleri ve bugünkü zeminin altında kalan eski kent katmanı. Saray yapılarının gerçek planı, kayaya oyulmuş geçitlerden hangisinin Pontus çağına ait olduğu, Alçak Köprü'nün Pontus mu Roma mı olduğu ve bazı yapıların açılış tarihleri ise henüz yanıtlanmamış sorulardır.

Kronoloji

MÖ 302/301 ya da MÖ 281: Mithridates Ktistes'in Pontus Krallığı'nı kurduğu tarih için kaynaklarda verilen yıllar.

Yaklaşık MÖ 281–180'ler: Fleischer'e göre Amaseia'nın hanedan başkenti olduğu dönem; beş kral mezarı bu süre içinde oyulur.

MÖ 183 sonrası: I. Pharnakes'in Sinope'yi ele geçirip başkenti oraya taşıması; E mezarındaki işin yarıda kalması bu taşınmaya bağlanır.

MÖ 2. yüzyıl: Başrahip Tes'in mezarı olan Aynalı Mağara'nın oyulduğu dönem (Fleischer).

MÖ 70 dolayları: Lucullus komutasındaki Roma ordusunun Amaseia'yı ele geçirmesi.

MÖ 3: Amaseia takviminin başlangıç yılı; kentin Galatia eyaletine bağlanması (MÖ 2 ya da 3).

MS 112 dolayları: Kentin Kapadokya eyaletine geçmesi.

1864-65: Mutasarrıf Ziya Paşa'nın Saray Kapısı'nı yıktırması ve Alçak Köprü'nün üzerine ahşap köprü kurdurması.

1872: Perrot, Guillaume ve Delbet'in Galatya ve Bitinya araştırmasının, kral mezarlarının çizimleriyle birlikte yayımlanması.

1881-82: 1880-81 taşkınında yıkılan Alçak Köprü üst yapısının kâgir ayaklı, ahşap üstlü olarak yeniden yapılması.

1950: George E. Bean ile P. M. Fraser'in Aynalı Mağara yazıtlarını incelemesi.

2002: Fleischer, Ahrendt-Flemming ve Birkle'nin kral mezarlarında ölçüm ve çizim çalışması.

2006–2008: Kültür ve Turizm Bakanlığı kaynağıyla kale ve Kızlar Sarayı'nda kazılar.

2009'dan itibaren: Kale kazılarının İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü tarafından sürdürülmesi.

2017: Fleischer'in "Die Felsgräber der Könige von Pontos in Amasya" adlı monografisinin yayımlanması.

Kaynakça

Birincil kaynaklar

Akademik çalışmalar

  • Robert Fleischer, "The Rock-tombs of the Pontic Kings in Amaseia (Amasya)", J. M. Højte (ed.), Mithridates VI and the Pontic Kingdom (Black Sea Studies 9), Aarhus 2009, s. 109–119. amasya.bel.tr
  • G. E. Bean, "Inscriptions from Pontus", Belleten XVII. belleten.gov.tr

Resmî kaynaklar

  • Orta Karadeniz Kalkınma Ajansı, Amasya kültür tanıtım yayını (Alçak Köprü, Kral Kaya Mezarları, Amasya Kalesi).
  • UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi, Amasya Kalesi ve Pontus Kral Kaya Mezarları başvuru metni. whc.unesco.org

Diğer kaynaklar

  • Laurent Tholbecq, R. Fleischer, Die Felsgräber der Könige von Pontos in Amasya (Tübingen 2017) üzerine değerlendirme, L'Antiquité Classique 87 (2018), s. 615–617.
  • Jona Lendering, "Amasia" maddesi, Livius.org.
  • "Amasya" maddesi (Roma ve Bizans dönemi idari tarihçesi).

Çevrimiçi kaynaklar